• Helen unsurunun içinde eriyecek bir Kıbrıs Türk’ünün bu adanın istikbalinde yeri olmayacağını biliyordu. Bunun gerçekleşmemesi için çabaladı, tarih onu haklı çıkardı. Hem geçmiş hükümetler hem de bugünküler Denktaş’ın yolunu takip etmek zorunda kaldılar, Denktaş tarafından ikna edildiler ve bugünkü duruma gelindi.

    İlk bakışta Kıbrıslı toprak sahibi, ehlikeyif biri gibiydi. Aslında Kıbrıslıların içinde tükenmeyen enerjisiyle öne çıktı. Rauf Denktaş’ı gazetedeki fotoğrafları dışında ilk defa Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde 1966 yılındaki bir konferansta dinledim. Tezlerinde gayet sağlam bir mantığı ve kuvvetli hitabeti vardı. Biyografisini soruşturduğum ve okuduğum zaman Kıbrıs Türk’ünün güçlü bir azınlık lideri karşıma çıktı. Nadir olarak hukuku hem de İngiltere’de okuyanlardandı. Bu sayede Kıbrıs’ın adliye mekanizmasına ve idareye nüfuz edebilmiştir.

    Savcıydı. Kıbrıslılar daha çok polis teşkilatındaydı. EOKA’cılar ve adadaki Türklere hak vermek istemeyenler onları Britanya idaresinin piyonu olarak nitelerlerdi. Boş bir demogogyadır. Azınlık çoğunluğun benimsemediğini benimsemeyi tercih eder, bu umumi bir kuraldır.

    DİRENİŞİN ADI

    Denktaş Londra, Zürih antlaşmalarıyla ikinci dereceye itilen bir halk grubunu eşitlik düzeyinde kavgaya ve direnmeye çekti. Bu anlamda Kıbrıs’ın tarihinde iki lider varsa birisi odur. Öbürü, Başpiskopos Makarios’tur ama yarışa daha avantajlı başlamıştı. Kıbrıs sadece EOKA’cılarla ve İngiliz yönetimiyle değil bazen Ankara’nın pasif liderleriyle ve yorgun bir halkla da yola devam etti. Kıbrıslılara enerji aşıladı. Kavga edilecek yerde kavgaya girdi, sükûnetin ve diplomasinin gerektiği yerde bu yöntemi sonuna kadar kullandı. En güçlü silahı sivri deyimleri ama onun yanında nüktedanlığıydı. Kıbrıs Türk’ünün Anadolu’yla olan tarihi bağlantısını bir an dahi unutmadı. Ancak bunun sayesinde ayakta kalınacağının bilincindeydi.

    TARİH HAKLI ÇIKARDI

    Mücadelesi sırasında ada Türkleri arasındaki muhalifler kadar Anadolu’dan yerleştirilenlerin arasındaki zıt davranışlarla da karşılaştığı açıktır. Annan Planı’nı destekleyenler içinde bu grup bilhassa ağırlıklıdır. Helen unsurunun içinde eriyecek bir Kıbrıs Türk’ünün bu adanın istikbalinde yeri olmayacağını biliyordu. Bunun gerçekleşmemesi için çabaladı, tarih onu haklı çıkardı. Hem geçmiş hükümetler hem de bugünküler Denktaş’ın yolunu takip etmek zorunda kaldılar, Denktaş tarafından ikna edildiler ve bugünkü duruma gelindi. Bazı liderlerin yaptıkları kendilerinden sonra daha da iyi anlaşılır. Yakın Türk tarihinin en önemli liderlerinden birisi hiç şüphesiz Rauf Denktaş’tır.

    SİYASİLER VE GENÇLERE BİR NUMUNE

    İSTANBUL’da doğdu. Osmanlı Devleti’nin son dahiliye vekillerinden gazeteci, mülkiye mezunu Ali Kemal Bey’in ve Tophane Müşiri Zeki Paşa’nın kızı Sabiha Zeki Hanım’ın oğludur. Ali Kemal’in İzmit’te linç edilmesinden sonra ana-oğul Türkiye’yi terk ettiler ve Sabiha Hanım’ın Almanya’da yaşayan kız kardeşinin yanına taşındılar. Çocukluğunda bir müddet İtalya’da Capri Adası’nda diğer teyzesinin yanında oturdu. Galiba eğitimindeki diğer Batı tipi eğitim alan Türklerden farklılığı burada başlıyor. Küçük yaşta Latince öğrendi. Yerleştikleri Paris’te hukuk okudu. Bern’de devam etti. Mezuniyetinden sonra Türkiye’ye döndü.

    3 DİLDE GÜNLÜK

    Memuriyete girmeden evvel yedek subaylık görevini yaptı. Kendi ifadesiyle uzun yıllar çocukluğundan beri ayrı yaşadığı ülkesini ve halkı daha çok tanıyıp intibak etti. Hariciye imtihanını büyük dereceyle kazandı. Bu yabancı dallar kadar Türkçemizin zenginliğine de hâkimdir. Ali Kemal’in oğlu diplomasiye nasıl girer diye tereddüde düşen erkâna İsmet Paşa “Kabiliyetli bir gencin neden yolunu kapatıyorsunuz? Hak ettiyse bu mesleğe girer” demiştir. 27 yaşında bakanlıktaki görevine başladı. 1943 yılında Bükreş’te dış göreve tayin edildi. Hatıratında takip ettiğimiz kadarıyla Romanya ile Rumenleri onun kadar doğru anlayan Türk az bulunur.

    “Sadece Diplomat”, büyükelçi Kuneralp’in 3. baskısı yapılan eseri. Günlük jurnallerinden ve kayıtlarından istifadeyle kronolojik olarak diplomasi hayatını anlatıyor. Sık sık tuttuğu belgeleri kaydediyor. Türkiye’de insanların çoğu diplomasiyi herkesin yapacağı bir iş sanırlar. Hatta son zamanlarda büyükelçilikler herkesin, bakanlıktakilerden daha iyi yapabileceği bir görev olarak değerlendiriliyor, yanlış... Dış politikanın hatlarını tespit etmek şüphesiz büyükelçilerin tekelinde değil ama dış politikanın yönüne şekil verenler bu işleri büyükelçileri aracılığıyla yapmak zorundalar. Profesyonel diplomasi adı üzerinde yazmayı, uzlaşmayı, müzakereyi bilen insanların işidir. Bu uslup “Seni seviyorum” demek için “Azami muhabbettin teminatı tammesi iş bu vesileyle mutazamındır” diyecek kadar dağınık değilse de bugünkü dilimizden kaybolan birtakım kelimeler “Müsterhemdir”, “İblâğ olunur” veya “Bu şekilde anlaşılacağına dair çekincemiz vardır” gibi ifadelerle dolu bir nota dili boş değildir. Diplomasi hem kesin mesaj vermek hem de kaba hiddeti yatıştırmak sanatıdır. Diplomasi dünyayı dıştaki muhiti, zaman ve mekân olarak kavramaktır. Büyükelçi Kuneralp’in tuttuğu notlar, kullandığı ifade ve üslubu bu bakımdan hem siyasilerimize hem de bu mesleğe girecek olan gençlere bir numunedir. Burada şunu belirteyim bu kitapla çıkan “DIPLOMATIC NOTEBOOKS I 1958-1960 THE VIEW FROM ANKARA” kitabında, 3 dilde tutulan günlükler bir düstur olmalıdır.

    TEHLİKELİ BİR ADAM

    Hiç şüphesiz ki büyükelçi Kuneralp Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın mesleğin biçimi ve muhtevası bakımından örnek büyüklerindendi. Davranışı ve kariyeri itibariyle “Türklerin Büyükelçisi” olarak unvanlandırılması en uygundur. Bern Büyükelçiliği’nde iken, büyüdüğü bu memleketin erkânı ve halkı tarafından kendilerinden biri olarak görüldü. Hatta İsviçre Dışişleri Bakanı’nın yaptığı bir nükte çok meşhurudur: “Bu tehlikeli bir adamdır. Çünkü bizden olmadığını hep unutuyoruz.” Hakkındaki nükteler, anekdotlar ve söylentiler sayısızdır. Almancayı Bern lehçesiyle konuşurdu.

    TÜRK BİR İMTİYAZDIR

    Londra Büyükelçiliği bir efsanedir ama kaderinin en acı ve meslek hayatının en mutantan kapanışı Madrid’de oldu. 2 Haziran 1978’de kör terör; bacanağı, Mahir Balcı’nın babası olan emekli büyükelçi Beşir Balcıoğlu’nu, eşi Necla Hanım’ı ve büyükelçilik şoförü İspanyol Antonyo Torres’i, üç kişinin taramasıyla bir anda yok etti. Büyükelçinin bu suikasttan kurtulması anlık bir tesadüftür. İspanyollar diğer Batı Avrupa ülkelerinden farklı davrandılar. Kral Juan Carlos’un büyükelçiye taziye için geldiğinde devlet reisi olarak “Utanıyorum” demesi gerçek bir özrün ifadesidir. Büyükelçi Kuneralp bu hain saldırıya rağmen görev yerini bırakmadı. Bir yıl sonra büyük bir ihtiram halesi içinde Madrid’i terk etti. Veda nutkunda yaşadıklarını, gerisindeki hayatı ve Türkiye’yi özetledi: “Türk olmak pahalıdır ama bir imtiyazdır.”

    BENİM İLGİMİ ÇEKİYOR

    Kitapta NATO ve ABD, Kıbrıs, İkinci Dünya Harbi’ndeki Türk siyaseti, Londra, Madrid notları ve ardından tek torunu “Küçük Necla’ya” diye açtığı bölümde Türk-Yunan politikası üzerindeki görüşlerini içeriyor. Son bölüm bakanlık makamına büyükelçi olarak gönderdiği raporlardan seçmelerdir. Epeydir Türk Dışişleri mensupları bilhassa büyükelçiler hatırat yayımladılar. Bunların her biri kendi açısından ilginç, en azından benim ilgimi çekiyor. İçlerinde gerçekten bir diplomatın bıraktığı ve diplomasinin ne olduğunu öğretebilen büyükelçi Kuneralp’in yayımlanan notları ve hatıratıdır.

    İlber Ortaylı
  • Prof. Hamza Eroğlu, Atatürkçülük el kitabı isimli ese­rinde dış politikaya yansıyan laiklik uygulamalarıyla ilgili olarak şu bilgileri vermektedir: "Türkiye'nin laikleşmesi, medeni hayatın bir icabı ol­duğundan, modem hayatın oluşuna, gelişmesine uygun devlet idaresi, iç ve dış politikada da tesirini göstermiştir. Türkiye'nin dış politikasmda dinin bir faktör olarak ka­bul edilmemesi, İslami esaslara dayanan dostluk ittifak­larının yapılmamış olması, Türk devletinin dış politikası­nın tam anlamı ile laikliği benimscdi�ıini gösteren örnekler­dir". Türkiye'nin İslam konferansına üyeliği ise, MSP'nin hükümet ortağı olduğu bir zamanda, bu partinin baskıları sonucu gerçekleşmiş, ancak Türkiye İslam konferansı üye­liğini, TBMM'de onaylayarak yürürlüğe sokmamış, MSP sonrasında da fiili ilişkisini sürdürmüştür. Bundaki asıl amaç da Kenan Evren'in deyimi ile "İslam ülkelerine laikli­ği bulaştırmak" olmuştur. Türkiye'nin bugün devam eden bu ilişkisi, konjonktüre! şartlardan ve ekonomik çıkar he­saplarından güç almaktadır. Yoksa, Türkiye'de iktidar ve ana muhalefet partileri, batı ile bütünleşmek iradelerini açıklamışlardır. Türkiye'nin İslam konferansına üyeliğinin tek örnek olduğunu bir kenara not ettikten sonra, dönüp geriye baktı­ğımızda, 193 1 yılında Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'ın Kudüs kongresine katılmayı "Dini siyasi amaçlara alet etmek" olduğu gerekçesi ile reddettiğini görmekteyiz. Yine 22 Eylül 1969'da Mescid-i Aksa'nın yanması üzerine Rabat'ta toplanan 25 İslam ülkesinin katıldığı İslfun zirvesi­ne iktidar partisinin müslüman kesimden oy almak kaygusu ile katılması, asker kesiminde tedirginliklere yol açmış ve iktidarın bu tavrının laik devlet anlayışına aykırı olduğu id­dia edilerek "bu olayla Türkiye'nin batılı dostlarımızın gö­zünde ve Atatürk ilkeleri açısından çok şey kaybettiği " ileri sürülmüştür. Emekli Amiral Sezai Orkunt, "Türk devletinin laiklik ilkesine düpedüz aykırı olduğu" kanaatiyle bu konuda şu görüşleri ileri sürmektedir: "Devletinin, kuruluş temelinde laiklik ilkesi yatan Türkiye Cumhuriyetinin bu gibi olaylan bir dış politika meselesi haline getirme imkanlarını araştır­ması ve buna özellik atfetmesi tamamen yanlış ve basiretsiz bir politikadır" (Milliyet 15 Eylül 1969).
  • Besbelli ki devlet, Nuri’yi yok ettiği için başvurmuştu böyle bir yalana; o yıllanmış bir ölüdür şimdi. Ama kayıtlara şoför diye yazılmıştır ve şoförlüğünü orada sürdürüyordur. Yollardadır her gece, her gündüz yollardadır ve uykusuzdur yollar kadar, yorgundur. Şu âna, biraz sonraya ya da az önceye göre yolun hangi noktasında olduğu bile bilinmiyordur. Evi sırtındadır yani; nerede olursa olsun, nereye giderse gitsin yerindedir. Devlet ona bir meslek uydurmayı düşünürken şoförlüğü de bu yüzden seçmiştir. Ne de olsa adressiz bir meslek.
    Hasan Ali Toptaş
    Sayfa 33 - Everest Yayınları
  • 672 syf.
    ·Beğendi·10/10
    West World dizisini izlediniz mi bilmiyorum. Ama eğer izlemediyseniz bence bir an evvel başlamalısınız. Çünkü dizide bir tarafta insanların yarattığı robotlar, diğer tarafta kendi benliğini bulmaya çalışan insanlar. Ama aslında zaten var olan benliklerini açığa çıkarmaktan başka bir şey yapmayan insanlar. Kendini insan sanan, insanımsı robotların buna o kadar çok inandığını görüyoruz ki bir zaman sonra gerçeği öğrenmek dahi onları buna inandırmıyor. İşte geçmişte bizim, şu an çocuklarımızın ve gelecekte de torunlarımızın okuyacağı tarih batılı dediğimiz emperyalist düşmanlarımızın yazmış olduğu tarihtir. West World gibi oldu değil mi? İnanamıyorsunuz... Çünkü okuduğunuz şeyin gerçekliğine o kadar çok inanmışsınız ki bu kalıpların dışına çıkmanın sizi -mecazi olarak- cehenneme götüreceğine inanıyorsunuz. Ama ya ben haklıysam? Ya gerçekten onlarca yıldır okuduğumuz tarih tek merkezden yönetilen yalanlar üzerine kuruluysa? O zaman ne yaparsınız? Ben cevabı biliyorum. Çünkü Atatürk’ü okuyorum. Ve Atatürk’ü anlamış bir insanın kitaplarını okuyorum. Şu an okuduğunuz kitap yorumu da o ilk domino taşının devrilmesidir. Atatürk, bunu çok önceden fark etmişti. Herkesten daha önce. Ve mücadele etmesi gerektiğini, aksi takdirde gelecek yıllarda mensubu olmaktan gurur duyduğu Türk milletinin ve tabi ki Müslüman dünyasının karşı karşıya kalacağı acıları görmüştü. Örnek mi istiyorsunuz, ne yapabilirler ki mi diyorsunuz? Amerika’nın İspanyollarca keşfine tanık olan İspanyol tarihçi Bartolome de Las Casas’ın, gördükleri karşısında yazdığı şu satırlar oldukça düşündürücüdür: “Kazıklara geçirmek, ızgaralar üstünde alttan verdikleri ateşle ağır ağır pişirerek öldürmek, vücutlarına kuru saman bağlayıp ateşe vermek, köpekbalıklarına atmak, çeşitli uzuvlarını kestikleri yerlileri ayaklarından dar ağaçlarına asarak sergilemek, etoburlaştırdıkları köpeklerin önünde yerlileri koşturarak av sürmek, annelerinin kucaklarından kopardıkları bebekleri tek hamleyle ikiye ayırmak...” Ne kadar da medeni ve uygar bir Avrupa değil mi! İşte ulu önder birleştirdiği bu noktalarla Batı’nın yazdığı tarihe başkaldırdı. Vicdan ağır bir yüktür. Atatürk, geçmiştekilerin kendi nesline yüklemiş olduğu bu ağır yükün acısını çekmiş ve gelecek nesil olan bizlerin aynı yükü taşımaması için elinden gelen çabayı sarf etmişti. Ama kendisinden sonra gelenlerin o ağır yükü taşıyamayarak gelecek nesillere aktardığı apaçık ortadadır. Bugün mücadele etmek zorunda kaldığımız acımasız gerçekler bir Atatürk’ün daha olmayışından mı kaynaklanmaktadır? Bence hayır. Herhangi birimizin Atatürk gibi düşünmemesinden kaynaklanmaktadır. Tam da bu kitap size tarihinizi gösteriyor. Atatürk’ün adı öylesine Atatürk değildir. Baştürk olmayı hak ettiği için Atatürk’tür O. Şimdi, tam bu satırda bir karar vermeniz gerekiyor. Atatürk gibi düşünüp, bu ağır vicdani yükü üstlenip ulus devlet karşısındaki emperyalizm ve İslam karşısındaki birleşik müstevlilerle mücadeleye mi başlayacaksınız yoksa siz de bu ağır yükü torunlarınıza bırakıp, Kızılderililerin sonunu yaşamalarını diğer alemden, hak etmediğiniz için Allah’ın, cevapsız bırakacağı dualarınızla gözü yaşlı bir şekilde izleyecek misiniz? Eğer birinci şıkkı seçiyorsanız okumaya devam edin. Ama uğraşamam diyorsanız, sizi anlarım. Kalan hayatınızı size verecekleri kadar mutlu bir şekilde yaşayarak ölebilirsiniz. Bundan sonraki satırlar, mücadele edecek olan Müslüman Türk milleti içindir. Atatürk, sağlam bir geleceğin ancak doğru kavranmış bir geçmiş üzerinde yükselebileceğini düşünmüştür. Elbette ki yeteneklerinin bir kısmını okuduğu kitaplardan elde etmiştir. Ancak yaşadığı yüzyılın toplumsal ve siyasal koşullarına baktığımızda, Atatürk’ün emperyalist kuşatmayla çevrilmiş bir ülkede yaşadığını ve sürekli Batı tarafından aşağılanan bir ulusa mensup olduğunu görüyoruz. Doğal olarak Atatürk’ün kendini kitaplara vermesi, sürekli araştırıp kültürel bir devrim yapması tüm bu etkenlerin sonucudur. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki, Atatürk’ün vermek zorunda kaldığı hem bir sıcak savaş hem de bir kültürel savaş vardır. Sıcak savaş Atatürk’ün önderliğindeki Türk milleti tarafından başarıyla sonuçlandırılmıştır. Ancak kültürel savaş, hala devam etmektedir ve korkarım ki Atatürk kararlılığında olmadığımız için her geçen gün kaybediyoruz. Atatürk gibi bir insansanız, -yani üstlenmiş olduğu sorumluluklardan bahsediyorum- o zaman yapmanız gerekenleri çok önceden planlamalı, bu plana göre stratejiler geliştirmelisiniz. Atatürk de aynen bunu yapıyor. Silahlı mücadeleyi başarıyla sonuca ulaştırdıktan sonra kültür savaşına başlıyor. Peki ama nedir bu kültür savaşı dediğimiz şey? İçeriği nelerden oluşmaktadır ve neyi amaçlamaktadır? Çalışma şekli nedir? Cevap şudur; tarih, dil ve antropolji çalışmalarıdır. Batı'ya Batı'nın silahıyla karşılık vermek. Batı dediğimiz kavram emperyalist devletlerdir. -Kabul etmek gerekir ki her ülkenin namuslu insanları vardır. Ama bu insanlar genellikle fakir ve devlette en fazla memuriyet pozisyonunda ya da etkisiz milletvekili statüsünde olabilirler. Namuslu yazar ve bilim insanlarında ise durum biraz daha farklıdır. Ancak orada bile göz yumulamayacak bir başarı elde etmişseniz zoraki bir ödüllendirmeyle onure edilirsiniz.- İş bu devletler, emperyal amaçlarına hizmet edebilecek hemen her argümanı kullanma noktasında doktoralarını tamamlamışlar diyebiliriz. İşte bu Batı, Doğu'yu baskısı ve etkisi altına almak için de hedefindeki coğrafyadaki insanları kültürsüz ve tarihsiz bırakmaya çalışmış, bu toplumları zayıf, güçsüz ve aşağı göstererek bu insanların kendilerine olan güvenlerini kırmıştır. Bakın diyebilirsiniz ki onların silahları, teknolojileri, güçlü istihbarat örgütleri ve en önemlisi çok paraları var. Evet, bu doğru. Ancak size bam başka ama alakalı bir konudan bahsedicem. Hepimiz modern çağa ayak uydurmuş insanlarız değil mi? Cafelere ve alışveriş merkezkerine gitmeyi de seviyoruz. Bu benim için geçerli değil diyebilirsiniz ama büyük bir çoğunluğumuz için geçerli bir durumu anlatıyorum. Üstünüz kirliyse, saçınız akşamdan kalmaysa, güzel kıyafetler giymediğinizi düşünüyorsanız hiç inkar etmeyin ama insan içine çıkmak istemezsiniz. İnsanlar arasına karışsanız bile herkesi gözünün sizin üzerinizde olduğunu zanneder, ikili diyaloglarınızda özgüvenli bir şekilde konuşamasınız. İşte emperyal Batı'nın, Doğu halklarına bir zaman yaptığı şey de buydu. Bugün bunu tam anlamıyla başaramasalar da bizi kapitalizm psiklojisine hapsetmiş durumdalar. Yüzyıllar içinde bu özgüveni sarsılmış toplumlardan biri de biz Türklerdik. Doğu'nun ilk uyananı ve son kahramanı Atatürk, emperyalizme ve sair türevlerine kültürel ve siyasal anlamda başkaldırmıştır. Şimi, Atatürk'ün hangi silahları kullandığına bakalım. Öncelikle Tarih silahı. Türk Tarih Tezi'ne göre Türkler, Anadolu ve Mezopotamya'ya Malazgirt'ten çok çok önce gelip ileri uygarlıklar vücuda getirmişlerdir. Bunlardan da en çok Hititler (Etiler) ve Sümerler üzerinde çalışılmıştır. Hatta zamanın en tanınmış Hititologlarından Prof. Hans Gustav Gütterbock ve en tanınmış Sümerologlarından Beno Landsberger'ı Türkiye'ye davet etmiştir. Bu da yetmemiş Atatürk, sırf bu çalışmaların daha bilimsel bir şekilde yapılabilmesi için Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde Hititoloji ve Sümeroloji bölümlerini kurdurmuştur. Bu iki ünlü isim 1935'den itibaren Atatürk'ün yanındadır. Ulu önder tarih çalışmalarıyla yakından ilgilenmiş, bu konuda kitaplar okumuş ve tarihçilerle sert tartışmalara girmiştir. Ki zaten emin olun Atatürk'ü merak eden biriyseniz onun "benim" diyen tarihçiden de daha tarihçi olduğunu görürsünüz. Batı merkezli tarih anlayışının geliştirdiği emperyalist projeye karşı Atatürk ve Türk Tarih Kongresi askerleri de Türk Tarih Tezi'ni geliştirmişlerdir. Atatürk önderliğindeki Türk Tarih Kurumunca 606 sayfalık Türk Tarihinin Ana Hatları adlı bir kitap ayrıca liseler için 4 ciltlik Tarih serisi hazırlanmıştır. Sinan Meydan'ın deyişiyle; "Türklerin tarihini kan ve ateş maceralarından ibaret zannedenlere gerçekler gösterilmiş, Türklerin uygarlığa hiçbir katkıları olmadığını dillendiren Batılı tarihçilere de gereken yanıtlar verilmiştir." Batı merkezli emperyalist tarih anlayışında karşı bilimin ışığıyla aynı şekilde karşılık verilmiştir. Afet İnan Hanımefendinin şu sözleri oldukça manidardır; "Dünden gafil olan insan bugünü bilemez ve yarına intikal eyleyemez. Aslını bilmeyen bir mevcudiyet, içinde yaşadığı cihana yeniden kendini tanıtacak hayat ve eserleri gösterinceye kadar meçhul varlık halinde kalmaya mahkumdur." Şimdi geldik başka kültürlerle beslenerek büyüyen bu kültür canavarlarına etki eden bir diğer Türk kültür silahına :"dil". Yaratıcı düşünce dışında bilimsel gözle baktığımızda Güneş'in yaşamın başlangıcında ve deviniminde etkili olduğu apaçık ortadadır. İşte Atatürk'ün Güneş Dil Teorisi'nin amacı da nasıl ki Güneş, doğudan doğup dünyayı aydınlatıyorsa Türk dili de doğup dünyaya medeniyeti yaymıştır. Bu teorinin temel iddiası, bütün kültür dillerine kaynaklık eden dilin Türk dil kökleri olduğudur. Böyle söylendiği zaman size ne kadar mantıksız geldiğinin farkındayım. Ancak her zaman ne dedik; Atatürk gibi düşünmek... Yani ön yargılı olmamak, karar vermeden evvel konuyu araştırmış, alanında çeşitli kaynakları okumuş, neden ve sonuçlarıya birlikte kafamızda bir tez oluşturabilmiş olmalıyız. Bundan sonra mevcut kaynaklarla ilerleyerek, kendi tezimizi sorgulamalı ve yanlışlanabilirliği ihtimalini araştırmalıyız. Çünkü bilimde ne vardır, bir hipotez sonsuza kadar değil yanlışlanıncaya kadar doğru kabul edilir. Bugün Güneş Dil Teorisi ile dalga geçen bilge insanların(!) bu teorinin bilimselliği üzerinde kafa yormadıkları açıktır. Çünkü tek başına I.Türk Dil Kurultayındaki sonuç bildirisi bile bu tezin bilimselliğini ispat etmekdetir: "Güneş Dil Teorisi ile ilgilenenlerden ricamız şudur: 1.Tenkit ediniz, 2.Reddediniz, 3.Tahlil ediniz, 4.İkmal ediniz (tamamlayınız), 5.Tavzih ediniz(eleştiriniz). Tavzih edinizden maksadımız, müspet veya menfi tavzihtir. Yani, bu olamaz diyorsanız,niçin? İzah ediniz ve buna karşı teorileriniz varsa onunla mukabele ediniz. Olur diyorsanız,niçin? Bunu izah ediniz." Bunu da mı yeterli görmüyorsunuz. O halde size şunu arz edebilirim ki, Atatürk,bu teoriyi geliştirirken sadece alanında uzman kişilerle değil, aynı zamanda milletiyle paralel bir çalışma yürütmüştür. Bakın, Atatürk dönemi Cumhurbaşkanlığı süreci, Türkiye'de eğitimin, bilimin ve sürekli okuyup araştırmanın tavan yaptığı bir dönemdir. -Her zaman derler ya nasılsanız öyle yönetilirsiniz diye. Evet buna katılıyorum ancak zaman içerisinde iktidar sahiplerinin görev süreleri arttıkça, halkın devletin başındaki isim nasılsa aynen o şekle büründüğünü de düşünüyorum. Çünkü devlet adamı dediğin rol modeldir. Tıpkı sanatçılar gibi. Çocuklarımızmın odalarının duvarlarına asacağı posterlerin sahiplerinin kim olduğuna çok dikkat etmeliyiz. Devlet adamlığı da böyle bir şeydir. Halk devletin başında kim varsa onu rol model alır.- İşte böyle bir dönemde Atatürk'ün rol modelliği neticesinde Türk milleti de bu rüzgardan etkilenmiş ve ülke de herkes Atatürk'ün dil ve tarih tezleri üzerine kafa yorar olmuştur. Doktor, memur, milletvekili, gazeteciler ve birçok kesimden insan, kökeni bilnmeyen kelimeler üzerine araştırmalar yapıp, kelime türetir olmuşlar. Atatür ve TDK tarafından incelenen kelimeler, kabul edilebilirliği varsa kabul edilmiştir. Ülkede esen rüzgara inanbiliyor musunuz! Yok olmanın ateşinde terlemiş bir milletin bilimin rüzgarında ferahlıyor olması... Böyle bir ortamda bilim insanı ya da hangi alanda olursa olsun uzman insanların yetişmemesi mümkün değildir. Yani soruşturmanın lideri Atatürk de kelime türetiyor, halkın içinden insanlar da. Hani nerede baskıcı ve totaliter rejim anlayışı! Hani nerede halk dil devrimini istemiyordu iftirası. Halkın dahi dil bilim araştırmalarına katıldığı bir devletde hangi halk istemiyordu acaba devrimlerin yapılmasını, burası da ayrı bir drama gerçekten. Bilim yine galip gelmiştir Amerikan merkezli yobaz, liboş ve ikinci cumhuriyetçi ordusuna. Şimdi geldik Emperyal canavarın kullanmış olduğu bir diğer silah olan Antropolojiye. Atatürk, canavarın en etkin silahlarından birinin bu olduğunun farkındaydı. Zira bugün ülkemizde inanılmaz bir deizm patlaması yaşanmaktadır. Deizm'in sonraki aşaması ise Ateizm'dir. Yani önce sizi Allah'ın kuralları koyup, sonra da uyanları cennete uymayanları cehenneme hapsettiği ve bunun haricinde de dünya işlerine karışmadığı bir sisteme inandırırlar. Sonra da uğramış olduğunuz adaletsizliklerin ekonomi de dahil olmak üzere kendi kurmuş oldukları sosyal düzenin etki etmesini beklerler. Yani sizi Tanrı tanımazlığa götürürler. Deizme kadar onlar çalışmışlardır ama deizmden sonra kurdukları sistem gereğini yapmıştır. İşte emperyal canavarın antroplojiyi kullanması da en etkili saikle Charles Darwin ile başlamıştır. En temelden gidelim istiyorum. İnsanlığın ırka dayalı ilk sınıflandırması 1750'de Linnaeus tarafından yapılmıştır. Bu sınıflandırmaya göre Avrupa beyaz, Asya sarı, Amerika kırmızı, Afrika ise siyahlardan meydana geliyordu. Bundan tam 100 yıldan fazla bir süre sonra Charles Darwin adında bir adam ortaya çıkıyor ve önce 1859'da Türlerin Kökeni ve 1871'de İnsanın Türeyişi adlı kitaplarını yayımlıyor. Emperyalizmin artık iyice hareketlenmeye başladığı bu yıllarda Darwin'in ortaya çıkışı tam da emperyal devletlerin işgallerine dayanak noktası oluşturdu. Darwin'in teorisini bu amaçla ortaya atmadığı düşünülebilir. Ancak yaptığı etki tam da buydu. Darwin'i hep evrim teorisiyle biliriz. Ancak burada bahsettiğimiz temel konu şu ki Darwinizm'e göre dünyada doğal kaynakların besleyemeyeceği bir nüfus fazlası bulunmaktadır. Bu savaşta ancak güçlüler ve uygunlar galip çıkabilir. İşte emperyalizmin ari ırk kuramı da bu noktadan itibaren işlemeye başlamıştır. 1853'de Gobineau tarafından geliştirilen ari ırk kuramı Darwin'in doğal seleksiyon kuramıyla birleşince, teknolojik ve ekonomik gelişmişliği geri kalmış ülkeler bir anda alt ırk konumuna düşmüş, yok edilmeleri gerekliliği ortaya çıkmış ve ülkelerinin işgal edilmesi için gerekli olan doğal neden ortaya çıkmıştır. Görüldüğü üzere küresel düzenin hegemon sahiplerinin gene herhangi bir çaba sarfetmesine gerek kalmamıştır. Her şey bitmiştir. "Ama durun bir dakika, bu da nesi böyle. Doğudan yoğun bir ışık huzmesi geliyor. Bu nasıl bir parlak ışık böyle. Ne, olamaz! Bu ışık Türkiye'den geliyor. Biz bu adamları karanlığa mahkum etmemiş miydik? Buna cüret eden göstersin kendini, kimsin sen?" Bu kişi Doğunun ilk uyananı ve son kahramanı Mustafa Kemal Atatürk'ten başkası değildir. Bu emperyal canavara eline aldığı tarih ve dil silahlarıyla ağır darbeler indiren Atatürk, bu sefer de Antropoloji ile nihai bir darbe indirmeyi planlıyordu. Batı, biz Türk ulusunu evrimini tamamlamamış, sarı ırka mensup, geri kalmış ve ikinci sınıf şeklinde nitelemelerle damgalıyordu. Böyle bir ortamda yapacağınız Antropoloji çalışmaları da gayet tabiidir ki Türk ulusunun bu sıfatlardan olmadığını ispat etmeye yönelik olmalıdır. Bu antrolopoloji çalışmalarını tutup da ırkçılık ve bilim dışı temellerine oturtmaya çalışmak oldukça mantıksız bir hareket olur. Zira günümüzün gelmiş olduğu insanlık teknolojisi çağında antropolojik çalışmalar karşısındaki bu tarz bir duruş sizi inanılmaz bir utanca düşürür, teşebbüs etmemeniz sizin yararınıza olur. Peki ama Atatürk ne yaptı da antropolojik bir karşı silah geliştirdi? Birinci olarak ırk incelemeleri yapabilmek için konuya dair verilere ihtiyacınız vardır. Bu amaçla 1925 yılında Türk Antropoloji Kurumu'nu kurdurmuştur. Buna bağlı olarak da bu kurumun elde etmiş olduğu sonuçları yayımlaması amacıyla Türk Antropoloji Mecmuası yayımlanmaya başlanmıştır. İkincil olarak da 64 bin kişi üzerinde yapılan Antropometri anketidir. "Dur biraz, anket mi? Atatürk ırkçıydı işte, al milletin kafatasını ölçtürmüş, yuhhh!" Yok, öyle değil güzel kardeşim. Dur bir dinle. Anlatıyoruz. Batılı emperyal canavar, o tarihlerde Avrupa ülkelerinde antropometrik çalışmalar yaptırır. Avrupa insanının fiziksel özelliklerini çıkarır. Sonra da der ki, bunun dışında kalanların hepsi ari ırk dışındadır, geri kalmıştır, ikinci sınıf insandır. Ari ırk dışındaki insanlar da Allah tarafından Avrupa insanına hizmet amacıyla yaratılmıştır. Şimdi sen olsan ne yaparsın? Elbette sen de bu çalışmaların aynısını kendi ülkende yaptırır, elde ettiğin verileri dünyanın gözüne sokarak sizden bir farkımız yok, belki de sizden daha iyiyizdir, dersin değil mi? "aaa,hmm,eee,şey evet sanırım" Ha şöyle, aferin bak dinleyince nasıl da anlıyorsun. Bu fiziksel ölçümler incelendiği zaman Türk ırkı ile diğer ırklar arasında büyük bir fark göze çarpmamış ve emperyal canavarın ırk farkına dayanarak yaptığı aşağılama silahı da o büyük insan, Atatürk sayesinde etkisiz hale getirilmiş. Tüm bu veriler ışığında şunu söyleyebiliriz ki Brekisefal (kısa kafa) Avrupai bize bağlıdır. Emperyal canavarla olan savaşımız, Atatürk'ten sonra da devam ediyor. Okyanus ötesindeki sarı kafalı canavar, bizi rahatlıkla tehdit edebiliyor. Sormadan edemiyorum, Türk ülkesi neden bir Almanya gibi ekonomik endüstrisi güçlü, neden bir Hollanda gibi tarımsal güç, neden bir Amerika gibi siyasal kudret sahibi ve neden bir küresel oyun planlayıcısı değil? Allah bize tarihsel süreç içerisinde çok büyük liderler, çokça da fırsat vermiş. Her şeyi bir kenara bırakalım e büyük peygamberi de bize vermiş. Biz bu fırsatları belirli süreler değerlendirmiş, belirli süreler de görmezden gelmişiz. Bugün geriye yani tarihe baktığımızda damarlarımızdaki o asil gücü görebiliyorum. Atatürk önderliğindeki Türkiye'nin Batıya karşı verdiği mücadele aynı zamanda Doğu'nun özgürlük savaşıdır. Ve bu savaş yüksek bir ihtimal kıyamete kadar da sürecektir. Ancak bu mücadelenin şeklini yalnızca Doğu halklarının öldüğü tek taraflı bir kıyımdan çıkararak silahlar yerine kalem ve kitapların kullanıldığı bir kültür savaşına dönüştürmek de bizim elimizdedir. Yakın geçmişe kadar Orta Doğu'daki sorunlar yalnızca sınırlarımız dışında kalıyordu. Ancak bugün öyle bir hal almıştır ki yalnızca güvenlik değil aynı zamanda kültürümüzü bile tehdit eder hale gelmiştir. Toplumsal yapımız hızla değişmektedir. Değişen toplumsal yapının sonucunda değişen yönetimler, değişen kanunlar ve değişen insanlar vardır. Tarih göstermektedir ki terakkiden geriye gidişlerdeki değişimler hiçbir zaman olumlu sonuçlar doğurmamıştır. Hiçbir zaman umut eksik değildir. İnanmak lazım, değişim lazım. Bir yerden başlamak lazım. Neydi o güzel şiir;
    Koç yiğidim, Bahadırım, Ozanım
    Alp Dadaşım, Yağız Efem, Ozanım
    Bir narada dokuz tümen bozanım,
    Tuğ kaldırıp yürüyecek Bozkurdum!
    Tanrı Türk'ü koruyacak Bozkurdum!
    "İnanmaktan vazgeçmeyin, bir gün başaracağız, sadece çok çalışın."
  • Türkiye için yepyeni bir dönem başlıyordu. Falih Rıfkı Atay 30 Ağustos zaferi için şöyle yazacaktı :

    "Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak, özgür yurttaşlar olmuşsak, onurlu insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batının pençesinden, vicdanımızı ve düşüncemizi Doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, belki soluk alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferine borçluyuz."
  • 332 syf.
    Nietzsche bu eserini, Richard Wagner’le olan arkadaşlığı bittikten ve sağlık nedeniyle akademik yaşamdan uzaklaşmak zorunda kaldığı dönem sonrasında yazmış. Bir nevi olumsuzluklar ve çöküntü zamanına denk gelmiş, bu psikolojide yazılmış bir eser. Ancak, eser karamsarlık abidesi olarak anlaşılmasın, aksine iyimser görüşler daha hakim. Bu eser bir nevi Nietzsche'nin dokuz ana başlık altında; 638 aforizma ile içini döktüğü içten bir günlük gibidir.

    "Neden ezgi olsun ki? Yaşam kendisini huzur içersinde derin bir gölde yansıtınca neden tatmin olmuyoruz?"

    İlk bölümde üzerinde durmak istediğim nokta; Nietzsche'nin filozoflara, günümüzdeki insanı tekil olarak görüp ondan yola çıkarak her şeyi anlama çabalarının yanlışlığı eleştirisidir. Nietzsche'ye göre insan rüyası dahi eski ilkel insanın kültürünün tezahürüdür. Dolayısıyla insan tekil bir varlık değildir; tek bir bedende en eski insan kültürlerinin evrimlesmis modelidir. Bir önceki sürüme göre bir 'üst insan' yani. Filozoflara burada önerisi; tarihsel felsefe yapmalaridir. Keza Nietzsche'nin kendisi bunu felsefe tekniğinin merkezine yerlestirmistir.

    Üst insan demişken; burada kastedilen 'üstün' insan değil. Çünkü buradan yola çıkarak Nietzsche ile Hitler'i ilişkilendirenler oluyor. Nietzsche olsa; "Hayır, hayır,hayır ! Bu bir yanılgı!" gibisinden bir tepki gosterirdi sanırım. Bana kalırsa üst insandan, her insanın kendisine koyması gereken bir hedef, rol model insan profili anlaşılmalidir. İnsan bu rol modele ulaşmaya çalışarak olduğu yerden çok daha yüksek bir seviyeye gelecektir ve bunu herkesin (en azından toplumun çoğunluğu) yapmasıyla bir üst kültür (gelişmiş) hedefine ulaşılabilecektik. Ve Nietzsche, şu an biz nasıl eski ilkel insan adetlerini (barbarliklarini, vahsiliklerini vb) garip karşılıyorsak; üst kültürun üst insanınin da yani geleceğin insanın da bizi çok garip karşılayacağıni söyler. Buradan, geçmişin vahşi, kötü, barbar, mantıksız gelen ahlak anlayışının günümüzün birer yorumu olduğu; aynı yorumu gelecek insanının da günümüz insanı için yapacağını söylemekte ve buradan yola çıkarak; aslında ahlakin, iyinin,kötünün ... birer yanilgidan ibaret olduğu anlatılmak istenmektedir.

    "Ama her şey evrimleşiyor; ebedi gerçekler yok, mutlak doğrular yok."

    İkinci ve üçüncü bölümler Nietzsche'nin ahlak ve dine dair aforizmalarini içerir. Ahlaka zaten yukarda değindim. Konuyla ilgili yorumumu okumak isteyenler filozofun konuyla ilgili kitabına yaptığım incelemeyi okuyabilirler:

    #39220435

    Nietzsche en kısa tabirle dini, insanın en büyük yanılgisi olduğunu düşünüyor. Bunla beraber insanlığa yaptığı gelişimi yadsimiyor ancak nasıl şekerin biraz fazla ve sürekli alimiyla insanın yavaş yavaş kilo alarak sağlığından olmasi mümkünse (ki şeker bağımlılık da yapar) dinin de aynı etkisinin olduğunu söyler. Dinlerin ve Tanrı anlayışının insanı miskinlestirdigini, kaderci diyeceğimiz bir psikolojiye soktugunu söyleyebiliriz. Din, insanın acılarına bulduğu bir ilaç. Ancak Nietzsche bu ilacı ancak fazla düşünmeyen ve zayıf olanların içeceğini ve bunu içtikce de daha çok zayiflayacaklarini soylemekte; bu durum insana faydali olsa dahi aslında üst insana giden insanın önünde bir bariyer olduğu, ve birçok insanın onu görünce geri döndüğü bir bariyer olduğu için dinin üst kültür önünde büyük bir engel olduğunu düşünmektedir.

    "Dini kuralların ve sanatın uyuşturucu etkisi azaldıkça, insanlar başlarına gelen kötülüğü gerçekten ortadan kaldırmak için daha çok çaba sarf ederler.."

    Evet, Nietzsche dördüncü bölümde sanatçı ve yazarlar hakkındaki düşüncelerini söyler: Sanatçılara saygı duymasına karşın aynı zamanda üstteki sözde olduğu gibi sanatın da bir uyuşturucu etkisi olduğunu da sıklıkla vurgular. Aynı zamanda sanatın, dinin yanılgılari üzerinden sıklıkla beslendiği için sanatçıların, yeni dünyaya (Tanrı öldü) uyum sağlamakta zorlanacaklarini; yeni bir sanatçı kimliğinin doğacagini düşünmektedir. Nietzsche, gelecek dünyanın safaginda görür içinde bulunduğu devri ve gelecek devrin en büyük sanatının da bilim, en büyük sanatçılarınin ise bilim adamları olacağını düşünmektedir.

    "Bilim adamları sanatkarların gelişmiş türleridir."

    Ancak bu noktada önemli bir de uyarısı vardır: İnsanlar büyük bir iştahla bilime, içlerindeki keşif tutkusuyla sarilacaklar, ölen Tanrının bıraktığı boşluğu bilim ile doldurmaya çalışacaklar lakin insanın en azından halkın büyük kesiminin daha kolaya ve az düşünerek kavrayacagi şeylere olan ilgisi sebebiyle bilimden uzaklaşıp tekrar dine sarilabilecegi.. Bu sebeplere ek olarak, insanda oluşacak kibrin de buna sebep olabileceğini düşünür. Kitabında sıklıkla kibir üzerine aforizmalar yazdığını gormekteyiz. Bu nedenle Nietzsche; alcakgonullu erdem demektedir.

    Beşinci bölümde alt ve üst kültür üzerine aforizmalarini sıralayan Nietzsche, 'bağlı ruhlar' ve 'özgür ruhlar' üzerinden alt-ust kültürun belirtilerini anlatır. Bağlı Ruhlar için gelenek oldukça önemlidir. Çok araştırmayı sevmez; geçmişin iplerine seve seve bağlanmış ve bir süre sonra kendi bunu bir seçimle yaptığını unutup; inandığından başka bir yolun olmadığı yanılgisina düşmüştür. İlkeleri, olayları yararliliklarina göre degerlendirir ve buna göre doğru olduğu sonucuna uymakla beraber herkesin buna uymaları gerektiğini düşünür; buna uymayan özgür ruhlar hakkında "haklı olmamalı, çünkü bizim için zararlı’ derler veya böyle duyumsarlar." Bu anlayışı ben şahsen evrim konusunda görüyorum insanlarda; insanlar inançlarına zarar vereceği için bir bilimsel kuramin kabul edilmemesini doğru ve doğal buluyorlar.

    Altıncı bölümde insanın toplumdaki halleri üzerine aforizmalarini sıralayan Nietzsche'nin şu sözüyle tartışma için gerekeni güzel ozetlemis:

    "Düşüncelerini buza yatırmayı bilmeyen, tartışmanın ateşi içersine girmemelidir."

    Yedinci bölümde Nietzsche'nin kadınlar ve çocuklar hakkındaki düşüncelerini görmekteyiz: Genel olarak kadınlara bakışını olumsuz olarak algılamak mümkündür. Bunu ben biraz, filozofun iki evlilik teklifine de red yanıtı almasına bağlıyorum. Aynı zamanda, hayat üzerine 'bengi dönüş', 'üst insan' gibi özgün fikirler ortaya koyarak anlamdirabilen büyük filozofun, aynı başarıyı kadınlar üzerinde gösterememesine yoruyorum.

    Sekizinci bölümde Nietzsche devlete dair fikirlerini dile getirir. Burada en etkileyici düşüncelerinden birisi: Şu an her insanın geçmişteki insanlara kölelik sistemini uyguladıkları için lanet okumalarına karşılık; şu anki insanların köle insanlardan çok daha fazla çalıştıklarını, köle işçilerin günümüz işçilerinden daha mutlu ve daha emin yaşadıkları yönündeki fikri. Nitekim Nietzsche'ye göre insan zamanının üçte ikisini kendisine ayirmalidir gerçekten kendisine özgür ve mutlu demek için. Politikanın her yanını sardigi toplumumuza bakınca Nietzsche'nin şu sözüne hak vermemek elde değil: "Kültür, en yüksek başarılarını, politikanın zayıfladığı dönemlere borçludur."

    Ayrıca bu bölümde 'Din ve Devlet' üzerine fikirlerinde bir an Atatürk'ten günümüze yobazliğin düşüşü ve yükselişini görür gibi oldum. Ufak bir farkla; Nietzsche, gelecek adına çok daha umutlu bir tablo çizmiş. Sanırım bu düşüncesinin oluşmasında tek etken olmasa da bir yıl askerlik yapmış olmasi da etkili olmuştur:

    "Asıl büyük kayıp, her yıl, en yetenekli, en güçlü, en çalışkan erkeklerin büyük miktarlarda işlerinden ve mesleklerinden uzaklaştırılarak askere alınmasıdır."

    Dokuzuncu bölümde kendi başına olan bir filozofun, kendi kendisine konuşması, dertlesmesi, kizmasi, çevresindekileri anlamlandirma çabasıni ortaya koymaktadir. İnsan davranışlarının temelinde asıl etmenin insanın bencilligi olduğu vurgulanmaktadir: En yardımsever olduğumuz an bile bencilizdir. Çünkü yeterince irdenir,geriye gidilirse ilgili davranışın kökeninde yine insanın kendi çıkarı ile karşılaşılir.

    "İnsanın kendisinden hiç bahsetmemesi en ince iki yüzlülüktür."

    Ve son söz: =))

    "Eğer iyi yaptıysam, sessiz kalalım,
    Eğer kötü yaptıysam, gülelim
    Ve yeniden biraz kötü davranmak için,
    Daha kötü yapalım, daha kötü gülelim,
    Ta ki mezara girene dek.
    Arkadaşlar! Peki! Ne diyorsunuz?
    Amin! Bir daha buluşana dek!"

    Keyifli okumalar.
  • "Bir şeyler yapmalı" diye düşünüldü. "Çocukların böyle hep yalnız, kendi başlarına bırakılması hoş olmuyor. Modem yaşamda, ana babaların çocuklarıyla ilgilenememesi doğal, onları kınayamayız. Ama devlet idaresi bu işi ele almalı."
    Michael Ende
    Sayfa 207 - Kabalcı Yayınevi