.."devlet memuriyetinin müteşebbis yaratmakta ve sermaye birikiminin gerçekleşmesinde, güçlü bir kaynak olması ilginçtir. Böyle bir olguya ne Lübnan'da, ne Yunanistan'da, ne de Pakistan'da rastladık."
Mogollarla işbirliği yapan ve Fars kültürüne tutkun Selçuklu seçkin sınıfına hitap eden Celâleddîn Rumî ile halk adamı Ahî Evren arasında düşmanlık vardı. Bu düşmanlık Mevlana'nın şeyhi Şems-i Tebrizî'nin katliyle (1247) ilişkilidir. Nâsirüddîn'in ahîleri, Mogollarla mücadeleye giren II. İzzeddîn Keykâvûs'u destekliyor-lardı, Keykâvûs 1254'te Kırşehir'e gitti. Mogol kuvvetleri onu yenilgiye uğrattılar (Sultan Hanı Savaşı, 1256). Anadolu'da isyanı bastırmaya çalışan Mogolların soykırımından Nâsırüddîn de kurtulamadı. Onun, Kırşehir emîrliğine atanan Mevlevî Caca oğlu Nureddîn Bey'in şehirde yaptığı katliamda hayatını kaybettiği (1261) anlaşılmaktadır. Tokat, Sivas, Kayseri gibi büyük şehirlerde Mogollar, karşı çıkan esnafı, bunlar arasında savaşçı kalabalık debbag esnafını katlettiler. Ahîlere ait zâviyeler, Mevlevîlere verildi. Bunun üzerine ahîler uzak uc bölgelerine, Türkmenler arasına göç ettiler.Osman Gazî'nin şeyhi Ede-Bali'nin, Kırşehri'nden (bugün Kırşehir) uca göçenler arasında bulunduğu ileri sürülmüştür. Keza, Orhan Gazî ile Bursa kuşatmasında hazır bulunan Abdal Musâ da ahîlerle beraber uca göçen dervişlerdendir. Türkmen halkı için Türkçe Garîbnâme adlı eseri yazan Aşık Paşa da Kırşehirli'dir. Bütün bu olaylar, Osman Gazî zamanında Sultan-önü ucunda rastladığımız ahîler ve abdal/kalendirîlerin, Orta-Anadolu'da 1256'da patlak veren Mogol-Türkmen mücadelesinin serpintileri olduğu olgusunu ortaya koymaktadır.
Sayfa 36 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Osmanlı İmparatorluğu'nun sarayları ve şaşaası üzerine çok söz söylenir. Bunlar ekseriya slogan düzeyindedir. Bütün bir nesil, okul kitaplarında yer alan "maliyenin iflası ve saraylar" sloganını bilir. Oysa insanlarımız, son yıllarda Avrupa'nın ve Rusya'nın başkentlerini gezmeye başladıktan ve buralardaki saray ve kasırları gördükten sonra daha iyi fark ettiler ki, 19. yüzyıl Osmanlı saray ve devlet tüketimi diğer büyük devletlerle mukayese edilemeyecek ölçüde mütevazıdır.
Şimdi devlet 'vur abalıya' misali hep itaatkâr ahali üzerine yükleniyor. Böyle giderse asli unsurumuz olan Türklere günden güne zayıflık geliyor. Halbuki bizde askere alımdan istisna tutulan yerler var. Onlar kontrol altına alınırsa kura daireleri genişler. Asli unsurumuz olan Türkler de rahat bir hayli nefes alır.