• ATATÜRK'ÜN KENDİ SÖZLERİ VE HEPSİ KAYNAKLI BUYURUN...
    -----------------
    Önce Kuranı türkçesine çevirmesinde ki maksadını öğrenelim.
    https://resmim.net/preview/nicG6T.png
    ----------------
    - Kuran: "Gökten indiği sanılan kitapların doğmaları" ...Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır.
    M. Kemal (Kaynak: Söylev ve demeçler, cilt 1, s 389. (1 Kasım 1938'deki son meclis konuşması))

    - "Suçlu Allah'ın dinidir." Kralların ve padişahların istibdadına (baskılı yönetim), dinler mesnet olmuştur.
    M. Kemal (Kaynak: Atatürkün El Yazmaları, Medeni Bilgiler, s 30.)

    - "Kuran'ın yasalarını Muhammed yazmıştır." Muhammed'in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur'an denir.
    (Kaynak: Atatürkün emriyle liselerde okutulan tarih kitabı (1938), 2. cilt)

    - "Din, körü körüne bağlanmaktır." Gerçekte dinleri konusunda halkın hiçbir fikri yoktur, din dediği şey, bilinmeyen inanç dizgelerine ve gizle karışık emellere kör bağlılıktan başka birşey değildir.
    M. Kemal (Kaynak: Atatürkün El Yazmaları, Medeni Bilgiler, Afet İnan)

    - "Tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen adamlar (!)" Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerin cehaletlerinin yardımıyla utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiğini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur. 
    M. Kemal, (Kaynak: Atatürkün El Yazmaları, Medeni Bilgiler, Afet İnan)

    - "İnsanları Allah değil "tabiat" üretti" Natür (Tabiat) insanları üretti, onları kendisine taptırdı da... 
    M. Kemal, Kaynak: Atatürkten Düşünceler, Derleyen: Prof. Enver Ziya

    Çünkü malumdur ki, insan tabiatın mahlukudur.
    M. Kemal, (Kaynak: Atatürkün El Yazmaları, Medeni Bilgiler, Afet İnan)

    - Onlar (Ashab-ı Kiram) aptallaştılar. M. Kemal
    "Ashabım yıldızlar gibidir." Hadis-i Şerif

    - "Kaza ve kadere Türkler inanamaz!" Kaza ve kader, talih ve tesadüf tabirleri Arapça'dır, Türkleri alakadar etmez.
    M. Kemal, (Kaynak: Prof. İlkan Arsel, Teokratik Devlet Anlayışından Laik Devlet Anlayışına)

    - "Duanın faydası yoktur." M. Kemal
    "Bana dua edin." Mümin/60

    - Ali Kılıç (İstiklal mahkemeleri savcısı, merhamet nedir bilmez)anlatıyor: "Meclise geldik. Bir de müezzin geldi. Müezzin ezan okudu. Meclis kapısından içeri girdiğimiz zaman atatürkün önüne sırmalı elbiseler giyinmiş bir imam dikildi. Atatürk ne istediğini sordu. İmam ellerini kaldırarak: "Dua etmeden girilmez!" dedi. Atatürk, "Bu yurt askerin süngüsü ile kurtarıldı ve bu meclis onun gayretiyle kuruldu. Yoksa senin duanla değil! Çekil oradan!" dedi ve imamı eliyle iterek meclise girdi."
    (Kaynak: Kemal Arıburnu, Atatürkten Anekdotlar-Anılar)

    - "Arapların dini Türkleri mahvetti" Türkler, Arapların dinini kabul etmeden evvel büyük bir milletti. Arap dinini kabul ettikten sonra Türk milletinin milli rabıtaları gevşedi; milli hisleri ve heyecanı uyuştu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed'in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde, bir arap milleti siyasetine müncer oluyordu.
    M. Kemal (Kaynak: Medeni bilgiler ve Atatürkün El Yazmaları, Afet İnan, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1969, s 364-365)

    - "Laiklik için kemalistler 600.000 ilim ehlini öldürdüler."
    M. Akif Ersoy

    - Hocaları toptan kaldırmadıkça hiçbir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkilabı yapmazsak, başka hiçbir zaman yapamayız.
    M. Kemal (Kaynak: Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası; Emre Yayınları, Aralık 1991, s 165.)

    - İnsanlar ilk devirlerinde pek acizdi. Kendilerini koruyamıyorlar, hiçbir hadisenin de sebebini bilmiyorlardı. Kendilerini koruyacak bir kuvvet aradılar. Nihayet insanlık vicdanında bir kuvvet yarattı. O da işte Allah'tır. Herşeyi ondan beklediler, ondan istediler. Hastalıktan, felaketten korunmayı hep Allah'larından istediler. Fakat modern çağlarda insan herşeyi Allah'tan beklemedi. Ancak toplumdan bekledi. Her şeyin koruyucusu insan cemiyetidir. Bizi koruyan, refah içinde yaşatan toplumdur.
    M. Kemal (Kaynak: Enver Behnan Şapolyo, Atatürk ve Milli Mücadele Tarihi, 1932, s 305.)

    - Masum ve cahil insanları, yüzlerce Allah'a taptırmak veya Allah'ları muayyen gruplarda toplamak ve en nihayet bir Allah kabul ettirmek, siyasetin doğurduğu neticelerdir.
    M. Kemal (Kaynak: Türk Tarihinin Ana Hatları, 1930, Devlet Matbaası, s 220-221)

    - İnsanlar, kurtçuklar gibi sulardan çıktılar en önce... İlk ceddimiz balıktır. İşler daha daha ilerledikçe o insanlar, primat zümresinden türediler. "Biz maymunlarız"; düşüncelerimiz insandır.
    M. Kemal (Kaynak: Ruşen Eşraf Ünaydın, Atatürk Tarih ve Dil Kurumları, s 53.)

    - Muhammed, iptida Allah'ın resuluyüm diyerek ortaya çıkmamıştır, bunu düşünmemiştir. Bu düşünce, senelerce mücadele ettikten ve fikirlerini neşreyledikten sonra kendisinde hasıl olmuştur.
    M. Kemal    Kaynak: Nokta Dergisi, 17 Kasım 1985

    - Muhammed'in peygamberliğinin başlangıcına dair birçok eski rivayetler vardır. Bunlar artık efsanelere karışmıştır. Hakikatte peygamberin ilk söylediği Kuran ayetinin ne olduğu malum ve belki de mazbut değildir. Kuran sureleri Muhammed'e açık semada peyda olmuş bir şimşek gibi günün birinde, birdenbire bir taraftan inmiş değillerdi. Muhammed'in söylediği sureler uzun bir devirde dini düşüncelerinin ürünü olmuştur. Muhammed, bu surelere birçok çalıştıktan ve incelemeler yaptıktan sonra edebi şeklini vermiştir.
    M. Kemal  (Kaynak: Afet İnan, Atatürkün El Yazmaları, 2000'e Doğru Dergisi, 8. Sayı, s 15-16.)

    - "Beyni sulanmış hafızlar" Türk milleti, bir kelimesinin manasını bilmediği halde, Kuran'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler.
    M. Kemal Kaynak: Medeni Bilgiler, Afet İnan, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1969, s 364-365.

    - Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız.
    İstanbul, Tekin Yayınevi, 1990, s 83-84.

    - Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükümetini ayakta tutmak için dini kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir, adeta halkı bir kapana kıstırırlar. 
    M. Kemal, Kaynak: Andrew Mango, Atatürk, s 447.
    ---------------------------------

    ŞİMDİ GELELİM KUR'ANI AZİMUŞANA

    Allah’a ve ahiret gününe iman edenlerden anneleri, babaları, oğulları, kardeşleri ve yakın akrabaları da olsa Allah’a ve Resulüne düşman olanları sevdiklerini ve dostluk kurduklarını göremezsin. ... Şunu iyi bilin ki gerçekten kurtuluşa erenler, işte bu vasıflara sahip Allah’ın hizbinden olan kimselerdir.

    (Mücadele Suresi 22. Ayet)

    Ey İman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. ... Eğer rızamı kazanmak üzere benim yolumda cihad etmek için çıktıysanız (böyle yapmayın). Onlara gizlice sevgi besliyorsunuz. ... Sizden kim bunu yaparsa, mutlaka doğru yoldan sapmıştır.

    (DİB-Mümtehine Sûresi 1. Ayet)

    Ayrıca;

    İnsanlardan bazıları, Allah’tan başkasını Allah’a denk tutarak onları, Allah’ı sever gibi severler.

    (Bakara Suresi 165. Ayet)

    Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, mensup olduğunuz kavminiz, mallarınız, evleriniz size Allah’tan ve O’nun elçisinden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevgili/gönül bağlayıcı geliyorsa o zaman Allah’ın hükmü gelene kadar bekleyin. Allah öyle fâsıklar güruhunu hidayete erdirmez.

    (Tevbe Suresi 24. Ayet)
  • "Ne soykırım, ne katliam ne de başka herhangi bir kelime "Holokost" sözcüğünün yerine kullanılmamalıdır (s5)". Ayrıca "1933 yılında Nazilerin Almanya'da iktidara gelmesiyle başlayan ve 1945 yılında Nazi Almanya'sının teslim olmasıyla sona eren " bir dönemi ve yaşananları anlatıyor bu kelime.

    Önsözde kitabın yazılma/yayımlanma amacı kısaca anlatılıyor. Bu kitabın 1997 yılında yayımlandığı da unutulmasın. Ve o zaman daha internetin adını bile bilinmiyor veya internetin üniversiteler arası ya da devlet kurumları arası bir araç yani bir
    çeşit 'iç ağ' gibi çalıştığını düşünürsek, bu kitabın o zaman dilimi içinde 'hepsi bir arada' tarzında yazılmış bir içeriğe sahip olduğu unutulmasın. Önsözde belirtildiği gibi Türkçe fazla kaynak olmaması üzerine 'Encyclopedia Judaica'nın 'Holokost' bölümümün tercüme edilmesiyle ortaya çıkmıştır.

    'Holokost' Yahudi dilinde 'Holokost'tur. Yani başka bir kelime ile karşılanmayan, kendine has özelliği olan ve sadece 'kendi' olan bir kelimedir.

    Yine önsözde belirildiği gibi 'ne soykırım, ne katliam ve ne de başka bir kelime' bu kelimenin yerine kullanılabilir. Acının tarifi yok ya da nev-i şahsına münhasır bir kelimeden bahsediliyor.

    Ama biz bu kelimeden ne anlıyoruz: Almanların, Yahudilere yaptığı soykırımı; Almanya = Yahudi Soykırımı diye biliyoruz. Çoğu zaman acının tarifi olmaz. Çekilen ızdırapların,
    kayıpların, katliamların, insanlık dışı muamelelerin tarifi yapılamaz ve Holokost'ta bu anlatılırken tek karşılık olarak bu kelimenin hapsedilmesini de istemiyor.

    Ben bu kitabı yayımlandığı yıl (1997) o zaman Tüyap Tepebaşı Kitap Fuarı 'Gözlem Gazetecilik' standından almıştım. O zaman okumuştum ama aradan o kadar zaman geçince (21 sene geçmiş) ve site içinde 1.ve 2.dünya Savaşı kitap okuma etkinliği olunca da tekrar arşivimden çıkarıp, bu sefer notlar alarak okudum. Notlar alırken de geçmişe gittim (Tepebaşı Tüyap 2 katlıydı ve stand alt katta diye hatırlıyorum, sonra arkadaşları ve özellikle bu sene kaybettiğim ve 1990 yılından beri fuarlara beraber gittiğimiz o arkadaşı hatırlamadan da geçemedim. )

    Holokost, Almanya'da ve Polonya'da yaşayan milyonlarca 'Yahudinin' bilinçli ve düzenli bir şekilde devlet tarafından kitlesel katliama tabi tutulması olarak da okunabilir.

    Nazilerin iktidarda oldukları süre boyunca hem Almanya hem de Nazi kontrolü altında bulunan topraklarda yaptıkları katliamların sebeplerini anlatmaya çalışıyor.

    Holokost'u iki ayrı dönem olarak değerlendiren çalışma bunu 'savaş öncesi' ve 'savaş dönemi' olarak adlandırıyor.


    30 Ocak 1933'te Adolf Hitler'in Şansölye (Başbakan) olarak atanmasıyla Naziler iktidara gelir. Gelir ama Hitler'in Mein Kampf (Kavgam) da belirttiği gibi, düzenin, hayatın, ekonomideki yaşanan sıkıntıların sebebi olarak gösterdiği unsurlardan biri olan Yahudiler içinde zorlu bir süreç başlar.

    1.Dünya Savaşı sonrası ve 2.Dünya Savaşı öncesi bölgede (yani Almanya, Polonya, Çekoslavakya, Macaristan vd.) yaşayan Yahudilerin, ikili anlaşmalarla korunan hakları ve daha sonra meydana gelen çeşitli olaylar neticesinde yaşanan sıkıntıların tarihsel gelişimi hakkında kısa bilgi veriliyor.

    Nazilerin iktidara gelmesiyle Yahudiler için hem Almanya hem de yakın bölgelerde yaşayan Yahudiler için sıkıntılar baş göstermiş ve Nazilerin 'Temel siyaseti' olan 'Yahudilerden
    arındırılmış yurt' fikri, Yahudilerin zorla yaşadıkları yerlerden atılmasına yol açmıştır. 15 Kasım 1938 de Yahudi çocukların devlet okullarına alınmamasına başlandı (s13)' Rejim buna sebep olarak 'Alman kanının ve şerefinin korunmasını' ileri sürer ve bunu da 15 Eylül 1935'te çıkarılan Nürnberg Yasası'na dayandırır.

    Naziler, Yahudiler haricinde farklı unsurları da örneğin, komünist, çingene gibi yapıları da planlı bir şekilde yok etmeye çalışır. Ama Yahudilerden kadın, erkek, çocuk, yaşlı
    demeden imha etme eylemine girilirken diğer unsurlardan ise sadece sınırlı nitelikte bir eyleme girişilir.

    Almanya haricinde tüm Orta Avrupa ülkelerinde Yahudilere karşı ayrımcı işlemler yapılmış olsa da özellikle Almanya ve Polonya'da bunlar imha süreciyle sonuçlanmış, diğer
    devletlerde ise mallarına el koyma, sürgün gibi işlemler yapılmıştır.

    En korkunç katliamlar Almanya dışında Polonya'da yaşanmış ve Polonya'da 'ölüm merkezleri'nin adları kitapta belirtilmiştir.

    Kitabı okurken 40.sayfada 'Müslüman olarak anılan' diye bir cümleyle karşılaştım ve bir an duraksadım. 'Diğer kamplara nakledilen ve toplama kampı argosunda Müslümanlar
    olarak anılan hasta ve sakat mahkumlar burada öldürülür ve tıbbi deneyler burada yapılırdı'. Kelimenin kökeni ise 221.sayfada geçiyordu. 'Muselman': Nazi kamplarında ölüm halindeki tutsaklar için kullanılan deyim.

    Okurken şunu düşünmeden duramıyor insan: O bölgede oturan insanlar bu Yahudilere yardım etmediler mi? Kitap burada şunu ifade ediyor: "kaçan Yahudiler çok büyük
    tehlikeyi göze almaktaydılar" ve "onların çağrılarına kulak verilmemesi nasıl bir dünyaya çağrıda bulunduklarını çok iyi anlatmaktadır (s82)".

    Toplama kampları, Yahudileri imha etmek için kurulmasa da uygulamada tüm muhaliflerin yanında Yahudiler de burada tutulmuşlardır.

    Peki, Hitler'in Yahudi düşmanlığına iten sebepler neler? Niçin bu kadar düşman? Bunun esas araştırılmasında fayda var. Bir kişi bir anda bir şeye düşman olmaz ya da olursa neler yaşandığının bilinmesinde yarar var. Hitler'in anti-semitik düşünceye sahip olmasının arkasındaki düşünce neydi?

    Hitler'in düşünce yapısında etkili olan ve onun önderi olan kimlerdi? Bu da esasen araştırılıp, incelenmesi gereken bir konu ve kitap bu konuda bazı ipuçları da veriyor.

    Kısaca, 2.Dünya Savaşı öncesinde başlayan ve sistemli bir şekilde 'nihai çözüm -endlösung-, olarak nitelendirilen bir kapsamda Almanya ve Polonya'da bulunan Yahudilerin
    kitlesel olarak yok edilmesinin hikayesi anlatılıyor.

    Ezcümle: Tavsiye edilir.

    Notlar:

    + Kitabın satışı yok sadece sahaflarda bulabilirsiniz.
    + 1997 yılı için iddialı bir kağıt yani beyaz kağıt ve kitap sırtı dikişli olarak basılmış. Bu sayede kitap okununca dağılmıyor. Yeni basılan kitaplarda yaşanan -Avrupa kağıt-, sararma, soluklaşma bunda yok.
    + Kitap 2 ana kısım ve 14 alt bölümden oluşmaktadır.1.kısım savaş ve savaş döneminde yapılanları kapsarken, 2.kısımda ise savaş suçları davaları, Sovyet Rusya, Arapların Holokost'a karşı tutumları, Yahudi bilinci ve kaynakça içerir.
    + Kitabın arka sayfalarında yer alan sözlük çok yeterli değil. Şimdi internet sayesinde daha öz/ya da ayrıntılı bilgiye sahip olunabiliyor. Ama yazıldığı dönem için çok sıkıntılıydı.
    + İncelemeyi kasım ayında bitirmeyi özellikle istedim, çünkü 1997 kasımında Tüyap Tepebaşı Kitap Fuarından almıştım ve yine bir fuar zamanı olan kasım 2018'de ise yazıyı yazdım
    + Bazı kelimelerin dipnot şeklinde çevirisi olmadığı için geçmiş zamanda ansiklopedilerden yardım alırdık. Şimdi ise kolay, basit ve hızlı bir şekilde tek tuşla internet sayesinde
    kelimenin ne anlama geldiğini öğrenebiliyoruz.
    + Bu kitap 5-9 /Eylül/ 2018 tarihleri arasında notlar alınarak okunmuş ve 13/Kasım/2018 tarihinde düzenleme yapılıp siteye eklenmiştir.
  • ‘’ Adaletin yok. Benimse dünya kadar sorum var‘’

    Elimde tuttuğum rengini çokta sevmediğim bu sarı kalem ile bir nöbet gecesinde inceleme yazmaya niyet ettim. Fakat sanırım bir kaç satır bu amaca pek hizmet edemeyecek. Hayatımın yine kırılma noktalarından birinin içerisindeyim. Sektör değişikliği, iş değişikliği, eğitim sektöründen sağlık sektörüne geçiş hem ruhen hem bedenen biraz bocalamama neden oldu. Üç gün iyiysem iki gün hasta dolaşıyorum. İşe sağlam gidip grip olmuş gibi kemik ağrısı ile eve dönüş yapıyorum öyle düşünün. Koridorda ayaküstü sohbet ettiğim Üroloji doktorumuz Haluk Bey ‘’Henüz hastanedeki mikroplara ve ortama vücudun alışmadı, bize bakma bizim vücudumuz kaşarlaşmış’’ demişti. Adam ne de haklıymış. (Bu tarz amiyane bi tabiri de duruşu, karakteriyle paçalarından adeta asalet akan bu adam nasıl telaffuz etti hayret. Günün çıkmazıydı:) Yani kısacası bu ruh ve beden halinde pek kitap okuyasım gelmediği gibi, doğal olarak inceleme yazmaya da bi isteğim olmadı.

    Neyse bu gecelik zinciri kırıyorum. Ve incelememe başlıyorum. Kafka ‘nın Şato adlı kitabını bitirdiğimde sanırım Modern Klasikler Dizisinden 18. Kitabımı da geride bırakmış oldum. Takıntılı bir karakter olduğum için iki üç seferdir pek sevemediğim ya da arada kaldığım eserler çıksa da hepsini okumaktan vazgeçeceğimi sanmıyorum. Mozart ve Deyyuslar ‘ı okuduğumda resmen eziyet çektim desem abartmış olmam. Bitsin diye kitabın sayfalarının içine bakıyorum; arada başka şeylerle ilgilenip dönüyorum belki algım değişir yok ki ne yok, birkaç bölümünü neyse ki anladım biraz güldüm de fenalık geçirmedim. İyi bir müzik bilginiz yoksa benim gibi sadece bitirmek için okursunuz diyorum ve konuyu esas kitaba çeviriyorum.

    Aslında Kafka ‘ya hayranlık derecesinde bir ilgim, alakam yok ama beni cezbeden karamsarlığı ona kayıtsız kalmamamı sağlıyor. Hani derler ya mesafeli olsa da bir ilişkimiz var. Ama tam olarak nedendir bilmem okuduğumda beklentimi pek karşılayamıyorum. Belki popüler kültür dayatmalarına kurban giden yazarlardan olduğu için çıtayı tepelere çıkarmışımdır bilemiyorum. Ama Dava kitabında kitabın içine düştüğümü sarsıldığımı ve çok etkilendiğimi es geçemem. Çok katmanlı ve filmini izledikten sonra korkutucu bir eserdi bana göre. Konu Dava kitabına gelmişken Şato kitabının konusuyla başlayalım. (Hala incelemeye başlayamamam:) Şato, Dava kitabının ana konusunun ya da temasının üzerine yazılmış bir eskiz çalışması gibiydi. Asla aynı şeyleri farklı karakterlerle anlatmış gibi bir şey zırvalamıyorum. Lütfen sadece cümleye odaklanın. Çıplak anlamda söylüyorum, altında açabileceğim geniş bir ortak yön yok. Dava ‘da isimsiz sadece bir harfle ifade edilen hepimizin o kişiyi yazarın kendisini temsil ettiğini bildiğimiz karakter ve ulaşamadığı bir adalet sistemi vardı, işte Şato ‘da da K. diye ifade edilen şahsın, içindeki dünyanın gizemlerle dolu olduğu bir şatoya atanması ve Kadastrocu olarak ne yapması gerektiğini görevinin detaylarını kitap boyunca asla anlayamadığı bir anlatı, bir çıkmaz var. Görevi hakkında bilgi almak için bir muhatap aradığında olanları ifade ettiği bir alıntıda;

    ‘’ Buraya kadastrocu olarak atandım, ama bu göstermelikti yalnızca, benimle oynadılar girdiğim her evden kovdular, bugün bile hala oynuyorlar benimle…’’

    İçinde bulunduğu çıkmazı böyle ifade eden K; paragrafın devamında ona açtıkları özel meselelerden ondan yardım ister gibi dert yanmalarından önemli biri olduğunu hissettiğini söylüyor. (Uzun olduğu için üşendim yazmaya kendim anlattım :)

    Tabi kitabın başlarında bir ulak K. ya Klamm adında Şato ‘da görevli bir adamdan görevine dair bilgiler içeren bir mektup getiriyor. Bunun üzerine Şato ‘ya gitmek isteyen K yine Şato ‘ya götürülmeyip ulağın evine sonra da köydeki bir hana götürülüyor. Burada Klamm ‘ın sözde metresi olan Frieda ile tanışıp kız tarafından baştan çıkarılıyor. Tam bir TÜRK KIZI MODUNA giren K. (büyük harfle yazdım sebebi yok. Tuco ‘ya özendim sanırım :) Frieda ‘nın handaki konumunu korumak için çevirdiği dolaplardan habersizce evlilik hayalleri kurmaya başlıyor. Olaylar bundan sonra K. ‘nın Klamm ‘a ulaşma çabası (boyunları devrilsin ne çok Klamm ‘lar var… Hey gidi! ) ve Frieda ile kurduğu hayaller üzerine ilerliyor. (Kitabı özetlemeyi hiç sevmiyorum tabii ki kısa kestim )

    Kitabın genel hatlarıyla bir okuyucuda neler düşündürebileceğine ya da daha doğrusu bende neler düşündürdüğüne gelirsem; bir insanın devlet dairelerinde maruz kaldığı ve asla anlam veremediği muamelelerin; evet burayı istediğiniz kadar afilli cümlelerle doldurun, ne biliyim bürokrasi deyin, sistem deyin, hiyerarşik düzenin çarkları deyin; ne derseniz deyin bunların altında ezilen bir insanın yaşadıkları, Şato olarak gösterilen muhtemel devleti temsil eden otoriteye karşı çaresizliğini bir kez daha okumuş oldum.
    Kitapta tahmin edersiniz ki çok iş yaptığını zanneden ama asla hiçbir iş yapmayan memurların dünyasına da yer verilmiş.(işini doğru yapan memurlar tabii ki var şimdi linç girişiminde bulunmayın. Onlar üzerine alınmasın)

    Bu virütiklere dair;

    ‘’ Ah, gerinerek iyi bir uyku çekebilen uykucular için bu yatak şahane olmalı sürekli yorgun olup uyuyamayan benim gibilerine de iyi geliyor, günün büyük bir bölümünü bu yatakta geçiriyorum, bütün yazışmaları buradan yapıp, dilekçe sahiplerini sorguluyorum. Pek de güzel gidiyor. Gelgelelim tarafları oturtacak yer olmuyor, ama onlar bunun üzerinde durmuyorlar. Çünkü oturup da tutanağı tutan memur tarafından azarlanmaktansa, ayakta durmaları ve memurun kendini iyi hissetmesi onlar açısından daha rahat oluyor. ‘’


    Bu kitabı okumasanız da her zaman bir yerlerde asla ulaşılamayan Klamm ‘ların, aldıkları görevi sadece egosu için kullanan ve sistemin ağzı olan bir çok memurun olduğunu, toplumda bir değil bir çok adım geride kalmış adamların, kadınların topluma yabancılaşmalarının; isimleri bile olmayışının, mevcut düzene aykırı davranışlarının bedelini ayrık otu olarak yaşamaya mahkum edilişlerini zaten biliyorsunuz.
    ‘’Ne tuhaf şey? İnsan anlamakta zorlanıyor. ‘’ (syf203)


    NOT: Sevgili 1k sakinleri bu incelemeyi Aslı İnandık ‘ın da dediği gibi sekizlerce kez görürseniz o güzel suratınızı ekşitmeyin. Gece gece bu incelemeyi yazmam siteye yüklemem benim için büyük, insanlık için küçük bir adım olmuş olabilir :) Esen kalın, uykusuz kalmayın…
  • > Avrupa tarihinde başka hiçbir ülke, Almanya kadar kitaba ve makaleye konu olmamıştır diye düşünüyorum. Zaman içerisinde Nazizmin ya da Nazi döneminin saklı kalan bazı sırları ve nispeten küçük özelliklerinin yeni keşif haberlerini duymak kesinlikle olası mümkündür.

    > 2014 yılının sonlarına doğru İngiltere’de eğitim gören genç Alman bilim adamı olan Stefan Ihrig, çok ilginç olabilecek bir doktora tezi ile tarihi aydınlatma gayretine girdi. Ihrig, kendince bu tezinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Atatürk'ün Nazi’lerin hayalinde oynadığı sözde önemli rolü keşfetti. Bu kitabı/tezi ile ilk olarak 1920'lerin başlarına ve daha sonrasında Üçüncü Reich'e odaklanan Ihrig, önde gelen Nazilerinden oluşan şahısların yazılı ifadeleri üzerinden yola çıkarak ve yine dönemin Üçüncü Reich gazeteleri üzerinden Türkiye’nin Nazi’lere olan etkilerinin daha da ayrıntılı bir incelemesini konu alıyor.

    > Kitapta, Adolf Hitler'in de dâhil olduğu Nazilerin, Türkiye'yi, Atatürk'ün öncülüğünde bir ilham kaynağı olarak görmekte oldukları vurgusu devamlı ele alınıyor. Weimar Cumhuriyeti'nin ilk yıllarına denk gelen Kurtuluş Savaşı mücadelesinin tarihi zaferi sonrasında, Sevr’i Lozan Antlaşması ile alaşağı eden Türkiye, Nasyonal Sosyalistlerin Almanya'da yaratmak istedikleri yeni Reich için ideal bir model olarak görülmektedir. Türkiye ilk başta İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefikler tarafında, Almanya’ya karşı yer aldığını bildirmiş ve nihayetinde savaşa fiilen katılmamış olmasına rağmen, Nazi liderliği ve Nazi basını, Üçüncü Reich’in tarih sayfalarında yer alacak olan acı sonuna kadar Atatürk’e ve Atatürk Türkiye’sine sempati duymaya devam etmiştirler. Bunu, Haziran 1941 tarihinde imzalanan “Türk-Alman Dostluk Antlaşması” ile Almanya’nın Türkiye saldırmayacağına dair verdiği güvenceden de anlayabiliyoruz.

    > Osmanlı İmparatorluğu, Almanlar için uzun zamandır “oryantalist” bir cazibe nesnesi olmaktaydı ve görünen egzotizmine rağmen, imparatorluk, özellikle II. Kaiser Wilhelm döneminde, Almanya'nın doğal müttefiki olarak görülüyordu. Tabi doğal olarak bu ilişkiler, Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya ile ittifakı ile doruk noktasına ulaştı diyebiliriz.

    > Mustafa Kemal'in 1919 yılının Mayıs ayında başlattığı ve 1922'in sonlarına doğru sona eren Türklerin bağımsızlık savaşı Almanlara örnek teşkil eden bir mücadeleydi. Bu savaş, modern Türkiye'nin sınırlarını oluşturdu ve Almanlar için en önemlisi, Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalara ayıran 1920 Sevr Antlaşması’nın milliyetçi Türkiye’nin yok saydığı Türk Versay’ının, Lozan Barış Antlaşması sayesinde yeniden gözden geçirilmesiyle sonuçlandı. Cumhuriyetin umutsuz ve ıssız ilk yıllarında Türkiye'nin bu küçük düşürücü ve kendisini ağır yaptırımlar altına sokan bir antlaşmayı yeniden gözden geçirtmesi ve Mustafa Kemal'in önderliğinde Türkiye'deki milliyetçiliğin yeniden canlanması, Almanya’nın ileride Versay Antlaşmasını yeninden ele alabilmesi adına bir umut ışığı olarak görülmeye başlanmıştır.

    > Kitapta yer alan iddiaya göre, yeniden dirilen, şahlanan Türkiye, Almanya için bir “rol modeli” olarak görülmekteydi ve Mustafa Kemal, özellikle Alman politik yelpazenin en sağcı gazetelerinde milliyetçi bir kahraman olarak kutlanmaktaydı. Bu Nazi yanlısı aşırı sağcı basında Türkiye, egzotik veya oryantal olarak görülmekten ziyade, “Almanya'ya ile aynı kaderi taşıyan ve haklı mücadelesinden zaferle çıkan” olarak tasvir edilmiştir. Türkiye böylesi aşağılayıcı bir barış antlaşmasının revizyonunu gerçekleştirebilmiş ve ulusu yeniden diriltmek için ilham verici bir lider çıkarabilmiş ise, o zaman Almanya bunu neden yapa bilemesin?

    > Weimar Cumhuriyeti'nin, Adolf Hitler’inde aralarında bulunduğu, kendilerini potansiyel “Alman Mustafa’sı” olarak gören bir dizi aşırı sağcı düşmanı vardı. Nazi basınının tek taraflı yayınına dayanan Ihrig, 9 Kasım 1923 yılında, Hitler'in Münih'te başarısızlık ile sonuçlanan “Birahane Darbesi” esnasında “Mustafa Kemal ve Anadolu'daki olaylara Mussolini'nin örneğinden çok daha fazla ilham verdiğini” iddiasını öne sürüyor. Ihrig'in mesnetsiz çarpıtmalarına göre, tarihsel literatürde Atatürk'ün Hitler'in düşünce ve eylemi üzerindeki kritik etkisi, Mussolini lehine olarak gözden kaçmıştır.

    > Birçok tarihi detayı bilinçli bir şekilde çarpıtan Ihrig, “Mustafa Kemal Paşa'nın 1920'lerin başında Hitler'in modern Führer hakkındaki düşüncelerinin ve siyasi lider olarak kendisinin de gelişmesinde kilit bir etken olması gerektiğini” iddia ediyor. Nazi basını ve Hitler'in Atatürk ve Genç Türk devrimi hakkında olumlu konuştuğu gerçeği, Nazilerin ve geleceğin Führer'in eylemlerinin kendilerinden ilham aldıkları anlamına gelmez, hatta Atatürk'ün Nazi hayalindeki Mussolini'den daha önemli olduğu anlamına gelmez… Ihrig gene, Atatürk'ün “Türk örneğinin”, Nazilerin ve Weimar Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında Hitler için önemli olduğuna dair ikna edici kanıtlar sunsa da, kayıtlara geçen birçok konuşma ve yazışmaları kendi tezini çürüteceği için bilinçli olarak göz ardı ediyor ve etik olmayan bir yol tercih etmeyi kendince daha doğru görüyor. Tarihi dezenformasyonu ile kendince Hitler'in 1923 Birahane Darbesi girişiminde bir “Türk, Kemalist bir boyut” vardı havası vermeye çalışıyor.

    > Ihrig, o zaman döneminde Almanya’da bulunan diğer yayınevlerinin ve gazetelerin Türkiye hakkında yapmış oldukları yayınları ve köşe yazılarını baz almak yerine, sadece iki aşırı sağcı yayını tezinde kaynak göstermeyi daha çok yeğlemiştir. Çünkü diğer sol kanattan, hatta komünist kanattan olan gazetelerde de Türkiye’ye ve zaferine övgüler dizilmekte, haklı zaferini Lozan ile taçlandırılması dillendirilmekteydi. Size bununla ilgili en iyi bilgi ve belgeleri Sn. Cengiz Özakıncı’nın, Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi kitabı verebilir. Yine Ihrig’in iddialarına göre, Naziler ve Hitler, iktidarı ele geçirene kadar geçen sürede, Türkiye'ye ya da liderine olan hayranlıklarını asla kaybetmediler ve 1933'ün başından sonra Nazi basınında Atatürk ve Türkiye'yi takdir eden kamuoyunun ifadeleri yer almaktaydı…

    > Nitekim Hitler, o yıl yapılan bir röportajında Mustafa Kemal'i “yüzyılın en büyük adamı” ve yeni Türkiye'yi ise “parlayan bir yıldız” olarak tanımlamaktaydı. Üçüncü Reich sırasında Nazi propagandacıları Türkleri Aryan ırk olarak ilişkilendirdiler ve 1938'de ölümüyle bir doruk noktasına ulaşan bir “Atatürk kültünü” yaydılar. Hitler, büyük adamların eylemlerine işaret etti ve Atatürk'ün Türk devleti tarafından sağlanmış olan örnek tek parti yönetiminin –özellikle de etnik ve ırksal olarak homojen bir völkisch (halkçı) milletindeki tek parti yönetiminin üstünlüğünü gösterdi.

    > Osmanlı’dan geriye kalan Türkiye çok ırklı olmasına rağmen, Atatürk'ün kurmuş olduğu modern Türkiye için etnik ve ırkçı bir şekilde homojen olduğu iddia edildi. Sözde Ermenilerin katliamı o dönemin basınında, “bu yeni völkisch (halkçı) devletin ana temellerinden biri” olarak sunuldu. Fakat Türkiye Lozan Antlaşması'nı müteakip, Yunanlıların isteği üzerine yaptığı mübadele ile Türkiye’de “azınlık sorununu” çözdü. Bunun için bkz. #35369071 ve #35369193

    > Mesnetsiz iddialardan bir diğeri de: Nazi basınının Türkiye'yi bir völkisch (halkçı) devleti olarak kutlamasında, Türkiye'de ikamet etmeye devam eden Türk olmayanları (Yunanlılar, Ermeniler, Yahudiler, Kürtler ve diğerleri) göz ardı ettiğidir. Bu külliyen yalandır ve bunu yine yabancı bir yazar olan Prof. Dr. Hester Donaltson Jenkins’e kulak veriyoruz. (bkz: #36005113) Kitabında, Atatürk’ün getirmiş olduğu laikliği ve doğal olarak Türklerin kalkınmasını uzun süre geciktiren İslam'i yönetimin etkisini kısıtlama çabalarından ötürü övgüyle bahsediliyor. Ihrig, Atatürk'ün Türkiye’sini, büyük ölçüde tarımsal kalmasına ve endüstriyel gelişme yolunda Batı Avrupa ülkelerinin gerisinde kalmasına rağmen, modern bir ulus-devlet modeli olma yolunda ilerleyen bir ülke olarak kutluyor.

    > Şunu kesin bir dille ifade edebilirim ki: Ihrig, dönemin Nazi medyasında geçen haberleri ve Nazi önde gelenlerinin sözlerini fazlasıyla çarpıtmış, Mustafa Kemal ve milletinin tarihi haklılık ve gerçeklerini sıklıkla göz ardı etmiş ya da büyük ölçüde es geçmeyi tercih etmiştir. Bu sebeptendir ki, Ihrig, Mussolini’yi ikinci plana atarak, Atatürk'ü ve Türkiye'yi Naziler ve Hitler'e ilham kaynağı olarak göstermeyi tercih etti ve Cambridge Üniversitesi aracılığı ile tarihe yanlış bir tez (kitap) sundu.

    > Ihrig, Atatürk'ün ülkesi adına olan haklı ve mücadelesi ile pek ilgilenmez. Yine de, bu gerçek, bazı yüzeysel benzerlikler içermesine rağmen, Nazi’lerin hayal gücünde bulunan vahşetten önemli ölçüde ayrışmış bir Kurtuluş Savaşı’dır. Bunu anlayabilmesi için Ihrig, en azından Hitler’in iki cilt olarak kaleme aldığı Mein Kampf (Kavgam) kitabını tekrar ele almalıdır ya da 24 Şubat 1920 tarihli, 25 maddelik Nazi Parti Programı’nı dikkatlice okumalıdır derim. Ben kendisinin bunları okuduğuna da eminim, ama maksatlı bir şekilde burada geçen ve önem arz eden bilgileri, tezini çürüteceği için tarihi yok sayarak işlemediğini düşünmekteyim. Atatürk için Nasyonal Sosyalizm türü bir düşünce kesin olarak anlamsızdır ve kendisi ömrü vefa ettikçe Nazi Almanyası'ndan uzak kalmayı tercih etmiştir. Atatürk ve Türkiye'nin Hitler ve Naziler'e ilham verdiği düşüncesi, kasıtlı ve maksatlı bir şekilde Türkiye’yi geçmişte yaşanan barbar Avrupa tarihini aklamak adına yürütülmekte olan bir propaganda olarak görüyorum. Eğer bu kitabı okumaya niyetiniz varsa, bu kitabı okumadan önce ya da okuduktan sonra muhakkak Sn. Cengiz Özakıncı’nın “Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi” kitabını okumasını da tavsiye edeceğim.

    > Okumakta olduğunuz bu incelemeye ait kitabın sadece ülkemizin haklı zaferini ve Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü uluslararası arenada kötülemek amacıyla kaleme alınmış olduğunu bilmenizi isterim. Bu tez Cambridge Üniversitesi tarafından gerçekler göz ardı edilerek onaylanmış ve Harvard Üniversitesi tarafından yayın hakları alınarak, eğitim kurumlarında bir ders niteliğinde okutmak, Türkiye ve kurucu önderi hakkında soru işaretleri oluşturmak adına yayımlanmıştır. Yine aynı Cambridge Üniversitesi, kendi arşivlerinde bulunan ve dönemin İngiltere Büyükelçisi, Sir Percy Loriane tarafından kaleme alınmış olan: “Atatürk Olağanüstü Bir İnsan” adlı raporunu/metnini yok sayarak bu propaganda içerikli tezin onaylanması ile tarihi bir hata yapmıştır. İlk Yayınlanma Tarihi: 20 Kasım 2014 olan ve ağır akademik İngilizce ile basılmış olan bu kitap, daha Türkiye’de Türkçe yayımlanmadan yaklaşık on gün sonra 01.12.2014 tarihinde gazeteci Hilal Kaplan tarafında hatmedilmiş ve kitaba hemen methiyeler düzülmüş, resmen ayakta alkışlanmıştır. Kendi çalışmış olduğu gazetede bu yazı görünmüyor olsa da, aşağıda siz gene diğer medya kanallarının linklerini vereceğim. Yazıların, köşe yazısının nerelerde ve ne zaman yayınlandıklarını görürseniz, o zaman bu makalenin de kendisine okyanus ötesi ellerden hazır gönderildiği ihtimalini düşüneceğinize de eminim. Unutmayınız ki, bir kitabın özel istek dışında normal bir gönderi ile bile ABD’den buraya üç haftadan erken gelmeyeceği aşikâr. Hadi özel geldi, bunu hangi ara, kaç günde okudunuz, anladınız (Anlamanız için derin tarih bilgisine ve sahip olmanız, burada bahse konuların doğru olup olmadığını araştırmanız gerek. Aksi taktirde meslek ahlakına uygun düşmez.) ve hemen ateşli bir şekilde köşenize taşıdınız??? Diyorum ve burada incelememi sonlandırıyorum.

    Linkler: Yayın tarihleri ve saatlerine dikkat lütfen!
    Agos - 19.12.2014
    http://www.agos.com.tr/...erin-yok-edilmesiydi

    Ermenihaber - 01 Aralık 2014 - 18:18
    https://www.ermenihaber.am/...i-Atat%C3%BCrk/25291

    Medya Tava - 01.12.2014 - 15:01
    https://www.medyatava.com/...-ogrencisiydi_116300

    Sanal Basın - 01.12.2014
    http://www.sanalbasin.com/...cisi-hitler-7399614/

    Bu sefer keyifli okumalar dileyemeyeceğim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Şol karşıki dağları, meşeleri bağları
    Sağlık safalık ile aştık Elhamdulillah
    Kuru idik yas olduk, ayak idik baş olduk
    Kanatlandık kuş olduk, uçtuk Elhamdulillah
    Kemal Tahir
    Sayfa 217 - Yunus Emre
  • “Neden insanoğlu mezar toprağını acele örter?”