• Bir Vedat Türkali kitabıyla daha karşınızdayım. Önceki incelemelerimde Türkali'nin nasıl bir anlatım yolu izlediğinden bahsetmiştim. Fakat şimdi biraz daha iyi bahsetmek gerekiyor. Öncelikle Türkali, toplumcu gerçekçiliğe yaftalanan ''Köy edebiyatı'' argümanını kıran bir yazar. Sonra toplumcu olunca bireyin iç dünyasıyla ilgili psikolojik bir incelemenin eksik olduğu kanısına varılır. Türkali bunu da aşmış bir yazar. Tam tersine, şu ana kadar okuduğum eserlerinde devamlı bir iç hesaplaşma var. Tabii bu hesaplaşmanın toplumsal mücadeleyle ve siyasal ilişkilerle yakinen ilgisi var. Bu açıdan(toplumculukla bireyin iç dünyası arasında bağlantı kurması açısından) en çok da Tanpınar'a benziyor. O da toplumcu olmamasına rağmen bireyi toplumun içinde ele alan ve o bireyden yola çıkarak toplumu anlatan bir yazardı(Tanpınar'ın Huzur kitabıyla Türkali'nin Bir Gün Tek Başına'sı arasındaki benzerlik çok şaşırtıcıdır). Türkali'nin bu açıdan Türk edebiyatındaki teşekkülü muazzamdır. Çok yönlü bir yazar ama esas olarak toplumcu ve siyasal meseleleri merkeze alan bir yazar. Tanpınar'dan farkı da daha ideolojik olabilmesidir bence. Çünkü Tanpınar toplumu yansıtırken hiçbir siyasi görüşünü belirtmez. Bu iki yazar arasındaki anlatım benzerliğine dikkat çekerek Türkali'nin anlatımıyla ilgili bazı fikirler verdim. Şunu da belirteyim ki Türkali'nin psikolojik tahlilleri, onu elbette bu anlatıma özel teknikleri kullanmaya itecekti. İç monolog, bilinç akışı gibi teknikler Türkali'de normal bir toplumcu eserin tekniklerinden(gösterme tekniği, diyalog) çok daha fazla kullanılmıştır. Bu anlamda, örneğin Orhan Kemal'in fazla fazla kullandığı diyalog tekniği Türkali'de o kadar çok kullanılmaz, toplumcu olmasına rağmen. Bu da demektir ki biz eserleri ve yazarları edebiyatımızda o dönemde cereyan eden akımlara göre sınıflandırırken doğru bir iş yapmıyoruz. Esasında bu tam bir şablonlaştırma, şematikleştirme halini alıp meselenin özünü gözardı etmemize sebep oluyor. Meselenin özü ise yazarın kendi şahsi kullanımını kapsayan anlatımdır. Yani ikisi de toplumcu olsa her birinin anlatımı kendine özgü, bu anlatım yazardan yazara değişmiş. Keza biz aynı şekilde bireyin iç dünyası derken de tamamen kendinden menkul olan Tanpınar'ı bu kategorinin içine dahil edemeyiz. İşbu müfredatımız dahil ederek Tanpınar'ın dili ve anlatımına büyük bir saygısızlıkta bulunmuş...

    Şimdi Türkali'ye tekrar dönelim. Aslında edebiyat dersinde görmemiz gereken en önemli ve orjinal yazarlardan biriyse de eğitimin ideolojik tavrı nedeniyle hiçbir öğrenci adını bile bilmiyor. Bir zamanlar Nazım Hikmet de böyleydi. Fakat eminim ki o da bir gün Nazım gibi unutulan raflardan alınacak ve okunacak. Unutulmaması adına Türk Dili ve Edebiyatı dersinde proje olarak bu yazarı aldım ve okuduğum eserleri neticesinde yapacağım bir sunumla yazarın ismini duyuracağım. O zamana kadar olabildiğince tüm eserlerini okumaya gayret ediyorum. Hocaya şimdilik Güven kitabına kadar söz verdim. Şimdi bu incelemenin esas konusu olan Mavi Karanlık kitabına geçebiliriz.

    Mavi Karanlık, Bir Gün Tek Başına kadar başarılı olmasa da yazarın küçük burjuva aydın bunalımını merkeze aldığı bir eser. Bodrum'da geçiyor. O dönemlerde ülkenin kaotik ortamından kaçan insanların sığındığı yer. Nergis, Özgür, Korhan ve Muhtar bu niyetle Bodrum'dalar. Tabii Korhan ve Bodrum'da işçi olarak çalışan İbraam farklı. Onlar sınıf bilinçli insanlar. Tehlikeden kaçmanın tehlikeyi ortadan kaldırmadığının farkındalar. Özgür, Nergis ve Muhtar ise farkında değil. Oysa hepsi sürekli bir tehlikenin ve mücadelenin ortasındalar. Özgür'ün başına gelenler bunu kanıtlayacaktır. Sonra gene o bölgedeki patronlardan Recai Bey, Malik Bey gibilerinin çıkar çatışmasının ortasında olduklarını da farkedecekler. Fakat Nergis ve Özgür? Onlar sadece canlarını düşünen, sözde devrimci ama özde küçük-burjuva, yer yer romantik çıkışlar yapsalar da bunların hiçbir faydasının olmadığını bilen insanlar. İkisinin başına gelen olaylar doğal olarak onları yerden yere savuracak. Korhan ise Özgür'den farklı. Kitapta sürekli ikisinin kıyaslanması söz konusu. Korhan, Nergis'in ısrarıyla, kendisi hakkında suikast söylentileri çıktığı için Bodrum'a gelmiştir. Ancak hayatın mücadele etmek olduğunun bilincinde olan Korhan, bir süre sonra Ankara'ya geri dönmüştür. İbraam da aynı şekilde mücadelenin sürekli devam ettiği İstanbul'daki fabrikaya çalışmak için gidecektir. Hayal aleminde tehlikeden kurtulduğunu sananlar ise her daim tehlikeyle burun buruna olacak ve mücadele etmektense işi şansa bırakacaklardır(son bölümdeki lodoslu havada özellikle tekneyle İstanbul'a gitmek istemeleri, İbraam'ın ise işini şansa bırakmayarak otobüsle gitmesi bunu anlatır). Bu hayal aleminde devamlı birbirini aldatan aşıklar(Fatoş, Muhtar, Nergis, Özgür), sözde aydınlar(Özgür), her attığı adımda kararsız kalanlar(Nergis), burjuva olmaya özenenler ve burjuvazinin ihtişamına kapılıp pis tarafını görmeyenler(Muhtar) vardır. En nihayetinde hepsinin olaylar karşısında nasıl hareket ettikleri görülecektir. Vedat Türkali böyle karakterlerle okuyucuya derin bir içerik sunmuştur.

    Türkali romanlarındaki siyasi unsur, psikolojik tahliller ve her sınıftan insanlarla birleştiğinde mükemmel bir edebiyat silsilesi ortaya koyar. Edebiyatın ideolojiden ve siyasetten uzak kalacağını düşünenler, yanılıyorsunuz. Vedat Türkali okuyan bir kimse için bu düşünce geçersizdir. İyi okumalar.
  • Ve manevi şahsında tüm öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun.

    " Atatürk’ün hep “kahraman” olduğunu söylediler bize… Düşmanları nasıl yendiğini, ulusunu karanlıktan aydınlığa nasıl çıkardığını, yurdu nasıl kurtardığını, zaferden zafere nasıl koştuğunu, yurtsever biri olduğunu ve ulusu için neler yaptığını, her başarıyı kendisine değil de ulusuna mal ettiğini, dünyaya hükmeden kararlı bir devlet adamı olduğunu anlattılar. Her söyleyen, her söylediğinde gerçekten de haklıydı. O, bizim için hep ulaşılmaz, hep ayrıcalıklı biriydi.

    Atatürk’ü bir “kahraman” olarak değil de bir “insan” olarak düşündünüz mü hiç? Oysa O, saydığımız tüm üstün niteliklerinin yanında bir “insandı”. O da bizim gibi banyo yapan, yemek yiyen, pijama giyen, ağlayan, üzülen, gülen, seven birisiydi. Herkes gibi O’nun yaşamında da hırslar, heyecanlar, öfkeler, iniş ve çıkışlar vardı.

    Renkli bir kişiliği vardı… Erleriyle sigara içip sohbet eden, köylüyle ayran bölüşen, şekerli kahve içen, fal baktıran, gecelik entarisi giyen, bağdaş kuran sade bir vatandaştı. Yemek seçmez, sofraya gelen her yemeği yerdi. Karnıyarığı, kuru fasulyeyle pilavı, gül reçelini ve kavrulmuş leblebiyi çok severdi.Arkadaşlarıyla sokaklarda korumasız yürüyen, Lebon’a pasta yemeye, Rejans’a Borç çorbası, Vefa’ya boza içmeye giden, aklına eseni yapmayı seven, özgür ruhlu bir entelektüeldi.

    Gramofonunu başucundan ayırmayan, vals ve tangoya bayılan, balolarda genç kızların en gözde kavalyesi olan bir salon adamıydı. Bir iğde ağacının kesilmesine üzülen, bir tayın ölmesine ağlayan, doğayı seven, ulu bir çınarın görkemiyle büyülenen ve bir dalının bile kesilmesine gönlü elvermeyen bu nedenle de o yılların teknolojik olanaklarıyla bir binayı yerinden 4. 80 metre kaydırtan bilinçli bir çevreci, insan sevgisiyle dolu bir askerdi.

    Sık sık Sarayburnu’na giderek halkın arasına karışmayı ve onlarla birlikte müzik dinlemeyi çok severdi.O’na Sarı Paşa derlerdi… Kararlı bir devlet adamı sertliğine ve cesur asker kişiliğine karşın, özel yaşamında çok duygusaldı.

    Belki de küllenmemiş aşklarıyla geçmişe özlem duyan, sık sık gözleri dolan bir adamdı… Selanik’teki çocukluk aşkını ve Fikriye’yi hiçbir zaman unutamadı. Başka aşklar da yaşadı. O’na neredeyse dönemin bütün kadınları âşıktı. Kadınlar, gazeteden kestikleri fotoğrafını, göğüslerindeki madalyonlarda taşırdı. Eşi Latife Hanım da genç kızlığında, Paris’te yayımlanan bir dergiden Paşa’nın fotoğrafını kesip madalyonuna koymuştu. Bunu da ilk karşılaştıklarında Mustafa Kemal’e göstermişti. Bu durum, romantik Mustafa Kemal’i, fazlasıyla duygulandırmıştı. O, genç kızlar için düş kurup özledikleri ve bir türlü ulaşamadıkları beyaz atlı bir prens, mavi gözlü çok yakışıklı bir asker, düşlere giren bir masal kahramanıydı.

    Atatürk, tüm insanlara değer verirdi; ama kadına ve kadın haklarına verdiği değer kuşkusuz tartışılamazdı. Kadını kadın olarak değil de Avrupalılar gibi insan olarak görürdü. Onların eğitimini önemli bulurdu. Kadınların erkeklerden daha bilgili, daha aydın, daha verimli olmaları gerektiğini söylerdi. Kadınları geri kalmış toplumların uygar olmadığını düşünürdü.

    Cumhuriyetin ilanından sonra Tarsus’a gittiğinde O’nu karşılayanlar arasında Kurtuluş Savaşı kahramanlarından iri yapılı, yağız çehreli Adile Çavuş da vardı. Adile Çavuş saygı, sevgi ve coşkusundan Atatürk’ün önünde yere kapanır, ağlayarak toprağı öper. “Bastığın toprağa kurban olayım Paşa’m! ” der. Atatürk, Adile Çavuş’un elinden tutarak onu yerden kaldırır. “Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.” der ve toplumun anası olarak gördüğü kadını yerden kaldırır.

    O, Türk kadınına örnek olsun diye seçtiği, Sorbon’da eğitim gören modern Latife Hanım’la olan evliliğinde çok mutsuz oldu. Bu evliliği sürdüremeyeceğini anlayınca çaresiz kalıp boşandı, kendini bekarlığa mahkum ederek bir daha evlenmemeye and içti. Eşinden ayrıldığı gün gramofonda Sadettin Kaynak’ın şu şarkısını dinleyip ağladı.

    Gördüm seni bir gün yeni açmış güle döndüm.Coştum, şakıyıp aşk okuyan bülbüle döndüm.Bak ayrılığın şimdi karanlık kucağındaBir bağrı yanık, boynu bükük sünbüle döndüm.Ömrü boyunca evlat özlemiyle yanıp tutuşarak manevi çocuklarıyla avundu… Cumhurbaşkanı oldu; ama mutlu bir aile reisi olamadı.O’nu çoğu kez kahraman bir asker, başarılı bir devlet adamı, kararlı ve cesur bir devrimci, çağdaş bir halkçı, ender rastlanan bir deha; şık giyinen, yakışıklı bir lider fotoğrafı olarak tanıdık, sevdik ve anımsadık…

    O, koyduğu eşyaların yerinin değişmesini sevmeyen, değişiklik yapılacaksa bunu yalnızca kendisinin yapması gerektiğini düşünen birisiydi. O’nun doğasında kendisi seçmek ve düzenlemek, kendi istediği yere koymak vardı.Oysa O, bütün bu değerlerinin arkasında gizlenen, utangaç, ârif, duygulu, seçkin zevkleri ve sanat tutkusu olan, milyonların arasında yaşayan birisiydi.

    Kimi zaman acı, kimi zaman özlem çeken, kimi zaman ağlayan, kimi zaman pişmanlıklarla sarsılan bir yalnız adamdı. Bazen bir çocukla gülen, köpeğiyle dertleşen, atıyla yalnızlığını paylaşan bir yalnız adam. O, gerçekten yalnız mıydı? Devrim yapan her lider biraz yalnız değil midir? Halkından hiç kopmayan, halkla arasında perde olmasın diye koruma bile kabul etmeyen bir yönetici nasıl yalnız olabilirdi? Çiftlik’ten tohum almaya gelen köylülerle konuşan, şakalaşan bir halk adamı yalnız olabilir miydi?

    Değil yaşarken, öldükten sonra bile yalnız kalmadı. Norveçlilerin “Atatürk gibi olmak” diye bir deyimlerinin, tüm dünyada “Atatürk çiçeği” adıyla bilinen bir çiçeğin olduğunu hepimiz bilmiyor muyuz? Yunan Başkomutanı Trikopis, her “Cumhuriyet Bayramı”nda Atina´daki Türk Büyükelçiliğine giderek Atatürk`ün resminin önüne geçip saygı duruşunda bulunurmuş. Düşmanlarının bile saygı gösterdikleri ulu bir devlet adamı yalnız olabilir mi hiç?

    Haiti Cumhurbaşkanı, mezar taşının üzerine “Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm.” cümlesinin yazılmasını vasiyet etmiş. Vasiyeti de yerine getirilmişti. Bu vasiyet bile Ata’mızın hâlâ yaşadığını ve yalnız olmadığını kanıtlamaya yetmez mi?

    Ne yapmak istediğini çok iyi bilirdi O. Adaletliydi. Başkalarını dinlerdi. Gazete kağıdına sardığı tütünü içmeye çalışırken eli yanan ve bu yüzden de kendisine söven bir köylüyü tutuklayıp yargılayanlara, “Bırakın o adamı, onu mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin.” deyip köylüyü serbest bıraktırmıştı. Hoşgörülüydü. Bilet almadan yolculuk yapan ve bunu mebus ayrıcalığı olarak gören milletvekillerine kızar ve onları çok ayıplardı.

    Toplantılarda sık sık görülmezdi; ama toplantıları kendi yaratırdı. Bir halk toplantısında, kendisine “Paşa’m, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?” sorusunu yönelten gence, “Ben diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın! “yanıtını veren Sarı Paşa akıllı, hazırcevap bir yöneticiydi.

    Türk ulusunun Ata’sı, kurtarıcısı, kahramanı, Cumhuriyet’in mimarıydı. Milyonlarca seveni, uğruna öleni, yoluna baş koyanı vardı.

    Ömrünü ulusuna adadı, yüreğinde hep acıyı taşıdı, özel yaşamında ıssızlığı yaşadı… Aşklarını içine gömdü, baba olamadığı için çok üzüldü.

    Bedevi bir falcının kehanetini 26 yıl içinde sakladı ve ondan çok etkilendi. Cumhurbaşkanlığının 15 yıl süreceğini, ne zaman öleceğini çok iyi biliyordu…

    Savaşta yüz binlerce düşmanla çarpışıp onları yok etti; ama ölmek üzere olan atını vuramadı. Köpeği Foksi ölünce, onun doldurulmuş bedenini görmeye dayanamadı. Yeşile ve maviye tutkundu, kesilen bir ağaç için yas tutardı. Çankaya’dan Meclis’e giden yolun üzerindeki iğde ağacına sanki âşıktı. Bu benim ağacım der, gelip geçerken o ağacı selamlardı. Yol yapımı nedeniyle kesilen o ağaca çok üzülmüştü. Onu, bozkır Ankara’yı yeşile dönüştürecek bir umut simgesi olarak görmüştü. Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki ağacı kesen bahçıvanın işine son verilmesini; ama bahçıvana başka bir iş bulunmasını söylemişti.

    Şarkılardan fal tutar, aşk ve özlem şarkıları çalınırken ağlardı. Özgür ruhuyla, bazen ortalardan kaybolmak ister, bir sade vatandaş gibi yaşamanın özlemi ve coşkusuyla, otomobilinden inip hareket etmek üzere olan trene atlar, tramvaya binip Beyoğlu’na çıkar; aklına esti mi türkü söyler, coştu mu zeybek oynar, erleriyle güreş tutar, gece yarısı mutfağa inip aşçısıyla omlet ya da yakınlarının pek sevdiği menemene benzer bir yumurta yemeği yapardı.

    Sofrasında oturup da düşüncelerini söyleyen insanları cesaretli olarak görmez, üstelik söylemeyenlere çok kızardı. Bir şeye karar vermeden önce herkesin düşüncesini alırdı.

    Ankara’nın değişik yerlerinden gelen konukları kabul eden Latife Hanım’ın kabul günlerine O da arkadaşlarıyla katılırdı.

    Florya’da kaldığı günlerde, halkın arasında denize girerdi. Çocuklarla şakalaşır, gençlerle söyleşir, sandala binip saatlerce kürek çekerdi. O’na pencereden el sallayan tanımadığı yaşlı kadınların yalısına sandalını yanaştırıp kahve içmeye giderdi. Onlarla saatlerce söyleşirdi. Bir şenliğe rastlasa “Galiba burada bir düğün var.” deyip sünnet çocuklarını ya da gelinle damadı ziyaret eder, onlara armağanlar verirdi. Bazen de rastgele bir kapıyı çalıp Tanrı misafiri olur, onlarla birlikte sofralarında pilava kaşık sallar, dertlerini dinlerdi.

    Bir Adanalı kadar sıcakkanlı; Karadenizli olmamasına karşın, bir Karadenizli kadar cana yakın, bir Aydınlı kadar oturaklıydı. Kısacası O, Anadolu insanının mayasından, onun kumaşındandı.Kendisini Türk ulusunun öğretmeni olarak görürdü.

    Yakın arkadaşı Behçet Kemal Çağlar’dan, kendisinde gördüğü nitelikleri anlatan bir şiir yazmasını istemişti. Yarım saat sonra şiiriyle dönen ve Atatürk’ün yiğitliği, zaferleri ve devrimlerini bir bir dile getiren ünlü ozana, “Olmamış. Sen benim asıl niteliğimi yazmamışsın. Benim asıl niteliğim, öğretmenliğim, ben ulusumun öğretmeniyim, bunu yazmamışsın. “demiş ve buna da çok üzülmüştü.

    Atatürk aslında öğretmen değil, dünyada “Başöğretmen” olarak kabul gören tek liderdi. Bir geometri kitabı yazmıştı. “Üçgen, açı, dikdörtgen …” gibi tam 48 geometri teriminin Türkçe ad babasıydı. Bu yönüyle de Mustafa Kemal, gerçekten bir öğretmendi.

    En büyük düşü bir dünya turuna çıkmak, Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmekti. Çok çalışkandı. Onun için çalışma saati diye bir şey yoktu. Yapacağı işi bitirinceye kadar uyumadan, dinlenmeden, yemek yemeden çalışırdı. Uykunun dostu değildi. Zaman zaman geçirdiği kısa hastalıklar bir yana, sabah güneşini görmeden yatağına girmez ve uyumazdı. Uykuda geçirdiği zamana acırdı. Başladığı kitabı çok sevmişse onu bitirmeden uyumazdı. Binlerce kitabı vardı; ama bunlardan birini, Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanını cephede bile başucundan ayırmazdı.

    Giyimiyle ve ev düzeniyle yakından ilgilenirdi. Gömleklerinin hepsi beyazdı, başka renk gömlek giymezdi. Lacivert kıyafeti hiç sevmezdi. Çok şık giyinirdi. Takım elbiselerinin modellerini hep kendisi çizerdi.

    Sabah kahvaltısını yapmak istemez, yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanın üzerine bağdaş kurup oturur ve kahvesini içerdi. Eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi.

    Yufka yürekliydi. Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz, böyle durumlarda sırtını dönerdi.

    Sportmen bir kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider, kürek çeker ve tavla oynardı. Kısacası spor yapmayı çok severdi.

    Değişik bir insandı..Alçakgönüllüydü; ama hiç de uysal değildi, sertti. Yaşamı zor olaylarla geçmişti.

    Her şeyi kazanarak elde etmek ister, hak etmediği hiçbir koltuğa oturmazdı. İstanbul Üniversitesinin bir salonunda yapılan açılış törenine katılmıştı. Herkes tahta iskemlelere, O da kendisi için hazırlanan kırmızı renkli süslü koltuğa oturacaktı; ama oturmadı. Yanındaki profesörlere bakarak “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk yalnızca sizlere layıktır.” dedi.

    En kıdemli profesörü o koltuğa oturtup programı tahta iskemlede izledi. Böylece dünya lideri olmanın yolunu da herkese göstermiş oldu.

    Yoğurda “yuğurt”, tabancaya “tapanca”, sarhoşa “sarfoş”, derdi. Kendini övenleri ve yağcıları hiç sevmezdi. Lafı uzatanların sözünü “yani” diyerek keser, anlamsız sorulara sinirlenirdi. İlk mecliste, bir oturum sırasında üyelerden birinin “Paşam, laikliğin ne anlama geldiğini anlamadım, anlatır mısınız?” sorusuna çok kızmıştı. Elini kürsüye vurmuş, soruyu soran din bilgini üyeye, “Adam olmak demektir hocam, adam olmak!” diye yanıt vermişti.

    Herkese “çocuk” demeyi pek sever, armağan vermeye bayılırdı. Durup dururken odasına çıkar ve çok özel, seçkin, şık eşyalarını sofradaki dostlarına seve seve dağıtırdı. Eli çok açıktı. Kimine kravat, kimine gömlek, kimine kürk hediye ederdi. Sofradakiler bu özel armağanların değerinden çok, Atatürk’ten armağan aldıkları için sevinirlerdi.

    Bazen de cimriliği tutardı… Gardırobundaki on beş – yirmi zarif kalpağı arkadaşlarının başına tek tek yerleştirir sonra da ” lıh… Veremeyeceğim…” der, kalpaklarını geri alarak yakın arkadaşlarına şakalar yapardı.

    Her insan gibi düşleri ve aşkları vardı. Bursa’yı ziyaret ettiğinde onuruna bir akşam yemeği verilmiş. Kendisini neşeli ama düşünceli gören davet sahibi Laika Hanımefendi, cesaretini toplayarak Gazi’ye,” Paşam! Af buyurunuz, hiç âşık oldunuz mu? Sevdiniz mi?”diye bir soru yöneltmiş. “Sevmek!… Sevmeye acaba vakit bulabildik mi Hanımefendi? Ömrü, çeşitli mücadeleler içinde geçen, dağ, tepe, dere demeden dolaşan, çadırda, karargâhta ömür süren bir askerin sevmeye vakti kalır mı sizce?” diyerek soruya, soruyla yanıt vermiş. Ardından da “Biz de insanız Hanımefendi! Bizim de çarpan kalbimiz, bizim de his tarafımız var… Yoksa, askeriz diye, bu yönümüzden kuşku mu duyarsınız?” demiş. Bu yanıt da sevmiş, ama çok sevmiş; ancak sevgiyi dilediğince yaşayamayıp içine gömmüş Mustafa Kemal’in, Latife Hanımefendi ile evlenmesinden bir hafta önceki itirafı olmuştu.

    Yaşamının her döneminde onurunu duygularından üstün tuttu. Birdirbir oynayan komşu çocuklarının oyun çağrısını kabul eder; ama onların üzerinden atlaması için eğilmezdi. Ama eğil ki atlayalım diyen arkadaşlarına başını sallayarak “Ben eğilmem, üstümden böyle atlayabiliyorsanız atlayın.” dedi.

    Çok sık düş görür… Düşlerinin baş kahramanı Zübeyde Hanım’la, gelincik ve ayçiçeği tarlalarında buluşur, ömründe yalnızca bir kerecik giydiği mareşal üniformasıyla anasına kavuşmak için koşup durur, bir türlü ulaşamayıp ter içinde uyanırdı. Düşlerinde annesine ulaşıp onu kucaklayacağı gün, öleceğine inanırdı. Ölümü, Zübeyde Hanım’la randevu gibi düşünürdü. Bazı şeylerin olacağını önceden sezer, gördüğü kötü düşlere üzülürdü. Annesinin ölümünü de düşünde görmüş ve ardından da bu üzücü ölüm haberini almıştı.

    Ankara’da, sıkça ve gizlice, Çiftlik arazisi içinde olan Söğütözü’nde bir kulübeye kapanır, ömründe en sevdiği kadın olan annesi için saatlerce Kur’an okurdu.

    İnsanüstü değildi Atatürk; güzel insandı, tam insandı, büyük insandı. Onun büyüklüğünü yalnız biz değil, tüm dünya ulusları kabul etmişti. Kimi uluslar dünyanın tarihini değiştirdiğini, kimileri ise yüzyılın yetiştirdiği en büyük adam olduğunu belirtmişlerdi.

    Her insan gibi O da ölümlüydü. Doğa O’nu da zamanı gelince alacaktı. Öyle de oldu, 1938 yılının 10 Kasım günü bu büyük insan, bu güzel insan aramızdan ayrıldı. Biz, bu ölüme hazır değildik kuşkusuz, o nedenle inanamadık. Bu ölüme bizim gibi başka uluslar da uzun süre inanamadı. Kimi uluslar bunu derinliği ölçülemez büyük bir kayıp büyük bir acı olarak gördü. Kimileri onun ölümünden sonra dünyayı eskisi kadar enteresan bulmadı. Kimileri ise Doğu’nun Ata’sının kaybolduğunu, bir güneşin battığını söyledi.

    Yakasını ölümden kurtaramayan Ata’mızın o uğursuz ölüm haberi çok çabuk duyuldu. İstanbul’u taşa kesti, dondurdu. Dükkanlar kapandı, yaşam durdu. İnsanlar sustu, kendi içlerine çekiliverdi. İşte o gün İstanbul Üniversitesinde de saat dokuzu beş geçenin o uğursuz haberi duyuldu. Hukuk Fakültesinde çalışan bir Alman profesör ağlayan, üzülen öğrencilerin durumunu gördü ve çok şaşırdı.

    Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremedi. Durumu anlatmak ve bilgi almak için rektörün yanına gitti. Ona:-Efendim, ne yapacağımı bilemiyorum. Kararsızım. Derslere girmeli miyim acaba ? diye sordu.

    Rektör:-Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yapılıyorsa onu yapın, yanıtını verdi.İşte o zaman Alman profesör, kollarını iki yana sarkıtarak:

    -Efendim, bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki… dedi.Sevgili Atatürk,Bırakıp gittin bizi.Sen’i unuttuk sanma.Zaman alışmayı öğretir belki; ama Unutmayı asla! "

    Hazırlayanlar: Özel Izmir Tevfik Fikret Okulu öğrencileri 9/B’den Hüma D Ahmet G Ege D
  • Camus burada Çehov ve tüm büyük yazarlara katılır. “Hem mantıksız hem de katil bir mitoloji karşısında ve ister burjuva ister sözde devrimci olsun romantik bir nihilizm karşısında hakiki bir gerçekçiliği savunuyorum... Bir kuralın ve düzenin zorunluluğuna inanıyorum. Fakat söz konusu olanın herhangi bir kural olamayacağını söylüyorum sadece.” Biri Camus’ye şöyle sorar: “Bu sizi sol entelektüellerden ayıran şey değil mi?” Yanıt şöyledir: “Entelektüelleri soldan ayıran şeyin bu olduğunu söylemek istiyorsunuz. Geleneksel olarak sol daima gericiliğe, adaletsizliğe, zulme karşı savaşmıştır.”
    Notos Dergisi
    Sayfa 34 - Andre Maurois
  • Destek Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Ertürk Akşun...
    Kır saçlı, çekik bakışlı, güzel gülüşlü bir adam...
    Biraz mesafeli ama kibar... Ciddiyeti saygılı olmaya zorluyor insanı..
    Kendini böyle anlatıyor :))
    Narsist.... :))

    “Sanatçı bir anlatıcıdır.” diyor Ertürk Akşun. Yeni bir dünya kurmak kadar devrimcidir sanat.
    Cehaleti tanımlarken de sadece kendi yazdığını beğenen yazarları da kastederek “Kendilerinden önce ve sonra yazanları dikkate almayıp dünyadaki her şeyin kendisiyle başladığını sananları “ adres gösteriyor.

    Yaşayanların çoğu dışardan iyi görünüyor ama ruhları kirli, ruhları boş, ruhları aldatılmış insanlar..... Onlar yenilmiş...
    Sadece gösterişten ibaret insanlar, gereksiz ve ölçüsüz gururu olanlar da henüz yenileceklerinin farkında değiller.
    Birisi gelecek ve tüm sahte şatoları yıkacak, bir kahraman ama sonra bu kahramana yakışan ancak fiyakalı bir ölüm olacak.
    ........ ............
    Başrollerde Tarık ve Alev...
    Siyah beyaz bir nostaljinin içinde buldum kendimi. Tarık Akan ve Fatma Girik...
    İlk görüşte birbirlerine âşık olan Tarık ve Alev birbirleri için gözlerini kırpmadan ölümü göze alırlar.
    Aşk değil asıl tema zaten olsaydı yarım bırakırdım bu kitabı vıcık vıcık, aldatmalı, sinsi planlı aşk öyküleri ne bu romana ne benim gibi okura yakışırdı.
    68-70 kuşağının devrimci gençlerinin içinde bulunduğu çıkmazı, “ Uğruna ölünecek insanların ve ölmeye değecek bir hayatın” bulunmasının yüceltildiği bir dönem romanı Ve Kızın Adı Gece.
    Her çağ bir süre sonra koca bir ölüye dönüşür. Bir çağ ölür, yeni bir çağ başlar.
    Ve Tarık da bir ölüyü gömmekle yükümlüdür, devri kapatmaya hüküm giymiştir.
    Modernizm ve kapitalist bireyciliğin insana sunduğu “Yalnız ol, sadece kendin için yaşa , yabancılaş ve körleş!” manifestosuna karşı “ Edebiyat ve sanatla ufacık bir kıvılcım, minnacık bir ateşle bir yangın çıkarmaya gücü yeten devrimciler” romanda birer birer canlanıyor :
    Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve niceleri...
    İnsan varlığını ve yaşam amacını sorgulayan bir yerli roman... Yakın tarihimizi, siyasi çekişmeleri, ayakta ve hayatta kalmaya uğraş veren romantik devrimcileri gözler önüne seriyor ; açık, yalın, sürükleyici anlatımıyla...
    Yine ölmek isteyen ama ölemeyen bir kahramanın vicdanının peşinde( Yeni Hayat’taki Mehmet, Tutunamayanlar’daki Turgut, buradaki Tarık) gecesi olmayan hep gündüzü olan bir hayattan hafif yaralı çıktım.
    Türk devrimci hareketinin 68 kuşağının nice aydınlarının hapishanelere ve darağaçlarına gidişinin hazin öyküsü...
    Geri planda anne ve babaların çaresizliği ve tükenişleri kalp burkmakta...
    “ Aşk ve devrimdi beni ben yapan en temel argüman.” diyen bir kahraman yaratan yazar, aslında bu sözlerle popülerliği ve çok satmayı değil, bir misyonu ve vizyonu olan roman yazmayı göze almış...
    Zaten çok gözü pek gördüm kendisini...
    Cesur...
    Gerçek hayatta mızmızın tekidir belki ... :))
    Edirne , Amasya, İstanbul üçgeninde bir Türkiye panoraması okumak değil izlemek isterseniz, anıların ölümsüzlüğüne inanan iflah olmaz bir romantik okuyucu iseniz buyrun kır saçlı, güzel gülüşlü adam sizi bekliyor.... :))
  • Nazım Hikmet, 15 Ocak 1902 tarihinde, Selanik’te dünyaya geldi. Romantik komünist veya romantik devrimci gibi lakaplarla da bilinen Nazım Hikmet, yazdığı bazı şiirler ve siyasi düşünceleri nedeniyle, birçok kez tutuklanmış hatta sürgün yemiştir. Şiirlerinin çoğunda da ülkesine duyduğu özlemi ve hayranlığını dile getirir. Bunlardan biri de "Memleketimi Seviyorum" adlı şiiridir.

    Babası Hikmet Bey, Matbuat Umum Müdürlüğü ve Hamburg Şehbenderliği gibi görevlerde bulunmuştu. Annesi Ayşe Celile Hanım ise Fransızca bilen, piyano çalıp, resim yapan son derece zarif ve kültürlü bir kadındı. Donanımlı bir ailede büyüyen Nazım küçük yaşlardan itibaren edebiyata ve şiire merak sarmıştı. Henüz ortaokuldayken ilk şiiri, Feryad-ı Vatan‘ı kaleme aldı. Denizciler için yazdığı başka bir şiir, Bahriye Nazırı Cemal Paşa tarafından duyulunca, Nazım’ın Bahriye Mektebi’nde öğrenim görmesine karar verildi.

    Yazdığı şiirler 50’den fazla dile çevrildi, sayısız ödülün sahibi oldu. Fakat hayatı boyunca davadan davaya koştu. Düşünceleri ve yazıları nedeniyle aldığı cezalarla, İstiklal ve Ağır Ceza mahkemelerinde yargılandı. Birçok kez hapis yattı, memleketinden sürgün edildi, ama kalemini hiçbir zaman susturmadı. 3 Haziran 1963 tarihinde, Moskova’dayken, kalp krizi nedeniyle hayata veda etti. 1951 yılında Türk vatandaşlığından çıkarılan Nazım Hikmet’in, yeniden vatandaşlığa alınması için ölümünden sonra çok uğraş verildi. En nihayetinde 2009 yılında, Resmi Gazete’de yayınlanan bildiri ile, büyük şair tam 58 yıl sonra, yeniden Türk vatandaşlığına alındı.

    Nazım Hikmet Ran’ın en önemli eserleri arasında; Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim, Memleketimden İnsan Manzaraları, Sevdalı Bulut, Her Şeye Rağmen, Piraye’ye Mektuplar, Güneşi İçenlerin Türküsü, İt Ürür Kervan Yürür ve daha birçok şiir yer alıyor. Ayrıca unutulmaz şairin Hoş Geldin Kadınım, Herkes Gibi, Güzel Günler Göreceğiz, Veda, Salkım Söğüt, Geberiyorum, Seviyorum Seni gibi şiirleri bestelenerek, ünlü ses sanatçılarımız tarafından okunmuştur.

    Hoşgeldin Kadınım

    Hoş geldin kadınım benim hoş geldin
    yorulmuşsundur;
    nasıl etsemde yıkasam ayacıklarını
    ne gül suyum ne gümüş leğenim var,
    susamışsındır;
    buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim
    acıkmışsındır;
    beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam
    memleket gibi yoksuldur odam.

    Hoş geldin kadınım benim hoş geldin
    ayağını basdın odama
    kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi
    güldün,
    güller açıldı penceremin demirlerinde
    ağladın,
    avuçlarıma döküldü inciler
    gönlüm gibi zengin
    hürriyet gibi aydınlık oldu odam...
    Hoş geldin kadınım benim hoş geldin.

    Nazım Hikmet
  • Benim şair kardeşlerim
    benim çatal yürekli
    benim koçyiğit
    benim
    o şirin şehirlerin şirin köşelerin şirin
    yumuşaklıklarında
    icra - i sanat eyleyen
    ve birbirlerinin ağzına kusup
    günde üç öğün
    birbirlerini ödüllerle icazetleyen
    sanatçı kardeşlerim
    toplumcu devrimci dönüşümcü
    atatürkçü solcu soldangerici
    ilerici ortasolcu yansolcu
    marksist leninist hümanist
    maoist titist fidelist
    ve de falan filânist
    sanatçı kardeşlerim
    kül kalmadı istanbul'un kapalıçarşısının turistik
    mangallarında
    yanar oldu gözlerimiz
    tozdan dumandan
    benim kuramsal kardeşlerim
    karlı bir şubat akşamı
    -meselâ-
    sosyatik bir meyhanenin gözlemci camları önünde
    kurup tezgâhı
    kafa çekip hoşbeş etmek
    ve sanat manat üzre
    tiz perdeden ahkâm kesmek
    zevkinden geçilebilse
    ya da bulvarda -meselâ-
    kaldırıp yakaları
    o romantik kış günleri
    -meselâ-
    savrulan kara karşı
    ipekli yağmurlara
    -meselâ-
    meydan okumak
    ve dişler arasında romantik bir pipo yâni
    ya da karaborsal bir sigara
    -meselâ-
    ve koltukaltları gıcır gıcır kitaplı
    hanımeli elli
    do diyez sesli
    tütün ve alkole özdeşleşmiş kızlarımızla
    -meselâ-
    hani o büyük kafalardan
    marks'tan engels'ten filân
    lenin'den mao'dan fidel'den
    -mesela-
    kurgusal ve kuramsal vecizler döktürmek
    akademik kurtuluşlar üzre
    ve meselâ
    şu dağı şurdan alıp şuraya koymak
    bir yaş günü pastasında
    -mesela-
    sierra maestra'ları görmek
    evet dostlarım
    bu zevkten geçilebilse
    ve meselâ
    geceleri sıcak ve yumuşak müzikal salonlarda
    -yani fakirhânede-
    -meselâ-
    saksılarda kavuçuklar kaktüsler devetabanları limonlar
    -meselâ-
    çöl bitkileri tembel tembel esnerken filân
    iki kadeh buğulu buzlu içki
    -iyi cinsinden
    gasritle ülsere dokunmayan cinsinden
    -meselâ-
    ve sıtratejiler çizmek buğulu kadehlerde müzikal
    havalarda
    ve hanım
    ve hanımlar
    ve çocuk
    ve çocuklar
    -ki birden fazlası haram-
    ah şu geceleri o fakirhânedeki zevk
    işte ondan
    kardeşlerim
    geçebilse
    devrimci bir şair için
    -meselâ-
    nedir ki bilekleri kelepçeye uzatmak
    ve kurtarmak vatanı !
    ah benim cilet gibi devrimci kardeşlerim
    benim çatal yürekli
    benim koçyiğit
    benim rüzgârgülü
    fırıldak kardeşlerim
    beşyüz yıl sonraların
    pırlantaları!
  • Gülten Akın, "durup ince şeyleri anlamaya" yönelimli, incelikli bir kadın şairimiz. Şiirlerinde olduğu gibi şiir üzerine görüşleri de çok kıymetli.
    Eserini üç ana başlık altında toplamış. İlk bölümde, 'içerik gelişimi' hakkında. 15 büyük şairimiz ele alınıyor. İkinci bölüm, 'Şiirde yapı' üzerine, yapısalcı şiiriyle Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi, gibi şiire yapı bakımından yaklaşan, bu anlamda şiire yön veren şiir anlayışlarıyla üstadlarımız. Onlarda anlam ikinci plana atılmış gibi ama bunu ancak Ahmet Haşim için kullanmalıyız. Daha sonra gelen Ahmet Muhip Dranas, Metin Altıok, Süreyya Berfe -burada bir parantez açmak gerekir ki Süreyya Berfe'nin yapısalcı şiiri dikkate şayan. "Yorgunluktan başım düşüyor." "Yüzümün rengi durdu." "Oda çekmiş sıcağını." "Gözlerim soldu." vb. bu dizeler onun özgün şiirinin bir örneği olan Bir Dost Bulamadım Gün Akşam Oldu'dan alıntı. Açıkça görülüyor ki, Berfe'nin şiiri, farklı bir aşamada, ayrı bir yerde- gibi yapı, Berfe' de örnek verdiğim gibi farklı bir boyutta.
    Son bölümde de şiirleriyle pek tanınmayan, yine de özgün kalemleriyle başarılı olmuş şairlerin/yazarların şiir anlayışları üzerine eğilmiş. ( Enis Batur, Murathan Mungan, Barış Bıçakçı gibi)

    İlk Not'yla, "Şiir kıskançtır. Başka uğraşların ondan zaman ve ilgi çalmasına küser. " diyerek başlıyor söze.
    İlk şairimiz Fazıl Hüsnü Dağlarca oluyor. Dağlarca'nın Çocuk ve Allah adlı kitabı itibariyle şiir dilini tahlil ediyor. Onun için "biçim,öz, dil birliği" vardır diyor. Ona göre Dağlarca ikilikler üzerine bir denge sağlamıştır. "İlk şiirinden son şiirine dek kendini geliştirmiş bir ozandır."
    Behçet Necatigil, şiiri ve yaşamı iç içe bir şair. "Ozan daha çok çevirmiş gözlerini içeri," deyip "Dil kıvrak, anlatım etkin, usta işi. Kendini ezberleten şiiler." diye ekliyor.
    ( Her şairi ve şiirini incelerken, sonuna da, beğendiği bir iki şiirini de koyuyor G.Akın)
    Cahit Külebi, " Gerçek ozandır, seçkindir." diyor. Garip şiiriyle benzerliği, yalın oluşu. Farklı yanı ise, "Anadolulu. Yıpranmamış." olmasıdır.
    Necati Cumalı için, "Kısa halk destanları türünde başarılı olduğu hep" diyerek Cumalı'nın şiirinin folklorik özelliğini öne sürüyor. Ardından, " süse başvurmadan, yalın yazıyor." derken öykülemeyi amaç olarak kullandığı için de eleştiriyor. Hatta bunun için, "keşke şiirlerinde daha çok- öyküden çok- dram egemen olsaydı." diye sitem bile ediyor.
    Ceyhun Atuf Kansu, "Dünya kardeşliğinin, sevgisinin ozanı. Halkın mutluluğu için yazan ozan." Dünya bizimdir. Şiiri hepimiz içindir. Öyleyse 'bağbozumu' sofrasına buyuralım.
    Atilla İlhan. Şiirini yüceltiyor. Doruklara vardırıyor. "Atilla İlhan'da öyle şeyler var ki, insan onlardan sonra şiir okumak istemez. Yüzyıl doyurur adamı." iddialı! Yerel sözcüklere başvuruyor İlhan. Bireyci ve toplumcu şiir çizgisi olan bir şair.
    Ve Ahmed Arif. Onu ayıralım. Zira 'incelik ve korkusuzluk' sıfatları bir arada kullanılmamıştır bir şair için. Onun şiiri böyle, has şiir. "Ahmed Arif'in şiiri baştan sona somut gerçeklere dayanan bir şiir. Zor bir şiir." Hakkını veriyor. Ziyadesiyle.Sonra, "Benzersiz bir ozan." gerçekten benzersiz o!
    Orhan Veli. Devrimci bir şair. Türk şiirinin çizgisini değiştirmiş, dilde ve özde yalınlığı kullanmış, diğer 'Garip'çiler ile birlikte öncü bir şair Orhan Veli.
    Kendi yorumumu söylemem gerekirse, şiiri konuşma diline bu denli yakınlaştırıp da şiir tadını verebilecek, bu inceliği sindirebilecek bir başka şair yoktur diyorum.
    Anlatımda, mitoloji ve masallar öğelerine başvurmuş. Çok yoğun ve doyumsuz bir şiir.
    Oktay Rifat. Orhan Veli ile birlikte aynı çizgideler. Ancak Gülten Akın onu, Anday ve Orhan Veli'den ayırıyor bir noktada. "Oktay Rifat'ın şiire girişi, Anday'ın ve Orhan Veli'ninkinden çok daha sağlam, daha ölçülü." diyor. Folklora yaslanıyor. Anlam geliştiriliyor ve genişletiliyor.
    Melih Cevdet Anday. Rahatı Kaçan Ağaç kitabına yaptığı yorumda, "Japon şiirlerine benzer küçük şiirlere" benzetmiş. "halk şiirinden esinlenmiş olanlar" ve "içli, romantik şiirler, düşlerin ve dileklerin şiiri." şeklinde yorumlamış.
    Edip Cansever için, "Dize ustasıdır." demek yeterli olur sanırım.
    Turgut uyar'a duygusallığı yakıştırıyor. Ona göre, "Hoş bir duygusallığı var."
    Cemal Süreya. Yine şiirde değişen bir çizgi daha. İkinci Yeni şairlerinden. Erotik şiirin, "cinsel sevinin şairi."
    Metin Eloğlu, "Türk şiirinin 'kendi başına' olanlarından biri." diyor. Bu 'kendi başınalık' özgülüğü de beraberinde getiriyor tabii. 'Dilde benzersizlik' diye tanımlanabilir onun şiiri.
    Can Yücel'de mizah ön planda. Ancak bununla sınırlamamak lazım. Dildeki ekonomik yapılaşmada da başarısı görülüyor. Örneğin "Ideot'lojik" sözcüğü üzerinde duralım. Gülten Akın şöyle yorumluyor bunu. "İdeot'lojik yerine aptalca, sersemce diyemezdi. Çünkü anlatmak istediği bu değil. Hem ideolojik'ten kaynaklanan bir maraza bu belli, hem de olmaması gereken, yersiz, aptalca..."
    Ahmet Haşim'in sezgisel, imgesel şiir anlayışı. Anlamdan ziyade musikiye yakın, yani söz-müzik birlikteliği, ancak müziğe daha yakın onun dili. Ağır ama yoğun. Hoş... "Kendi özel dilini ve şiirini kurmuş" diyebiliriz.
    (Gülten Akın Haşim'in şiirini - tıpkı diğer şairlerde olduğu gibi- mısra mısra Hatta sözcük sözcük ele alıp tahlil ediyor.
    Ahmet Hamdi Tanpınar... Edebiyatımızın bel kemiği. Üstadımız. Gözdemiz. "Ne zamanın içinde olan,
    Ne de büsbütün dışında olan" büyük şairimiz. Bir lahza duralım ve nihayete vardıralım sözümüzü. Ona ithaf ettiğim şu dörtlükle.

    Ahmet Hamdi'ye
    Döndüm yine yalnız olarak kendime,
    Beyhude bir yolculuğun ardından.
    Yok kimse gönlümü avutacak,
    Gölgesiz bir ömür bu yaşadığım.

    Didindik durduk, onunla beraber şiir için. 'Zamanın ne içinde ne de büsbütün dışında.'

    Bir şairi ve şiirini, bir de şairin gözünden görmeli. İncelikli kadın ve şairimiz Gülten Akın'ın gözünden.