Yeryüzünün Lanetlileri Kitabına J.P.Sartre Yazdığı Önsöz
1961 TARİHLİ BASKIYA ÖNSÖZ

Jean Paul Sartre

Kısa bir süre öncesine dek yeryüzünün nüfusu iki milyardı: beş yüz milyon insan ve bir buçuk milyar “yerli”. Birinciler “Söz”e sahipti, ötekilerse bu sözü ödünç almışlardı. Bu ikisi arasında aracı olarak hizmet veren satılmış kralcıklar, derebeyler ve tepeden tırnağa sahte bir burjuvazi vardı. Sömürgelerde gerçek çırılçıplak ortadaydı, ama “metropoller” bu gerçeğin giyinik olmasını yeğliyordu: Yerlilere kendilerini sevdirmek zorundaydılar. Bir tür anne gibi. Avrupalı seçkinler yerlilerden seçkin bir tabaka yaratmaya kalkıştı. Gençler arasından ayıklayıp seçiyorlardı; alınlarına kızgın demirle Batı kültürünün ilkelerini dağlıyorlardı; ağızlarını seslerle, tumturaklı, parlak, içi boş sözcüklerle tıkadılar. Metropolde kısa bir süre kaldıktan sonra, gözleri boyanmış bir halde ülkelerine yolluyorlardı. Bu iki ayaklı yalanların kardeşlerine söyleyecek hiçbir şeyi kalmamıştı; yalnızca yankı yapıyorlardı. Bizler Paris’ten, Londra’dan, Amsterdam’dan “Parthenon! Kardeşlik!” diye bağırdıkça, Afrika ya da Asya’nın herhangi bir yerinde dudaklar “…thenon! …deşlik” demek için aralanıyordu. Altın çağdı bu.

Bu çağ sona erdi: Ağızlar kendi kendilerine açılıyordu artık; sarı ve kara sesler hâlâ bizim hümanizmamızdan söz ediyordu, ama yalnızca bizim insanlık dışılığımızı yüzümüze çalmak için. Bu nazik küskünlük ifadelerini dinlerken hoşnut kalmadığımız söylenemez. Önce gururlu bir şaşkınlık duyduk. “Ne? Kendi başlarına mı konuşmaya başladılar? Kendi ellerimizle neler yaratmışız bir bakın!” İdeallerimizi kabul ettiklerinden kuşkumuz yoktu, çünkü bizi bu ideale sadık kalmamakla suçluyorlardı. Bu kez Avrupa kendi misyonuna gerçekten de inanabilirdi; Asyalıları Helenleştirmişti; yeni bir tür, Greko-Latin siyahlar yaratmıştı. Her zamanki gibi pragmatik olan bizler kendi aramızda şöyle diyorduk: “Varsın içlerini döksünler, bu onları rahatlatır; havlayan köpek ısırmaz.”

Ortaya çıkan başka bir kuşak durumu değiştirdi. Bu kuşağın yazar ve şairleri, inanılmaz bir sabırla, bize değerlerimizin kendi yaşam gerçekleriyle uyuşmadığını, bu değerleri tam olarak ne reddedebildiklerini ne de onlarla bütünleşebildiklerini anlatmaya çalıştılar. Kabaca söyledikleri şuydu: Siz bizi bir ucube haline getiriyorsunuz, hümanizmanız bize evrensellik öneriyor, ama ırkçı uygulamalarınız bizi ayrılaştırıyor. Onları pek aldırmadan dinliyorduk: Sömürge yöneticilerine Hegel okumaları için para ödenmiyor, zaten Hegel’i pek az okurlar, ama rahatsız vicdanların kendi çelişkilerine batmış olduğunu anlamak için bu filozofa ihtiyaçları yok aslında. Elde var sıfır. Bu yüzden bırakalım bahtsızlıkları sürsün, hiçbir şey çıkmaz bundan. Uzmanlar bize onların ağlayıp sızlanmaları arasında küçücük bir talep iması varsa eğer bunun da entegrasyon talebi olacağını söylüyordu. Bunu elbette bahşedemezdik onlara: Yoksa bildiğiniz gibi aşırı sömürüye dayalı bu sistem yıkılıp giderdi. Ama bu havucu gözlerinin önünde sallandırmak yeter, koşa koşa gelirlerdi. İsyan etmeye gelince, bu konuda hiç mi hiç kaygı duymuyorduk: Hangi aklı başında “yerli” Avrupa’nın güzel evlatlarını sırf onlar gibi olabilmek amacıyla katletmeye kalkar ki? Kısacası bu tür melankolik ruh hallerini teşvik ettik ve Goncourt Ödülü’nü bir kereliğine de bir siyaha vermenin fena olmayacağını düşündük. Bütün bunlar 1939’dan önceydi.

1961. Dinleyin: “Bir işe yaramaz bıktırıcı sözler ve mide bulandırıcı taklitlerle zaman kaybetmeyelim. Ağzından insan sözcüğünü düşürmeyen, ama her rastladığı yerde, kendi sokaklarının her köşesinde, dünyanın her yerinde insanı katleden bu Avrupa’yı terk edelim. Sözde ‘ruhsal macera’ adına Avrupa yüzyıllardır neredeyse tüm insanlığın sesini boğuyor.” Bu üslup yeni. Böyle konuşmaya cesaret eden kim? Bir Afrikalı, eskinin sömürgesi bir Üçüncü Dünya insanı. “Avrupa”, diye ekliyor, “öyle delice ve pervasız bir ivme kazandı ki… uçuruma doğru gidiyor, ondan uzak durmakla iyi yapmış oluruz.” Diğer bir deyişle, Avrupa hapı yuttu. Yenilir yutulur bir gerçek değil bu, ama bizler de buna derinden inanıyoruz – öyle değil mi sevgili kıtadaşlarım?

Ama ihtiyatlı konuşmalıyız. Örneğin bir Fransız ötekine, “Ülkemiz hapı yuttu!” dediğinde (ki bildiğim kadarıyla 1930’dan beri hemen her gün karşılaşılan durumdur bu), öfke ve aşk dolu tutkulu bir nutuk halini alır konuşma; hatip de tüm vatandaşlarıyla aynı gemidedir. Ama genellikle şunu ekler: “Tabii eğer şu yapılmazsa…” Herkes mesajı alır: Tek bir hatayı kaldıracak durum yoktur. Tavsiyelerine harfiyen uyulmazsa, o zaman, ancak o zaman ülke parçalanacaktır. Kısacası, ardından tavsiye gelen bir tehdittir bu ve ulusun kendi iç öznelliğinden kaynaklandığı ölçüde daha az şoke edicidir. Ama tam tersine, Fanon Avrupa’nın yok olmaya doğru gittiğini söylediğinde, alarm çığlığı atmadığı gibi, bir tanı koymaktadır. Bu doktor ne Avrupa’nın umutsuz vaka olduğu kanısındadır –mucizelerin var olduğu bilinmektedir- ne de tedavi yolları önerme iddiasındadır: o, Avrupa’nın ölüm döşeğinde olduğunu saptamaktadır. Dışarıdan biri olarak tanısını gözleyebildiği semptomlara dayandırıyor. Avrupa’yı iyileştirmeye gelince; hayır: onu endişelendiren başka şeyler var. Avrupa hayatta kalmış ya da yok olmuş, umurunda değil. Bundan dolayı Fanon’un kitabı skandal yaratıcıdır. Matrak ve rahatsız bir tavırla, “Bizi ne hale sokmuş!” diye mırıldanırsanız, skandalın gerçek niteliğini gözden kaçırmış olursuz, çünkü Fanon sizi hiçbir hale “sokmaz”; başkaları için gayet yakıcı olan bu kitap size karşı tamamen ilgisizdir. Sık sık sizin hakkınızda konuşur, ama sizinle konuşmaz. Siyah Goncourtlar ve sarı Nobeller bitti: sömürgeleştirilmiş ödül sahiplerinin dönemi kapandı. “Fransızca konuşan” eski yerli kendi dilini yeni gereksinimlere uyarlar, sadece sömürgeleştirilmiş olan için kullanır ve ona hitap eder: “Bütün azgelişmiş ülke yerlileri birleşin!” Bu nasıl bir düşüş, düşkünlük! Babaların tek muhatabı bizlerdik, oğullar ise bizi muhatap olarak bile kabul etmiyorlar: Onların söylem nesnesiyiz. Fanon söz arasında Setif, Hanoi ve Madagaskar’da işlediğimiz suçlara değiniyor elbette, ama suçlayarak zaman harcamıyor: Onları kullanıyor. Sömürgecilik taktiklerini, sömürgelerdeki Avrupalılarla “metropol halkı”nı birleştiren ve ayıran karmaşık ilişki oyunlarını, kendi kardeşleri adına parçalıyor; amacı bizi alt etmeyi onlara öğretmek.

Kısacası, Üçüncü Dünya bu sesle kendisini keşfediyor ve kendisiyle konuşuyor. Türdeş bir dünyada olmadığımızı, köleleştirilmiş halkların bu dünyada hâlâ var olduğunu biliyoruz. Bunlardan bazıları sahte bir bağımsızlık edindi, bazıları egemenliklerini elde etmek için savaşıyor, bazıları ise tam özgürlüklerini kazanmış ama sürekli emperyalist saldırı tehdidi altında yaşıyor. Bu ayrımlar sömürge tarihinden, başka bir deyişle ezme ilişkisinden kaynaklanıyor. Bazı yerlerde metropol, birkaç feodali maaşa bağlamakla idare ederken başka yerlerde böl ve yönet sistemi içinde sömürgeleştirilmiş kullardan bir burjuvazi yaratmıştı; bazı yerlerde ise bir taşla iki kuş vurmuştu: sömürge hem yerleşim yeriydi hem de sömürü yeri. Bu yüzden Avrupa, ayrımları ve çatışmaları keskinleştirmiş, sınıflar ve bazı durumlarda ırkçılık yaratmış ve sömürgeleştirilmiş toplumlarda katmanların ortaya çıkması ve derinleşmesi için elinden geleni ardına koymamıştır. Fanon hiçbir şeyi gizlemez. Eski sömürge, bize karşı mücadele edebilmek için kendisine karşı da mücadele etmelidir. Daha doğrusu, bu ikisi tek ve aynı şeydir. Savaşın ateşi tüm iç engeller eritmelidir; kompradorlardan ve iş bitiricilerden ibaret güçsüz burjuvazi, daima ayrıcalıklı şehir proletaryası ve gecekondu semtlerinin lümpen proletaryası, ulusal ve devrimci ordunun gerçek yedek gücü olan kır kitleleriyle ittifak kurmalıdır. Sömürgeciliğin ekonomik gelişmeyi kasten engellediği ülkelerde, köylülük isyan ettiğinde hızla radikal sınıf olarak ortaya çıkar. Köylülük çıplak baskıya çok aşinadır, şehirli işçilerden çok daha fazla çile çeker ve açlıktan ölmesini önlemek için mevcut yapıların bütünüyle yıkılmasından başka bir önlem yeterli olamaz. Köylülük zafere ulaşırsa ulusal devrim sosyalist olacaktır; harekete geçmişken durdurulursa, sömürge burjuvazisi iktidarı devralırsa, yeni devlet, biçimsel egemenliğine rağmen, emperyalistlerin elinde kalır. Katanga örneği bunu gayet iyi açıklamaktadır. Üçüncü Dünya’nın birliği henüz sağlanmamıştır: Bu, sürmekte olan bir süreçtir; her ülkedeki sömürgeleşmiş halkların bağımsızlık öncesi kadar sonrasında da köylü sınıfının komutası altında birleşmesi demektir. Fanon’un Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki kardeşlerine açıkladığı şey budur: Devrimci sosyalizme her yerde ve hep birlikte gerekleştireceğiz; tek tek olursak eski tiranlar bizi yener. Fanon hiçbir şey saklamaz: ne zayıflıkları, ne anlaşmazlıkları ne de mistifikasyonları. Bir yerde hareket kötü bir başlangıç yapmıştır; başka bir yerde başlangıçtaki ani başarıların ardından hareketin ivmesi azalmıştır; başka yerde durmuştur ve yeniden canlanması için köylülerin burjuvazilerini başlarından atması gerekir. Fanon, okuyucuyu en tehlikeli yabancılaşmalara, yani lider ve kişilik kültüne, Batı kültürüne ve aynı zamanda Afrika kültürünün uzak geçmişine geri dönüşe karşı sürekli uyarıyor. Gerçek kültür devrimdir, yani demir tavında dövülür. Fanon yüksek sesle ve açık seçik konuşur. Biz Avrupalılar onu duyabiliyoruz. Bunun kanıtı bu kitabı elinizde tutuyor olmanızdır. Sömürgeci güçlerin onun samimiyetinden yararlanabileceğinden hiç korkmuyor mu?

Hayır. Fanon hiçbir şeyden korkmuyor. Bizim yöntemlerimiz çağdışı: Bazen kurtuluşu geciktirebilir ama durduramaz. Yöntemlerimizi düzeltebileceğimizi hayal etmeyin; metropollerin aylak düşü olan yeni-sömürgecilik bir safsatadır; “üçüncü güç” diye bir şey yoktur ya da varsa bile sömürgeciliğin çoktan iktidara getirdiği sahte burjuvazidir. Yalanlarımızı birbiri ardına yüzümüze çarpan bu uyanmış dünyada bizim Makyavelciliğimizin yapabileceği pek bir şey yok. Sömürgecinin tek bir çaresi var: gücü yetebiliyorsa şiddet. Yerlinin tek bir seçeneği var: ya kölelik ya egemenlik. Siz bu kitabı okusanız okumasanız Fanon’a ne? Bu kitap onun kardeşleri için; Fanon bizim köhnemiş hilelerimizi açığa çıkarıyor, yedekte başka hilemiz kalmadığına da emin. Kardeşlerine sesleniyor: Avrupa kıtalarımıza pençelerini geçirdi, bu pençeyi geri çekene dek çentikler açmalıyız üzerinde. Zaman bizden yana: Bizerta’da, Elizabethville’de, Cezayir’in iç bölgelerinden olup biten her şeyden tüm dünya haberdar oluyor. Rakip bloklar karşıt cephelerde yer alıyor ve birbirlerine gık dedirtmiyorlar; haydi bu hareketsizlikten yararlanalım, tarihte yerimizi alalım, bizim akınımız sayesinde tarih ilk kez evrensel olmak zorunda kalsın. Haydi savaşalım. Başka silahımız yoksa bile, bıçağın sabrı yeter.

Avrupalılar, bu kitabı açın, içine bakın. Karanlıkta birkaç adım attıktan sonra bir ateş çevresinde toplanmış yabancıları göreceksiniz; yaklaşın ve onları dinleyin. Sizin acentelerinize ve buraları koruyan paralı askerlere layık gördükleri yazgıyı tartışıyorlar. Belki sizi görecekler, ama seslerini bile alçaltmadan aralarında konuşmaya devam edecekler. Kayıtsızlıkları sizi can evinizden vurur: Onların babaları, gölgelerde yaşayan o yaratıklar, sizin yarattıklarınız, ölü canlardı; onlara ışık veren sizdiniz, onlar yalnızca size hitap ederlerdi ama siz bu zombilere cevap vermeye tenezzül etmezdiniz. Onların oğulları sizi görmezden geliyor. Onları ısıtan ve aydınlatan ateş size ait değil. Siz, saygılı bir mesafeyle duran siz, kendinizi kaçak, geceye özgü, işi bitmiş hissedeceksiniz. Şimdi sıra sizde. Bir başka şafağın doğacağı bu karanlıklarda artık zombi sizsiniz.

O halde, diyeceksiniz, bu kitabı pencereden fırlatıp atalım. Bizim için yazılmamışsa neden okuyalım ki? İki nedenle: Birincisi, Fanon sizi kardeşlerine analiz ediyor ve yabancılaştırma mekanizmalarımızı onlar için kırıp söküyor. Nesnelerden ibaret hakikatinizi keşfetmek için bundan yararlanın. Kurbanlarımız bizi kendi yara ve zincirlerinden tanıyorlar: Tanıklıklarını çürütülmez kılan da bu. Kendimize ne yapmış olduğumuzu kavramamız için onlara ne yaptığımızı bize göstermeleri yeter. Gerekli bir şey mi bu? Evet, çünkü Avrupa çökmeye yazgılı. Ama, diyeceksiniz yine, biz metropolde yaşıyoruz ve aşırılıkları onaylamıyoruz. Doğru, siz sömürgelerdeki Avrupalı değilsiniz, ama onlardan daha iyi de değilsiniz. Sömürgeciler sizin öncülerinizdi, onları deniz-aşırı topraklara siz gönderdiniz, sizi onlar zengin etti. Onları uyardınız: Çok fazla kan dökerlerse, yarım ağızla onları reddedecektiniz; tıpkı bir devletin –hangisi olduğu önemli değil- yurtdışındaki ajitatör, provokatör ve casuslar çetesi bir kez yakalanınca onları tanımazdan gelmesi gibi. Bu kadar liberal ve bu kadar insancıl olan, kültür aşkını abartılı bir özentiye vardıran sizler, sömürgeleriniz olduğunu ve bu sömürgelerde sizin adınıza insanların katledildiğini unutmuş gibi yapıyorsunuz. Fanon yoldaşlarına –özellikle biraz fazla Batılılaşmış kalanlara- sömürge temsilcileriyle “metropol halkı”nın dayanışmasını gösteriyor. Bu kitabı okuma cesaretini gösterin, en baş nedeniniz de sizi utandıracağı olmalı; utanç, Marx’ın dediği gibi, devrimci bir duygudur. Görüyorsunuz, ben de öznel yanılsamadan kendimi kurtaramıyorum. Ben de size şöyle diyorum: “Her şey bitti, tabii eğer…” Ben, bir Avrupalı olarak, düşmanımın kitabını çalıyor ve onu Avrupa’yı iyileştirmenin bir aracı kılıyorum. Bundan en iyi şekilde yararlanın.

*

Ve işte ikinci neden: Sorel’in faşist saçmalıklarını bir yana bırakırsanız, Engels’ten bu yana  tarihin ebeliğini yeniden gün ışığına çıkaran ilk kişinin Fanon olduğunu görürsünüz. Üstelik mutsuz bir çocukluğun ya da ateşli bir mizacın onda tuhaf bir şiddet eğilimi yarattığını da sanmayın. Fanon duruma tercüman olmaktadır, hepsi bu. Ama liberal ikiyüzlülüğün sizden sakladığı ve kendisini yarattığı kadar bizi de yaratmış olan diyalektiği adım adım oluşturmak için yapması gereken tek şey de budur zaten.

Geçen yüzyılda burjuvazi işçileri, kaba açgözlülükleriyle çığrından çıkmış gözü doymaz yığınlar olarak gördü, ama bu kaba saba adamları insan ırkına dahil etmeyi ihmal etmedi. İnsan ve özgür olmasalar işgüçlerini nasıl satabilirlerdi ki? Fransa’da ve İngiltere’de hümanizma evrensel olduğu iddiasındadır.

Zorunlu çalışma bunun tam tersidir: Sözleşme yoktur; üstelik gözdağı vardır; dolayısıyla baskı aşikârdır. Deniz-aşırı topraklardaki askerlerimiz, metropollere özgü evrenselciliği reddederek, insan ırkına numerus clausus’u* uygular: İnsanın hemcinsini soyması, köleleştirmesi ya da öldürmesi suç sayıldığından, onlar sömürge halkının insanın hemcinsi olmadığı ilkesini geçerli kılarlar. Bizim vurucu güçlerimiz bu soyut kesinliği gerçekliğe dönüştürme görevini almışlardır: İlhak edilen toprakların sakinlerini gelişmiş maymun düzeyine indirgeyerek, sömürgecinin onlara yük hayvanı muamelesini yapmasını haklı çıkarmaları için emir verilmiştir. Sömürgeci şiddeti, bu köleleştirilmiş insanları salta durdurmayı amaçlamakla kalmaz, onları insanlıktan çıkarmaya da çalışır. Onların geleneklerini yok etmek, onların dilleri yerine bizim dilimizi yerleştirmek ve kendi kültürümüzü bile vermeden onların kültürünü yerle bir etmek için elden gelen her şey yapılacaktır; yorgunluktan serseme döneceklerdir. Açlıktan kadidi çıkmış ve hasta bir haldeyken hâlâ karşı koyacak güçleri kalmışsa eğer, gerisini korku halleder: Silahlar köylüye çevrilir; siviller gelip toprağına yerleşir ve kırbaç korkusuyla bu toprağı kendileri için işlemeye zorlanır. Köylü direnirse askerler ateş açar, artık ölü biridir o; boyun eğer ve kendini küçültürse bu kez de artık insan olmaktan çıkar. Utanç ve korku karakterini parçalar, kişiliğini dağıtır. Uzmanlar bu işi soluk aldırmadan yürütürler: “Psikoloji hizmetleri” yeni ortaya çıkmadı! Keza, beyin yıkama da! Gene de bütün bu çabalara karşın amaçlarına hiçbir yerde ulaşamadılar: ne siyahların ellerini kestikleri Kongo’da, ne de daha yakınlarda itiraz edenlerin dudaklarını yarıp kilit taktıkları Angola’da. Bir insanı hayvana çevirmenin mümkün olmadığını iddia edecek değilim; onu hatırı sayılır ölçüde zayıf düşürmeden bunu yapamayacaklarını söylüyorum: Dayak hiçbir zaman yeterli olmaz, açlığı daha da artırarak baskı kurmak gerekir. Kölelik koşullarında bu durum can sıkıcıdır: Türümüzün bir üyesini ehlileştirdiğiniz zaman onun üretkenliğini azaltırsınız, ne kadar az verirseniz verin, bu kümes insanı değerinden fazlaya mal olur. Bu yüzden sömürgeciler yolun yarısına geldiklerinde ehlileştirmekten vazgeçmek zorunda kalırlar. Sonuç: ne insan ne hayvan, yerli. Dayak yemiş, kötü beslenmiş, hasta, korku içinde ama yalnızca bir noktaya kadar; ister sarı olsun, ister siyah ya da beyaz, karakter özelliği hep aynıdır: o bir tembel, içten pazarlıklı ve hırsızdır, neyle yaşadığı belli değildir ve yalnızca şiddetin dilinden anlar.

Zavallı sömürgeci: Çelişkisi apaçık ortada. Yağmaladıklarını öldürmek zorundadır; cinlerin de böyle yaptığı söylenir. Ama bu artık mümkün değildir. Aynı zamanda onları sömürmesi de gerekmiyor mu? Katliamı soykırım noktasına, köleliği hayvanlaştırma düzeyine getiremediği için denetimi elden kaçırır, operasyon tersine döner ve şaşmaz bir mantıkla sonunda sömürgesizleştirmeye* varır.

Hemen değil ama. Öncelikle Avrupalılar hüküm sürmektedir: çoktan kaybetmiştir ama bunun farkında değildir; yerlilerin sahte yerli olduğunu henüz bilmemektedir: onlara eziyet etmiştir ama –sözüne kulak verecek olursak- içlerindeki kötülüğü yok etmek ya da bastırmak için bunu yaptığını söyler; üç kuşak sonra bu zararlı içgüdüleri artık bir daha ortaya çıkmayacaktır. Hangi içgüdüler? Köleleri efendiyi katletmeye yöneltenler mi? Efendi, kendi zulmünün kendine karşı döndüğünü nasıl olur da anlayamaz? Bu ezilen köylülerin vahşetinde, bir sömürgeci olarak uyguladığı vahşeti nasıl görmez? Bu vahşetin onların içlerine devasızca işlediğini nasıl anlamaz? Nedeni basittir: Kendi mutlak erkinden ve bu erki yitirme korkusundan deliye dönmüş bu zorba, bir zamanlar insan olduğunu hatırlamakta zorluk çekmektedir; kendisini bir kamçı ya da tüfek sanır; “aşağı ırklar”ın ehlileştirilmesinin onların reflekslerini koşullamaktan geçtiğine inanmıştır. İnsan belleğini, silinmez anıları görmezden gelir; ayrıca, her şeyden önemlisi, belki de hiç bilmediği bir şey var: ancak başkalarının bize yaptıklarını derinden ve kökten yadsıyarak şu an olduğumuz kişi oluruz. Üç kuşak, öyle mi? Daha ikincide, oğullar gözlerini açar açmaz babalarının dayak yediğini gördüler. Psikiyatri dilinde buna “travma geçirmek” denir. Hem de ömür boyu. Ama sürekli yenilenen bu saldırganlıklar, onlara boyun eğdirmek şöyle dursun, tam tersine, dayanılmaz bir çelişki içine sokar ve bunun da bedelini Avrupalı er ya da geç ödeyecektir. Bundan sonra, sıraları gelip de utanç, açlık ve acının ne olduğunu öğrendiklerinde, üzerlerinde uygulanan şiddetin derecesine eşit güçte volkanik bir öfke uyanır içlerinde. Onların şiddetin dilinden başka bir şeyden anlamadığını mı söylediniz? Haklısınız; ilk başta yalnızca sömürgecinin şiddeti olacak, bir süre sonra ise yalnızca onların şiddeti; yani, aynadan bize bakan yansımız gibi bize yönelen aynı şiddet. Yanılmayın sakın; bu delice öfkeyle, bu acımasızlık ve kinle, bizi öldürme yönündeki bitmez arzularıyla ve gevşemekten korkan güçlü kaslarının hiç durmadan kasılmasıyla insan haline gelir onlar: Onları yük hayvanına çevirmek isteyen sömürgeci sayesinde ve ona karşı çıkarak insan olurlar. Hâlâ kör ve soyut olmasına karşın nefretleri sahip oldukları tek hazinedir: Efendi bu nefreti körükler, çünkü onları aptallaştırmaya çalışır; bu nefreti kırmayı başaramaz, çünkü çıkarları yolun yarısında onu durdurur. Dolayısıyla, sahte yerliler, yerlinin inatla hayvan konumunu reddetmesine dönüşmüş olan ezenin gücü ve güçsüzlüğü sayesinde hâlâ insandır. Geri kalana gelince, mesaj açıktır. Tembeldirler, elbette öyledirler: Bu bir sabotaj biçimidir. İçten pazarlıklı ve hırsızdırlar: Ne bekliyordunuz? Küçük hırsızlıkları henüz örgütlenmemiş bir direnişin başlangıcına işaret eder. Bu da yeterli olmazsa, kendilerini çıplak elleriyle silahların önüne atanlar vardır; onlar yerlilerin kahramanlarıdır; ötekiler de Avrupalıları öldürerek insanlaşır. Vurulurlar: Bu kanun kaçaklarının ve şehitlerin fedakârlıkları korku içindeki kitleleri coşturur.

Korku içindedirler, evet. Bu yeni aşamada sömürgeci saldırganlık sömürge insanı tarafından yeni bir tür terör olarak içselleştirilir. Bu terörle yalnızca bizim sınırsız baskı araçlarımız karşısında hissettikleri korkuyu değil, kendi öfkelerinin içlerinde esinlediği korkuyu da kast ediyorum. Onlara nişan almış silahlarımızla bu korkutucu içgüdüler arasında, yüreklerinin derinliklerinden gelen ve her zaman tanıyamadıkları bu canice güdüler arasında tuzağa düşmüş durumdadırlar. Çünkü öncelikle bu onların şiddeti değil, bizim şiddetimizdir, geri dönerek büyür ve onları parçalar; bu ezilen insanların ilk tepkisi, kendilerinin de bizim de ahlâki olarak kınadığımız ama insanlıklarına kalmış tek sığınak olan bu utanç verici öfkeyi bastırmak olur. Fanon’u okuyun: Çaresizlik dönemlerinde duyulan çılgınca öldürme isteğinin sömürge insanının kolektif bilinçaltı olduğunu anlayacaksınız.

Bu bastırılmış öfke, patlayamadığından, durmadan dönüp durur ve bizzat ezilenleri harap eder. Bu öfkeden kurtulmak için sonunda birbirlerini katlederler; kabileler gerçek düşmana karşı koyamadıklarından birbirleriyle savaşır –üstelik kabileler arasındaki bu düşmanlıkları körükleme konusunda sömürge politikasına güvenebilirsiniz; kardeşine bıçak çeken kişi, ortak aşağılanmalarının nefretlik imgesini sonsuza dek yok ettiğine inanır. Ama günahı ödeyen bu kurbanlar onların kana susamışlıklarını yatıştırmaz, makineli tüfeklerin üstüne yürümelerini önlemenin tek yolu bizim işbirlikçilerimiz olmalarıdır: reddettikleri insanlıkdışılaşma süreci tam da onların inisiyatifiyle hızlanacaktır. Sömürgecinin keyifli bakışları altında kendilerini onlara karşı doğaüstü önlemlerle koruyacaklardır; bazen hûşû uyandıran eski mitleri yeniden canlandıracaklar, bazen de kılı kırk yaran ritüellere kendilerini bağlayacaklardır. Böylece sömürge insanı, her anını işgal eden tuhaflıklara sığınarak kendi saplantısı içinde derin arzularını gömer. Dans ederler: Bu onları meşgul eder; kaslarının acı veren gerginliğini gevşetir, üstelik dans çoğu zaman farkında olmadıkları şeyleri gizlice dile getirir: dillendirmeye cesaret edemedikleri Hayır’ı, işlemeye cüret edemedikleri cinayetleri ifade eder. Bazı yörelerde son bir çareyi kullanırlar: cinlenme. Bir zamanlar çok basit bir dinsel uygulama, inananın kutsalla bir tür iletişimi olan şey, umutsuzluk ve aşağılanmaya karşı bir silaha dönüşmüştür: Zar’lar, loa’lar, Santeria Azizleri içlerine girer, şiddetlerini denetim altına alır ve onları bitkin düşürene dek vecd halinde harcatır. Aynı zamanda bu yüksek şahsiyetler de onları korur: Diğer bir deyişle, sömürge insanı, dinsel yabancılaşmayla daha da yakınlaşarak kendisini sömürge yabancılaşmasından korur; birbirini pekiştiren iki yabancılaşmanın birikimi nihai sonuç olur. Örneğin bazı psikozlarda her gün aşağılanmaktan bıkan sanrılı kişi birden kendisine iltifat eden bir melek sesi duymaya başlar; bu durum alayları önlemez ama hiç değilse biraz soluk aldırır. Bu bir savunma aracı ve maceralarının sonudur: Kişilik parçalanır ve hasta deliliğe doğru yol alır. Titizlikle seçilmiş birkaç bahtsız için, daha önce sözünü ettiğim başka bir cinlenme durumu daha vardır: Batı kültürü. Onların yerinde olsam kendi zar’larımı Akropol’e tercih ederim diyebilirsiniz. Tamam, mesajı almışsınız. Yine de tam olarak değil, çünkü onların yerinde değilsiniz. Henüz değilsiniz. Yoksa başka seçenekleri olmadığını bilirdiniz: topluyorlar, biriktiriyorlar. İki dünya, iki ayrı cinlenme demektir: gece boyunca dans edersiniz, şafakta ayine katılmak üzere kiliseye koşarsınız. Gün be gün çatlak genişler. Düşmanımız kardeşlerine ihanet eder ve hempamız haline gelir; kardeşleri de aynı şeyi yapar. Yerlilik, sömürgecinin sömürge insanında kendi rızasıyla yarattığı ve beslediği bir nevrozdur.

İnsan olmayı hem talep etmek hem de reddetmek patlayıcı bir çelişkidir. Patladığını siz de benim gibi biliyorsunuz. Ayrıca yangınlar çağında yaşıyoruz: Kıtlığın artması için doğum oranının yükselmesi yeter, yeni doğan ölmekten çok yaşamaktan korksun; şiddet seli tüm engelleri devirir. Cezayir ve Angola’da Avrupalılar görüldükleri yerde katlediliyor. Bu bir bumerang çağı, şiddetin üçüncü evresi: Üzerimize geri gelir, bize çarpar ve daha öncekiler gibi, bunun bizim bumerangımız olduğunu yine bilmeyiz. “Liberaller” aptala dönmüştür: Yerlilere karşı yeterince nazik olmadığımızı, onlara mümkün olduğunca bazı haklar vermenin akıllılık ve ihtiyatlılık olacağını kabul ederler; bu ayrıcalıklılar kulübüne, yani insan soyuna onları yığınlar halinde ve hamisiz kabul etmek onları pek mutlu edecektir: şimdiyse bu barbarca ve çılgınca zincirinden boşanma ne onları ne de zavallı sömürgeciyi esirgiyor. Metropol Solu rahatsız: Yerlilerin gerçek kaderinin, maruz kaldıkları acımasız baskının farkındadır, isyanlarını kınamaz, bunu kışkırtmak için elimizden geleni yaptığımızı bilir. Ama bu durumda bile sınırlar olduğunu düşünür: Bu gerillalar benimsenmek için şövalyece davranmalıdırlar; insan olduklarını kanıtlamanın en iyi yolu budur. Bazen sol onları ayıplar: “Fazla ileri gidiyorsunuz, sizi daha fazla destekleyemeyiz.” Yerliler onların desteğine hiç mi hiç aldırmazlar; bu desteği alıp bir taraflarına sokabilirler, değeri bu kadardır. Savaş başlar başlamaz bu sert gerçeği gördüler: Biz de herkes gibiyiz, hepimiz onlardan yararlandık, bir şey kanıtlamaları gerekmez, kimseye ayrıcalıklı muamele etmeyecekler. Görev tek, amaç tek: her tür araçla sömürgeciliği sürüp atmak. En uyanıklarımız gerektiğinde bunu kabul etmeye hazırdırlar, ama bu güç denemesinde aşağı-insanların bir insanlık belgesi elde etmek için kullandıkları tamamen insanlıkdışı yöntemi görmeden gelemezler: Hemen verin şu belgeyi de barışçıl yollarla bunu hak etmeye çalışsınlar. Soylu ruhlarımız ırkçıdır.

Fanon’u okumaları iyi olur. Fanon, bu bastırılamaz şiddetin ne de bir bardak suda fırtına, ne barbar içgüdülerinin yeniden ortaya çıkışı ne de bir hınç olduğunu kusursuzca gösteriyor: kendine gelen insandır bu. Şu hakikati geçmişte bildiğimize ama unuttuğumuza inanıyorum: tatlı dil şiddetin izlerini silemez; ancak şiddet onları yok edebilir. Sömürgeleştirilen, ancak sömürgeciyi silahla sürüp atarak sömürge nevrozundan kurtulur. Kaybettiği berraklık ve açıklığa ancak öfkesi patladığında yeniden kavuşur, kendini yarattığı ölçüde kendini tanır; uzaktan bakınca onların savaşını barbarlığın zaferi olarak görürüz; ama savaşçıyı adım adım özgürleştirmeye kendi başına girişir, sömürge karanlığını savaşın içinde ve dışında adım adım tasfiye eder. Savaş başlar başlamaz da acımasız olur. Ya korkacaksın ya da korkutucu olacaksın; yani ya hileli bir yaşamın ayrıştırmalarına teslim olacaksın ya da kendi yerli toprağının birliğini fethedeceksin. Köylüler ellerine silah aldığında eski mitler soluklaşır, tabular birer birer yıkılır: bir savaşçının silahı onun insanlığıdır. Çünkü isyanın ilk aşamasında öldürmek gereklidir: Bir Avrupalıyı öldürmek bir taşla iki kuş vurmak, tek bir atışta hem ezeni hem de ezileni yok etmektir: geriye bir ölü ve bir özgür insan kalır; hayatta kalan ilk kez ayaklarının altında bir ulusal toprak hisseder. Bu anda ulus onu yüzüstü bırakmaz: Nereye giderse, nerede olursa o da oradadır –her zaman yanında, onun özgürlüğüyle birleşir. Ama ilk şaşkınlıktan sonra sömürge ordusu tepki gösterir: isyancı ya birleşecek ya da katledilecektir. Kabile çatışmaları azalır, yok olmaya yüz tutar; çünkü öncelikle devrimi tehlikeye sokmaktadır ve daha da önemlisi, bu çatışmalar şiddeti sahte düşmanlara yöneltmekten başka bir işe yaramaz. Bu çatışmalar devam ederse –Kongo’da olduğu gibi- bunun tek nedeni sömürgeciliğin ajanlarının körüklemesidir. Ulus ileriye atılır: kardeşi nerede dövüşüyorsa ulusun da orda olduğunu hisseder kardeşler. Onların kardeşçe sevgileri size karşı hissettikleri nefretin öteki yüzüdür: onlar, her biri öldürmüş olduğu ve her an yeniden öldürebileceği için kardeştirler. Fanon okurlarına “kendiliğindenlik”in sınırlarını, “örgütlenme”nin zorunluluk ve tehlikelerini gösterir. Ama görev ne kadar muazzam olursa olsun, her yeni aşamada devrim bilinci derinleşir. Son kompleksler de uçup gider: Bakalım bir ALN* askerindeki “bağımlılık kompleksi”nden söz etmeyi başarabilecekler mi? Gözündeki perdeden kurtulan köylü ihtiyaçlarının farkına varır: bu ihtiyaçlar onu öldürmekteydi, ama onları görmezden gelmeye çalışmıştı; artık onları sınırsız talepler olarak keşfediyor. Bu kitlesel şiddet atmosferinde –Cezayirlilerin yaptığı gibi beş yıl, sekiz yıl sürdüğünde- askeri, toplumsal ve siyasal talepler birbirinden ayrılamaz.  Savaş –keşke yalnızca komuta ve sorumluluklar sorunu olsaydı- barışın ilk kurumları olacak yeni yapılar kurar. Artık insan, dehşet verici şimdiki zamanın müstakbel evlatları olan yeni gelenekleri yaratmıştır; artık savaşın sıcaklığında her gün doğan, her gün doğacak bir hakla meşrulaşmıştır: Son sömürgecilerin öldürülmesi, topraklardan sürülmesi ya da asimile edilmesiyle birlikte, azınlık tür yok olarak yerini sosyalist kardeşliğe bırakır. Ama bu da yeterli değildir: Savaşçı kestirme yollara sapar; kendisini eski “metropol insanı” düzeyinde bulmak için bunca riske atıldığını sanmayın. Bakın ne kadar sabırlı: Belki de zaman zaman bir başka Dien Bien Phu* hayal eder; ama buna bel bağladığını da sanmayın: o, gayet iyi silahlanmış zenginlere karşı savaşan sefil bir baldırı çıplaktır. Kesin zaferler beklerken ve çoğu zaman hiçbir şey beklemezken düşmanlarında tiksinti yaratır. Korkunç kayıplar vermeden olmaz bu iş; sömürge ordusu barbarlaşır: güvenlik kuvvetlerinin bölgeleri kuşatması, arama tarama, adam toplama, cezalandırma seferleri; kadınları ve çocukları katlederler. Bu yeni insan, bir insan olarak hayatının ölümle başladığını bilir; kendisini potansiyel ölü olarak görür. Öldürülecektir; sadece öldürülme riskini kabul ediyor değildir, öleceğinden emindir. Bu potansiyel ölü karısını ve oğullarını kaybetmiştir: o kadar çok can çekişen görmüştür ki hayatta kalmaya zaferi tercih eder; zaferden kendisi değil başkaları yararlanacaktır; kendisi çok yorulmuştur. Ama bu yürek yorgunluğu, inanılmaz cesaretinin kaynağıdır. Biz kendi insanlığımızı ölümün ve umarsızlığın berisinde buluyoruz; o ise işkence ve ölümün ötesinde buluyor. Rüzgârı eken biz olduk; kasırga da o. Şiddetin çocuğu kendi insanlığını her an bu şiddetten çekip çıkartır: Biz onun sırtından insan olduk; o bizim sırtımızdan insan olur. Başka bir insan: daha kaliteli.

*

Burada Fanon durur. O, yolu gösterdi: Savaşçıların sözcüsü olarak, her türlü anlaşmazlık ve bölgecilik karşısında birliğe, Afrika kıtasının birliğine çağrı yaptı. Amacına ulaşmıştır. Sömürgesizleştirme tarihsel olgusunu bütünüyle anlatmak isteseydi, bizim hakkımızda da konuşması gerekecekti –niyeti kesinlikle bu değildi. Ama kitabı kapattığımızda, kitabın etkisi, yazara rağmen sürüyor: Çünkü devrim halindeki halkların gücünü seziyor ve buna güçle karşılık veriyoruz. Dolayısıyla yeni bir şiddet ânı ortaya çıkıyor ve bu kez bizi de içine alıyor, çünkü sahte yerli bu şiddetle değiştiği ölçüde bizi de değiştiriyor. Herkes istediği gibi düşünebilir; yeter ki düşünsün: Bugünlerde aldığı darbelerden serseme dönmüş bir Avrupa’da, Fransa, Belçika ve İngiltere’de düşüncenin en ufak oyalanması sömürgecilikle işbirliği anlamına gelir ve cezayı gerektirir. Bu kitabın kesinlikle bir önsöze ihtiyacı yok. Özellikle de bize hitap eden bir önsöze. Gene de, diyalektiği sonuna kadar götürmek için bir önsöz yazdım: Biz Avrupalılar da, biz de sömürgesizleştiriliyoruz: Yani her birimizin içinde var olan sömürgeci kanlı bir operasyonla çıkartılıyor. Cesaretimiz varsa kendimize iyice bir bakalım ve ne hale geldiğimizi görelim.

Öncelikle şu beklenmedik manzarayla bir yüzleşelim: Hümanizmamızın striptizi. İşte çırılçıplak, güzel değil: yalancı bir ideolojiden başka bir şey değil, yağmanın incelikli aklanması; yapmacık tavırları ve sevgisi, saldırgan eylemlerimize kefil oluyor. Şiddet karşıtlarının görüntüsü hoştur: ne kurban ne işkenceci! Gelin bakalım şimdi! Oy verdiğiniz hükümet ve kardeşlerinizin hizmet ettiği ordu hiç duraksamadan ve vicdan azabı duymadan “soykırım” işlerken siz kurban değilseniz, o zaman kesinlikle işkencecisiniz. Kurban olmayı seçerseniz, bir iki günü cezaevinde geçirmeyi göze alırsanız, o zaman da kolay yolu seçmeye çalışıyorsunuz demektir. Ama sıyıramazsınız; çıkış yok. Şunu kafanıza sokun: Şiddet daha dün başlamış bir şey olsaydı, baskı ve sömürü yeryüzünde hiç var olmamış olsaydı, belki de sergilediğiniz şiddetsizlik çatışmayı yatıştırabilirdi. Ama tüm rejim, hatta sizin şiddet karşıtı görüşleriniz bile bin yıllık bir ezme ilişkisiyle yönetiliyorsa, pasifliğiniz sizi ezenlerin safına koymaktan başka bir amaca hizmet etmez.

Bizlerin sömürücü olduğumuzu çok iyi biliyorsunuz. “Yeni kıtalar”dan altını, madenleri, sonra da petrolü alıp eski metropollere getirdiğimizi çok iyi biliyorsunuz. Saraylar, katedraller ve sanayi merkezleri gibi kusursuz sonuçları eksik değil tabii; ama sonra ufukta kriz göründüğünde, darbeyi yumuşatmak ya da başka yere saptırmak için sömürge pazarları hazırda bekliyordu. Tıka basa zenginlik dolu Avrupa, tüm sakinlerine insanlığı de jure [yasal olarak] bahşetti: bizde insan suç ortağı demektir, çünkü sömürge talanından biz hepimiz yararlandık. Bu pek soluk, semirmiş kıta sonunda Fanon’un haklı olarak “narsisizm” dediği şeye gömüldü. Cocteau Paris’ten, “kendisinden söz etmekten asla vazgeçmeyen bu şehir”den rahatsızdı. Peki Avrupa, başka ne yapıyor? Ya şu Avrupa-üstü canavar, Kuzey Amerika? Lâf-ı güzaf: özgürlük, eşitlik, kardeşlik, sevgi, onur, ülke, falan, filan. Bunlar bizi aynı zamanda ırkçı yorumlar yapmaktan alıkoymadı: pis Zenci, pis Yahudi, pis Arap. Liberal ve yumuşak, soylu zihinler –kısacası, yeni-sömürgeciler- bu tutarsızlıktan şok olduklarını ileri sürdüler; ama bu ya hatadır ya da kötü niyet: bizde ırkçı bir hümanizmadan daha tutarlı bir şey olamaz, çünkü Avrupalının kendisini insan yapmasının için tek yolu köleler ve ucubeler yaratmaktı. Yerli statüsü var olduğu sürece bu sahtekârlığın maskesi düşmedi. İnsan türü, daha somut uygulamaları örtmek için, sanki soyut bir evrensellik ilkesi varmış gibi gösterir: Denizaşırı topraklarda, sayemizde bizim konumumuza ulaşabilmeleri için belki bin yıl gerekecek alt-insanlar ırkı vardı. Kısacası, insan ırkını seçkinlerle karıştırıyorduk. Bugün yerli kendi hakikatini ortaya koyuyor; aynı zamanda, sıkı sıkıya kapalı kulübümüz de zayıflığını ortaya koyuyor: Bir azınlık kulübüdür bu; ne fazla ne eksik. Daha beteri de var: Ötekiler bizim karşımızda insana dönüştüğünden, bizim de insan soyunun düşmanı olduğumuz ortaya çıkıyor; seçkinler gerçek doğalarını ortaya koyuyorlar: bir çete. Sevgili değerlerimiz kanatsız kalıyor; yakından bakarsanız kanla lekelenmemiş tek bir değer bile göremezsiniz. Kanıt mı istiyorsunuz, şu soylu sözleri hatırlayın: Fransa ne kadar da cömerttir. Biz cömertiz, öyle mi? Ya Setif’e ne demeli? Bir milyondan fazla Cezayirlinin yaşamına mal olan sekiz yıllık o korkunç savaş peki? Elektrikle işkence? Ama bilmem hangi misyona ihanet etmiş olmakla suçlanamayız elbette; çünkü böyle bir misyonumuz yoktur. Sorgulanan şey tam da cömertliğimiz; böyle güzel, melodik bir kelime yalnızca tek bir anlama gelir: bahşedilmiş statü. Karşıdaki insanlar için, yeni ve serbest bu insanlar için, kimsenin kimseye bir şey verme gücü ya da ayrıcalığı yoktur. Herkes bütün haklara sahiptir. Her konuda. İnsan soyumuz, günün birinde iyice olgunlaştığında, kendisini yerküre sakinlerinin toplamı olarak değil, onların karşılıklı ilişkilerinin sonsuz birliği olarak tanımlayacaktır. Ben bırakıyorum; siz işi kolayca bitirirsiniz; karşıya, aristokratik erdemlerimize ilk ve son kez olarak bakmanız yeter: Bu erdemler yok olmaya mahkûm; kendilerini yaratmış olan alt-insanlar aristokrasisi yok olurken onlar nasıl yaşayabilir? Birkaç yıl önce, burjuva -ve sömürgeci- bir yorumcu Batı’yı savunma adına bula bula şunu bulmuştu: “Bizler melek değiliz. Ama hiç değilse vicdan azabı duyuyoruz.” Ne büyük bir itiraf! Geçmişte kıtamızın başka cankurtaranları vardı: Parthenon, Sözleşmeler, İnsan Hakları ve gamalı haç. Şimdi bunların değerinin ne olduğunu biliyoruz: Artık bizi batan gemiden kurtarabileceğini iddia ettikleri tek şey, şu gayet Hıristiyan suçluluk duygumuz. Sonumuz yaklaştı; gördüğünüz gibi Avrupa elek gibi su sızdırıyor. Peki ne oldu? Çok basit: Biz tarihin özneleriydik şimdi ise nesneleriyiz. İktidar savaşı tersine döndü, sömürgesizleştirme iş başında; paralı askerlerimizin ellerinden gelen tek şey, bu sürecin tamamlanmasını geciktirmek.

Dahası eski “metropol”lerin kelleyi koltuğa alıp, baştan kaybedilmiş bir savaşa tüm güçleriyle girişmleri gerekir. Bugeaud’ların*kuşkulu zaferini yaratmış olan bu eski sömürge vahşetinin, maceranın sonunda, on kat artmış olsa da yetersiz kaldığını görüyoruz. Birlikler Cezayir’e gönderildi ve yedi yıl boyunca hiçbir sonuç alamadan orada kaldılar. Şiddet yön değiştirdi; muzaffer olduğumuz için, bu şiddeti uygulayışımız görünürde bizi etkilemedi; şiddet ötekilerin kişiliğini bozarken insan olan bizlerin hümanizmamız hiç etkilenmedi. Kârın birbirine bağladığı metropol sakinleri suç topluluklarını Kardeşlik ve Sevgi adlarıyla vaftiz ettiler. Bugün, her yerde engellenen aynı şiddet askerlerimiz aracılığıyla bize geri dönüyor, içselleşiyor ve bizi etkisi altına alıyor. İçe dönme başlıyor: Sömürge insanları yeniden bütünleşirken, bizler, gericiler ve liberaller, sömürgeciler ve “metropol sakinleri”, çözülüyoruz. Öfke ve korku çoktan çırılçıplak kaldı: Başkent Cezayir’deki “zulüm” sırasında çırılçıplak ortaya çıktı. Peki ya vahşiler nerede? Barbarlık nerede? Hiç eksik yok, tamtamlar bile var: Otomobil kornaları “Cezayir Fransızdır!” diye ritim tutarken, Avrupalılar Müslümanları diri diri yakıyor. Fanon’un hatırlattığına göre, kısa süre önce bir psikiyatristler kongresi yerlilerin suç işlemesinden dert yanıyorlardı: Bu insanlar birbirlerini öldürüyorlar, diyorlar, bu da normal değil; Cezayirlilerin korteksi gelişmemiş olmalı. Orta Afrika’daki başka psikiyatristler de “Afrikalılar ön loblarını çok az kullanıyor,” saptamasını yaptılar. Bu bilginler araştırmalarını Avrupa’da, özellikle de Fransızlar arasında yapsalar daha iyi olacak. Çünkü biz de bir süredir ön lob tembelliğinden muzdarip olmalıyız: Yurtseverlerimiz kendi yurttaşlarına suikast düzenliyor, kimseyi evde bulamazlarsa evi de kapıcıyı da havaya uçuruyorlar. Üstelik bu yalnızca başlangıç: iç savaşın sonbaharda ya da önümüzdeki ilkbahar başlayacağı tahmin ediliyor. Ne var ki loblarımız kusursuz görünüyor: Yerliyi ezmeye gücü yetmeyen şiddetin içe dönmesi, içimizde birikmesi ve bir çıkış yolu araması bunun nedeni olamaz mı? Cezayir halkının birliği Fransızların dağılmasına yol açıyor: eski metropol topraklarında kabileler dans ediyor ve savaşmaya hazırlanıyor. Terör Afrika’dan ayrılıp buraya yerleşti; çünkü yerliye yenilme utancını bizim kanımızla ödetmek isteyen kudurmuşlar var; başkaları da var, herkes, aynı derecede suçlu (Bizerta’dan sonra, eylül ayındaki linçlerden sonra sokaklara çıkıp “Yeter artık!” diye bağırdılar) ama daha oturaklı olanlar: liberaller, omurgasız solun en sertleri. Onların da içlerindeki ateş artmakta. Kudurganlıkları da. Ama korkudan da ölüyorlar! Öfkelerini mitlerin ve karmaşık ritüellerin ardına saklıyorlar. Nihai hesap verme gününü ve hakikat vaktini geciktirebilmek için başımıza bir Büyük Büyücü verdiler; tek görevi ne pahasına olursa olsun bizi bilgisiz bırakmak. Ama ne çare; bazılarının açıkça duyurduğu, bazılarının bastırdığı şiddet daireler çizerek dolaşıyor: Bir gün Metz’de patlıyor, ertesi gün Bordeaux’da; şimdi burada, sonra orada, mendil saklama oyunu gibi. Adım adım sıra bize geliyor, yerli konumuna götüren yola biz de giriyoruz. Ama hakiki yerli olabilmek için topraklarımızın eski sömürge insanları tarafından işgal edilmesi ve bizim de açlıktan gebermemiz gerekir. Böyle bir şey olmayacak; hayır, bizi pençesine alan düşkün bir sömürgecilik; çok geçmeden bütün küstahlığı ve bunaklığıyla üzerimize abanacak; bu bizim zar’ımız, bu bizim loa’mız. Emin olun, Fanon’un son bölümünü okurken sefaletin dibinde yaşayan bir yerli olmanın sömürgeci olmaktan daha iyi olduğuna ikna olacaksınız. Bir polis memurunun günde on saat işkence yapmak zorunda olması doğru bir şey değil: İşkencecilerin fazla mesai yapması, kendi menfaatlerini düşünerek men edilene kadar bu gidişle sinir minir kalmayacak onlarda. Ulusun ve ordunun moralini hukuk düzeni içinde yüksek tutmak istiyorsanız, ordunun ulusu sistematik bir şekilde demoralize etmesi doğru değil. Cumhuriyetçi geleneklere sahip bir ülkenin yüz binlerce gencini cuntacı subaylara emanet etmesi de doğru değil. Sevgili yurttaşlarım, bizim adımıza işlenen bütün suçları bilen sizler, kimseye, kendimize bile bu suçlar hakkında tek laf etmemek gerçekten doğru değil; kendimizi yargılamaktan korkarak susmak doğru değil. Başta hiçbir şey bilmiyordunuz, buna inanmaya hazırım, sonra şüphe duymaya başladınız ve artık biliyorsunuz, ama gene de suskun kalıyorsunuz. Sekiz yıllık bir suskunluk artık zarar verir. Hem de boş yere: işkencenin kör edici parlaklığı gökyüzünün en yüksek noktasında, tüm ülkeyi aydınlatıyor; bu parlak ışık altında tek bir kahkaha bile artık samimi çıkmıyor, öfke ve korkuyu maskelemek için boyanmamış tek bir yüz, tiksintimizi ve suç ortaklığımızı ele vermeyen tek bir hareket yok artık. Bugün nerede iki Fransız buluşsa aralarında ölü bir beden var. Bir mi dedim? Fransa vaktiyle bir ülkenin adıydı; dikkat edelim ki 1961’de bir nevroz adı olmasın.

İyileşecek miyiz? Evet. Şiddet, Aşil’in mızrağı gibi, açtığı yaraları iyileştirilebilir. Bugün zincire vurulmuş, aşağılanmış, korkudan hasta haldeyiz: en aşağıdayız. Şükür ki bu, sömürgeci aristokrasi için yeterli değil: Cezayir’deki geciktirici misyonunu gerçekleştirebilmesi için önce Fransızları sömürgeleştirmesi gerek. Her gün savaştan ürkerek kaçıyoruz, ama emin olun kaçamayacağız. Katillerin savaşa ihtiyacı var; Üstümüze çullanıp gelişigüzel vuracaklar. Büyücülerin ve fetişlerin çağı böyle sona erecek: Ya savaşacaksınız ya da kamplarda çürüyeceksiniz. Diyalektiğin son aşaması bu: Bu savaşı kınıyorsunuz, ama henüz Cezayir savaşçılarına desteğinizi açıklamaya cesaret edemiyorsunuz; korkmayın, kararınızı verme konusunda sömürgecilere ve paralı askerlere güvenebilirsiniz. Belki o zaman, sırtınız duvara yaslanmışken, yeniden ısıtılmış eski suçların içinizde uyandırdığı bu yeni şiddeti nihayet serbest bırakacaksınız. Ama, böyle denir ya, başka bir tarih bu. İnsanın tarihi. Vakit yaklaşıyor, eminim; bu tarihi yapanların saflarına katılacağız.

Jean-Paul Sartre

Eylül 1961

* Latince’de “sınırlı sayıda” manasına gelen bu tamlama, hukuki anlamında, dilsel manasından da pek sapmayarak, sayılan biçim ya da durumlar dışında başka biçim ya da durumların yaratılamayacağını belirtir. Kanunsuz suç olmaz kuralının dayandığı prensiptir. Suç teşkil eden fiil kanunda belirtildiği kadardır, sınırlı sayı ilkesi gereğince kanunda belirtilmeyen bir suçun isnadı mümkün değildir. Aynı sınırlı sayı prensibi ceza hukuku dışında da uygulama alanı bulur. (ç.n.)

* Sömürgesizleştirme sözcüğü “décolonisation”un karşılığı olarak kullanılmıştır. Sömürgeci ülkenin sömürgesini kendi iradesiyle bağımsızlaştırdığı ender durumlar dışında, bağımsızlık genellikle halk ayaklanmalarıyla kazanıldığından sömürgesizleşme yerine sömürgesizleştirme sözcüğü tercih edilmiştir. (ç.n.)

* “Ulusal Kurtuluş Ordusu”, 1950’li yıllarda Cezayir’deki Fransız varlığına karşı mücadele veren askeri örgüt (ç.n.).

* Dien Bien Phu Savaşı, Fransız güçleriyle Viet Minh komünist devrimci güçler arasındaki Birinci Çin Hindi Savaşı’nın doruk noktası olan çarpışmadır. (ç.n.)

* Thomas Rubert Bugeaud (1784-1849): Fransız mareşal ve Cezayir genel valisi. (ç.n.)

ALINTI:
Galata Kulesinin Kız Kulesine Olan Aşkı:Galata Kulesi…

Bir İstanbul Masalı’nın aşığı, asla ulaşamayacağı Kız Kulesi’ne sevdalı…

Galata Kulesi ile Kız Kulesi’ni aynı günde ziyaret edip imkansız aşıklara biraz şiir fısıldamak isterdim, Güneşin batışını Galata Kulesi’nden seyredalıp yıldızlarla Kız Kulesi’nde buluşmak… Ama bu seferlik öksüz kaldı sevdam. Yüzyıllardır kavuşamayan aşıkları ben de kavuşturamadım. Hem eğer kavuşabilmiş olsalardı yıllarca dillere destan olurlar mıydı aşklarıyla Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre ya da Yusuf ile Züleyha ? İşte bundandır ki divan edebiyatı hep kavuşamayan aşıklardan bahseder. Divan edebiyatında bütün aşklar tek yanlıdır, aşık hep sever, acı çeker, hiçbir karşılık görmez, her zaman sevdiğinden ayrı kalışını dile getirir.
Galata Kulesi’nin Kız Kulesine olan aşkını ne de güzel anlatmış Bedri Rahmi Eyüboğlu ‘İstanbul Destanı’ adlı şiirinde:

“İstanbul deyince aklıma kuleler gelir.

Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır.

Ama şu Kız Kulesinin aklı olsa, Galata kulesine varır.

Bir sürü çocukları olur”

Evet şiir güzel ama şairin dediği gibi Kız Kulesi akılsız başın cezasını çektiğinden değil imkansız bir sevdaya tutulduğundan kavuşamamıştır Galata Kulesi’ne.

Gelelim hikayemize…

Kız kulesi şu koca boğazın ortasında yalnız başına, bütün zarafeti, afeti ve güzelliği ile insanı büyüleyen yüzyıllardır var olan şaheser. Güzelliği ve aşklara konu olan efsaneleri ile dillere destandır Kız Kulesi ama yapayalnızdır. Var olmuş nice aşklar görmüştür ama kendi hep yalnız kalmıştır yıllarca. Bu yalnızlık onu denizin karanlıklarını görmeye itmiş,ruhunu karartmıştır.Artık ne eski ışıltısı vardır ne de denizlerin dalga seslerine, martılara eşlik eden neşesi. Bütün bu yalnızlığı ile sıkılırken, bir gün neredeyse kendi inşasından 1300 yıl sonra,Cenovalılar inşaatını bitirip de külahını takınca, İstanbul’un siluetinde dimdik yükselen, yakışıklı bir kule görür. Yüzyıllardır beklediği sevgilisi olacaktır bu kule. Hangi kule mi? Galata Kulesi tabii ki!

İşte ben bir Kız Kulesi…
İstanbul’un uyuyan prensesi…
Ve sen Galata Kulesi…
Bu dünyada bir deli aşık yani…


Galata kulesi bütün heybetiyle yükselmiş Kız Kulesinin karşısında.İstanbul’un her bir köşesine hakim ve kudretli duruşuyla öyle yakışıklı gözüküyormuş ki, Kız kulesinin ona vurulmaması imkansızmış. Galata kulesi de ilk gördüğü gün aşık olmuştur denizin ortasında duran bu nazlı kıza.Lakin çok ulaşılmazmış Kız Kulesi onun için aslında. Acaba bilse ona sevdalandığını karşılık verir mi diye düşünüp dururmuş kendi lisanınca. Çaresizdir Galata Kulesi. Tarih içinde kimi zaman aşkından yanar kavrulur. Kimi zaman çaresizlikten yıkılır durur. Her seferinde söndürdüler yangınını. Tekrar tekrar inşa ederler. Her yükselişinde bir daha görür Kız Kulesi’ni, bir kez daha aşık olur hiç bıkıp usanmadan.

İki aşık yıllarca bakarlar birbirlerinin güzelliğine ama nasıl kavuşur nasıl dile getirirlermiş ki aşklarını, arada kocaaa bir deniz… Kız kulesi aşık olduğu heybetli yakışıklıya hislerini anlatamadığı için günden güne daha bir solgunlaşmış, üstelik onun hislerini de merak eder olmuş, ya o sevmezse beni diye kahrından deli olmuş. Galata kulesi de aynı merak ve endişe ile büyütüyormuş her geçen gün ona olan aşkını… Yıllar yılları kovalamış yüzyılları doğurmuş. Galata Kulesi dayanamamış sevdiğini bu halde görmeye ve bir gün ulaştırırım umuduyla anlatmış ona hissettiklerini sayfalara şiirlere,mektuplara…Yazarmış yazmasına ama ne sesini ne de yazdıklarını hiç iletememiş sevdiğine…Düşünüp dururmuş, nasıl ulaştırabilirmiş ki bu sayfaları aşkına…Galata kulesi kara kara düşünürken Hezarfen Ahmet Çelebi çıkıvermiş bir gün tepesine ve Galata Kulesinden Üsküdar’a uçacağını anlatmış bu kudretli kuleye. Galata kulesi yalvaran sözcüklerle rica etmiş Hezarfen Ahmet Çelebiden,Kız kulesine yazdığı mektupları, şiirleri ulaştırmasını.Galata kulesinin aşkının gücüne dayanamayan Hazerfan Ahmet bu istediği kabul etmiş.Almış mektupları koynuna ve bırakmış kendini koca kuleden boğaza doğru. Ama çılgın esen rüzgar ile bir o yana bir bu yana savrulurken denize düşürmüş mektupları,Kız kulesi merakla izlerken bu çılgın adamı, savrulan kağıtları Galata Kulesinin yolladığını hissetmiş ve martılarla şarkılar söyleyerek keyiflenmiş.
Olan biteni uzaklardan çaresiz izleyen Galata Kulesi ise üzüntüden ne yapacağını şaşırmış.Ama görmüş ki dalgalar yardım ediyor aşkına ve mektuplarını tek tek bırakıyor Kız kulesinin kucağına…

Hazarfen Ahmet Çelebi’nin Galata Kulesi’nden uçması, memlekette hiç görülmemiş bir şeydir aslında. Bir insanı uçuran tabi ki aşktır başka ne olabilir? Bu arabuluculuk Hazerfen Ahmet Çelebi için iyi olmamıştır çünkü durumu duyan Padişah Cezayir’e sürer Hazerfen Ahmet Çelebi’yi. Aşıklara inanmanın bedelini öder ve 31 yaşında Cezayir de ölür Hazarfen Ahmet Çelebi.

O günden sonra Galata Kulesi hem esirlere hem de kendine zindan olur. Kız Kulesi de hem bazı devlet adamlarının hem de kendinin zindanı olacaktır. Kaderleri birdir artık. Kız kulesi aşkına karşılık bulmanın sevinci ile içine güneş gibi doğan bu haşmetli kulenin karşısında günden güne güzelleşir.. Aşkının karşılıksız olmadığını gören Galata Kulesi de yıllara rağmen daha bir kudretli daha bir sağlam süzer olur sevdiğini…
İşte bu aşk sayesinde ikisi de yıllardır güzellikleriyle büyülüyor insanlığı.

Aşk her zaman insanlar arasında olmayabilirmiş demek ki…

Bazen bir çiçeğe aşık olur insan bazen bir kedinin gözlerine hapseder aşkı, bazen bir Sultan’a aşık olur da söyleyemez derdini…

Yıldıray Oğur
"1879'da Çarlık Rusya'sına bağlı Kazan'da doğar "Sadri Maksudi. Türk" kelimesinin yasak olduğu, "Ben kimim?" sorusunu soran Müslüman Tatarların ise önce İsmail Gaspıralı'nın Kırım'da, İstanbul Türkçesiyle çıkardığı Tercüman gazetesini, sonra da Türklüğü keşfettiği yıllardır.
Kırım'dan yükselen bu Türklük aşkı, İstanbul'daki Jön Türkleri de etkileyecek, Türk milliyetçiliğinin ateşi İstanbul'a Kuzey'in bu soğuk ülkesinde Rus baskısı altında yaşayan Tatarlar üzerinden ulaşacaktır.
Önce hayranı olduğu Tolstoy'u ziyaret edip, oradan İstanbul'a sonra okumak için Paris'e gider. Fransızca ve Latince öğrenir. Sorbonne Üniversitesi'nin Hukuk Fakültesi'nden kabul alır. Hocaları arasında Tarde, Durkheim de vardır.
Paris'te hemşerisi Yusuf Akçura'yla tanışmıştır. 1904'te patlak veren Japon-Rus Savaşı Avrupa'da yakından izlenince, Rusçası sayesinde Fransız gazetelerinde iş bulır Fransız siyaset ve diplomasi çevresine girer.
Savaşı 1905'te Japonlar kazanır. Uzun asırlar sonra ilk kez bir Doğulu devlet bir Avrupalı devleti yenmesi Jön Türkleri bile heyecanlandırmıştır. (Bu heyecanla Halide Edip oğluna meşhur Japon komutan Togo'nun adını vermiştir). Yenilgi Çarlık Rusya'sı da derinden sarsar.
1905 liberal devrimi meydana gelir. Duma açılmıştır. Genç Maksudi, Rusya'ya döner ve 1907 seçimlerinde Rus liberal parti Kadet listelerinden Duma'ya girer. Artık parlamenterdir.
Bu arada Petersburg'da ünlü Rus Türkolog Radloff'un rahle-i tedrisinde Türkçe üzerinde çalışmaya da başlamıştır. Beş yıl Duma'da görev yapar. Parti toplantılarında takındığı "Rusya Türkiye'ye saldırırsa Türkiye'nin yanında yer alırız." tavrı ona ikinci kez Duma yolunu kapatmıştır.
Rusya devrime gitmektedir. Rus Müslümanlar kendilerine çıkış yolu aramaktadırlar. Bu sırada Kazanlı Tatarlar başkenti Ufa olan Milli-Medeni İç Rusya ve Sibirya Müslüman Türk-Tatarları Muhtariyeti'ni ilan ederler. Muhtariyetin anayasasını hazırlayan Maksudi, muhtariyetin ilk Cumhurbaşkanı seçilir.
Menşevikler tarafında kaldığı 1917 Ekim Devrimi'nden sonra Finlandiya'ya kaçar. Sonra Berlin ve en son tekrar Paris. Sorbonne'da ders vermeye başlar. Le Temps gazetesinde düzenli yazılar da yazmaktadır. Ama bir gözü Ankara'da kurulan yeni cumhuriyettedir.
1923'te Yusuf Akçura'nın girişimiyle Türk Ocağı konferans için onu Ankara'ya çağırır. Hayranı olduğu Mustafa Kemal Paşa'dan randevu alır. Paşa hayatını değiştirecek teklifi yapar: "Yeni bir devlet kuruyoruz. Sizin gibi adamlara ihtiyacımız olacak." Maksudi ancak "Emredersiniz Paşam" diyebilir.
Ailesini alıp bir milliyetçi olarak hayallerini süsleyen özgür Türk cumhuriyetinin başkentine taşınır.
Yeni cumhuriyetin ilk yüksek öğretim kurumu olan Hukuk Mektebi'nde Umumi Hukuk Dersleri ona verilir. Türk Hukuk Tarihi'ni yazar. Türkçe'de reform için Milliyet'te yazdığı yazılardan etkilenen Atatürk'ün sofrasına çağırdığı bir isimdir artık. Daha sonra Türk Tarih Kurumu'na dönüşecek Türk Tarih Heyeti'nin kurulmasına öncülük eder.
Heyetin en çalışkan üyesi Atatürk'tür. Masada onun Türk Tarih Tezi vardır. İspat edilmeye çalışılan şudur: Bütün tarihi beyaz ve Brekisafal kafalı Türkler başlatmıştır, büyük medeniyetlerin hepsi de esasen Türk'tür.
Sadri Maksudi'nin iyi bir entelektüel ve profesör olan tarafının aklı bu tezlere yatmaz; ama inanmış bir milliyetçi ve Kemalist olan tarafı bu tezleri tümüyle reddetmemesi gerektiğini söylemektedir. Nihayet bir an gelir, heyetin Atatürk'ün teşvikiyle girdiği bu beyhude uğraşa daha fazla dayanamaz. "Paşa Hazretleri" diye başlayan "Sümerler, Hititler, Hintliler Türk'tü denilemez, makbul fikirlerden ayrıldık, Avrupa'ya bunu kabul ettiremeyiz." diye devam eden kibar ama uyarıcı bir mektup yazar. Türk Tarih Tezi'ne koyduğu şerh Atatürk'ü üzmüştür. Türk Tarih Kongrelerinde aynı itirazlarını sürdürür.
Maksudi'nin aklı Güneş Dil Teorisi'ni ise hiç almamaktadır. Teori ile ilgili ne düşündüğünü soran Atatürk'e verdiği cevap, Gazi'yi bu kez kızdıracaktır: "Benim fikri melekelerim bu teoriyi anlamağa gayri-müsaittir."
Ve kaçınılmaz çarpışma anı bir gün gelir...
1928'den beri yüz beş kez sofrasına çağırdığı ve Profesör diye hitap ettiği Maksudi ile Atatürk'ün arasındaki ipler bir rivayete göre önce Çankaya'daki sofrada kopar. Atatürk'ün uşağı Cemal Granda anlatıyor: "Köşkte bir akşam sofrasında Hukuk Fakültesi profesörü Sadri Maksudi de konuk olarak bulunuyordu. Çeşitli konular üzerinde görüşüldükten sonra söz sırası Denizyollarına geldi. Türk Dil Kurumu'nun deyimleri üzerinde duruluyordu. Adının Denizcilik Bankası mı, yoksa Denizbank mı olarak kalması tartışıldı. Sadri Maksudi Denizbank'ın gramer kurallarına aykırı olduğunu savunuyor ve bu düşüncesinden bir adım bile geri gitmiyordu. O konu orada kapandı. Aradan bir iki saat kadar geçmişti. Atatürk bir ara, bir şeye sinirlenmiş olacak ki Sadri Maksudi'ye dönüp 'Siz profesör değilsiniz!' dedi. Bu beklenmedik sesleniş, herkesi şaşırtmış, profesörü de can evinden vurmuştu. Hepimiz put gibi yerimizde dona kalmıştık. Bir an süren şaşkınlığından kurtulan Sadri Maksudi'nin şu karşılığı verdiği görüldü: 'Hâşâ, ben profesörüm. Hem de Türkiye'de değil, İsviçre'de bana kürsü vermişler. Olmazsa gider orada dersimi veririm. Şimdi ben kalkıp burada bir kumandana 'siz kumandan değilsiniz' dersem ne olur? Kumandanlığı elinden alınır mı? Yalnız böyle bir söz o kumandanın nasıl gücüne giderse, bu söz de benim gücüme gider. Ama kumandanlara kürsü vermediler daha.' Sadri Maksudi'nin elinde şarap kadehiyle söylediği bu sözlere Atatürk karşılık vermedi. Az sonra da sofra dağıldı. Maksudi'yi de bir daha sofrada görmedim."
24 Aralık 1937. Aynı zamanda CHP milletvekili olan Maksudi Meclis'e gitmiştir o gün. Denizcilik üzerine bir yasa konuşulmaktadır. Yasanın birinci maddesi şöyledir: "Hükmü şahsiyeti haiz ve İktisat Vekaletine merbut olmak ve merkezi Ankara'da bulunmak üzere Denizbank adlı bir banka kurulmuştur." Maksudi, daha maddenin görüşülmesine geçilmeden söz alıp kürsüye çıkar. "Denizbank adı Türk grameri bakımından bir garibedir. Bank diye Türkçe 'de bir kelime yoktur. Denizbank yerine, Deniz Bankası'nı teklif ediyorum." der ve teklifini yazılı olarak Meclis Başkanlığı'na sunar. Profesöre kimse itiraz etmez. Teklif oylanır ve oy çokluğuyla kabul edilir, madde yeniden görüşülmek üzere komisyona geri gönderilir.
O anda bir vekil kulağına eğilip "Sadri Bey, ne yaptın, Denizbank adını Atatürk koymuş." dediği Maksudi'nin cevabı kısa ve nettir: "Ne çıkar? Hakikat değişmez ki..."
Ama hakikat zorla değiştirilecektir. Haber hemen o akşam Çankaya'da kurulan sofraya ulaşır.
Atatürk sinirlenmiştir; sofradakilere öfkeyle emreder:
"Öyle ise şimdi Sadri Maksudi'ye cevap vereceksiniz, hem de radyodan!"
Akşamın geç bir saatidir. Sofradan, aralarında profesör ve vekillerin bulunduğu yedi kişi seçilir, arabalara bindirilir ve Tuna Caddesi'ndeki radyoevine taşınır. Radyonun bütün yayın akışı iptal edilir. O akşam sabahın ikisine kadar, o yedi kişi, radyoda Denizbank'ın Türkçe, Sadri Maksudi'nin cahil olduğunu anlatır.
Radyoda konuşan isimlerden biri o akşam Çankaya'da olmamasına rağmen evinden apar topar radyoya getirilen Falih Rıfkı'dır. Üslubu serttir: "Türkçe, dünyaya kültür götürmüş, yaymış, saçmış Türk'ün dilidir. Buna bütün dünyada itiraz etmeği düşünen aklı başında hiçbir adam çıkmamıştır ve çıkamaz. Sadri Maksudi gibi muarızlar elbette aydınlık dışında kalacaktır."
Yıllarca kitaplarda ismi Ermeni olduğu için A. Dilaçar olarak gizlenmiş, Atatürk soyadının da fikir babası ünlü dilbilimci Agop Dilaçar da o gece Türk milliyetçisi Maksudi'ye radyodan Türklük dersi verir:
"Denizbank ifadesi tertemiz Türkçe mürekkeb bir ünvandır. Bunun yanlış olduğunu bilhassa Türküm diyen ve Türk dili ile az çok alakası bulunan muhterem bir zattan işitmemeliydik. Fakat Bay Sadri Maksudi'yi mazur görmeyi yüksek Türkiye Türklüğünden rica ederim. Çünkü Bay Sadri Maksudi gerçi bir Türktür, fakat Türk dilini Türk muhitinde öğrenmemiştir.
O gece Atatürk'ün radyoevine gönderdiği herkes dil uzmanı da değildir. Eski komutan, Kırşehir mebusu Müfid Özdeş de Profesör Maksudi üzerine konuşanlardan biridir:
"Belki şimdiye kadar benim sesimi işitmediniz. Ama Atatürk'ün bir asker kumandan arkadaşı olarak söylüyorum ben Türküm ve Türklüğe âşığım... Türk dilinin ihyası yolunda çalışanların barikatı gibi kendini göstermeye utanmayan adamlara, Türk gençliğinin herhangi bir ilim branşında mürekkepliği, profesörlüğü vazifesi verilebilir mi?"
Sıra Meclis'e gelmiştir. 27 Aralık günü toplanan Meclis'te Denizbank meselesi öne alınır, yeniden görüşülür ve önceden alınmış karar iptal edilir. Meclis'teki görüşmeler sırasında hedefteki isim yine Sadri Maksudi'dir.
Ertesi günkü gazetelerde linç sürer. Neredeyse tüm gazetelerin manşetlerinde Deniz Bank tartışması ve Sadri Maksudi vardır. Bu da yetmemiş, gazeteler dört gün önce radyodaki konuşmaları ve Meclis'teki görüşmelerin dökümlerini tam sayfa olarak yayınlamışlardır. "Deniz Bank Türkçedir" manşetiyle çıkan Cumhuriyet gazetesine konuşan isimlerden, o gece radyoda da konuşan Kütahya milletvekili Vedid Uzgören'in sözleri linçin boyutlarını göstermekte:
"Ben Bay Sadri Maksudi'yi bir şeyler bilir zannederdim. Deniz Bank sözüne itiraz eden beyanatında anladım ki bu zat hiçbir şey bilmiyormuş... Eğer senelerden beri seni Türkiye Türkleri, Türk gençliği sakat Türkçenle verdiğin dersleri dinliyorsa, bunu kendin için lütf-u mahsus ve Türklüğün taşkın nezaketinin yüksek eseri telakki etmelisin. Yoksa sen, Türkiye'de Türkçe konuşmağa Türkçe ders vermeğe cesaret edememek mevkiinde bir adamsın. Fakat beşeriyette senin gibi cehlini bilmeyen kendini âlim sanan gafiller az değildir."
Önce radyodan sonra gazete manşetlerinden cahil ilan edilen Maksudi yıkılır. Atatürk'ün bizzat Sorbonne'dan Türkiye'ye çağırdığı, yüzlerce kez sofrasında ağırladığı, profesör diye hitap ettiği, kitabına önsöz yazdığı, vekil yaptığı, dil ve tarih çalışmalarında danıştığı ordinaryüs profesör Maksudi artık rejimin istenmeyen adam ilan edilmiştir. Bir daha Meclis çalışmalarına katılmaz. Atatürk'ün ölümünün ardından İnönü, 1939'daki yeni Meclis'e onu almaz.
Ve 1950 seçimlerinde bu kez Demokrat Parti'den Ankara milletvekili olarak yeniden kovulduğu Meclis'e döner.
Ve 10 Ağustos 1951 günü... İnönü döneminde lağvedilen Denizbank'ın yeniden kurulması için Meclis'te bir yasa tasarısı görüşülmektedir. Hükümet tasarıyı Denizbank adıyla hazırlamıştır. Bunu öğrenen Sadri Maksudi o gün Meclis'e gitmez. Ama kürsüye çıkan bütün vekiller Sadri Maksudi'nin itirazını hatırlatıp Denizbank adına karşı çıkarlar. Verilen bir önergeyle bankanın adı Denizcilik Bankası olarak değiştirilir. Sadri Maksudi rövanşı almıştır.
İlerlemiş yaşına rağmen hala milliyetçilik üzerine kitap yazacak kadar iyi bir entelektüel ve inanmış bir Türk milliyetçisi olarak geçen hayatını, 20 Şubat 1958'de ilerleyen kanser hastalığı yüzünden yattığı Gureba Hastanesi'nde tamamlar.
Liderler sinirlendiğinde olabilecekler bahsine katkı olarak küçük bir hatırlatma olsun diye..."

http://m.turkiyegazetesi.com.tr/...ray-ogur/580492.aspx

Bay_X, bir alıntı ekledi.
01 Tem 2017 · Kitabı okudu

NASIL YAKLAŞMALI?
"Bir devlet artık hayırla şer birbirinden ayırt
edilmediği zaman yıkılır." diyen Antisthenes'e biri,
"Politikaya nasıl yaklaşmalı?" diye sorduğunda,
"Tıpkı ateşte olduğu gibi; çok yaklaşma ki
yanmayasın, çok uzaklaşma ki üşümeyesin."

Bilgelik Hikâyeleri 2, Cevdet Kılıç (Sayfa 78 - İnsan yayınları)Bilgelik Hikâyeleri 2, Cevdet Kılıç (Sayfa 78 - İnsan yayınları)
BİROL COŞKUN, bir alıntı ekledi.
13 Mar 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Devlet nasıl yıkılır
Yargılama yetkisi, yasama yetkisiyle yürütme yetkisinden ayrılmazsa ortada yine hürriyet diye bir şey kalmaz. Yargılama yetkisi yasama yetkisiyle birleştirilseydi vatandaşların hayatı ve hürriyeti üzerindeki yetki keyfi olurdu; çünkü hakim aynı zamanda kanunkoyucusu olurdu. Yürütme yetkisiyle birleştirilseydi, o zaman hakimin elinde yargılama yetkisinden başka birde baskı kuvveti bulunurdu.
Bu üç yetki, yani kanun yapma yetkisi, genel kararları uygulama yetkisi, suçları ya da vatandaşlar arasındaki anlaşmazlıkları yargılama yetkisi, aynı zamanda aynı kişinin ya da yüksek memurlardan, soylulardan, halktan oluşan aynı toplulukların elinde bulunsaydı, devlette her şey yıkılırdı.

Kanunların  Ruhu Üzerine, Montesquieu (Sayfa 170)Kanunların Ruhu Üzerine, Montesquieu (Sayfa 170)

Üzerinde ”EN GÜZELE” yazılı, altından bir elmayı, şölenin yapıldığı salonun ortasına bırakıverdi. Doğal olarak bütün tanrıçalar, bu elmaya sahip olmak istediklerinden uzun tartışmalar oldu. Sonunda üç büyük tanrıça dışında diğerleri çekildiler. Ama kudret tanrıçası Hera, zekâ tanrıçası Palas Athena ve Aşk tanrıçası Afrodit elmaya sahip olmakta ısrar ettiler. Her üçü de tanrı Zeus’a giderek onun, hakemlik yapmasını istediler. Baba tanrı Zeus, onların hiç birini gücendirmek istemediği için diplomatça davranıp, bu işlerden pek anlamadığını söyledi. Asıl amacı ise bu belayı Olympos’tan uzaklaştırmaktı. Onların Olympos’un tadını kaçıracaklarını anladığı için, hakemliği bir ölümlünün yapması gerektiğini söyledi. _”Gidin” diye gürledi tanrıların babası ”ırmakları bol İda dağına, orada Paris adında Troya’lı bir prens yaşamaktadır. Bu işlerden en iyi anlayan odur.”. Böyle söyleyip uzaklaştırdı onları Olympos’tan. Onlar da haberci Tanrı Hermes’in rehberliğinde, kaynakları bol olan İda dağının doruklarına geldiler. O sırada Paris, hiçbir şeyden habersiz aşağıda koyunlarını otlatıyordu. Haberci Tanrı Hermes, meseleyi Paris’e anlatıp altın elmayı ona verdi. Hangisini en güzel bulursa elmayı ona verecekti. Ama bu iş, pek o kadar kolay olacağa benzemiyordu. Çünkü her üç Tanrıça da birbirinden güzeldi. Ne yapacağını şaşırmıştı. Onun hayranlığını ve şaşkınlığını gören Tanrıçalar, karar vermesini kolaylaştırmak için Paris’e rüşvetler teklif ettiler. Hera kendisine kudret vaat etti. Altın elmayı kendisine verdiği takdirde Paris Avrupa ve Asya’nın en güçlü kralı olacaktı. Athena kendisini dünyanın en zeki kralı yapacağını ve Yunanistan’la yapılacak bir savaşta kendisine zafer vaat etti. Afrodit ise dünyanın en güzel kadınını Paris’e teklif etti.

Çoban Paris’in. Öyle büyük krallıklarda gözü yoktu. En güzel kadın benim olsun diye düşünüp, altın elmayı Afrodit’e verdi. İşte ne olduysa o zaman oldu. Bu işe çok bozulan Athena ile Hera, Troya’nın yıkımı için planlar kurmaya koyuldular. Afrodit ise verdiği sözü yerine getirmek için bir plan yaparak Paris’in, Yunanistan’daki Isparta şehrine gitmesini sağladı. Çünkü o sırada Dünya’nın en güzel kadını Isparta Kralı Menelaos’un karısı ”Güzel Helen”di. Menelaos ve Helen, Paris’i çok iyi karşıladılar.Kral, kendisine dilediği kadar sarayında kalabileceğini söyledi. Ona güvenerek karısı ile Paris’i sarayda yalnız bırakıp, kendisi Girit’e gitti. Menelaos’un Girit’te olmasından yararlanan Paris, Helen’i Troya’ya kaçırdı. Girit’ten dönen Menelaos, karısını evde bulamayınca yaptığı hatayı anladı ve karısını geri almak için Troya’ya savaş açtı. Bütün Yunan krallarına da haberciler göndererek Helen’in kurtarılması için onları yardıma çağırdı. Çünkü kendisi evlenirken, diğer bütün krallar, Helen’in başına bir hal gelmesi halinde Menelaos’a yardım edeceklerine söz vermişlerdi. Verdikleri söz gereği, bütün krallar denizi aşıp güçlü Troya kentini yerle bir etmeye çok istekli idiler. Menelaos’un ağabeyi Agamemnon, yaşlı Nestor, Ajax, Patroklos hepsi hazırdılar. Ama Odysseus ile Akhilleus, pek ortalarda görünmüyordu. Yunanistan’ın en akıllı, en kurnaz kralı olan Odysseus, kocasına sadakati olmayan bir kadın için, evini ve ailesini terk etmek istemedi. Bunun için kendisini ordu kampına çağırmaya gelen haberciye delirmiş gibi davrandı. Bir taraftan tarlayı sürüyor, sonra da toprağa tohum yerine tuz ekiyordu. Ama Başkumandan Agamemnon’un gönderdiği haberci de kurnaz birisiydi. Haberci, Odysseus’un küçük oğlunu yakalayıp sabanın önüne bırakıverdi. Bunu gören Odysseus, sabanı kenara atarak oğlunun hayatını kurtardı. Bu da onun eskisi kadar akıllı olduğunu gösterdi. İsteksiz de olsa, orduya katılmaya mecbur kaldı.Akhilleus ise Troya’ya gittiği takdirde, Troya’nın yağmalanmasını ve yanışını görmeden öleceğini biliyordu. Bunu kendisine bir deniz perisi olan annesi Thetis, söylemişti. Onun için, kadın elbiseleri giyerek, kral Lycomedes’in sarayında. saray kadınları arasında saklanıyordu. Kumandanlar Akhilleus’u bulma görevini kurnaz Odysseus’a verdiler. Odysseus, bir seyyar satıcı kılığına girerek saraya gitti. Sergisinin bir tarafında kadınların seveceği cinsten takılar, diğer tarafında ise şahane silahlar bulunuyordu. Sarayın bütün kızları mücevherlerin etrafında kümelenirken, sadece Akhilleus kılıç ve kamalarla ilgileniyordu. Böylece Odysseus onu tanıdı. O da kaderini bile bile Odysseus’la birlikte ordu kampına katıldı. Sonunda ordu tamamlanmış ve gemiler yola çıkmaya hazırdı. Ama bu kez, günlerden beri esen Kuzey rüzgârı, bir türlü dinmek bilmiyor ve gemilerin Troya’ya yelken açmalarına imkân vermiyordu. Ordu çaresizdi. Sonunda kâhinlerden birisi Artemis’in Akhalara çok kızdığını, çünkü Agamemnon’un adamlarından birinin, onun en sevdiği tavşanlarından birini öldürdüğünü söyledi. Bu yüzden rüzgârı estirdiğini ve estirmeye devam edeceğini, ancak Agamemnon’nun kızı Iphiginia’yı kendisine kurban etmesi halinde öfkesinin dindirilebileceğini anlattı..
Bu Agamemnon için dayanılır gibi bir şey değildi. Buna rağmen zafer için buna razı oldu. Bir efsaneye göre, Iphiginia, Artemis’e kurban edildi. Bir başka efsaneye göre de Artemis, bir geyik gönderdi. Iphiginia yerine geyik kurban edildi. Bu olaydan sonra Kuzey rüzgârı durdu ve sayıları bini aşan gemi 100.000′i aşkın Akhalı savaşçıyı Troya önlerine taşıdı. Skamandar ve Simois Irmaklarının döküldüğü Çanakkale Boğazının kumsallarında kamp kurdular. Akhalar çok güçlü ve kalabalıktı. Defalarca kente saldırdılar. Ama Troya, güçlü surlarla çevriliydi. Ayrıca Priamos’un bu hücumları bertaraf edebilecek, kutsal Lion’u koruyabilecek kahraman oğulları vardı. Atları eğiten Hektor bunların en cesuru ve Troya ordusunun başkumandanıydı. Öte yandan Akhaları müşterek düşman kabul eden diğer Anadolu halkları da Troyalıların yanında yer aldılar. Savaş on yıl sürdü. 9 yıl boyunca zafer durmadan yön değiştirdi. Bazen Troyalılar üstün geliyor, bazen de Akhalar Troyalıları surların içine kadar kovalıyorlardı. Uzun süre hiçbir taraf belirgin bir üstünlük elde edemedi. Akhalar civardaki yerleşmeleri talan ediyor, kızları evlerinden alıp çadırlarına kapatıyorlardı.

Bu talanlarından birinde Agamemnon Khryse (Hrüse) kentinden Apollon’un rahibi Khryseis’i (Hrüseis) çadırına kapatmıştı. Kızının “onur payı” olarak Agamemnon’un çadırına kapatılmasına razı olmayan rahip, değerli kurtulmalıklarla Agamemnon’a gelip kızını serbest bırakması için yalvardı. Tekmil Akhalar, rahibe saygı gösterilip kızın babasına verilmesini istediler. Ama bu hiç de Agamemnon’un gönlünce değildi. Kızı serbest bırakmayı reddettiği gibi, rahibe çok kötü davrandı. Hakarete uğrayan rahip, eve dönüşünde Apollon’a yalvardı. Akhaların üstüne hastalık ve felaket göndermesi için dua etti. Apollon da onun duasını kabul edip, ateşli oklarını Akhaların üzerine gönderdi. Çok sayıda Akhalı asker hastalandı ve öldü. Sonunda Akhilleus, bütün kumandanları bir toplantıya çağırarak onlara Apollon’un öfkesini dindirecek bir yol bulunması gerektiğini aksi takdirde eve geri dönmekten başka yapılacak bir şey olmadığını söyledi. Bunun üzerine ünlü kâhin Kalkhas; Tanrının neden bu kadar çok öfkeli olduğunu bildiğini, ancak konuşmaktan korktuğunu, Akhilles onun hayatını korumayı garanti etmediği sürece de konuşmayacağını söyledi. Akhilleus’un kahinin hayatını koruyacağını garanti etmesi üzerine usta yorumcu konuşmayı kabul etti. “Tanrı Apollon kızgındır, çünkü saygısızlık etti Agamemnon duacıya, kurtulmalıkları istemedi, salmadı kızını, işte bu yüzden çektirdi bunca acıları okçu tanrı. Eğer Agamemnon hiçbir kurtulmalık almadan kızını babasına geri vermezse daha da çektireceği var.” (İlyada 90–96) Böyle dedi Kalkhas, öfke doldurdu Agamemnon’un yüreğini. Ama fazla bir seçeneği yoktu erlerin kralının. Bilici Kalkhas’a ve onu koruyan Akhilleus’a sövüp saydıktan sonra, kızı babasına vermeyi kabul etti. “Phoibos Apollon istiyorsa Khryseis’i ille de şu gemimle, yoldaşlarımla göndereceğim onu, ama barakandan alacağım kendim gelip senin onur payını, güzel yanaklı Briseis’i. Senden ne güçlü olduğumu o zaman anla gör. Korksun boy ölçüşmekten, ibret alsın, kim benimle eşit görmek isterse kendini.” (İlyada l 183–187) Böyle deyip bir yandan kızı babasına gönderirken, adamlarından iki tanesini de Akhilleus’un çadırına gönderdi. “Güzel yanaklı Briseis’i” alsın diye. Akhilleus habercilere kızı korkutmadan alabileceklerini, onlarla bir sorunu olmadığını söyledi ama, Tanrılar huzurunda bunu Agamemnon’a çok pahalıya ödeteceğine dair yemin etti. Bu olaya Akhilleus’un annesi deniz perisi Thetis de, en az oğlu kadar kızdı. Oğlunu yatıştırıp, savaştan tamamen elini çekmesini söyledi. Öte yandan da Olympos’a giderek Zeus’a yalvardı. “Zeus baba! Bir gün ya sözümle ya işimle ölümsüzler arasında yararlı olduysam sana, şimdi yerine getir şu dileğimi, kısa ömürlü oğluma değer ver; saygısızlık etti Agamemnon, erlerin başbuğu, aldı onur payını, yoksun bıraktı onu sen say, gücü Troyalılar tarafına ko ne olur. Akhalar saysınlar oğlumu, ününü yüce kılsınlar.” (İlyada l 503–510) Şimdi artık savaş Olympos’a da ulaşmıştı. Tanrıların bir kısmı Troyalıları destekliyor, bir kısmı ise Akhalıların yanında yer alıyordu. Afrodit doğal olarak Paris’in yanında yer aldı. Yine doğal olarak Athena ile Hera Akhaların tarafındaydı. Savaş tanrısı Ares her zaman Afrodit’in yanındaydı. Güneş tanrısı Apollon ve kız kardeşi Artemis ise Hektor’un koruyucularıydı. Dolayısıyla Troyalıların yanında yer aldılar. Denizler tanrısı, yeri sarsan Poseidon, denizci halk olan Akhaları destekledi. Zeus Troyalıları daha çok seviyor ama, tarafsız kalmayı tercih ediyordu. Yukarıda Olympos’ta durum böyle iken aşağıda Akhilleus gemilerin yanına oturmuş köpürüp duruyor, ne toplantılara katılıyor, ne savaşa gidiyor, içi içini yiyordu olduğu yerde. Akhilleus olmadan Akhalar Troyalılardan daha zayıftı. Buna rağmen Akhalar Troyalıları şehir surlarına kadar kovaladılar. Surların yanında çok kanlı savaşlar oldu. Kral Priamos ve diğer yaşlı Troyalılar da, savaşı bir kuleden seyrediyorlardı. Bir ara savaş durdu. Her iki taraf da askerlerini geriye çektiler. Paris ile Menelaos karşı karşıya gelmişlerdi. İkisi yalnız savaşacaklardı. Eğer Menelaos kazanırsa Helen’i alıp Isparta’ya geri dönecek, eğer Paris kazanırsa Helen Troya’da kalacaktı. Her iki halde de savaş bitecekti. Teklif Paris’ten gelmişti. Hektor’a hitaben yaptığı konuşmada şöyle dedi: “Troyalıları tekmil Akhaları oturt yere, koyun ortalarına Ares’in sevdiği Menelaos’la beni, çarpışalım Helen için, bütün malı için. Alsın bütün malı, götürsün kadını evine. Kim üstün gelir, kazanırsa zaferi and içsin dost olsun ötekiler de. Siz Troyalılar oturun bereketli Troya’da. Akhalar da at besleyen Argos’a dönsünler, güzel kadınlı Akha topraklarına.” (İlyada lll 70–75) Paris’in yaptığı bu teklif Hektor tarafından Akhalara iletildi. İki ordu arasında bu konuşmalar olurken, bütün bu savaş ve acıların sebebi olan Helen, Priamos ve diğer yaşlı Troyalıların savaşı izledikleri kuleye geldi. Onun geldiğini görünce şu sözleri söylediler usulca: “Troyalılarla Akhaların, böyle bir kadın için yıllardır acı çekmeleri hiç de ayıp değil. Yüzüne bakan ölümsüz tanrıçalara benzetir onu. Ama gene de binse gemiye keşke gitse. Gitse de bizi, çocuklarımızı belaya sokmasa.” (İlyada lll 154–160) Böyle konuştu Troya’lı ulular kendi kendine. Daha sonra Priamos, Helen’i yanına çağırıp aşağıdaki Yunanlı kahramanların adlarını tek tek sordu. Bu arada düello başladı. Mızrağı ilk fırlatan Paris oldu. Menelaos, mızrağı kalkanı ile savuşturup kendi mızrağını fırlattı. Mızrak Paris’in gömleğini yırttı ama onu yaralamadı. Daha sonra kılıcını çekip, Paris’i tolgasından vurdu; ama kılıç kırılıp yere düştü. Silahsız olmasına rağmen, Paris’in üzerine atılıp onu miğferinin ibiğinden tuttu. Eğer Aphrodite karışmasaydı onu sürükleyip Yunanlıların sıralarına kadar götürecekti ama Aphrodite, miğferin ipini kopartıp onun Troya’ya kaçmasına yardım etti, Menelaos, elinde Paris’in miğferi olduğu halde öfkeyle Troya sıralarına giderek, Paris’i aramaya başladı. Aslında Troyalılar tarafında ona yardım edecek hiç kimse yoktu. Çünkü mızrağını fırlatmaktan başka hiç dövüşmediği için herkes ondan nefret ediyordu. Her nasılsa kaçmayı başarmıştı. Nasıl kaçtığını, nereye gittiğini hiç kimse bilmiyordu. Bunun üzerine erlerin başbuğu Agamemnon, her iki orduya birden konuşarak Menelaos’u muzaffer ilan etti. Daha önce kararlaştırdığı gibi Troyalıların Helen’i geri vermeleri gerekiyordu. Athena ile Hera işe karışmasalardı Troyalılar da buna razıydılar. Her iki tanrıça da Troya kenti yerle bir edilmedikçe savaşın bitmesini istemiyorlardı. Hera’nın kışkırtmasıyla, Athena seğirtip savaş meydanına geldi. Amacı anlaşmayı bozmak için bir Troyalıyı kandırmaktı. Aptal Pandoros kandırılması en kolay Troyalı idi. Athena, onu kolayca kandırdı. Pandoros Menelaos’a bir ok fırlatıp onu hafif yaraladı. Bu savaşı tekrar başlatmak için yeterliydi. Her iki taraftan sayısız insanlar öldü. Tanrılar ve tanrıçalar da savaş meydanında idi. Onlar da ölümlüler gibi, birbirleriyle savaşıyorlardı. Büyük şampiyon Akhilleus’un savaştan uzak barakasında oturmasına rağmen Akhalar savaşta üstündüler. Ajax ve Diomedes kahramanca savaşıyorlardı. Aphrodite’in oğlu prens Aeneas Diomedes’in elinden az daha ölüyordu. Diomedes, onu yaraladı; ama annesi Aphrodite onu kurtardı. Diomedes Aphroditi’ de yaraladı. Ona bu cesareti tanrıça Hera vermişti. Aphrodite Hera’yı Zeus’a şikâyet etmek için Olympos’a giderken Apollon Aeneas’ı Troya’ya taşıdı. Daha sonra Diomedes, Athena’nın da yardımıyla Ares’i karnından yaraladı. O da Aphrodite gibi soluğu Zeus’un yanında aldı, Athena’yı şikâyet için. Zeus baba, Akhilleus’a yapılan haksızlığın intikamının alınması ve ona tekrar ün kazandırılmasına dair Thetis’e verdiği sözü de hatırlayarak bütün ölümsüzleri Olympos’a çağırdı ve orada kalmalarını emredip, kendisi aşağıya Troyalılara yardıma gitti. Zeus’un işe karışmasıyla, her şey birden bine değişiverdi. Troyalılar, Akhalar’ı gemilerine kadar püskürttüler. Hektor, coşmuştu. Troyalıların “Atları terbiye eden” diye ad taktıkları Hektor, hiç bu kadar cesur, hiç bu kadar muhteşem görülmemişti. Akhalar’ın başı iyiden iyiye derde girmişti. Agamemnon, savaştan vazgeçip Yunanistan’a dönmeye karar vermişti. En yaşlı kumandan Nestor, aşağılanmış bir şekilde geri dönmektense Akhilleus’un öfkesini dindirmenin bir yolunun bulunması gerektiğini söyledi. Agamemnon, aptallık ettiğini itiraf etti. Akhilleus’un onur payı Briseis’i ve değerli hediyelerini ona geri vereceğini Odysseus’a söyledi. Bunu Akhilleus’a anlatması için yalvardı. Akhilles, bunu kabul etmedi. Ertesi gün, Akhalar gene püskürtüldü. Troyalılar, gemileri ateşe verecek kadar yaklaşmışlardı. Bu durumu gören Akhilleus’un en iyi arkadaşı Patroklos Akhilleus’a yalvararak, ya Akhalar’a yardım etmesini veya en azından o muhteşem zırhını kendisine ödünç vermesini söyledi. Akhilleus kendisini aşağılayan insanlar için savaşmayacağını söyledi. Ama Hephaistos ustasının yapmış olduğu o muhteşem zırhı ve adamlarını Patroklos’un emrine vermeyi kabul etti. Patroklos, Akhilleus’un zırhını giyerek ve onun adamlarını da alarak savaşa katıldı. Troyalılar, onu bir müddet Akhilles zannettiler, Gerçekten oda Akhilles gibi muhteşem savaşıyordu. Sonunda Hektor ile karşılaştı. Hektor Patroklos’u kargısıyla öldürüp, zırhını soydu ve kendisi giydi. Sanki Akhilleus’un bütün gücü Hektor’a geçmişti. Patroklos’un cesedi etrafında çok kan döküldü. Sonunda iki Ajax’ın yardımıyla Akhalar cesedi gemiye taşıdılar.
Acı haber Akhilleus’a ulaştı. O da en iyi arkadaşının ölümünü Hektor’a hayatı ile ödeteceğini dair yemin etti. Hektor’un ölümünden sonra kendisinin ölümü de kaderine yazılı idi. Bunu bile bile kaderine razı oldu. Annesi Thetis, onu durdurmak için hiçbir çaba göstermedi. Ona Hephaistos’un yaptığı yeni silahlar ve zırh getirdi. Zırhı giyip askerlerinin başına geçti. Kahramanca savaşıyor ve her yerde Hektor’u arıyordu. Hektor ise, Troyalıların başına geçmiş surların yanında kahramanca şehrini korumaya çalışıyordu. Olympos’lu tanrılar yine aşağıya inmiş, Troya ovasında ölümlüler gibi hararetle savaşıyorlardı. Skamander nehri sularını geçmek isteyen Akhilleus’u boğmaya çalıştı. Ama Akhilleus’u durdurmaya imkânı yoktu. Her şey tanrılarca kararlaştırılmıştı. Apollon bile artık Hektor için savaşmanın faydasızlığına inanmıştı. Troyalılar geri püskürtüldü. Şehir kapıları açılıp savaşçılar şehrin içine alındalar. Sadece Hektor dışarıda kaldı. Dimdik duruyordu surların önünde. Babası Priamos, annesi Hekabe surların içine gelip hayatını kurtarması için ona yalvardılar. Ama o bunları dinlemedi. Troyalıların gerilemesi onun suçu idi çünkü Troyalıları, o kumanda ediyordu. Menelaos Patroklos’un cesedini taşıyor. Hektor böyle düşünürken Akhilles hışımla surlara yaklaştı. Yanında ise ölümsüzlerden Athena duruyordu. Hektor ise yalnızdı. Apollon, onu kaderine terk etmişti. Akhilleus gitgide yaklaşıyordu. Etrafa pırıltılar saçan tunç zırhı içinde yaklaşan Akhilleus’u görünce Hektor’u bir titreme aldı. Kaçmaya başladı. Akhilleus da peşine takıldı. Hektor önde Akhilleus arkada şehir surlarını üç defa döndüler. Sonra Athena, Hektor’un kardeşi Deiphobus kılığına girerek ona Akhilleus’la karşılaşma cesaretini verdi. “Gel birlikte karşı koyalım, püskürtelim onu” dedi. Soylu Troyalıların lideri, parlak tolgalı Hektor da ona inandı. Akhilleus’un karşısına dikilerek şöyle haykırdı: “Artık kaçmam senden Peleus oğlu deminki gibi. Tanrısal Priamos’un şehrini dolandım üç kere, durup saldırışını beklemeye yüreğim varmadı, ama şimdi buyuruyor sana karşı koymayı ya sen benim elime geçersin, ya geçerim ben senin eline. Haydi, Tanrıları tanık tutalım anlaşmalarımıza. Olamaz onlardan iyi tanık, iyi bekçi. Zeus bana zaferi verir de alırsam canını, dile gelmez saygısızlık göstermem sana. Ünlü silahlarını soyar, ölünü geri veririm Akhalara. Sen de Akhilleus yap benim gibi.” Ayağı tez Akhilleus yan yan baktı. Dedi ki: Hektor, düşmanım, antlaşmadan söz açma bana, böyle şey olamaz insanla aslan arasında. Nasıl uyuşmazsa kurtla kuzunun gönlü, durmadan kin beslerler birbirlerine, bizim de dostluk yapmamız akla sığmaz.” (İlyada XXll 250–265) Böyle söyleyip mızrağını fırlattı, mızrak hedefini şaştı. Athena mızrağı tekrar geri getirdi. Sonra Hektor isabetli bir atış yaparak Akhilleus’un kalkanını tam ortadan vurdu. Mızrak kalkanı delemedi. Hemen arkasını dönüp kardeşini aradı., onun mızrağını almak için. Kardeşini orada göremeyince Athena’nın kendisini kandırdığını anladı. Kaçacak bir yer yoktu. Kılıcını çekip Akhilleus’a saldırdı. Daha ona yaklaşamadan Akhilleus onu mızrağıyla boynundan vurdu. Yere yuvarlanan Hektor son nefesinde, vücudunu ailesine geri vermesi için Akhilleus’a yalvardı. Demir yürekli Akhilleus’un öfkesi pek dineceğe benzemiyordu. Ona yan yan bakarak şöyle dedi: “Dizlerime sarılma köpek, yalvarma bana anan baban adına. Gönlüm yüreğim kışkırtıyor beni, diyor şunun etini parçala, çiğ çiğ ye, senin bana bu yaptıklarından sonra, kimse uzaklaştıramaz başından köpekleri. Getirseler bana kurtulmalığın on katını, tartsalar şurada daha çok veririz deseler, Dardanos’un oğlu altın kosa teraziye senin ağırlığınca, döşeğine yatırıp ağlayamayacak seni doğuran, köpekler kuşlar yiyecek bütün bedenini.” (İlyada XXll 345–355) Böyle söyleyip zırhı ölüden soydu. Akhalar da teker teker ölünün yanından geçip boyuna posuna güzelliğine hayran kaldılar. Ama bir tekme vurmadan da gitmiyorlardı ölüye. Akhilleus ise, daha kötü şeyler yapmayı planlıyordu. İki ayağını topukla bilek arasından deldi. Kayışlar geçirdi deliklerden. Bağladı arabaya, başı bıraktı yerde sürüklensin diye. Sonra atladı arabaya ünlü silahlarıyla. Kamçıladı atları. Ölüyü surların önünde defalarca sürükledi, azgın öfkesi dinene kadar. Sonra, aldı, götürdü gemilerin yanına. Patroklos’un intikamı alınmış ama ölüsü hala yakılmamıştı. Hemen odunlar kesilip büyük bir yığın yapıldı. Yığınların üstüne de Patroklos’un ölüsü yerleştirildi. Kurbanlar kesilip ölünün etrafına dizildi. Birçok Akhalarla birlikte Akhilleus da saçından bir tutam kesip ölünün üzerine attı. Son olarak Akhilleus, 12 Troyalı çocuğu kargısıyla öldürüp yığına kattı. Öldürmeye bir türlü doymuyordu. Sonra yığını ateşe vererek ağlaya ağlaya ağıta başladı. “Verdiğim bütün sözleri getireceğim şimdi yerine. Ulucanlı Troyalıların on iki soylu oğlunu, yutacak alevler seninle birlikte, Priamos oğlu Hektor’a gelince, ateşe yedirmem onu, yedireceğim köpeklere.” (İlyada XXlll 18–184) Ama köpekler sokulamıyordu Hektor’un cesedine. Aphrodite ölünün başında nöbet tutuyordu. Hektor’un ölüsüne yapılan bu saygısızlıklar Hera, Athena ve Poseidon hariç bütün ölümsüzleri tiksindirmişti. Özellikle baba tanrı Zeus bu saygısızlığa çok kızmıştı. Zeus, Priamos’u cesaretlendirerek onun Akhilleus’un kampına gitmesini sağladı. Zengin kurtulmalıklarla kampa gelen Priamos, oğlunun cesedini vermesi için Akhilleus’a yalvardı.
Akhilleus karşısında yalvaran yaşlı adamı görünce kendi babasını hatırlayıp insafa geldi ve hediyeleri kabul ederek, ölüyü babasına verdi. Ayrıca, ölü yakma merasimi için de 9 gün boyunca Akhaları savaştan uzak tutacağınadair söz verdi. Troyalılar, 9 gün boyunca, Hektor’un ölüsü etrafında yas tutup, ağıtlar yaktılar. Onuncu gün şafak vakti, ölü odun yığınlarının üzerine konulup yakıldı. Daha sonra, kemikler ve küller altın bir kupaya gömülüp, üzeri kocaman işlenmiş taşlarla örüldü. Mezarın üstü toprakla örtülerek büyük bir tümülüs oluşturuldu. Hektor’un cenazesi için kararlaştırılan süre dolduktan sonra, savaş tekrar başladı. Etiyopya Prensi Memnon, büyük bir orduyla gelip Troyalılara yardım etti. Bu yeni taze güçle saldıran Troyalılar, Akhaları çok güç durumda bıraktılar. Birçok Akhalı savaşçı öldü. Sonunda Akhilleus, Memnon’u öldürdü. Durum tekrar Troyalıların aleyhine dönmüştü. Akhilleus yine coşmuştu. Ama onun belki de son kükreyişi olacaktı. Bütün Troyalıları önüne katmış surlara doğru kovalıyordu. Surlara yaklaştığı bir sırada, orada, çalıların arasına gizlenmiş duran Paris’in attığı zehirli bir okla topuğundan vurularak öldü. Topuğu onun en zayıf yeri idi. Annesi deniz perisi Thetis, onu “yaralanmaz” yapmak için topuğundan tutup Styx Irmağının sularına batırmıştı. Ancak topuğun elle tutulan kısmı kutsal suyla ıslanmadığı için zayıf kalmış ve Paris, onu bu en zayıf noktasından vurmuştu. Ajax, Akhilleus’un ölüsünü savaş meydanından taşıdı. Ölü yakma töreninden sonra külleri Patroklos’un küllerinin konulduğu kaba konularak beraberce gömüldü. Akhilleus’un ölümünden sonra, onun Hephaistos usta tarafından yapılmış olan muhteşem zırhı kumandanlar arasında yeni bir huzursuzluğa yol açtı. Zırh acaba Akhilleus’un ölüsünü savaş alanı dışına taşıyan Ajax’ın mı olmalıydı? Yoksa Odysseus’a mı verilmeliydi? Kumandanlar arasında yapılan gizli bir oylama sonunda zırha sahip olma hakkı Odysseus’a verildi. Ajax da, kendini aşağılanmış görüp, kılıcının üstüne atlayarak intihar etti. Bu iki kahramanın kısa zamanda arka arkaya ölmeleri Akhaların cesaretlerini kırdı. Zafer, çok uzak görünüyordu, ama vazgeçmeye de hiç niyetleri yoktu. Akhilleus’un genç oğlu Neoptolemus, Paris’i öldürdü. Ama onun ölümü Troyalılar için pek de büyük bir kayıp değildi. Zaten bütün bu belaları Troyalıların başına hep o açmamış mıydı? Bir keresinde ağabeyi Hektor onu şöyle azarlamıştı:
”Seni alçak, seni parlak oğlan, seni çapkın,
Seni ırz düşmanı seni.
Hiç doğmaz olaydın keşke,
Ya da kalaydın ölümüne dek evlenmeden.
Çok isterdim bunun böyle olmasını
Hem çok da iyi olurdu hani
Ne baş belası kesilirdin o zaman
Ne de yüz karası olurdun başkalarına
Nasıl kaçırdın ta uzak ülkelerden
Kargı salan erlerin gelini, güzel yüzlü kadını
Baş belası yaptın onu babana, halkımıza, ilimize”
İlyada III.39_50
Paris’in ölümünden sonra da Troyalılar güçlerini korudular. Şehir surları dokunulmamış bir şekilde ayaktaydılar. Savaş genellikle surlardan uzakta ovada cereyan ettiği için ciddi bir tehditle karşılaşmamışlardı. Bu, sonu olmayan savaşa bir son verebilmek için orduyu şehrin içine alıp, Troyalıları bir baskınla yok etmekten başka çare yoktu. Bunu nasıl yapacaklardı? Akhaların en akıllısı kurnaz Odysseus, bir tahta at yapma fikriyle ortaya çıktı. Büyük ve içi boş bir at olacak ve içine belirli sayıda asker alabilecekti. Odysseus ve diğer bazı seçkin komutanlar atın içine gizlenirken, diğerleri denize açılıp Tenedos (Bozcaada)’nın arkasına, Troyalıların onları göremeyecekleri bir şekilde gizleneceklerdi. Eğer işleri ters giderse, Yunanistan’a geri dönecekler. Tabi bu arada atın içindekiler ölümüne terk edilecekti. Ama her şey Odysseus’un planladığı gibi giderse, Troya’ya geri dönüp, şehrin içine girmek için verilecek işareti bekleyeceklerdi. Planın yürümesi için geride bir Akhalı asker bırakacaklardı. Bu askerin görevi; tahta atın şehrin içine alınmasını sağlamak için, Troyalıların ikna edilmesiydi. Her şey Odysseus’un planladığı gibi gitti. Bir sabah, Troyalılar büyük bir şaşkınlıkla uyandılar. Her yer çok sakindi. Gürültülü Akha kampı, tamamen boştu ve gemilerde gitmişlerdi. Batı kapısı önünde de daha önce hiç görülmemiş büyüklükte ve biçimde tahtadan bir at duruyordu. Öyle görünüyordu ki, Akhalar bu işten vazgeçmişler, mağlubiyeti kabul edip Yunanistan’a geri dönmüşlerdi. Ancak bu kocaman tahta at da neyin nesiydi? Troyalılar, bu soruları kendi kendilerine sorarken, Akhaların geride bıraktıkları Sinon isimli asker ortaya çıktı. Troyalılar Sinon’u yakalayıp kral Priamos’a götürdüler. İyi bir aktör olan Sinon, ağlıyor, sızlıyor ve Yunanlılardan nefret ettiğini söylüyordu. Bunun sebebini ise şöyle açıklıyordu:”Akhalar, Troya’ya yelken açmalarını engelleyen kuzey rüzgârını durdurmak için kral Agamemnon’un kızı Iphiginia’yı kurban ettiler. Geriye dönüşleri için ise ben talihsiz kurban olarak seçildim. Tam yola çıkarlarken beni kurban edeceklerdi. Her şey hazırdı. Ama gece olunca karanlıktan yararlanarak bir bataklığa saklandım ve gemilerin uzaklaşmalarını seyrettim.” Sinon’un anlattığı bu hikâyeye herkes inandı. Çünkü o rolünü çok iyi oynuyordu. Hikayesinin ikinci ve asıl can alıcı kısmına şöyle devam etti.: ”Tahta at Tanrıça Athena’ya kutsal bir sunak olarak yapılmıştır. Böyle büyük yapılmasının sebebi Troyalıların onu dar şehir kapılarından şehrin içine almalarını engellemek içindir. Akhaların beklentisi Troyalıların bu atı yakıp yıkmalarıdır. Böylece tanrıça Athena’nın öfkesini Troya üzerine çekmiş olacaklardır. Ama Troyalılar atı şehrin içine alıp onu korurlarsa tanrıçanın lûtfu Troyalılara yönelecektir.” Akıllıca düzenlenmiş bu hikâyeye Troyalı rahip Laokoon ve Hektor’un kız kardeşi Kassandra dışında herkes inandı. Rahip Laokoon, ”hediye veren Yunanlılardan sakının” diyerek Troyalıları uyardı. Atın hemen yakılmasını söyledi. Hiç kimse ona inanmadı. Laokoon’un Troyalıları ikna etmesinden korkan Poseidon denizden iki tane korkunç yılan göndererek, Laokoon ile iki oğlunun öldürttü. Bir bilici olan Kassandra da, bunun bir hile olduğunu söylediyse de ona kimse inanmadı. Apollon, Kassandra’ya âşık olmuş bu yüzden ona geleceği görme yeteneği vermişti. Kassandra Apollon’un aşkını kabul etmemiş, o da Kassandra’ya verdiği bu yeteneğin yarısı geri almıştı. Yani Kassandra geleceği görmeye devam edecek ama ona kimse inanmayacaktı. Troyalalır, hiç tereddüt etmeden, atı şehrin içine sürüklediler. On yıl süren korkunç savaş bitmiş, nihayet özlenen barış gerçekleşmişti. Troyalılar, bunu eğlenceler düzenleyip şölenlerle kutladılar. Gece yarısı herkesin derin uykuda olduğu bir sırada Odysseus ve arkadaşları teker teker nöbetçileri öldürdüler ve kapıları ardına kadar açtılar. Zaten Akha ordusu, şehrin surlarına çok yaklaşmıştı. Açık kapılardan sessizce şehrin içine sızarak her tarafta yangılar çıkarttılar. Yangınları söndürmek için dışarıya çıkan Troyalılar ne olduğunu anlayamadan kılıçtan geçirildiler. Bu yapılan savaş değil kasaplıktı. Şehrin bazı bölümlerinde Troyalılar küçük gruplar oluşturup düşmana karşı koydular. Tek amaçları ölmeden önce mümkün olduğu kadar çok Akhalı öldürmekti. Bazıları öldürdükleri Akhalıların giysilerini giyip düşmana yaklaşıyorlardı. Bu yolla birçok Akhalı asker öldü. Başlangıçta çok fazla Troyalı uykuda katledildiği için bu savaş adil değildi. Artık sona yaklaşılmıştı. Akhilleus’un oğlu Neoptolemus, yaşlı Priamos’u karısı ve kızlarının gözü önünde öldürdü. Daha sabah olmadan Aeneas hariç, bütün Troyalı liderler öldürülmüştü. Annesi Aphrodit’in de yardımıyla Aeneas, Babası Ankhises ve oğlu Ascanius’u da alıp Troya’dan kaçmayı başardı. Uzun maceralardan sonra İtalya’ya ulaştı. Orada güçlü bir Etrüsk kralının kızı ile evlenerek yeni bir şehir kurdu. Roma’nın gerçek kurucuları olan Romus ve Romulus kardeşler bu şehirden ve Aeneas’ın soyundan geldikleri için, Aeneas her zaman Roma’nın gerçek kurucusu olarak kabul edilmiştir. Troya’nın baştanbaşa yakıldığı o korkunç gece, Aphrodite, güzel Helen’e de yardım etti. Paris’in ölümünden sonra töreye göre Paris’in kardeşi Deiphobos’la evlenmiş olan Helen Aphrodit’in de yardımıyla eski kocası Menelaos’a gitti. Menelaos, onu memnuniyetle kabul etti. Ertesi gün, hep beraber Yunanistan’a geri döndüler. Onlar, Yunanistan’a yelken açarken, Asya’nın en mağrur kentinden geriye bıraktıkları şey, sadece için için yanmakta olan bir harabe idi.
İLYADA MİTOLOJİSİNİN BELLİ BAŞLI KARAKTERLERİ:
HOMEROS
Homeros Antik Anadolu’da’da yaşamış İyonyalı ozan. Batı Edebiyatı’nın ilk büyük eserleri sayılan İlyada ve Odysseia Destanları’nın yaratıcısı veya derleyicisi olduğu kabul edilir. Yaşamı hakkında çok az bilgi vardır.
Kendisinden çok sonraları gelen Klasik Çağ yazarlarınca Truva Savaşı sırasında (Milattan Önce 12. yy) yaşadığı rivayet olunmuşsa da, destanlarında kullandığı dilden hareketle, günümüz araştırmacılarınca Milattan Önce 8. veya 9. yüzyıllarda, Batı Anadolu’da büyük ihtimalle Smyrna’da (bu günkü adıyla İzmir) yaşadığı ifade edilir. Ancak gerçekte Homeros isimli bir şair yaşadıysa bile bu destanları yaratan veya derleyen tek bir ozan olmadığını düşünen araştırmacılar da vardır. Hayatıyla ilgili bir başka rivayet ise kör olduğudur. Fakat destanlarındaki betimlemelerin canlılığından, destanlarını yazdığında kör bile olsa bir zamanlar gözlerinin gördüğü anlaşılır.
Yazdığı destanlar Klasik Çağ Yunan Edebiyatı’nı ve Mitoloji’sini derinden etkilemiş ve bunların aracılığıyla da bütün batı edebiyatına etki etmiştir. İrlandalı yazar James Joyce’un Ulysses’i, İngiliz yazar Shakspeare’in Troilus ve Cressida’sı, Romalı şair Virgillius’un Aeneas’ı Homeros’un destanlarından derin izler taşıyan eserlerdendirler. Homeros ve eserleri İlyada ve Odysseia hakkında Azra ERHAT’ın İlyada’ya yazdığı önsöz çok önemlidir. Bu geniş önsözde Homeros, eserleri ve içinde bulunulan ortam etraflı bir şekilde sürükleyici bir dille anlatılmaktadır.
Acı üstüne acıyı Akhalara o kahreden öfke getirdi,
Ulu canlarını Hades’e attı nice yiğitlerin,
Gövdelerini yem yaptı kurda kuşa.
Buyruğu yerine geliyordu Zeus’un,
İlk açıldığı günden beri araları,
Erlerin başbuğu Atreusoğlu’yla Tanrısal Akhilleus’un.
Onları birbirine düşüren hangi tanrı?
Apollon, Leto ile Zeus’un oğlu.
Atreusoğlu Tanrının Duacısı Khryses’i saymadı diye,
İnsanlar Kırılıp gidiyordu birbiri ardı sıra.
Khryses, kurtarmak için Akhaların elinden kızını,
Bir yığın kurtulmalıkla gelmişti tez giden gemilerine,
Elinde okçu tanrı Apollon’un şeritleri sarılı altın değneği,
Bir bir yalvarıyor tekmil Akhalara,
Daha çok, orduları dizen Atreusoğlu’na yakarıyordu,
Güzel dizlikli Akhalar, Atreusoğulları,
Olympos’taki yüce tanrılardan dilerim,
Priamos’un ilini yerle bir edesiniz.
Sonra sağ salim dönesiniz evinize.
Alın bu kurtulmalıkları, verin kızımı bana,
Korkun Zeus’un oğlu Apollon’dan, sayın onu.
Tekmil Akhalar bağrıştı bir ağızdan:
Alınsın değerli kurtulmalıklar, duacıya saygı gerek.
Ama Atreusoğlu Agamemnon’un gönlünce değildi bu,
Tersleyip kovdu mu onu, şöyle buyurdu:
“Bir daha seni görmeyim ihtiyar,
Şu koca karınlı gemilerin yanında …”
Kronos ile Rhea’nın evliliklerinden Hestia, Demeter, Hera adlarında üç kızla, Hades, Poseidon, Zeus adlı üç erkek çocuk dünyaya geldi. Babasına yaptıklarını unutmayan Kronos kendisinin de oğullarından aynı karşılığı göreceğinden korkuyordu bu yüzden Karısının her yeni doğurduğu çocuğu yutup, karnında saklıyordu. Rhea yalnız “Zeus”u onun elinden kurtarabildi. Tanrıça gecenin karanlığından faydalanarak çabucak koşup Girit adasında “İda” dağının tepesine çıktı. Çocuğunu da beraber götürmüştü. Gaia çocuğu aldı ve onu bir mağaranın dibine sakladı. Rhea bir kocaman taşı kundak bezlerine sarıp Kronos’a verdi. Kronos bu taşı da hemen yuttu, oğlunun dünyada yaşadığını bilmiyordu. Ve ilerleyen zaman içinde oğlu büyüyüp yenilmek nedir bilmeyecek, sıkıntı nedir duymayacak, gücü ve kuvveti ile babasını kendisine boyun eğdirecek, onun bütün imtiyazlarını, şan ve şerefini elinden alacak, onun yerine bütün ölmezlerin başı olacaktı. Gerçekten Zeus, ormanların sık dalları arasında büyüdü; keçi sütünü emdi; bağırmalarını babası duymasın diye Kuretoslar da onun başında kalkanlarını çarparak gürültüler çıkardılar. Olgunluk çağına gelince Zeus saklandığı mağaradan çıktı. Kronos’u yuttuğu tanrıları ve taşı çıkarmaya zorladı. Sonra onu gökten kovup dünyanın ta dibine, yerin ve denizin alt tabakasının daha da altına attı.
ZEUS
“ZEUS: Tanrıların tanrısı. Kronos ile Rhea’nın oğlu; Poseidon, Hades, Hestia, Demeter ve Hera’nın kardeşi, Hera’nın kocası. Kardeşleriyle yeri, yeraltını, denizleri, göğü paylaşan Zeus Tesalya’da Olympos Dağı’nın doruğunda yaşamaktadır. Her şeyi düzenleyen, yöneten, iyilik ve kötülük dağıtan, tüm ölümsüz ve ölümlülere egemen olan en güçlü tanrıdır. Gökle ilgili doğal güçler de onun egemenlği altındadır. Zeus hakka dayanan insanca bir düzenin kurucusu ve koruyucusu sayılır. Troia Savaşı’nı İda Dağı’nın doruğundan izler, yönetir. Kimi zaman Akhalar’ın kimi zaman Troialılar’ın yanındadır, kimi kez de güçsüzdür, kadere karşı gelemez.”
HERA
Yunan mitolojisinde Zeus’un eşi ve ablası olan tanrıçadır. Babası Titanlardan Kronos, annesi Rheiadır. Olympos tanrıları arasında kraliçe vasfına sahiptir ve Evlilik Kraliçesi olarak anılır. Eski inanca göre doğum sırasında kadınların ve evliliklerin koruyucusudur. Mitolojide en güçlü, en cesur ve ikinci en güzel tanrıça olarak nitelendirilir. Hatta Hera Afrodit’ten sonra en güzel tanrıça olduğunu bildiği halde kendisine âşık olan erkekleri hep reddetmiş, kendisini hep Zeus’a sunmuştur. Simgeleri nar, zambak, inek ve en önemlisi tavus kuşudur. Çok kıskanç bir tanrıçadır, Zeus’la ilişkisi olduğunu bildiği Kallisto’u ayı, İo’yu bir ineğe çevirmiştir. Zeus Hera’yı aldattığı için Hera tarafından defalarca cezalandırılır. Ama Zeus’u etkilemediği aşikârdır. Zeus baştanrı ve Hera baştanrıça olarak bilinir. Bazı kaynaklara göre de Hera, Zeus’la evlenmiş ve tüm koşullara karşın Zeus’la iyi geçinerek ve zorluklarla baş ederek dünyaya evliliğin kutsallığını göstermiştir. Hera çok yönlü bir tanrıçadır. Baharla ilişkilendirilir. Aynı zamanda Zeus’u kutsal evliliğe ikna etmiştir. Bu yüzden çetin ceviz olarak da bahsedilir. Ayrıca önemli bir bilgiye göre Heusha adında bir çocukları vardır. Zeus Hera’yı aldatınca (Hera çok kıskanç olduğu için) Zeus’u cezalandırır ve onu boğaya çevirir. Ayrıca Hephaistos ve Ares Hera’nın çocuklarıdır.
POSEİDON
“Denizi simgeleyen, denizin mutlak hâkimi sayılan Olympos tanrısı, Zeus ve Hades’in kardeşi. Zaman zaman Zeus’a karşı çıkan, direnen Poseidon’u Homeros, Zeus’la çoğu kez eşdeğer tutar. Poseidon’un sarayının Tenedos (Bozcaada) ile Imbros (Gökçeada) arasında deniz dibinde bir mağarada olduğuna inanılır. Troya’nın surlarını yapmış olmasına karşın, Laomedon tarafından kandırıldığı için savaş süresince Akhalar’ın tarafını tutmuştur.”
HADES
Hades Yunan mitolojisinde ölülere hükmeden yeraltı tanrısıdır. Zeus’un kardeşidir. İnananlarının ölüm sayısını artırmak için delice uğraşan, açgözlü bir tanrıdır. Ziyaretçi bakımından zengindir, sonuçta her ölümlü oraya gider. Erynyes’ler onun değerli misafirleridir. Hades, kendisini ziyarete gelenlerin yeraltı dünyasını terk etmeleri konusunda oldukça isteksizdir. Kendisi de yeraltı dünyasından pek ayrılmaz zaten. Kelime anlamı olarak “Hades” görünmez manasına gelmektedir. Onu görünmez yapan bir miğferi vardır. Yeraltı zenginliklerinin sahibidir, yerden çıkan değerli metaller onu bolluk çokluk ve servet tanrısı yapmıştır. Acımasız ve hatta korkunçtur; ama sözünden dönmez ve birçok tanrının aksine kaprisli bir tanrı değildir. Mitolojik öykülerde adı çokça yer almamaktadır. Bilinen en önemli öyküsü karısı Persephone’yi kaçırması ile ilgili olandır. Ancak Hades’in en önemli sıfatı, ölümün tanrısıdır. (Ölüm de başlıbaşına bir tanrıdır: Thanatos) Hades aynı zamanda ölüler ülkesinin de adıdır. Hades ülkesi Tartaros ve Erabos olarak ikiye ayrılır. Zeus ve yandaşları, yendikleri bütün titan ve müttefiklerini dipsiz Tartaros’a atmışlardır. Ölen insanlar ise önce Erabos’a, oradan da Tartaros’a geçer. Ölüleri Erabus’tan Tartaros’a götüren kayıkçıya bu taşımanın bedeli olarak iki sikke altın verilir. Bu sebepten dolayı, Antik Yunan’da ölenlerin gözlerine iki altın para konulur. Enteresandır ki, Hades’in yeraltı ülkesine yaşayanlar da ölmeden geçebilmektedir. Ancak diyarın girişini üç kafalı şeytani bir köpek olan Cerberus korur. Herkes o köpeğin dehşetinden korkar ve kimse o kapıyı geçemez. Herkül bir macerasında bu köpekle yüzleşmeye gider. Hades her ne kadar birçok zenginliğe sahip olsa da ortalıklarda pek gezinmez, övünmez, konuşmaz, kendi yeraltı ülkesinde oturmayı tercih eder. Çünkü sahibi olduğu yeraltı ülkesi o kadar çirkin bir ülkedir ki, efendisi sürekli saklanır. Bir keresinde Poseidon, Hades’i utandırmak için üç başlı mızrağını yere saplar ve yeryüzü boydan boya yarılarak Hades’in çirkin yeraltı ülkesi meydana çıkar. Az utanıp sinirlenmemiştir Hades. Hades yeraltının, cehennemlerin tanrısıdır. Ayrıca “Hades” Ölüler Ülkesinin de adıdır. Hades görünmeyen anlamına gelir. Zaten Hades’in miğferi onu görünmez yapar. Zeus, yeryüzünün hâkimiyetini kardeşleri arasında paylaşırken Zeus’a gökyüzü, Poseidon’a denizler ve Hades’e yeraltı düşer. O artık ölüler ülkesi tanrısıdır, korkunç bir tanrıdır ancak kötü değildir. Yeraltının tüm hazineleri Hades’in olduğu için diğer adı Plüton’dur. Karısı, Demeter ve Zeus’un kızı Persephone’dir.
DEMETER
Demeter, Yunan mitolojisinde mevsimlerin ve anne sevgisinin tanrıçası. Homesros’un destanlarında, “güzel saçlı kraliçe” ya da “güzel örgülü Demeter” diye geçer. İnsanlara toprağı ekip biçmesini öğreten bu tanrıçadır. Ekinleri, özellikle de buğdayı simgeler. Hesiodos’a göre Kronos’la Rheia’nın kızı, ikinci tanrı kuşağındandır. Tanrılar tanrısı Zeus’un dördüncü evliliğini onunla yaptığı söylenir. Bu evlilikten de yeryüzü ecesi Persephone doğmuştur. Demeter, heykellerinde baygın bakışlı, sarı saçları omzuna dökülen, güzel bir kadın olarak gösterilirdi. Sağ elinde bir buğday başağı, sol elinde de yanan bir meşale tutardı. Roma mitolojisinde ona Ceres denilirdi. Efsaneye göre, Demeter’in bakireliyle övünmesine kızan Hera, Poseidon’un aklına Demeter ile birlikte olma fikrini sokar. Demeter yanına gelen tanrı görünce bir kısrağa dönüşüp kaçmaya çalışır, ama Poseidon da bir aygıra dönüşüp onu yakalar ve birlikte olurlar. Bu birleşmeden Persephone doğar. Bir gün Persephone arkadaşları ile tarlada çiçek toplarken çayır birden ikiye yarılır ve yeraltı tanrısı Hades, yeryüzüne çıkar. Âşık olduğu Persephone’u yeraltına kaçırır ve ona orada nar yedirir. İnanışa göre ölüler ülkesinde bir şey yiyen bir daha oradan çıkamaz. Demeter kızını aramak için yollara düşer ancak onu hiç bir yerde bulamaz. Üzüntüsü öyle büyük olur ki hayata küser. Sonunda her şeyi gö­ren ve bilen güneş tanrısı Helios ona kızının yeraltına kaçırıldığını söyler. Bunun üzerine Deme­ter Olympos’tan kaçar, yüreği sızlayarak ıs­sız bir yere çekilir. Onun küsmesiyle topra­ğın bereketi kalmaz, insanlar kıtlık tehlike­sine uğrarlar. Zeus onu barıştırma­ya çalışır, Hades’ten kızı geri vermesine.. Ancak Tanrı kadın yalvarmalara kulak vermez. Bütün yalvarmalarının boşa gittiğini gören Zeus, en sonunda Persephone’nin yılın üç­te ikisini yani çiçek açma ve meyve zamanı­nı, anası Demeter’in, geri kalan üçte birini, yani kışı da kocası Hades’in yanında geçir­mesini kararlaştırır. Böylelikle toprağa ye­niden bereket gelir. Persephone her yeryüzüne çıktığında, Demeter, yeryüzüne baharı getirir..
HESTİA
Rhea ile Kronos’un kızı olan Hestia, Zeus’un en büyük kız kardeşidir. Olimpus’taki tanrıların en kibarı olarak bilinen Hestia, aile tanrıçasıdır, bu yüzden de günlük ev hayatında önemli bir yere sahiptir. Hiçbir mitolojik anlatımda yer almadığı gibi, Antik Yunan’da ona adanan tapınakları da olmamıştır. Ama Olimpus’ta yanan kutsal ateş ve dünyadaki yanan her ocak onun kutsal mekânı sayılır. Hestia aynı zamanda “metropolis”i simgelerdi. Bu nedendir ki kolonilerde kurulan yeni şehirlere metropoliste yanan ateşten getirilir, böylece metropolisin bir parçası koloni şehirlerinde yanmaya devam eder. Roma mitolojisinde Hestia’ya Vesta denirdi, forumda ona adanmış bir tapınak bulunurdu.
ATHENA
“Zeus ile Metis’in kızı. Güç ve akıl simgesi, devlet düzenini korumakla görevli tanrıça. Athena İlyada’da taraf tutan bir savaş tanrıçası olarak çıkar karşımıza. Akhalar’dan yanadır. Akhilleus, Diomedes, Odysseus ve Menelaos’u her fırsatta korur. Troialılar’a da tuzaklar kurar. Bu erdem tanrıçası hiç halktan yana görünmez İlyada’da, hep hırs ve tutkularının etkisi altındadır. Akhilleus ve Hektor arasındaki boğuşmada ölüm kurasını çekecek olan Zeus’u etkileyerek Hektor’un ölümüne neden olur.”
APHRODİTE
“Aşk ve güzellik tanrıçası. Zeus ve Diana’nın kızı. Sevgiyi, sevişmeyi simgeleyen bu tanrıça hep gülümser, işveli, cilveli ve gönül alıcıdır. Üç güzeller yarışmasında kendini seçen Paris’e (dolayısıyla da Troya’ya) uğursuzluk ve bela getirmiştir bir bakıma; ama gene de Troialılar’ı tutar. Çoğu kez Apollon’la birlikte Troialılar’a yardıma çabalar, Zeus ve Hera ile çatışma pahasına… Hephaistos’la evlidir ama kocasını hep aldatır. Ares, Dionysos, Hermes, Poseidon ile olan ilişkisinden doğan çocukları kimi zaman ona yardımcı olur, kimi zaman da karşı koyar…”
ARTEMİS
Kardeşinden bir gün önce doğup Apollon’un doğumu sırasında annesine yardım etmiştir. Annesinin çektiği acıyı gören Artemis evlenmemeye ve bakire kalmaya yemin etmiştir. Delos adasında doğmuştur. Apollon güneşi, Artemis ise ayı temsil eder; Apollon’a “Phoebos” (=parlak, ışıklı) denildiği gibi, Artemis’e de “Phoebe” denilirdi. İkisi de yayla silahlanmıştır, oklar atarlar: oklar güneş ve ay ışınlarının sembolüdür. Artemis, güzel, endamlı, ciddi yüzlü, tanrısal bir bakiredir. Saf ışık tanrıçası olarak afifliği sembolleştirir; kültünün kanunu olarak afifliğe, -erkek, kadın- duacıları riayet zorundaydı. Ona tapınan ve onun gibi dünya iptilasından uzak, dağlar, ormanlar arasında yaşayan Hippolyt, afiflik yüzünden helak olduğu zaman Artemis ona yüksek şerefler müjdeleyerek teselli vermiştir. Sonraları Artemis adına türlü kültlere sapılmıştır. Bunlardan biri, Efes’te Artemis’e, bütün tabiatı dölleştiren ve göğsü sayısız memelerle örtülü bir tanrıça gibi düşünülerek tapınılmasından doğan kült idi. Artemis ve avcıları bakirelik yemini etmiştir Artemis de bütün avcıları 13–15 yaşlar arasında ölümsüz olarak sabitlemiştir. Satirler Artemis ve avcıların hayranıdırlar. Çünkü Artemis hayvanları ve doğayı çok sevmektedir. Fakat hiçbir erkek veya satir asla Artemis ve avcılarına yaklaşamamaktadır. Artemis kendine yaklaşan erkekleri ya bir çeşit geyiğe yada tavşana çevirerek onları cezalandırmıştır. Artemis yunan ev ve orman tanrıçasıdır. Bunun yanında Artemis bakireliğini bir erkeğe verip gebe kalan kadınları okuyla öldürmüştür.
APOLLON
“Zeus ve Leton’un oğlu, Artemis’in ikiz kardeşi. Apollon hem dert verir hem de şifa! Bu nedenle birçok yerde Aleksikakos (kötülükleri uzaklaştırıcı) sıfatıyla tanınır. Aydın, durgun, ölçülü gücü simgeler. Doğayı görme, varlığı akılla algılama ve akıl yetisine dayanan yöntemlerle biçimlendirme yeteneğine sahiptir. Apollon’un esinlendiği öngörme yetisiyle insanlar bilici (falcı/kâhin) olur. Boğazlardan başlayarak tüm Ege ve Akdeniz kıyıları Apollon’un bilicilik merkezleriyle bezenmiştir. İlyada’da adı çoğu kez usta okçu, gümüş yaylı anlamına gelen Phoibos Apollon olarak geçen tanrı, savaşta Troialılar’ı tutar; Akhalar’ın saygısızlıklarını, gönderdiği veba salgınıyla cezalandırır… Troya’nın surlarını yapan, Hektor’a yol gösterip yüreklendiren; kendisi gibi Lykialı olan Sarpedon’un ölüsünü yurduna götüren de odur.”
HERAKLES
“Zeus ile Alkemene’nin oğlu. Herakles insanın doğaya karşı yenilmez saldırma ve dayanma gücünü simgeler. Yaptığı işler hep iyiye yöneliktir, doğanın insanların başına saldığı afet ve musibetleri yok eder. Kötüleri, sözünde durmayanları cezalandırır, insanın başına gelen afet ve belaları alt eder. Oysa kahraman olmayı kendi seçmemiştir. Tanrı vergisi gücüyle övünmez, tersine onu dizgine vuramadığı, istemeyerek suç işlediği, dengesiz davrandığı için çılgına döner. Troya’da Laomedon’un kızı Hesione’yi deniz canavarından kurtarıp da ödülünü alamayınca ikiyüzlü, Laomedon’u ve oğullarını öldürerek öcünü alır. Bu öyküde Herakles duygularının esiridir, gücünü kötüye kullanıp istemeyerek de olsa suç işlemiştir.”
DARDANOS
“DARDANOS: Zeus ve Elektra’nın oğlu. Arkadia Kıralı, Troialılar’ın, dolayısıyla da Romalıların atası. Arkadia’dan Anadolu kıyılarına göç eden Dardanos, adını taşıyan bir kent kurar (günümüzde Çanakkale-Troia arasında bir höyük). Bölgeye de Dardania adı verilir. Efsanelerin birinde ünlü kutsal Pallas Athena heykelinin aslında Dardanos’a ait olduğu, torunu olan Tros’un onu Troya’ya götürdüğü anlatılır. Dardanialılar, Troia savaşlarında akrabaları Troialılar’a yardım ederler.”
PELEUS
Peleus yunanlıların en dürüstü, en dindarı olarak bilinen Aiakos’un oğludur. Aiakos Zeus ile su perisi Aigina’nın oğluydu. Peleus ayrıca Telamon’un kardeşidir. Kalydon Avı sırasında istemeyerek kaynatası Eurytion’u öldürür. Bu suçtan kendini arındırmak için İolkos’ta kral Akastos’un sarayına sığınır. Akastos’un karısı geldiğinde ise orada kralın karısıyla başı derde girer ve karısı Peleus’a tutulur, onu baştan çıkarmaya çalışır. Başaramayınca da Peleus’u namusuna göz dikmekle suçlar. Akastos konuk yasalarını çiğnememek için Peleus’u kendisi öldürmek istemez. Bir gece av yorgunluğuyla uykuya dalmış olan Peleus’u hayvanlara yem olsun diye silahlarını alarak yalnız bırakır. Kheiron Peleus’u kurtarır. Peleus öfkeyle gidip Akastos’la karısını öldürür. Daha sonra birgün Peleus’un karısı ölünce tanrılar eş olarak ona Thetis’i seçerler. Thetis kılıktan kılığa girerek kendisini sürekli Peleus’tan sakladı ve onunla evlenmek istemedi. Yarı at yarı insan bir yaratık olan Kheiron, Peleus’un yakın arkadaşıydı ve Kheiron’un yardımıyla Thetis’in hakkından geldi ve Thetis’i evlenmeye razı ettiler. Kheiron düğünde çok sevdiği ve hep kolladığı Peleus’a hedefini hiç şaşmaz, özel yapım bir kargı da hediye etti. Akhilleus Truva’ya savaşa gittiğinde Peleus Phthia’daki sarayında onu sabırla yıllarca bekledi.
THETİS
Thetis, tüm zamanların en iyi savaşçısı olan Akhilleus’un annesi, Phtya kralı Peleus’un karısıdır. Suyun tanrıçası olarak bilinir. İlyada da ‘gümüş ayaklı’ olarak adlandırılır. Çok güzel bir tanrıça olan Thetis ile Zeus da Poseidon da birlikte olmak istemişler. Önce aynı zamanda kâhin olan Themis adlı titan’dan gelecek ile ilgili bir yorum istemişler. Themis te Thetis’in doğacak çocuğu babasından çok daha üstün olacak diye bildirmiş, bunun üzerine onunla evlenmek istemeyen tanrılar, onu hemen bir ölümlü olan kral Peleus ile evlendirmişler. Onların düğününe tüm tanrılar katılmış. Zeus ile Hera’nın şiddetli bir şekilde kavga ettiği bir gün araya Hepheistos girerek annesi Hera’yı korumak istemiş. Buna kızan Zeus’un onu tutup Olympos’tan aşağı atmış. Hephaistos ta yuvarlanarak Limni adası yakınlarına düşmüş, başka bir mite göre de, Hera, Hephaistos’u tek başına doğurmuş, çirkinliğini de görünce onu atmış. İki mitin sonunda da tanrıça Thetis onu bulup bakmış. Thetis’in farklı bir mitine de, Ganymedes adlı Truvalı genç erkekle yakınlaşan Zeus’a kızan Athena, Poseidon, Hera ve Apollon Zeus’u bağlayıp onun tahtına Poseidon’u geçirirler. Thetis ise Zeus’u kurtarmak için yüz kollu devlerden birini çağırır ve onu kurtarır. İlyada’da Troya savaşında Yunanlıların tarafını tutmuştur. Oğlunun Truva savaşına gitmekten alı koymak için önce ona geleceğini söylemiş, Truva savaşına giderse dönemeyecek ama büyük bir ün kazanacağını, burada savaşa gitmezse ailesiyle birlikte mutlu olarak uzun yıllar yaşayacağını ona bildirmiş. Savaşta Akhilleus, Agamemnon tarafından aşağılanınca, annesine yakarır, annesi de Zeus yalvararak, Akhilleus savaşa dönene kadar, Troya’nın düşmeyeceği sözünü alır. Akhilleus’un silahlarını ve zırhını taşıyan arkadaşı Patroklos öldürülünce, Akhilleus’un ünlü silahları ve zırhı Patroklos’u öldüren Hektor tarafından alı konulur. Bunun üzerine Thetis, topal Hephaistos’tan yeni bir zırh ve silah istemiştir. Bu yeni zırhla Akhilleus Hektor’u öldürmüştür.
GANYMEDES
Baştanrı Zeus sadece kadınların güzelliğine değil güzel olan her şeye hayrandı, hatta delikanlılara bile gönlünü kolayca kaptırıyordu. Zeus bir gün Ganymedes adında çok güzel bir delikanlıyla karşılaştı. Öylesine güzel öylesine çekici bir gençti ki Zeus kendini bu delikanlının cazibesine kapılmaktan alıkoyamadı. Ve onu sonsuza dek yanında tutmak için beraberinde Olympos’a götürmeye karar verdi. Bir gün Ganymedes İda dağlarının yamaçlarında sürüsünü otlatırken Zeus bir kartal şekline girerek Olympos’tan aşağıya indi ve Ganymedes’i omuzlarından yakaladığı gibi tanrılar dağına götürdü. Genç çobanı Ambrossia ile besleyip güzel yüzünü ve gençliğini sonsuza kadar muhafaza etmesini sağladı.
LAOMEDON
“LAOMEDON: Troia kralı. İlos’un oğlu, Priamos’un babası. Laomedon İlyada’da yer almaz ama, kentin geçmişinde dönek, korkak, ikiyüzlü bir kral olarak önemli bir yer tutar.”
PRİAMOS
“Troia kralı. Laomedon’un oğlu; Hektor, Paris ve elli kadar erkek çocuğunun babası. Gençliğinde Troia Kralı olarak Amazonlarla savaşan Frigyalılar’ın yanında yer almış olsa da, Troia savaşlarında çok yaşlı olduğu için etkin değildir. Erdem ve onuruyla savaşı yönlendirir, bilgeliğiyle de sorunları çözümler. Oğullarından birçoğunun savaş süresince öldürülüşünü acıyla izler. Bir baba olarak en güç görevi sevgili oğlu Hektor’un ölüsünü Akhilleus’tan ağlayarak istemesidir.”
HEKABE
“Troia Kralı Priamos’un eşi, on dokuz oğlunun anası. İlkçağ yazınında doğurgan ve bahtsız ana tipini canlandıran Hekabe, İlyada’da başlangıçta tatlı dilli, cömert ve dini bütün bir kadındır. Oğlu Hektor’un Akhilleus’la dövüşünü kentin batı kapısından haykırarak önlemeye çalışsa da başaramaz, oğlunun öldürülüşüyle yıkılır. Hektor’un ölüsü karşısında duygularını gizler, olağanüstü bir olgunlukla ağıtlar yakar… Troia yıkıldıktan sonra köle olarak satılan Hekabe, oğlu Polydoros ve kızı Palyksene’nin öçlerini bir kraliçe onur ve görkemiyle aldıktan sonra uluyarak ağlayan bir köpeğe dönüşür.”
HEKTOR
“Troia Prensi. Priamos’la Hekabe’nin en büyük oğlu, Troialılar’ın en ünlü savaşçısı. Hektor İlyada’da ordulara yön veren ve güven aşılayan bir kimlikle görülür. Karar verme sorumluluğu hep ona düşer. Durmadan eleştirilse bile herkesi dinlemek, yatıştırmak, avutmak, savaş ortaklarını hoş tutmak onun görevidir.
Hektor sorumsuz bir çapkının soyunun ve kentinin başına getirdiği belayı savmak için dövüşür, başaramayacağını bile bile… Yiğitliği Akhilleus’un bireyci, bencil, inatçı yiğitliğinden çok daha üstün, bilinçli ve insancadır! İlyada’da, Akhilleus’un öldürdüğü Hektor’a yakılan ağıtlar ve cenaze töreniyle kapanır.”
ANDROMAKHE
Thebe Campus bölgesinin prensesi Eetion’un kızı, Hektor’un karısı. Truva savaşı sırasında babası, kardeşleri ve kocası Akhilleus tarafından öldürülmüştü. Troya prensi Hektor’dan olan oğlu da Yunanlılar tarafından öldürülmüş, bahtsızlığını büsbütün artırmıştı. Troya’ya giren Yunanlılar, sağ kalanları da esir olarak götürdükleri zaman, bahtsız Andromakhe, Akhilleus’un oğlu, Neoptolemos’un hissesine düşmüştü. Neoptolemos’un ölümünden sonra Andromakhe Hektor’un kardeşi Helenosla evlenmiştir.

PARİS
Paris, Troia kralı Priamos’la Hekabe’nin küçük oğludur. Onu doğurmadan önce kraliçe rüyasında kötü olaylar görür: Kendi karnından çıkan azgın bir alev, bütün Troya’yı sararak yakmaktadır. Bilicilerin kötüye yorumladığı bu kâbus sonrasında doğan Paris, babası Priamos’un isteğiyle öldürülmek üzere İda Dağı’na götürülür. Ama kıyamaz sarı saçlı Paris’e bakıcısı… Onu İda’nın ıssız mağaralarından birine bırakır. Önceleri bir dişi ayı emzirir küçük Paris’i; daha sonra Çoban Agealos bulur onu ve kendi kulübesine götürür. İda’nın diğer çobanlarından daha yakışıklı olmasıyla ayrılan Paris’e sürülere çok iyi baktığı için, “Aleksandros (Koruyucu)” adını takar arkadaşları. Paris Helen ile !..
CASSANDRA
“Troia Kralı Priamos’la Hekabe’nin kızı. Bilicilik gücüne rağmen kadere karşı koyamayışın ve çaresizliğinin simgesi. Cassandra, Troya’nın sonunu getiren tüm olayları önceden görmüştür. Kentin yazgısını değiştirmek için kardeşi Paris’in daha bir bebek iken öldürülmesini istemiş, yıllar sonra bir yetişkin olarak kente döndüğünde bu isteğini yinelemiş. Helena’yı getirdiğinde ise bu kadının kente felaketler getireceğini söyleyerek geri gönderilmesini istemiştir. Efsaneler Apollon’un Cassandra’ya âşık olduğu için bilicilik gücünü verdiğini, ancak kandırılınca da gücü etkisiz kıldığını anlatır. Cassandra geleceği görecek ancak söylediğine hiç kimse inanmayacaktır! Savaştan sonra Agamemnon’un kölesi olarak getirildiği Mykanea sarayında, Aiskhylos’un ünlü tragedyasında betimlendiği gibi Clytemnestra’nın eliyle öldürülür.”
HELENOS
“Troia Prensi. Priamos’la Hekabe’nin oğlu. Kassandra’nın ikiz kardeşi. Apollon ona da bilicilik yetisini vermiştir. İlyada’da bilicilerin en iyisi olarak anılır. Paris’in ölümünden sonra kırgınlıkla İda’ya çekilir. Akhalar’ın bilicisi Kalkhas Troya’nın ancak Helenos’un bildireceği koşullarda düşeceğini söyleyince Odysseus görevlendirilir. Rüşvet karşılığı konuşan Helenos, Akhilleus’un oğlu Neoptolemos’un savaşa katılması, Pelops’un kemiklerinin ve Palladium’un Akhalar’ın eline geçmesiyle Troya’nın düşeceğini söyler. Başka bir efsanede tahta atın yapılıp surlardan içeri alınmasını da Helenos öğütlemiştir. Savaştan sonra anasıyla Trakya’ya geçmiş, acısından bir köpeğe dönüşen Hekabe’yi görünce ölmüş ve Gelibolu yakınlarına gömülmüştür.”
TROİLOS
“Troia Prensi, Priamos’la Hekabe’nin en küçük oğlu. Biliciler Troilos yirmi yaşına dek yaşarsa Troya’nın alınamayacağını bildirirler. Akhilleus de onu daha önce öldürüp kehaneti bozmaya karar verir… Ölümü değişik öykülerde, değişik biçimlerde anlatılır: İlyada’da Troilos arabayla savaşırken öldürülür. Bir başkasında Akhilleus onu çeşmede atlarına su içirirken arkadan vurur, bir diğerinde ise Troilos, sığındığı tapınakta kargıyla yere serilir…”
AKHİLLEUS
“İlyada’nın başkahramanı. Tesalya’daki Phthia kenti kralı Peleus’la denizkızı Thetis’in oğlu. Savaş sanatlarında ustalığa erişinceye dek eğitilir. Annesi ona yaşamında iki seçenek olduğunu bildirir: parlak, başarılı ama kısa bir ömür ya da sönük uzun bir yaşam! İlk seçeneği yeğleyen Akhilleus Troia Savaşı’na katılır. Apollon’un oğlu olan Kral Tenes’i öldürür; böylece kâhinlerin Apollon’un oğlunu öldürürse savaştan sağ dönmeyeceğine dair öngörüleri Akhilleus’un yazgısı olur. İlyada bir bakıma Akhilleus’un destanıdır. Anlatı onun bir eylemiyle başlar, bir eylemiyle de biter… Akhilleus kahramanlıkta öne çıkar. Homeros onu çoğu kez üstün bir savaşçı ve bu niteliğinin bilinciyle de gururlu, onurlu, inatçı, alıngan, hırslı, zalim, duygusuz bir kişi olarak gösterir, olumlu ve olumsuz yanlarını birlikte vurgular. İlyada sonrası birçok efsane değişik sonlar yakıştırır Akhilleus’a… Ama o İlyada’da, Homeros’un dizelerinde ölümsüzleşmiştir.”
AGAMEMNON
“Mykenai Kralı, Menelaos’un kardeşi. Homeros onu tüm Argos’un kralı olarak niteler. Dolayısıyla da tüm Yunanistan’ın en güçlü kişisidir. Helene’nin kaçırılması üzerine oluşturulan askeri gücün başına getirilir. İlyada’da krallar kralının tutumu, bencil kişiliği, üstünlük içgüdüsü ayrıntılarıyla sergilenir. Agamemnon’la Akhilleus pek geçinemezler. Akhilleus onun ne denli bencil olduğunu haykırır durur. Agamemnon gene de bir zorba olarak gösterilmez İlyada’da! Akhilleus’la barışmak için ödünler vermeye hazırdır aslında, özür diler içtenlikle…İlyada onun kahramanlıkları ve öldürdüğü yiğitlerin adlarıyla doludur. Ama savaşta ne bir Akhilleus ne de bir Arias’tır; ne de Nestor veya Odysseus’un bilge kişiliklerini sergileyebilir… Homeros, Agamemnon’un kişiliğinde krallık kurumunu ustaca eleştirmiştir aslında…
MENELAOS
“Sparta Kralı. Agamemnon’un kardeşi, Helene’nin kocası. Temiz yürekli, dürüst ama yumuşak bir kişiliği vardır. Karısı Helene’nin, konuğu Paris tarafından kaçırılmasıyla aldatılmış koca olarak İlyada’da yer alışı bahtsızlık sayılabilir. İlyada’da parlak sıfatlarla nitelenir. Ares’in sevdiği, Zeus’un koruduğu sarışın, yakışıklı, görkemli bir yiğittir o… Helene, onu Troia önünde yeniden gördüğünde pişmanlığını dile getirir. Tüm savaşta Menelaos hep önde savaşmayı kendi davasını sonuna dek savunmayı ister ama hep ikinci planda kalır. Troya’nın düşmesinden sonra Helene’yi tapınakta bulur. Kırgınlık ve kızgınlık hisleriyle öldürmek ister. Kılıcını kaldırır, tam vuracakken o güzel kadının acınacak halini görünce yumuşayıverir ve onu affeder. Hemen gemilere binip ülkelerine doğru yola çıkarlar.
HELEN
Helen daha çocukken Yunan kralı Theseus tarafından kaçırılır ancak daha evlenecek yaşta olamadığı için kral onu annesi Aethra’nın yanına Aphidnae’ya yollar. Fakat Helen, ağabeyi Dioscuri tarafından kurtarılır, Dioscuri aynı zamanda Aethra’yı da esir alır. Helen evlenecek yaşa geldiğinde Yunanistan’daki bütün güçlü ve nüfuzlu erkekler onun peşine düşer fakat kalbi kırık damat adaylarının çıkaracağı sorunları düşünen babası kral Tyndareos, Odysseus’u dinler ve kızını istemeye gelen herkese Helen kimi seçerse seçsin, onun evliliğini ve mutluluğunu korumaya yemin ettirir. Daha sonra kral, Menelaos’ta karar kılar ve Helen onunla evlenerek ona Hermione isminde bir kız çocuğu verir. Ancak, on sene kadar süren mutlu bir evlilikten sonra Helen, Truva prensi Paris ile kaçar. Bunun üzerine kocası Menelaus diğer damat adaylarını, onlara yeminlerini hatırlatarak bir araya toplar ve tarihteki en büyük Yunan ordusu, Agamemnon komutasında efsanelere konu olacak savaş için Truva’ya gider.

ODYSSEUS
Odysseus, Yunan mitolojisinde İtakhe kralıdır. Laertes ile Antikleia’nın oğludur. Odysseia, Troya’nın düşmesinden on yıl sonra

İnsanlığın sanalı bile bol gelir

İçinizden eğlenmek geçmeye görsün… Piknik için kuşanırsın pijimaları, alırsın mangalı; kaymakamlık yasak koymuştur. Mangal piknik ortamı için en fena yarendir ama bunca meraklısı varsa insan kaymakamdan yasak yerine bir ‘çözüm’ beklemez mi? Bizde beklemez…

Eline birayı alıp sahilde dalgaları seyretmek istersin; tepende ‘birileri’ biter. Kimi zaman rozetli, kimi zaman ‘yetkili’. İçirmezler…

Sevgilinle bir yerde oturup iki çift laf etmek istersin; işin o kısmıyla yetkili olanlar belirir hemen görev aşkı ve zihin disipliniyle harlanmış hırslarıyla. Nizamın tokmağının gölgesi serindir.

Hepsini sineye çekip, geleceğe havale edip okuyup tahsil yapayım dersin; kapıdaki kuyrukta ümitlerin bir bir yıkılır. Sonra canının çektiğinden gayrı puanının yettiği birinde okuyup mezuniyet yıllığına göz rengini değiştirip hoyrat bir gülüşle bezediğin fotoğrafını yerleştirirsin. O mutluluğun yersizliğini aynı fotoğrafı yerleştirdiğin özgeçmişinin çöpü boyladığı iş görüşmeleri sayesinde kısa sürede anlarsın.

Alıp başını gitmek istersin. Önce devlet hepi topu 60 sayfalık pasaporta asgari maaş kadar para ister. Gitmek istediğin ülkeyse akla gelen her şeyi… Sen unutmuşsun tabi şairin yıllar önce söylediğini: “En azından üç dil bileceksin/ En azından üç dilde / Ana avrat dümdüz gideceksin. / En azından üç dil / Çünkü sen ne tarih ne coğrafya / Ne şu ne busun / Oğlum Mernuş / Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun”.

Ey Mernuş, senin neyine öyle uzaklarda kefeni yırtıp da kötü örnek olmak geride bıraktıklarına? Bir sille de vize kuyruğunda yersin… Hem de seninle aynı ülkenin vatandaşı olan birinin elinden.

İsyan edip isyan edersen siyah boyayı yemiş tahta copu böğrüne yiyince anlarsın ki o da izne bağlı… Islah olmazsan fişi dosyana basarlar da her yerde; hatta tatil için gittiğin beldede bile gün yüzü göremezsin.

Eğlenemezsin, gezemezsin, tozamazsın, eğitim alamazsın, içinde kalamazsın, arkanı dönüp kaçamazsın, bağıramazsın, çağıramazsın, kafana göre düşünemezsin, düşünsen de söyleyemezsin, merak edip soramaz, sinirlenip kızamazsın.

Böylesine bir kısılmışlık içinde yine de insansındır. Ve ne mutlu ki senin yaşadığın dönemde her türden insanları daha önce hiç olmadığı tarzda birleştiren bir şey vardır. Dalarsın içine futbolu, siyaseti, pornosu, şakası, kukası; gezersin, tozarsın. İçine bir şeyler katar, ukde eritirsin. ERİTİRSİN HA?

Unutmuşsun iyice… Sen öyle bir diyardasın ki neyi, ne zaman, ne şekilde, kimden, nerede, ne kadar öğreneceğin de bellidir. Rastlantılara göz yummayı göze alamayacak kadar ‘dertle’ yoğrulmuştur bu topraklar.

100 memleketten 10 binin üstünde bilimci toplanıp dünyanın oluşumunu yeniden canlandırmak için dünyanın en büyük deneyini yapıyormuş, öteki uzaya kalkan koyup lazer destekli uzay savaşının hesapları peşinde koşuyormuş, beriki içecek temiz suyu bile olmayan ülkesinde internet üstünden her sene neredeyse senin borcun kadar para kazanıyormuş; ne gam?

Sen evrim teorisine dair bir şey okuyabiliyor musun ondan haber ver. Ha, bir de okusaydın? Okulda öğretiyorlar ama internette ayrı… Ora-ya şimdilik mahkemeler bakıyor hamd olsun.

Senin kurucuna hakaret edebiliyorlar mı? Nasıl da kapatıyorlar, değil mi? Acaba yapılan kapatmak mı yoksa senin gözüne perde çekmek mi? Ben kendi evimden çatır çutur giriyorum da, ondan sordum. Ama sen en iyisi düşünme böyle zararlı şeyleri; bak yakında ona da yasak gelecek çünkü.

Bunlar iyi günlerin. Çin gibi arkadan dolaşıp ‘yasak deldi’ diye cezalandırılacağın günler uzak değil. Şimdilik geç dalganı düzenle…

Bu internet değil mi içine yerleşen bir e-muhtırayla memleketi hop oturup hop kaldıran? Öyle hafife de almak olmaz. Atatürk’e hakaret ediyorlarmış. Silin demişsin, silmemişler. Dön sırtını, göm kafanı toprağa, bas küfrü-kalayı. Sen koskoca, köklü bir ülkede yaşıyorum diye bellemişsin ama bir bakmışsın bir pankartla, bir siteyle, bir videoyla, bir parça baş beziyle darmadağın olmuşsun.

Hele hele pornografi varmış; çocuklar, gençler kötü etkilenirmiş. Lisede haftada 4 saat cinsel eğitim dersi varken böyle şeylere ne gerek var ki? (Ah, yoktu değil mi?) E, sokakta kedi köpekler var onları seyretsek? Gerçi pozisyon yaratıcılığı adına pek de örnek alacak tarzda değiller ama onlarınki soy soylama, boy boylama telaşı, sizin gibi zevk, şehvet düşkünü sapkın hayvanların türünden değil.

Terör propagandasını, devlet sırrı ifşa etmeyi, evrim teorisini, telifsiz şarkı ve filmi hepsini tam halletmiş, köküne kibrit suyu ekmiştik ki şimdi de Süper Lig çıktı başımıza. Lig TV’den seyretmek yerine sen oturup blog sitelerinin sayfalarına yerleştirdiği video kliplerden izlersin golleri ha?

Oysa kurulum artı bilmem kaç ay bedavaydı sırf senin güzel hatırın için.

Bu bok çukuru içinde debelene debelene topluca batmaya mahkûmmuşuz meğer, ne kader…


M.Serdar Kuzuloğlu
https://www.youtube.com/watch?v=6Ejga4kJUts