• 140 syf.
    1) YUNUS'U YETİŞTİREN İKLİM:
    11. yüzyılın ortalarında kurulan Büyük Selçuklu Devleti, Osmanlı Devletinden önce Türker adına en önemli devlettir. 1071'de Malazgirt Türkler ve anadolu için bir dönüm noktası olmuştur.

    1. Birinci Alladdin Keykubat (1220-1237) dönemi Anadolu Selçuklu Devleti'nde her bakımdan en parlak ve en ideal devirdir. Bu tarihten itibaren Konya, Sivas, Kayseri gibi Anadolu'nun önemli şehirlerinde gözle görülür imar faaliyetleri başlamıştır.

    13.yüzyılın ikinci yarısından sonra ve 14. yüzyıl boyunca Anadolu'da ve Bizans İmparatorluğuna yakın bölgelerde irili-ufaklı bir takım bağımsız beylikler kuruldu. Bunlardan en önemlisi ve etkini Karamanoğulları Beyliğidir.

    Bir taraftan Anadolu'nun içinde bulunduğu karışıklıklar, diğer taraftandan bunların sonucu olarak karşı karşıya kalınan Moğol ve Haçlı saldırıları... Ardı arkası kesilmeyen baskınlar, kavgalar, zulümler... Hepsinden kötüsü hep pusuda yatan düşmanlığı bitmeyen Haçlılar karşısında değil de enerjilerin içeride tüketilmesi... Kardeşlerin birbirini yok etmesi... Bir takım tarikatların ve dervişlerin katkılarıyla Müslümanlığı yeni benimsemiş ve bu dini samimiyetle hayatında yaşamak isteyen bir toplumun korku ile ümit arasındaki çaresizliği... "Alplik geleneği" ile "cihat fikri"ni kaynaştırmış Orta Asya'dan gelen dervişlerin Anadolu çıkartması, Namık Kemal'in deyimiyle etkisini yüzyıllar boyu sürdürecek " bir aşiret"ten çıkarılmış "cihangirane" bir harekettir.

    İşte bu dervişlerin önderliğinde tasavvuf düşüncesi maya tutmuş, tekke ve tarikatlar arasıbda oldukça yaygınlaşmıştır. Tasavvuf ve tarikatlar bunalımdan kurtuluşun tek yolu olarak görülmüştür. O zamanlar Adadolu'da büyük mutasavvıflar da yaşamaktaydı.

    İşte Yunus Emre de, Anadolu topraklarında böylesine kargaşa ve karışıkşıklarla dolu bir ortamda yetişen, İslamlık ve Türklük masasının tutmasında adı mutlaka söylenmesi gereken mutasavvıf dervişler zincirinin ilk ve en önemli halkalarından biri, belki de birincisidir.

    HAYATI:
    Şiirlerinin bu kadar okunmasına ve halk tarafından bu kadar sevilmesine rağmen ne yazık ki gerçek hayatı hakkında çok da ayrıntılı bir bilgiye sahip değiliz.

    Diğer mutasavvıf dervişler gibi Horasan bölgesinden kalkıp Anadolu'ya gelmiş ve buraları yurt edinmiş mutasavvıf dervişlerden bir aileye mensup olduğu kabül edilmektedir. Sivrihisar'a yakın Sarıköy'de doğduğu tahmin edilmektedir. Yunus Emre,nin ümmiolduğunı söyleyenler olduğu gibi, onun iyi bir eğitim alarak çağının bilimlerine sahip aydın bir kişi olduğunu ileri sürenler de vardır. Arap ve Fars diline vukufiyeti, bu dilleri şiirlerinde ustalıkla kullnmasından bellidir.

    Ölüm tarihi olarak 1321 yılı gösterilir. 13. yüzyılda yaşadığını ve 1273 yılında ölen Mevlana ile görüştüğünü,

    Mevlana Hüdavendigar bize nazar kılalı

    Onun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır
    şiirinden anlıyoruz.

    Kaynaklarda ortaklaşa olarak yer alan menkıbevi hayatından birkaç anekdot:

    Hacı Bektaş Veli, Horasan diyarından Anadolu'ya gelip yerleştikten sonra veliliği etrafa yayıldı. Her taraftan mürit gelmeye, büyük meclisler olmaya başladı.

    O zaman Sivrihisar'ın şimal tarafında Sarıköy denilen yerde Yunus derler, bir kimse var idi. Gayet fakir olup ekincilik ederdi. Bir vakit kıtlık oldu. Ekinden bir nesne hasıl olmadı. Yunus, erenlerin bu güzel vasıflarını işitti. Kimsenin bu kapıdan boş dönmemesi dolayısıyla, bir bahane ile gidip az miktarda bir şeyler istemeyi düşündü. Eli boş gitmemek için öküzüne dağdan alıç yükleyip Suluca Karahöyük'e doğru yola koyuldu.

    Karacahöyük'e varınca Hacı Bektaş-ı Veli’nin huzuruna çıktı. Armağanını sunup "Ben fakir bir kimseyim, bu yıl ekinimden bir nesne alamadım. Ümidim şu ki bu yemişi kabul edip karşılığında buğday veresiniz" dedi. Hacı Bektaş, "öyle olsun" diyerek abdallara işaret etti, alıcı alıp paylaştılar, yediler. Yunus birkaç gün orda eğlendi. Gidecek olunca, Hacı Bektaş'a haber verdiler. O da "Sorun bakalım ne ister, buğday mı, himmet mi?" dedi. Yunus geri dönmek için acele ediyordu. Buğday istedi. Ne yaptılarsa da razı edemediler. Yunus, "Bana buğday gerek" diye ısrar etli. "Ben nefesi neyleyim" dedi. Razı olmadı. Hacı Bektaş, emretti, buğdayı verdiler. Yunus da Dergahtan çekilip gitti.

    Yunus, biraz yürüdükten sonra, işlediği hatanın büyüklüğünü anladı. Çok pişman oldu. Derhal geri dönerek kusurunu itiraf etti. Fakat Hacı Bektaş, "O iş şimdiden sonra olmaz. Biz o kilidin anahtarını Tabduk Emre'ye verdik, varsın nasibini ondan alsın", dedi."

    Menkıbeye göre "Yunus, üç bin şiir söylemiş. Bunları bir divan haline getirmiş. Molla Kasım isimli şeriat bilgini bir su kenarına oturup bu şiirleri okumaya başlamış. Bunlardan binini okumuş ve şeriata aykırı bularak yakmış. Kalan bin tanesini de aynı sebeple suya atmış. Üçüncü bine başlayınca şu beyitle karşılaşmış:

    Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme

    Seni sîgaya çeken bir Molla Kasım gelir

    Bu beyti okur okumaz, Molla Kasım, Yunus'un kerametine inanmış. Divanı öpüp alnına koymuş. Fakat ne çare ki elde bin şiir kalmış. Şimdi Yunus'un o yakılan bin şiirini gökte kuşlar ve melekler, denize atılan bin tanesini balıklar, kalan bin şiirini de insanlar okumaktalarmış."

    ESERLERİ:
    Yunıs Emre'nin şiirlerinin toplandığı Divanı ve mesnevi tarzında yazdığı Risaletü'ün- nushiyye olmak üzere iki eseri vardır. Onu günümüze taşıyan divanındaki şiirleridir. Buradaki şiirlerinin her birini " Sehl-i mümteni"ye ( söylemesi kolay gibi görülen ancak yazmaya kalkışıldığı zaman zorluğu anlaşılan şiirler için kullanılan edebi bir tabirdir) örnek göstereceğimiz bu şiirler bir sanat endişesi güdülmeden söylenmiş derin anlamları olan sade ve açık şiirlerdir. Şair içinden geldiği gibi, gönlünden koptuğu gibi söylemiştir. Bu şiirlerinde aşk, ahlak, ölüm gibi temalar işlemiştir. Bu şiirlerin bir kısmında aruz vezni kullanılırken, çoğu hece vezni ile yazılmıştır. Divanda gazel nazım tarzıyla söylenmiş şiirler ve mesnevi biçiminde yazılmış manzumeler de bulunmaktadır. Şiirleri dörtlük olark da okunabilir. Dolayısıyla gazel yarzına değil de, tasavvufi halk şiirinr daha yakın durmaktadır. Bu bakımdan Yunus Emre, Divan şiirinin ilk şairlerinden olan Hoca Dehhani, Sultan Veled, Aşık Paşa gibi şairlerle çağdaş olsa da , Divan şairlari arasında değil, Ahmed Yesevi ie başlayan tasavvufi Türk edebiyatının en önemli halkası olarak kabul edilmeltedir.

    Yunus Emre'nin diğer önemli eseri Risaletü'n - nushiyye'dir. 'Nasihat Kitabı" anlamına gelen bu eseri Yunus Emre didaktik nitelikte yazmış olup insanlara yol gösterici olarak karşımız çıkmaktadır. İlk sayfalarda yer alan kısa bir mensur kısmın yanında eser manzum olarak yazılmıştır. Mesnevisinin sonunda şöyle der:

    Söze tarih yedi yüz yedi idi
    Yunıs canı bu yolda fidi idi.
    Burada onun eğitici ve öğretici yanını bulmaktayız.

    DÜŞÜNCE DÜNYASI
    Yunus Emre hiç kuşkusuz tasavvufi Türk edebiyatının ilk ve en büyük şairleribden biridir. 12.asırda Ahmed Yesevi ike başlayan tasavvufi halk edebiyatı Yunus'la zirveye ulaşmıştır. Daha sonraki uüzyıllarda onların izinden yürüyen birçok şair yetişmesine rağmen, Yesevi'nin ve Yunıs'un bulunduğu zirveye hiöbiri ulaşamamıştır. Ahmed Yesevi hikmet'leriyle, Yunus Emre ilah'leriyle asırlardır yaşamaktadır.

    "Evvel kapı şeriat emri nehyi bildirir
    Yuya günahlarını her bir Kur’an hecesi”
    beytiyle başlayan şiir, Yunus’un temel düşüncesinin ilk ve en önemli kaynağını açıklar. Kişi Müslümanlık binasına şeriat kapısından girecektir. Kur’an’la öğrenilen emir ve yasaklarla günahlardan, yanlışlardan uzak bir hayat yaşayacaktır.

    İkinci ana kaynak Peygamber’dir ve O’na da uyulması gerekir. Zira peygamber, kendinden ortaya bir şey koyan değil, Kur’an’dan haber veren, onu açıklayan kişidir.

    Sen hak peygambersin seksiz gümansız
    Sana uymayanlar gider imansız
    Yunus’un düşünce dünyasında olay, kişisel bağlamda inanma ve ibadet etmeyle sınırlı değildir. Şiirinde İslam’ın pratiğe geçirilmesi gereken kurallarıyla ilgili tespitler yani ahlaki ilkeler de vardır. Bunların çoğu yine ayet ve hadislerin yorumu şeklindedir. Yalan söylememek, sabırlı olmak, insanlarla iyi geçinmek, gönül kırmamak, kanaat, cömertlik, yardımseverlik…. kişiye teklif edilen olumlu davranışlardır.

    “Ey dostunu düşman tutan
    Gıybet yalan söz söyleme
    Bunda gammazlık eyleyen
    Onda yeri dar olur”
    mısralarında ifadesini bulan davranışlar bu bağlamdaki şiirlerin örnekleri arasındadır. Bu hedeflerin gerekleşmesi ise kişinin bir eğitimcinin eğitimi altında nefsini eğitmesine bağlıdır. Zira hedefe ulaşmada en büyük engel nefstir. Onun eğitimi de ancak manevi terbiye ile mümkündür. Bu terbiye de bir tarikat içinde kazanılır:

    İkincisi tarikat kulluğa bel bağlaya
    Yolu doğru varanı yargılaya hocası
    Manevi eğitimin sonunda gerçekleşen hedef, kişinin gönül gözünün açılmasıdır. Nefsini eğitmiş, gönlünü her türlü kirden, pastan, günahtan geçici heveslerden, kinden, öfkeden arındırmış ve buraya Allah sevgisini yerleştirmiş olanların kalp gözü açılır. İnsan-ı kamil olmanın adıdır bu.

    Üçüncüsü marifet can gönül gözün açar
    Bu mana sarayının Arşa değin yücesi
    Bu noktadaki bir insan, ıslah olmuş, eğitilmiş, elinden, dilinden, gönlünden emin olabileceğimiz kişidir. Kendi problemlerini yendiği gibi yaşadığı toplum içinde de artık örnek bir kişidir. Güzelliğin, doğruluğun, mükemmelliğin timsalidir. Toplum bu tür örneklere bakarak, bu örneklerin temsilleriyle aynı hedeflere varma olanağına kavuşur. Böylece kul olma sorumluluğunu yerine getiren bu tür kişiler, kişisel olgunlukta daha ileri noktalara gitmenin yollarına yönelebilirler. Sonuçta kişi. Marifet kapısından Hakikat’e ulaşmış olur. Ve yaratılış amacı gerçekleşir.

    Yaradılanı yaradan'dan ötürü hoş görür. İnsanı ve yaratılışı en iyi ve en derin bir şekilde anlamış ve anlatmışbir şairdir. Yetmiş iki milleti kucaklayacak kadar geniş bir gnlü vardır:

    Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan

    Halka miderris olsa hakikatte asidir

    Yardılanı severiz yradan' dan ötürü

    DİLİ:
    Yunus Emre, Türkçeyi en güzel kullanan şairlerimizden biri, belki de birincisidir. Divan şiirinin arifesinde, bu şiirin temellerinin yeni yeni atılmaya başlandığı bir dönemde onun kullandığı açık, anlaşılır ve sade dil oldukça dikkat çekmektedir. Dönemin diğer çoğu mutasavvıf şairlerin Farsça yazması karşısında onun Türkçeyi bilinçli şekilde kullanması önemlidir. Yunus mutasavvıf bir şairdir. Şiiröerini sanat endişesiyle yazmamıştır. Ancak bu demek değildirki onun şiirleri sanattan yoksundur.
    Yunus Emre'nin şiirlerinde sıklıkla ele aldığı konuları düşündüğümüzde dilinin bu özelliğini daha iyi anlarız: Allah ve peygamber sevgisini, aşkla gönüllere işler. Onda ölüm hayatla güzeldir. "Bana seni gerek seni" diyerek cennetin de cehennemin de sahibine sığınır.
    Yunus Emre'de Türkçe kelimeler, deyimler, atasözleri önemli bir yer tutar. Bugün kullanmadığımız Türkçe deyim ve kelimeler bile onda bol miktarda vardır. Çağının dilini, yaşayışını canlı bir tablo gibi bıgüne olduğu gibi aktarır. Dilindeki ahenk ve kelimelere yüklediği anlam, zamanın şairleriyle kıyaslandığında oldukça zengindir.

    DİĞER. YUNUSLAR:
    Yunus Emre'nin Anadolu'nun bir çon yerinde mezar ve makamının olduğu söylenmektedir. Bu durum, halkın ona olan sevgi ve bağlılığını göstermekle beraber, ister istemez onun izinden giden başka Yunus'ları da akla getirmektedir.
    Yıllardır Yunıs Emre'nin bazı şiirlerini Yunus Emrelere karışmış olarak okuduk. Daha doğrusu, asıl Yunus Emre'den sonra gelmiş bazı Yunusların şiirleri ona mal edilmiştir. Bu konuda yapılan araştırmalara bakıldığında bunlar arasında Aşık Yunus ön plana çıkmaktadır. Bu Yunus önceki Yunus Emre'den saygıyla bahseder ve onları bir deniz olarak gördükten sonra kendisini o büyüklerin yanında bir damla gibi görür.

    Kimi Topduk kimi Yunus her birisi derya deniz

    Yunus'a da bir cür'adan zerrece sunuldu yine

    Bütün bunlar asıl Yunus Emre'nin ne kadar büyük bir şair olduğunu ve açtığı çığırın zenginliğine işaret etmektedir.

    DİVANI'NDAN SEÇMELER:
    Ben yürürüm yâne yâne
    Aşk boyadı beni kaane
    Ne âkılem ne divâne
    Gel gör beni aşk neyledi

    Yunus Emre, ilk dörtlükte Tanrı'ya seslenir. Ben, içimi kana boyayan Tanrı aşkı ile ya­na yana yürürüm.

    Tanrı'ya olan aşkım beni perişan etti, aklımı başım­dan aldı, deliye çevirdi. Tanrı'm, aşkının bana yaptı­ğını gel, gör.
    Dörtlükte "ben yürürüm yane yane" dizesinde ozanın gezginci kişiliğinden de söz edilebilir.

    Gâh eserim yeller gibi
    Gâh tozarım yollar gibi
    Gâh akarım seller gibi
    Gel gör beni aşk neyledi
    ....
    Ozan, içinde bulunduğu durumunu doğanın tüm öğelerinden yararlanarak dile getiriyor. Doğanın için­de kalış ve ona tutsak oluş, çağlar boyu Türk köy­lüsünü statik bir toplum haline getirmiştir. Bu ruh hali Yunus Emre'de de güçlüdür.

    Yunus Emre, bu ruh halinin sonucu kimi rüzgar gibi eserim, kimi yollar gibi tozarım, kimi de seller gibi akarım diyor. Kendisini yönü belirsiz esen rüzgara, rüzgarın etkisiyle yollarda uçuşan tozlara ve akan sulara benzetiyor. Sonra, "Gel gör beni aşk neyledi" dizesiyle; Tanrı'm, aşkının bana yaptığım gel, gör, diyor.
    Yunus Emre, coşkun duygularına doğayı ortak ediyor, onunla bütünleşiyor.

    Acep şu yerde varm'ola
    Şöyle garip bencileyin
    Bağrı başlı gözü yaşlı
    Şöyle garip bencileyin
    ...

    Acaba şu yerde, böyle benim gibi gönlü yara­lı, gözü yaşlı bir başka kişi var mıdır? Şair, gurbetin, yalnızlığın, Tanrı'dan uzak kal­manın acısını anlatıyor.

    DEĞERLENDİRME:
    Yunus Emre'nin şiirlerinin yer aldığı, tasavvuf ve aşk hakkında yazılmış Yunus'u Yunus yapan, aşka ve sevgiye daha farklı bakmamızı sağlayacak olan bu kitap, şiirler de ki aşk ile insanın yüreğinin ısınmasına sebep oluyor...

    KİM NEDEN OKUMALI:
    Yunus Emre'nin eserleri günümüz açısından okunmasi ve okutulmasının büyük fayda sağlayacağını düşünüyorum cünkü günümüz insanının ihtiyacı olan sevgi,hoşgörü ve güzel ahlak adına çok büyük katkılar sunuyor... Bu konularda ihtiyaç duyacak herkesin mutlak okuması gereken bir seçki.
  • Jozef Stalin
    Son Yazılar
    1950-1953

    Stalin'in 1950-1953 yılları arasındaki inceleme, konuşma, mesaj ve söylevlerini biraraya getiren Dernièrs Ecrits 1950-1953 (Editions Sociales, Paris 1953) adlı kitabını, Fransızcasından, M. Gaziturhan dilimize çevirmiş ve kitap, Son Yazılar 1950-1953 adı ile Sol Yayınları tarafından, Aralık 1977 (Birinci Baskı: Kasım 1970; İkinci Baskı: Mayıs 1976) tarihinde yayınlanmıştır.

    Son Yazılar 1950-1953 (413 KB)

    İÇİNDEKİLER


    BİRİNCİ BÖLÜM

    DİL ÜZERİNE
    7

    9 Dilbiliminde Marksizm Üzerine
    38 E. Kraşeninnikova Yoldaşa Mektup
    40 Sanjeyev Yoldaşa Mektup
    48 D. Belkin ve S. Furer Yoldaşlara Mektup
    51 A. Holopov Yoldaşa Mektup

    İKİNCİ BÖLÜM

    SOSYALİZMİN EKONOMİK SORUNLARI
    ÜZERİNE
    59

    61

    SSCB'nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları - Kasım 1951 Tartışması ile İlgili Ekonomik Sorunlar Üzerine Düşünceler
    61 I. Sosyalist Rejimde Ekonomik Yasaların Niteliği Üzerine
    69 II. Sosyalist Rejimde Meta Üretimi Üzerine
    78 III. Sosyalist Rejimde Değer Yasası Üzerine
    83

    IV. Kent ile Kır Arasındaki, Kafa ile Kol Emeği Arasındaki Karşıtlığın Ortadan Kaldırılması ve Aralarındaki Farkların Giderilmesi Üzerine
    88

    V. Tek Dünya Pazarının Çözülüşü ve Dünya Kapitalist Sistemi Bunalımının Ağırlaşması Üzerine
    90 VI. Kapitalist Ülkeler Arasında Savaşların Kaçınılmazlığı Üzerine
    95 VII. Bugünkü Kapitalizmin ve Sosyalizmin Temel Ekonomik Yasaları Üzerine
    99 VIII. Öteki Sorunlar
    103 IX. Marksist Bir Ekonomi Politik Elkitabının Uluslararası Önemi
    104 X. Ekonomi Politik Elkitabı Taslağını Yetkinleştirme Yolları
    106 Aleksandır İliç Notkin Yoldaşa Yanıt
    116 L. D. Yaroşenko Yoldaşın Yanlışları
    117 I. Yaroşenko Yoldaşın Başlıca Yanlışı
    128 II. Yaroşenko Yoldaşın Başka Yanlışları
    142 A. V. Sanina ve V. G. Venger Yoldaşlara Yanıt
    142 I. Sosyalizmin Ekonomik Yasalarının Niteliği Üzerine
    145 II. Kolhoz Mülkiyetini Ulusal Mülkiyet Düzeyine Çıkarmak İçin Alınacak Önlemler

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

    GAZETECİLERLE KONUŞMALAR
    153

    155 Barış Sorunları Konusunda Demeç
    163 Atom Silahı Konusunda
    167 Amerikan Gazeteleri Başyazarlarından Bir Grubun Sorularına Verilen Yanıtlar
    169 James Reston'un Sorularına Yanıt

    DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

    MESAJLAR
    171

    173 Maurice Thorez Yoldaşa
    174 Bay Otto Grotewohl'a
    175 Javaharlal Nehru'ya Yanıt
    175 Mao Çe-tung Yoldaşa
    176 Mao Çe-tung Yoldaşa
    177 Otto Grotewohl Yoldaşa
    177 Kim İr-sen Yoldaşa
    177 Bay Kiisi İvamoto'ya
    179 Magnitogorsk Metalürji Kombinasına
    179 Mao Çe-tung Yoldaşa
    180 Kuznetsk Metalürji Kombinasına
    180 Boleslav Bierut Yoldaşa
    181 Petru Groza Yoldaşa - Gh. Gheorghiu-dej Yoldaşa
    181 G. Grotewohl Yoldaşa
    182 Zapotocky Yoldaşa
    182 Sovyetler Birligi'nin Genç Piyonyelerine
    183 Kim Ir-sen Yoldaşa
    183 Mao Çe-tung Yoldaşa
    184 Mao Çe-tung Yoldaşa
    184 Mao Çe-tung Yoldaşa

    BEŞINCI BÖLÜM

    SON SÖYLEV
    185

    187 Sovyetler Birligi Komünist Partisi XIX. Kongresi Kapaniş Toplantisi Konuşmasi





    BİRİNCİ BÖLÜM
    DİL ÜZERİNE


    DİLBİLİMİNDE MARKSİZM ÜZERİNE


    BİR genç yoldaş grubu, dilbilim sorunları konusunda ve özellikle dilbiliminde marksizm üzerine ne düşündüğümü basında açıklamamı istedi. Dilbilimci olmadığımdan, doğal olarak, yoldaşlara yeteri kadar yararlı olamayacağım. Dilbiliminde marksizme gelince, diğer toplumsal bilimler gibi, bu, bilerek konuşabileceğim bir sorundur. Bunun içindir ki, yoldaşların sorduğu bir dizi soruyu yanıtlamayı kabul ettim.
    SORU. - Dilin, temelin üstünde bir üstyapı olduğu doğru mudur?
    YANIT. - Hayır, yanlıştır.
    Temel, toplumun, gelişmesinin belirli bir aşamasındaki [sayfa 9] iktisadî rejimdir. Üstyapı, toplumun siyasal, hukuksal, dinsel, sanatsal, felsefî görüşleri ve bunlara tekabül eden siyasal, hukuksal ve diğer kurumlardır.
    Her temelin, o temele tekabül eden kendi üstyapısı vardır. Feodal rejimin temelinin kendi üstyapısı, siyasal, hukuksal ve diğer görüşleri ve bunlara tekabül eden kendi kurumları vardır; kapitalist temelin kendi üstyapısı vardır, sosyalist temelin de. Temel değiştiği ya da tasfiye edildiğinde, onun üstyapısı, onu izleyerek değişir ya da tasfiye olur, yeni bir temel doğunca, bunu izleyen ve buna tekabül eden bir üstyapı doğar.
    Dil, bu bakımdan, üstyapıdan kökten farklıdır. Örneğin, Rus toplumunu ve Rus dilini alalım. Son otuz yıl süresince eski temel, kapitalist temel, Rusya'da tasfiye edildi; yeni, sosyalist bir temel kuruldu. Bunun sonucu olarak kapitalist temele tekabül eden üstyapı tasfiye edildi ve sosyalist temele tekabül eden yeni bir üstyapı yaratıldı. Böylece eski siyasal, hukuksal ve diğer kurumların yerine, yeni, sosyalist kurumlar geçti. Bununla birlikte, Rus dili, öz olarak, Ekim Devriminden önce olduğu gibi kaldı.
    O zamandan beri Rus dilinde değişen nedir? Rus dilinin sözcük hazinesi bir dereceye kadar değişti, şu bakımdan değişti ki, yeni, sosyalist üretimin meydana gelmesiyle, yeni bir devletin meydana gelmesiyle, yeni bir sosyalist kültürün, yeni bir toplumsal ortamın, yeni bir ahlâkın ve ensonu tekniğin ve bilimin gelişmesi ile dilde büyük sayıda yeni sözcükler, yeni deyimler doğması anlamında bir zenginleşme oldu; birçok sözcük ve deyimin anlamı değişti ve yeni bir anlam kazandı, eskimiş bazı sözcükler de dilimizden yok oldu. Rus dilinin temelini oluşturan yeni bir sözcük hazinesine ve gramer sistemine gelince, bunlar, kapitalist temelin tasfiyesinden sonra tasfiye edilip, yerlerine sözcük hazinesinin yeni [sayfa 10] bir temel özü ve yeni bir gramer sistemi getirilmemiş, tersine, bunlar, oldukları gibi kalmışlar ve önemli hiç bir değişikliğe uğramadan varlıklarını sürdürmüşlerdir; özellikle, günümüzün Rus dilinin temeli olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.
    Devam edelim. Üstyapıyı doğuran temeldir, ama bu, hiç bir zaman, onun temeli yansıtmakla yetindiği, edilgen, yansız olduğu, temelin yazgısına, sınıfların yazgısına, rejimin niteliğine karşı kayıtsız bulunduğu anlamına gelmez. Tersine, üstyapı bir kez doğunca, etkin pek büyük bir güç olur, temelin billurlaşmasına ve güçlenmesine etkili bir biçimde yardım eder; eski düzenin ve eski sınıfların yıkımının tamamlanmasında ve onların tasfiyesinde, yeni düzene yardım etmek üzere gereken bütün önlemleri alır.
    Başka türlü olamazdı da. Üstyapı, özellikle, temel tarafından, kendisine hizmet etmesi için billurlaşmasına ve güçlenmesine etkin olarak yardım etmesi için, zamanı geçmiş bulunan eski temeli ve onun eski üstyapısını tasfiye etmek üzere etkin olarak savaşım vermesi için yaratılmaktadır. Üstyapının*bu alet rolünü oynamayı reddetmesi, onun, temelin etkin savunucusu durumundan temele karşı kayıtsız bir duruma geçişi, sınıflara karşı aynı tutumu takınması, niteliğini yitirmesi ve bir üstyapı olmaktan çıkması için yeterlidir.
    Dil, bu bakımdan, üstyapıdan kökten farklıdır. Dil, belirli bir toplumun bağrında şu ya da bu, eski ya da yeni bir temel tarafından değil, toplum tarihinin ve yüzyıllar boyunca temellerin tarihinin ilerleyişi tarafından oluşturulmuştur. Dil, herhangi bir sınıfın eseri değildir, bütün toplumun, toplumun bütün sınıflarının eseridir. İşte bu nedenledir ki, bütün halkın dili olarak yaratılmıştır, bütün toplum için tektir ve toplumun bütün üyeleri için ortaktır. Bunun sonucu olarak, dilin, insanlar [sayfa 11] arasında bir iletişim aracı olarak yerine getirdiği alet rolü, diğer sınıfların zararına, bir sınıfa hizmet etmekten ibaret değildir, bütün topluma, toplumun bütün sınıflarına ayrım yapmaksızın hizmet etmekten ibarettir. Özellikle bu yüzdendir ki, dil, aynı zamanda, cançekişen eski düzene ve yükselen yeni düzene, eski temele ve yenisine, sömürenlere ve sömürülenlere hizmet edebilmektedir.
    Herkesçe bilinmektedir ki, Rus dili, Ekim Devriminden önce Rus kapitalizmine ve Rus burjuva kültürüne ve bugün sosyalist rejime ve Rus toplumunun sosyalist kültürüne aynı biçimde hizmet etmiştir.
    Ukrayna, Beyazrus, Özbek, Kazak, Gürcü, Ermeni, Estonya, Letonya, Litvanya, Moldav, Tatar, Azerî, Başkır, Türkmen dilleri ile Sovyet uluslarının diğer dilleri için aynı şeyi söyleyebiliriz; bunlar da, bu ulusların eski burjuva rejimlerine ve aynı ulusların, yeni, sosyalist rejimine aynı biçimde hizmet etmiştir.
    Başka türlü olamazdı da. Dil, özellikle insanlar arasında bir iletişim aracı olarak tüm topluma hizmet etmek üzere, toplumun üyelerinin ortak malı ve toplum için biricik araç olmak üzere, hangi sınıftan olursa olsun toplum üyelerine aynı sıfatla hizmet etmek üzere oluşturulmuştur ve bunun için vardır. Dilin, bütün halkın ortak aracı durumundan uzaklaşması, belirli bir toplumsal grubu diğer toplumsal grupların zararına yeğleyip onu desteklemeye eğilim göstermesi, niteliğini yitirmesi için, toplumda insanlar arasında bir iletişim aracı olmaktan çıkması için, herhangi toplumsal bir grubun jargonu haline gelmesi için, aşağı duruma düşmesi ve yokolması için yeterlidir.
    Bu yönden, dil, üstyapıdan, ilke olarak farklı olmakla birlikte, üretim araçlarından ayırdedilemez, örneğin makineler de, dil gibi, sınıflar karşısında seçim yapmaksızın aynı şekilde kapitalist rejime de, sosyalist rejime de [sayfa 12] hizmet edebilirler.
    Sonra, üstyapı, belirli bir iktisadî temelin canlı olduğu ve faaliyette bulunduğu bir dönemin ürünüdür. Bundan dolayı, üstyapının yaşamı uzun süreli değildir; belirli bir temelin tasfiyesi ve yokolması ile üstyapı tasfiye edilir ve yokolur.
    Dil, tersine, herbirinde, billurlaştığı, zenginleştiği, geliştiği, inceldiği bir dizi dönemin ürünüdür. Bu yüzden bir dilin yaşamı, herhangi bir temelin, herhangi bir üstyapının yaşamından son derece daha uzundur. Bu, aslında, yalnızca bir temelin ve onun üstyapısının değil de, birçok temelin ve bu temellere tekabül eden üstyapıların doğuşları ve tasfiyelerinin, tarihte, belirli bir dilin ve yapısının tasfiyesine ve yeni bir sözcük hazinesi ve yeni bir gramer sistemi ile yeni bir dilin doğuşuna meydan vermediğini açıklar.
    Puşkin'in ölümünden beri yüz yıldan fazla zaman geçti. Bu zaman süresince Rusya'da feodal ve kapitalist rejimler tasfiye edildi ve bir üçüncü rejim, sosyalist rejim ortaya çıktı. Demek ki, üstyapıları ile birlikte iki temel tasfiye edildi ve bir yenisi, sosyalist temel, yeni üstyapısı ile birlikte göründü. Oysa örneğin, Rus dili ele alınırsa, görülür ki, bu uzun zaman süresince bu dil hiç yenilenmedi ve yapısı yönünden, günümüzün Rus dili, Puşkin'in dilinden az farklıdır.
    Bu sürede, Rus dilinde nasıl bir değişiklik oldu? Bu sürede, Rus dilinin sözcük hazinesi belirgin bir biçimde zenginleşmiştir; devrini tamamlamış büyük sayıda sözcük, sözcük hazinesinden kaybolmuştur; önemli sayıda sözcüğün anlamı değişmiştir; dilin gramer sistemi gelişmiştir. Puşkin'in dilinin yapısına gelince, gramer sistemi ve sözcük hazinesinin temel özü ile bu dil, günümüz Rus dilinin temeli olarak anaçizgileri ile süregelmiştir.
    Bu, kolayca kavranılır. Gerçekten de, neden üstyapıda [sayfa 13] olduğu gibi, her devrimden sonra, dilin var olan yapısının, gramer sisteminin ve sözcük hazinesinin temel özünün yok edilmesi ve yerine yenilerinin gelmesi gerekli olsun? Su, toprak, dağ, orman, balık, insan, gitmek, yapmak, üretmek, alışveriş yapmak, vb. sözcüklerinin, artık su, toprak, dağ vb. olarak adlandırılmamaları ve değişik olarak söylenmeleri, kimin işine yarar? Dildeki sözcüklerin değişmesinin ve sözcüklerin tümcelerdeki bileşiminin var olan gramere göre değil de, bambaşka bir gramere göre yapılması, kimin işine yarar? Devrim, dildeki bu altüst oluştan ne yarar sağlamış olur? Tarih, bir şeyin gerekliliği kesin bir biçimde kendini kabul ettirmediği sürece, genel olarak, öze değgin bir işlemde bulunmaz. Var olan dilin, yapısı ile birlikte anaçizgileri bakımından yeni rejimin gereksinmelerini karşılamaya tamamen elverişli olduğu tanıtlanmışken, bu dilbilimindeki böyle bir altüst oluşa niçin gerek duyulacağı akla gelmektedir. Toplumun üretici güçlerinin özgürce gelişebilmeleri için, eski üstyapı yıkılarak, birkaç yıl içinde yerine bir yenisi getirilebilir, getirilmelidir; ama toplum yaşamında anarşi yaratmadan, toplumun çözülüşü tehlikesini doğurmadan, mevcut dil yıkılarak, yerine, birkaç yıl içinde, bir yenisi nasıl kurulabilir? Don Kişotlardan başka kim böyle bir amaç güdebilir?
    Ensonu, üstyapı ile dil arasında köklü bir fark daha vardır. Üstyapı, üretime, insanın üretici faaliyetine doğrudan bağlı değildir. O, üretime, ancak dolaylı bir biçimde, ekonominin aracılığı ile temelin aracılığı ile bağlıdır. Bu yüzden, üstyapı, üretici güçlerin gelişme düzeyindeki değişiklikleri, dolaysız ve doğrudan değil, temeldeki değişikliklerden sonra, temeldeki değişikliklerin üretimdeki değişikliklere dönüşmesinden sonra yansıtır. Bu, şu anlama gelir ki, üstyapının etki alanı dar ve sınırlıdır. [sayfa 14]
    Dil, tersine, insanın üretici faaliyetine doğrudan bağlıdır ve yalnızca üretici faaliyetine değil, üretimden temele kadar, temelden üstyapıya kadar, çalışmasının bütün alanlarında insanın bütün öteki faaliyetlerine de bağlıdır. Bu yüzden, dil, temeldeki değişiklikleri beklemeksizin üretimdeki değişiklikleri, dolaysız olarak ve doğrudan yansıtmaktadır. Bu yüzden, insan faaliyetinin bütün alanlarını kucaklayan dilin etki alanı, üstyapının etki alanından çok daha geniş ve çok daha çeşitlidir. Ayrıca, hemen hemen sınırsızdır.
    Dilin, özellikle de sözcük hazinesinin, hemen hemen kesintisiz bir şekilde değişme durumunda bulunmasının esas nedeni budur. Sanayiin ve tarımın, ticaretin ve ulaştırmanın, tekniğin ve bilimin kesintisizce gelişmesi, bu ilerleyişin gerektirdiği yeni sözcükler ve yeni deyimlerle, dilin sözcük hazinesi zenginleşmektedir. Bu gereksinmeleri doğrudan yansıtan dil, böylece, sözcük hazinesini, yeni sözcüklerle zenginleştirmekte ve gramer sistemini geliştirmektedir.
    Böylece:
    a) Bir marksist, dili, temelin üstünde bir üstyapı olarak göremez;
    b) Dil ile bir üstyapıyı karıştırmak çok önemli bir yanılgıdır.
    SORU. - Dilin, her zaman bir sınıf niteliği bulunduğu ve bunu koruduğu, toplum için ortak ve birtek dil olmadığı, sınıf niteliği bulunmayan ve bütün halkın dili olacak bir dil olamayacağı doğru mudur?
    YANIT. - Hayır, yanlıştır.
    Sınıfsız bir toplumda bir sınıf dilinin sözkonusu olamayacağını anlamak güç değildir. îlkel topluluk düze-ı ninde, klanlar düzeninde sınıf bilinmiyordu, sonuç olarak da sınıf dili olamazdı; onlarda dil, ortaklığın tümü için ortak, tek idi. Sınıf derken, bütün insan topluluklarının [sayfa 15] anlaşılması gerektiği, ilkel topluluğun buna dahil olduğu itirazı, bir itiraz değil, yanıtlamaya değmeyen bir sözcük oyunudur.
    Bundan sonraki gelişmeye gelince, klan dillerinden boy dillerine kadar, boy dillerinden ulusal-topluluk (milliyet) dillerine kadar ve ulusal-topluluk dillerinden ulusal dillere kadar - her yerde, gelişmenin bütün aşamalarında, toplum içinde insanlar arasındaki iletişim aracı olarak dil, toplum için ortak ve birtekti, toplum üyelerine, toplumsal durumlarından bağımsız olarak, aynı biçimde hizmet ediyordu.
    Burada, köleci ya da ortaçağ dönemlerindeki imparatorluklardan sözetmiyorum, bunlar, örneğin Keyhüsrev'in ve Büyük İskender'in ya da Sezar'ın ve Şarlman'ın imparatorlukları gibi kendilerine özgü ekonomik bir temele sahip değildiler ve geçici, dayanıksız askerî ve yönetsel oluşumlardan meydana geliyordu. Bu imparatorluklar, bütün imparatorluk için tek ve imparatorluğun bütün üyeleri için anlaşılır bir dile sahip değillerdi, olamazlardı. Bunlar, herbiri kendi yaşamını yaşayan ve kendi dillerine sahip bulunan bir boy ve ulusal-topluluk bileşiminden oluşmuştu. Böylece, sözkonusu olan bu imparatorluklar ya da benzerleri değildir, ama imparatorluğun parçaları bulunan kendilerine özgü iktisadî bir temele sahip ve eski zamanlardan beri oluşmuş dilleri bulunan boylar ve ulusal-topluluklardır. Bu boyların ve ulusal-topluluklarm dillerinin sınıfsal bir niteliği olmadığını, bu dillerin, insan topluluklarının, boyların ve ulusal-toplulukların ortak dilleri olduğunu, kendileri tarafından anlaşılır bulunduklarını tarih bize öğretmektedir.
    Kuşkusuz, buna paralel olarak lehçeler, yerel şiveler bulunmaktaydı; ama boyun ya da ulusal-topluluğun birtek ve ortak dili, bu şivelere üstün geliyor ve bunları [sayfa 16] buyruğu altına alıyordu.
    Sonraları, kapitalizmin doğusuyla, feodal bölünmenin tasfiyesi ile ve ulusal bir pazarın kurulmasıyla ulusal-topluluklar, ulus olarak ve ulusal-topluluk dilleri de ulusal diller olarak gelişti. Tarih, bize, ulusal bir dilin, bir sınıfın dili olmadığını, ama halkın tümünün ortak bir dili, ulusun üyelerinin ortak ve ulus için birtek dili olduğunu göstermektedir.
    Yukarda dedik ki, toplum içinde insanlar arasında iletişim aracı olarak dil, toplumun bütün sınıflarına eşit olarak hizmet eder ve bu bakımdan sınıflara karşı, bir bakıma, ilgisiz kalır. Ancak insanlar, değişik toplumsal, gruplar ve sınıflar, dile karşı ilgisiz değillerdir. Dili kendi çıkarları yönünden kullanmaya, ona kendi özel sözcük hazinelerini, özel deyimlerini, özel terimlerini zorla kabul ettirmeye bakarlar. Bu bakımdan, halktan kopmuş bulunan ve ona karşı kin duyan varlıklı sınıfların üst katmanları: soylu aristokrasi ve burjuvazinin üst katmanları özellikle sivrilmektedirler. "Sınıfsal" lehçeler, jargonlar, salon "ağızları" oluşmaktadır. Edebiyatta bu lehçeler ve jargonlar, çoğu kez yanlış olarak, "proleter dili"ne, "köylü dili"ne karşıt olarak, "soylu dili", "burjuva dili" diye adlandırılırlar. Bu nedenledir ki, ne kadar garip görünürse görünsün, bazı yoldaşlarımız, ulusal dilin bir hayal olduğu, gerçekte sınıf dillerinin var olduğu sonucuna varıyorlar.
    Bu sonuca varmaktan daha hatalı bir şey olamayacağı kanısındayım. Bu lehçelere, jargonlara dil gözüyle bakabilir miyiz? Hayır, bu olanaksızdır. Önce şundan dolayı olanaksızdır ki, bu lehçelerin, bu jargonların, ne kendilerine özgü gramer sistemi vardır, ne de kendi sözcük hazinesi içeriği - onlar, bunları ulusal dilden aktarmaktadırlar. Sonra şundan dolayı olanaksızdır ki, lehçelerin ve jargonların, şu ya da bu sınıfın üst katmanları [sayfa 17] arasında dar bir dolaşım alanları vardır ve böylece insanlar arasında, toplumun tümü için iletişim aracı olmaya elverişli değillerdir. Bunlarda neler bulunur? Bunlarda, aristokrasinin ya da burjuvazinin üst katmanlarının özel zevklerini yansıtan özel bir sözcük seçimi bulunmaktadır; incelikleri ve zariflikleri ile sivrilen bazı anlatım ve söz kuruluşları alınmış, ulusal dildeki "kaba" anlatım ve söz kuruluşları dıştalanmıştır, ensonu, belirli sayıda yabancı sözcük aktarılmıştır. Oysa öz bakımından, yani sözcüklerin büyük çoğunluğu ve gramer sistemi, ulusal dilden, halkın tümünün dilinden aktarılmıştır. Böylece lehçeler ve jargonlar bütün halkın ortak dili olan ulusal dilin dallarıdır, bunların dilbilimi bakımından herhangi bir bağımsızlıkları yoktur ve cançekişmeye mahkûmdurlar. Lehçelerin ve jargonların ulusal dilin yerine geçebilecek olan ayrı diller haline gelebileceğini düşünmek, tarihsel görüş açısını yitirmek ve marksizmin saflarını terketmek demektir.
    Marx'tan aktarma yapılıyor, Kutsal-Max yazısından bir bölüm ileri sürülüyor, bu yazıda denmektedir ki: Burjuvazinin "kendi dili" vardır, bu dil "burjuvazinin ürünüdür", ona bezirgânlık ve alım-satım ruhu sinmiştir. Bazı yoldaşlar bu aktarma ile Marx'ın, sözümona, dilin "sınıf niteliği"nden yana olduğunu, birtek ulusal dilin varlığını yadsıdığını tanıtlamak istiyorlar. Eğer bu yoldaşlar, bu sorunda nesnel davransaydılar, aynı Kutsal-Max yazısından başka bir parça da aktarmaları gerekirdi, o bölümde, Marx, birtek ulusal dilin oluşması yollarından sözederken "iktisadî ve siyasal merkezleşmeye bağlı olarak lehçelerin birtek ulusal dil olarak tümleşmeleri"nden sözetmektedir.
    Dolayısıyla, Marx, lehçelerin alt biçim olarak ona bağımlı bulunacağı, birtek ulusal dilin üst biçim olarak gerekli olduğunu kabul etmektedir. [sayfa 18]
    Böyle olunca, Marx'a göre "burjuvazinin bir ürünü olan" burjuva dili ne oluyor? Marx, bu dili, kendine özgü bir dil örgüsüne sahip ulusal diller gibi bir dil olarak mı sayıyordu? Onu, bu tür dil olarak sayabilir miydi? Kuşkusuz hayır! Marx, yalnızca burjuvaların, tek olan ulusal dili, bezirgân deyimleri ile kirlettiklerini, yani burjuvaların kendi bezirgân jargonları olduğunu söylemek istiyordu.
    Demek ki, bu yoldaşlar, Marx'ın tutumunu tahrif etmişlerdir. Onu tahrif etmişlerdir, çünkü Marx'tan aktarma yaparken marksist olarak değil de, konunun özüne erişmeden, skolâstikçi gibi hareket etmişlerdir.
    Engels'ten aktarma yapıyorlar; onun İngiltere'de Emekçi Sınıfların Durumu yapıtından "... İngiliz işçi sınıfı, eninde sonunda, İngiliz burjuvazisinden bambaşka bir halk haline girdi"; ve "... işçiler burjuvaziden değişik bir lehçe konuşuyorlar, onların değişik fikirleri ve değişik kavramları, değişik alışkı ve değişik ahlâk kuralları, değişik bir dinleri ve değişik bir siyasetleri var."[1] dediği bölümü öne sürüyorlar.
    Bu aktarmadan güç alarak, bazı yoldaşlar, Engels'in bütün halk için ortak olan ulusal bir dilin gerekliliğini yadsıdığını, sonuç olarak da dilin "sınıfsal niteliği"ni doğruladığını söylemeye varıyorlar. Kuşkusuz Engels, burada, dilden değil, lehçeden sözetmektedir; o, lehçenin, ulusal dilin bir dalı olarak dilin yerine geçemeyeceğini çok iyi kavramıştır. Ama görülüyor ki, bu yoldaşlar, dil ile lehçe arasındaki farka önem vermemektedirler...
    Kuşkusuz aktarma yersiz olarak yapılmıştır, çünkü Engels, burada, "sınıf dilinden" sözetmemekte, başlıca sınıfsal fikir, kavram, alışkı, ahlâk kuralları, din ve siyasetten sözetmektedir. Fikirlerin, kavramların, alışkıların, [sayfa 19] ahlâk kurallarının, dinin ve siyasetin burjuvalarda ve proleterlerde, doğrudan doğruya karşıt olduğu, tümüyle doğrudur. Ancak burada ulusal dilin, ya da dilin "sınıfsal niteliği"nin ne işi var? Toplumda sınıf çelişkilerinin varlığı, dilin "sınıfsal niteliği" yararına ya da birtek ulusal dilin gerekliliğine karşı kanıt oluşturabilir mi? Marksizm, dil birliğinin, ulusun en önemli niteliklerinden biri olduğunu söyler, bunu söylerken de ulusun içinde sınıfsal çelişkiler olduğunu çok iyi bilmektedir. Sözü geçen yoldaşlar, bu marksist tezi kabul etmiyorlar mı?
    Lafargue'dan aktarmalar yapıyorlar, onun Devrimden Önce ve Sonra Fransız Dili kitapçığında, dilin "sınıfsal niteliği"ni kabul ettiğini ve söylediklerine göre, bütün halk için ortak bir dilin zorunluluğunu yadsıdığını iddia ediyorlar. Yanlıştır. Gerçekte, Lafargue, "soylu" ya da "aristokratik" dilden ve toplumun çeşitli katmanlarının "jargonlarından sözetmektedir. Ancak, bu yoldaşlar unutuyorlar ki, Lafargue, dil ile jargon arasındaki farkla ilgilenmemekte ve lehçeleri, bazan "yapma dil", bazan da "jargon" olarak nitelendirmektedir, kitapçığında açık" olarak ilân etmektedir ki, "aristokrasiyi ayırdeden yapma dil ... burjuvanın ve zanaatçının, kentin ve köyün konuştukları vülger dilden çıkartılmıştı".
    Yani Lafargue bütün halk için ortak bir dilin varlığını ve zorunluluğunu kabul etmektedir ve "aristokratik dil"in ve öteki lehçelerin ve jargonların bütün halkın ortak diline karşı ast niteliğini ve bağımlılığını pek iyi kavramaktadır.
    Bunun sonucu olarak da, Lafargue'dan yapılan aktarma, amacına erişememektedir.
    Belirli bir çağda, İngiltere'de İngiliz feodallerinin "yüzyıllar boyunca" Fransızca konuştukları, oysa İngiliz halkının İngilizce konuştuğu verisine dayanıyorlar, [sayfa 20] bundan, dilin "sınıfsal niteliği" yararına ve tüm halk için ortak bir dilin zorunluluğuna karşı bir kanıt çıkarmak istiyorlar. Bu, bir kanıtlama değildir, daha çok bir anekdottur. Önce o dönemde bütün feodaller Fransızca konuşmamaktaydılar, konuşanlar, kralın sarayında ve kontluklardaki önemsiz sayıdaki büyük feodallerdi. İkinci olarak, herhangi bir "sınıf dili"ni değil, yalnızca bütün Fransız halkının ortak dili olan sıradan Fransızcayı konuşmaktaydılar. Üçüncü olarak, bilinmektedir ki, Fransız dilini konuşarak eğlenenlerin bu tutkuları, sonraları iz bırakmadan yok olmuştur, bütün halkın ortak dili İngilizceye yerini bırakmıştır. Bu yoldaşlar sanıyorlar mı ki, "yüzyıllar boyunca" İngiliz feodalleri, İngiliz halkı ile tercümanlar aracılığıyla anlaşmışlardır; sanıyorlar mı ki, İngiliz feodalleri İngiliz dilini kullanmıyorlardı ve o zamanlarda bütün halk için ortak bir İngiliz dili yoktu, Fransız dili o zamanlarda İngiltere'de yalnızca yüksek aristokrasinin dar çevresinde kullanılan bir salon dilinden fazla bir şeydi? Bu tür anekdot düzeyindeki "kanıtlara" dayanılarak, nasıl bütün halk için ortak bir dilin varlığı ve zorunluluğu yadsınabilir?
    Rus aristokratları da çarların sarayında ve salonlarında bir süre Fransızca konuşmakla eğlenmişlerdir. Rusça konuşurken Fransızca çatlatmakla ve Rusçayı ancak Fransız şivesi ile konuşabilmekle övünürlerdi. O zamanlarda Rusya'da bütün halkın ortak bir Rus dili yok muydu, bütün halkın ortak dili bir hayal miydi ve "sınıf dilleri" bir gerçek miydi, böyle mi söylemek gerekir?
    Yoldaşlarımız burada en azından iki yanlış yapmaktadırlar.
    Birinci yanlışları şudur ki, dil ile üstyapıyı karıştırmaktadırlar. Düşüncelerine göre eğer üstyapının sınıfsal bir niteliği varsa, dilin de aynı şekilde bütün halk için ortak olmaması gerekir, o da bir "sınıfsal nitelik" [sayfa 21] taşımalıdır. Dilin ve üstyapının iki ayrı kavram olduğunu ve bir marksistin bunları karıştıramayacağını daha önce belirtmiştim.
    İkinci yanlışları şudur ki, bu yoldaşlar, burjuvazi ile proletaryanın çıkarlarının karşıtlığını, onların zorlu sınıf savaşımlarını, toplumun bir çözülüşü, düşman sınıflar arasındaki bütün bağların kopması biçiminde kavramaktadırlar. Bunlar, mademki toplum çözülmüştür ve artık birtek toplum yoktur, ama yalnızca sınıflar vardır, toplum için birtek dile gereksinme kalmamıştır, ulusal bir dile gereksinme kalmamıştır kanısındadırlar. Toplum çözüldüyse ve bütün halk için ortak bir dil kalmadıysa, kalan nedir ki? Sınıflar ve "sınıf dilleri" kalır. Doğal olarak her "sınıfsal dilin" "sınıfsal" grameri olacaktır, "proletarya" grameri, "burjuva" grameri olacaktır. Aslında bu gramerler gerçeklik olarak yoktur; ama bu yoldaşlar bundan tedirgin olmamaktadırlar, bu gramerlerin doğacağına güvenmektedirler.
    Bizde, bir zamanlar, Ekim Devriminden sonra, ülkemizdeki demiryollarının burjuva demiryolları olduğunu, biz marksistlerin bunları kullanmamızın doğru olmadığını, bunları söküp yenilerini, "proleter" demiryollarını kurmamız gerektiğini savunan "marksistler" çıkmıştı. Bunlara o zaman "mağara adamı" lakabı takıldı...
    Besbellidir ki, toplum, sınıflar ve dil hakkındaki ilkel bir anarşizmin ifadesi olan bu görüşlerin marksizm ile hiç bir ilişkisi yoktur. Ama şu da besbelli ki, bu görüşler kuşku götürmeyecek biçimde vardır ve yönlerini şaşırmış bazı yoldaşlarımızın zihinlerini kurcalamaktadır.
    Zorlu bir sınıf savaşı sonucunda toplumun artık iktisadî yönden birtek toplumun bağrında birbirine bağlı olmayan sınıflar halinde çözülmüş bulunacağı, apaçık olarak yanlıştır. Tersine, kapitalizm var oldukça burjuvalar ve proleterler, birtek kapitalist toplumun kurucu [sayfa 22] bileşkeleri olarak bütün iktisadî yaşamın bağları ile birbirine bağlı olarak kalacaklardır. Burjuvalar, ellerinin altında ücretli işçiler bulunduramazlarsa yaşayamaz ve zenginleşemezler; proleterler ise, kapitalistlerden iş alamazlarsa geçimlerini sağlayamazlar. Aralarındaki bütün ekonomik bağların kopması her çeşit üretimin durması demek olur; oysa her çeşit üretimin durması, toplumun ölümüne, sınıfların kendilerinin ölümlerine varır. Hiç bir sınıfın, kendisini yok olmaya adamak istemeyeceği besbellidir. Bu yüzdendir ki, sınıf savaşımı, ne kadar keskin olursa olsun, toplumun çözülüşüne varamaz. Ancak marksizm konusundaki bilisizlik ve dilin niteliği hakkında kesin bir anlayışsızlık, bazı yoldaşlarımızda, bu, toplumun çözülüşü, "sınıfsal" diller, "sınıfsal" gramerler efsanesini doğurabilmiştir.
    Sonra Lenin'den aktarmalar yapılmaktadır, Lenin'in kapitalist düzende burjuva ve proleter olarak iki kültürün varlığını kabul ettiği; kapitalist dönemde ulusal kültür sloganının milliyetçi bir slogan olduğu anımsatılmaktadır. Bütün bunlar doğrudur ve bu noktada Lenin tamamen haklıdır. Ancak burada dilin "sınıfsal niteliği"nin işi ne? Kapitalist düzende, Lenin'in iki kültür konusundaki sözlerini öne sürmekle, görülüyor ki, bu yoldaşlar, okura, dil, kültüre bağlı olduğundan, toplumda burjuva ve proletarya kültürü olarak iki kültürün varlığının, aynı zamanda iki dil olması gerekliliğini ifade ettiğini, yani Lenin'in tek ulusal bir dilin gerekliliğini yadsıdığını, "sınıfsal" dillerden yana olduğunu anlatmak istiyorlar. Bu yoldaşların buradaki yanlışı, dil ile kültürü özdeş saymaları ve karıştırmalarıdır. Oysa kültür ve dil ayrı iki şeydir. Kültürün burjuvası ya da sosyalisti olabilir, oysa insanlar arasında bir iletişim aracı olarak dil, her zaman bütün halk için ortaktır, o, hem burjuva kültürüne, hem de sosyalist kültüre hizmet edebilir. [sayfa 23] Rus, Ukrayna, Özbek dillerinin Ekim Devriminden önce burjuva kültürüne hizmet ettiği gibi, bugün bu ulusların sosyalist kültürlerine de hizmet ettiği, bir olgu değil midir? Böylece, iki ayrı kültürün varlığının, iki ayrı dilin oluşmasına vardığını ve birtek dilin gerekliliğinin yokolduğunu iddia etmekle bu yoldaşlar, ağır biçimde aldanmaktadırlar.
    Lenin, iki kültürden sözederken, özellikle, iki kültürün var oluşunun birtek dilin yadsınmasına ve iki dilin oluşmasına varamayacağı, dilin tek olması gerektiği tezinden hareket etmekteydi. Bundcular, Lenin'i, ulusal dilin gerekliliğini yadsımakla ve kültürün "ulusallığı bulunmadığı" görüşünde olmakla suçladıklarında, bilindiği gibi, Lenin, bu suçlamaya şiddetle karşı çıkmış ve tartışılmaz bir gereklilik olarak gördüğü ulusal dile karşı değil de, burjuva kültürüne karşı savaştığını ilân etmişti. Bazı yoldaşlarımızın, bundcuların izinden yürüdüğünü görmek gariptir.
    Lenin'in, sözde gerekliliğini yadsıdığı birtek dil konusuna gelince, Lenin'in aşağıdaki sözlerini anlamak gerekir:
    "Dil, insanlar arasında çok önemli bir iletişim aracıdır; dilin birliği ve onun engelsiz gelişmesi, hem çağdaş kapitalizme tekabül eden gerçekten özgür ve geniş ticarî alışverişin, hem de halkın çeşitli sınıflar içersinde özgür ve geniş şekilde gruplaşmasının en önemli koşullarından biridir."
    Bundan şu çıkar ki, saygıdeğer yoldaşlarımız, Lenin'in düşüncelerini tahrif etmişlerdir.
    Ensonu Stalin'den aktarmalar yapılmaktadır. Stalin'in "... burjuvazi ve onun ulusal partileri, bu dönem süresince, bu ulusların başlıca yönetici gücü olmuşlar ve olmaktadırlar." dediği bir tümceyi öne sürüyorlar.
    Bütün bunlar doğrudur. Burjuvazi ve onun milliyetçi [sayfa 24] partisi gerçekten burjuva kültürünü yönetmektedir; nasıl ki, proletarya ve onun enternasyonalist partisi proletarya kültürünü yönetiyorsa. Ancak, burada dilin "sınıfsal niteliği"nin işi nedir? Bu yoldaşlar bilmiyorlar mı ki, ulusal dil, ulusal kültürün bir biçimidir, ulusal dil, burjuva kültürüne de, sosyalist kültüre de hizmet edebilir? Bu yoldaşlar, marksistlerin ünlü formülüne göre, şimdiki Rus, Ukrayna, Beyazrus ve benzeri kültürlerin içerik bakımından sosyalist ve biçim bakımından, yani dil bakımından ulusal olduklarını bilmiyorlar mı? Bu marksist formülü kabul etmiyorlar mı?
    Yoldaşlarımızın yanılgısı şurdan gelmektedir ki, kültür ile dil arasındaki farkı görmüyorlar ve kültürün, toplumun gelişmesinin her yeni aşamasında içeriğini değiştirdiğini, dilin ise özü bakımından, birçok dönem süresince, olduğu gibi kaldığını ve aynı ölçüde yeni kültüre de, eskisine de hizmet ettiğini anlayamıyorlar.
    Böylece:
    a) Dil, iletişim aracı olarak toplum için birtek ve toplumun bütün kişileri için ortak bir dil olmuştur ve böyle olmaktadır;
    b) Lehçelerin ve jargonların varlığı bütün halk için ortak bir dilin varlığını yalanlamaktansa onu doğrulamaktadır, bunlar dilin dallarını oluştururlar ve ona bağımlıdırlar;
    c) Dilin "sınıfsal niteliği" tezi, yanlış, marksist olmayan bir tezdir.
    SORU. - Dilin karakteristik çizgileri nelerdir?
    YANIT. - Dil, toplumun tüm varlığı süresince etkili olan olgular arasında sayılır. O, toplumun doğup gelişmesi ile aynı zamanda doğup gelişir. Toplumla aynı zamanda ölür. Toplumun dışında dil yoktur. Bu yüzdendir ki, dili ve onun gelişmesinin yasalarını anlamak, ancak toplumun tarihi ile, incelenen dile sahip olan ve [sayfa 25] onu yaratan ve taşıyan halkın tarihi ile sıkı ilişkileri içersinde incelemekle mümkündür.
    Dil, insanlar arasında iletişimi, fikir alışverişi yapmalarını ve meramlarını anlatabilmelerini sağlayan bir araç, bir alettir. Dil, doğrudan doğruya düşünceye bağlı bulunup tümceleri oluşturan sözcüklerde ve sözcük bağlaşımlarında düşüncenin çalışmasının sonuçlarını, insanın bilgilerini genişletmek için yaptığı çalışmanın gelişmelerini kaydediyor, saptıyor ve böylece insan toplumunda düşüncelerin alışverişi olanağını doğuruyor.
    Düşünce alışverişi, değişmez ve hayatî bir zorunluluktur, çünkü o olmasa, insanların doğa güçlerine karşı savaşımlarında, gerekli maddî ürünlerin üretimi için verilen savaşımda ortak eylemlerini örgütlemeleri olanağı olmazdı - toplumun üretici faaliyetinde ilerlemeleri gerçekleştirmek olanaksız olurdu, dolayısıyla, toplumsal üretimin bile var olması olanaksız olurdu. Dolayısıyla, toplum için anlaşılır ve üyeleri için ortak bir dil olmazsa, toplum artık üretim yapamaz, çözülür ve artık toplum olarak var olamaz. Bu anlamda dil, iletişim aracı olmakla birlikte, aynı zamanda, toplumun bir savaşım ve gelişme aracıdır.
    Bilindiği gibi bir dilde var olan bütün sözcüklerin tümü, onun sözcük hazinesini oluşturur. Bir dilin sözcük hazinesinde esas, çekirdeğini, köklerin meydana getirdiği sözcük varlığının temel özüdür. Bu çekirdek, sözcük hazinesinden çok daha dardır, ama çok uzun süre, yüzyıllarca yaşar ve dile yeni sözcüklerin oluşması için bir temel sağlar. Sözcük hazinesi dilin durumunu yansıtır: sözcük hazinesi ne kadar zengin ve çeşitli ise, dil, o ölçüde daha zengin ve gelişmiştir.
    Oysa kendi başına alınırsa sözcük hazinesi dili oluşturmamaktadır - o, daha çok dili kurmak için gerekli olan malzemedir. Nasıl ki, inşaatta, inşaat malzemesi bina [sayfa 26] demek değildir ve buna karşın, onlar olmadan binayı yapmak olanaksızdır; aynı şekilde, bir dilin sözcük hazinesi, dilin kendisi demek değildir, ve buna karşın, onsuz herhangi bir dil olanaksızdır. Ancak sözcük hazinesi bir dilin gramerinin emrine verildiğinde büyük bir önem kazanır; gramer, sözcüklerin değişimine; bir tümcecik içinde sözcüklerin bileşimine egemen olan kuralları belirlemektedir, böylece gramer, dile uyumlu ve mantıklı bir özellik verir. Gramer (morfoloji ve sentaks)[2] bir tümceciğin gövdesinde sözcüklerin değişiminin ve bileşimlerinin kurallarının toplamıdır. Bunun sonucu olarak, özellikle gramer sayesindedir ki, dil, insan düşüncesini, maddî bir kılıfla, dilbilimi ile sarmalayabilmektedir.
    Gramerin belirleyici yönü, sözcüklerin değişim kurallarını, somut sözcükleri gözönüne alarak değil de, genel olarak, bütün somut niteliklerinden arınmış olarak alman sözcükler üzerinden vermektedir; tümceciklerin kuruluş kurallarını somut tümcecikler, örneğin somut bir özne, somut bir fiil vb. gözönüne alarak değil de, şu ya da bu tümceciğin somut biçiminden arınmış olarak, genel olarak bütün tümcecikler üzerinden vermektedir. Bunun sonucu olarak, gerek sözcüklerde, gerek tümcecikler de özel ve somut olanı bir yana bırakırsak; gramer, sözcüklerdeki değişimlerin ve bir tümcenin bağrında sözcüklerin bileşiminin temelinden genel olanı alır ve bundan gramer bilimi kuralları, gramer bilimi yasaları çıkarır. Gramer, insan düşüncesinin uzun bir soyutlama çalışmasının sonucu, düşüncenin dev gelişmelerinin belirtisidir.
    Bu bakımdan, gramer, somut nesneleri soyutlayan, bu nesneleri somut nitelikten yoksun görerek ve aralarındaki [sayfa 27] ilişkileri şu ya da bu somut nesne arasındaki somut ilişkiler olarak değil, her türlü somut nitelikten arınmış, genel olarak nesne olarak ele alan ve böylece yasalar çıkaran geometriyi anımsatmaktadır.
    Üretime doğrudan değil, ekonomi aracılığı ile bağlı bulunan üstyapıdan farklı olarak, dil, insanın üreti-. ci faaliyetine ve aynı zamanda çalışmasının istisnasız bütün alanlarındaki bütün öteki faaliyetine doğrudan bağlıdır. Bundan dolayı, en çok değişebilecek durumda olan dilin sözcük hazinesi, aşağıyukarı duraksamasız değişim halindedir; aynı zamanda, üstyapıdan farklı olarak, dil, temelin tasfiyesini beklemek durumunda değildir, kendi sözcük hazinesinde, temelin tasfiyesinden önce ve temelin durumundan bağımsız olarak değişiklikler getirmektedir.
    Bununla birlikte, dilin sözcük hazinesi, üstyapı gibi eski olanı yok ederek ve yeniyi kurarak değil, üretimin gelişmesi, kültürün, bilimin ilerlemesi vb. dolayısıyla, toplumsal düzende meydana gelen değişikliklerin doğurduğu yeni sözcüklerle, var olan sözcük hazinesini zenginleştirerek değişir. Aynı zamanda, zamanı geçmiş bazı sözcükler, genel olarak, sözcük hazinesinden yok olmakla birlikte, bu hazineye çok daha büyük sayıda yeni sözcük eklenmektedir. Sözcük hazinesinin temel özüne gelince, o anaçizgileri ile korunur ve dilin sözcük hazinesinin temeli olarak kullanılır.
    Anlaşılır bir şeydir bu. Birçok tarih döneminde başarılı bir biçimde kullanılabilecek iken, sözcük hazinesinin temel özünü yok etmenin gereği yoktur; kaldı ki, yüzyıllar boyunca birikmiş bulunan sözcük hazinesinin temel özünün yok edilişi, kısa bir sürede yenisini kurmak olanağı bulunmadığından, dilin felcini ve insanların birbiri arasındaki ilişkilerin tümden çözülüşünü yaratırdı. Dilin gramer sistemi, sözcük hazinesinin temel özünden daha da yavaş olarak değişmektedir. Birçok dönem [sayfa 28] boyunca özümlenmiş bulunan ve dil ile tek vücut olan gramer sistemi, sözcük hazinesinin temel özünden daha da yavaş olarak değişmektedir. Kuşkusuz, eninde sonunda değişmelere uğrar, yetkinleşir, kurallarını iyileştirir ve açık-seçik duruma getirir, yeni kurallarla zenginleşir; ancak gramer sisteminin temelleri çok uzun bir dönem süresince varlığını sürdürmektedir, çünkü tarihin gösterdiği gibi, birçok dönem boyunca, onlar topluma başarılı bir biçimde hizmet edebilirler.
    Böylece, dilin gramer sistemi ve sözcük hazinesinin esas temeli, dilin temelini, özgül niteliğinin özünü oluşturmaktadır.
    Tarih, dilin zoraki bir özümlemeye karşı aşırı kalımlılığına ve aşırı direncine tanıklık eder. Bazı tarihçiler, bu olguyu açıklamak yerine, şaşkınlıklarını belirtmekle yetinirler. Ama burada şaşılacak bir şey yoktur. Dilin kalımlılığı, onun gramer sisteminin ve sözcük hazinesinin temel özünün kalımlılığı ile açıklanır. Türk özümleyicileri yüzyıllarca Balkan halklarının dillerini bozmaya, yıkmaya, yok etmeye çalışmışlardır. Bu dönem süresince, Balkan dillerinin sözcük hazineleri ciddî değişimlerle karşılaştı, büyük sayıda Türkçe sözcük ve deyim kabul edildi, "yakınsamalar" ve "ıraksamalar" oluştu, ancak Balkan dilleri direndi ve yaşamlarını sürdürebildiler. Niçin? Çünkü gramer sistemleri ve sözcük hazinesinin temel özü, anaçizgileriyle korunabildi.
    Bütün bunlar gösterir ki, dile ve onun yapısına, belirli bir dönemin ürünü olarak bakılamaz. Dilin örgüsü, onun gramer sistemi ve sözcük hazinesinin temel özü, bir dönemler dizisinin ürünüdür.
    Modern dilin unsurlarının, kölelik döneminden önce, en eski çağda yaratılmış olmaları mümkündür. Bu, pek karmaşık olmayan, çok yoksul bir sözcük hazinesi bulunan ve ama buna karşın, ilkel olmakla birlikte, gene de [sayfa 29] bir gramer sistemi olan, kendine özgü bir gramer sistemine sahip bir dildi.
    Üretimin sonraki gelişmesi, sınıfların ortaya çıkışı, yazının ortaya çıkışı, yönetimi için azçok düzenli bir yazışmaya gereksinmesi bulunan bir devletin ortaya çıkışı ve düzenli bir yazışmaya gereksinmesi olan ticaretin gelişmesi, baskı araçlarının ortaya çıkışı, edebiyatın gelişmesi, bütün bu olgular, dilin gelişmesinde büyük değişmeler yarattı. Bu zaman süresinde boylar ve ulusal-topluluklar bölünüyor ve dağılıyorlardı, karışıyor ve çaprazlaşıyordu; daha sonra ulusal diller ve ulusal devletler ortaya çıktı, devrimci altüst oluşlar gerçekleşti, eski toplumsal düzenler yerlerini başkalarına bıraktılar. Bütün bu olgular, dilde ve onun evriminde daha da fazla değişmelere yolaçtı.
    Oysa dilin, üstyapının geliştiği biçimde, yani var olanı yok ederek ve yeniyi kurarak geliştiğini sanmak ağır bir yanılgı olurdu. Gerçekte, dil var olan dili yok ederek ve bir yenisini oluşturarak değil, var olan dilin esas öğelerini geliştirerek ve yetkinleştirerek gelişmiştir. Ve dilin bir nitelikten diğer niteliğe geçişi, eskiyi bir tek darbede yıkıp ve yeniyi kurarak, bir patlama biçiminde olmayıp da yeni niteliğin, yeni dil yapısının öğelerinin uzun bir dönem süresince yavaşça birikimi ve eski niteliğin öğelerinin yavaş ve sürekli yok oluşları ile oluşur.
    Diyorlar ki, dilin aşamalı evrimi teorisi, marksist bir teoridir, çünkü dilin eski nitelikten yeni bir niteliğe geçişi için anî patlamaların zorunluluğunu kabul etmektedir. Kuşkusuz, bu yanlıştır, çünkü bu teoride, marksist bir yan bulmak güçtür. Ve eğer aşamalı evrim teorisi, gerçekten dilin gelişmesi tarihinde anî patlamalar kabul ediyorsa, teoriye yazıklar olsun. Marksizm, dilin gelişmesinde anî patlamalar ve var olan bir [sayfa 30] dilin anî yok oluşu ile yeni bir dilin aniden kuruluşunu kabul etmemektedir. Lafargue, Fransa'da, "1789'dan 1794'e kadar oluşan anî dil devrimi"nden sözederken yanılıyordu (Devrimden Önce ve Sonra Fransız Dili kitapçığına bakınız). O dönemde Fransa'da hiç bir dil devrimi olmamıştır, nerede kaldı anî bir devrim! Kuşkusuz, bu dönem süresince Fransız dilinin sözcük hazinesi, yeni sözcükler ve yeni deyimlerle zenginleşmiştir; zamanını doldurmuş sözcükler yok olmuştur, bazı sözcüklerin anlamları değişmiştir, ancak o kadar. Oysa bu tür değişmeler, hiç bir zaman bir dilin yazgısını belirleyemez. Bir dilde esas olan, gramer sistemi ve sözcük hazinesinin temel özüdür. Ama Fransız dilinin gramer sistemi ve sözcük hazinesinin temel özü, Fransız burjuva devrimi süresince yok olmadığı gibi, bunlar, önemli değişmelere uğramadan korunmuşlardır. Yalnızca korunmuş da değillerdir! - bunlar hâlâ bugün modern Fransız dilinde varlıklarını sürdürüyorlar. Şunu da hesaba katmalıyız ki, var olan bir dili tasfiye edip, yeni bir ulusal dil kurmak için ("anî dilbilimi devrimi"!) beş-altı yıllık bir süre, gülünç denecek kadar kısadır - bunun için yüzyıllar gerekir.
    Marksizme göre dilin eski bir nitelikten yeni bir niteliğe geçişi, ne patlama biçiminde, ne de eski dilin yok edilişi ve bir yenisinin kuruluşu biçiminde oluşmaktadır, ama yeni niteliğin öğelerinin tedricî birikimi ile ve böylece, eski niteliğin öğelerinin tedricî olarak sönmesi biçiminde olur.
    Patlamalara karşı tutkuları olan yoldaşlar için genel olarak şunu anımsatmak gerekir ki, eski bir nitelikten yeni bir niteliğe patlama yoluyla geçişi öngören yasa, yalnızca dilin gelişmesinin tarihine uygulanamayacak durumda değildir: aynı zamanda, bu yasa, temeli ya da üstyapıyı ilgilendiren başka toplumsal olgular için de [sayfa 31] her zaman uygulanabilecek durumda değildir. Bu, düşman sınıflara bölünmüş bir toplum için zorunludur. Ancak düşman sınıfları kapsamayan bir toplum için hiç de zorunlu değildir. Sekiz-on yıllık bir süre içinde, ülkemizin tarımından, burjuva düzeninden, bireysel köylü işletmeciliği düzeninden, sosyalist kolhoz düzenine geçişi başardık. Bu, köyde eski burjuva iktisadî düzeni tasfiye edip, yeni, sosyalist bir düzen yaratan bir devrim olmuştur. Oysa bu köklü dönüşüm, patlama yoluyla yapılmadı, yani var olan iktidarın devrilmesi ile ve yeni bir iktidarın yaratılması ile değil, eski kırsal burjuva düzenden yeni bir düzene tedricî geçişle yapılmıştır. Bu devrim bu şekilde yapılabildi, çünkü bu, yukardan yapılan bir devrimdi, çünkü bu köklü dönüşüm, varolan iktidarın girişimi üzerinde ve köylülüğün esas yığınının desteği ile başarıldı.
    Denmektedir ki, tarihte oluşan birçok dil karışımı olayının, bu karışım sırasında, patlama yoluyla eski nitelikten yeni niteliğe anî bir geçiş biçiminde, yeni bir dil oluşturduğu düşünülebilir. Bu, kesin olarak yanlıştır.
    Dillerin karışımını birkaç yılda sonuçlar veren birtek eylem, tek kesin bir darbe olarak düşünemeyiz. Dillerin karışımı, yüzyıllarca kademeleşen uzun bir süreçtir. Görüldüğü gibi burada hiç bir patlama sözkonusu olamaz.
    Devam edelim. Örneğin iki dilin karışımının, bir yenisini, karışmış dillerin hiç birine benzemeyen ve nitelik bakımından herbirinden ayırdedilebilen üçüncü bir dil yarattığını sanmak, tümüyle yanlış olur. Gerçekte, karışımdan, genellikle, dillerin bir tanesi galip çıkmakta, gramer sistemini, sözcük hazinesinin temel özünü sürdüregelmekte ve kendi gelişmesinin iç yasaları uyarınca gelişmeyi sürdürmektedir, oysa diğer dil yavaş yavaş niteliğini yitirmekte ve zamanla sönmektedir.
    Bunun sonucu olarak, karışım, yeni bir dil, üçüncü [sayfa 32] bir dil yaratmamakta ve ama dillerin bir tanesini, onun gramer sistemini ve sözcük hazinesinin temel özünü korumakta ve onun, böylece kendi gelişmesinin iç yasalarına göre evrimini sürdürmesine olanak vermektedir.
    Doğrudur ki, bu durumda, egemen dilin sözcük hazinesinde, yenik dilin sırtından belirli bir zenginleşme oluşmaktadır, ancak bu, onu zayıflatmaktan çok, güçlendirmektedir.
    Örneğin bu, tarihsel gelişme süresince başka halkların dilleri ile karışan ve her zaman üstün gelen Rus dili için de böyle olmuştur.
    Kuşkusuz, Rus dilinin sözcük, hazinesi o zaman başka dillerin sözcük hazinesini özümlemekle tamamlanmıştır, ama bu süreç Rus dilini zayıflatmak şöyle dursun tersine onu zenginleştirmiş ve güçlendirmiştir.
    Rus dilinin özgünlüğüne gelince, ona en küçük bir zarar gelmemiştir, çünkü gramer sistemini ve sözcük hazinesinin temel özünü korumakla Rus dili, evriminin iç yasalarına göre gelişmeyi ve yetkinleşmeyi südürmüştür.
    Kuşku yoktur ki, karışım teorisi, Sovyet dilbilimine ciddî bir şey getiremez. Eğer dilbilimin başlıca sorununun, dilin evriminin iç yasalarını incelemek olduğu doğru ise, şunu kabul etmek gerekir ki, dil karışımı teorisi bu sorunu çözümlememektedir; üstelik onu ortaya bile atmamaktadır, daha yalın bir anlatımla, sorunun farkına varmamakta ya da onu kavrayamamaktadır.
    SORU. - Pravda gazetesinin, dilbilimi konusunda açık bir tartışma açması doğru muydu?[3] [sayfa 33]
    YANIT. - Evet, doğruydu.
    Dilbilimi sorunlarının hangi yönde çözümleneceği, tartışmanın sonunda açıklıkla belirecektir. Ama şimdiden, tartışmanın çok yararlı olduğunu söylemek mümkündür.
    Tartışma, her şeyden önce şunu saptamıştır ki, merkezde olduğu gibi cumhuriyetlerde de dilbilimi ile ilgili kurumlarda, bilimle ve bilim adamı niteliğiyle uzlaşmayan bir anlayış egemen bulunmaktadır. Sovyet dilbilimindeki durum hakkında yapılacak en küçük eleştiri, hatta dilbilimindeki "yeni öğretiyi" eleştirmek için yapılan en çekingen girişimler bile, dilbiliminin yönetici çevreleri tarafından kovuşturmaya uğrayıp boğulmaktaydı. N. Marr'ın [fikrî -ç] mirası hakkında eleştirici bir davranışa karşı, N. Marr öğretisini en hafif şekilde yetersiz bulma durumlarına karşı, dilbilimi ile ilgili değerli çalışmacılar ve araştırıcılar görevlerinden almıyor ya da alt görevlere atanıyorlardı. Dil bilginleri, bilimsel niteliklerinden dolayı değil de, N. Marr'ın öğretisini kayıtsızca kabul etmeleri koşuluyla yüksek görevlere getiriliyorlardı.
    Herkesçe kabul edilmektedir ki, hiç bir bilim, fikir savaşımı olmadan, eleştiri özgürlüğü olmadan gelişemez ve ilerleyemez. Ancak, herkesçe kabul edilen bu kural bilmemezlikten geliniyordu ve kayıtsızca ayaklar altına alınıyordu. Dar bir yanılmaz yönetici grubu oluştu, bunlar her türlü eleştiri olasılıklarına karşı önlemler aldıktan sonra, keyfiliğe ve umursamazlığa daldılar.
    Bir örnek verelim: Bakû Dersleri (N. Marr tarafından adı geçen kentte verilen konferanslar) kusurlu sayılmış ve yeniden yayınlanması yazarın kendisi tarafından yasaklanmıştı; oysa bunlar (Meşçaninov yoldaşın [sayfa 34] N. Marr'ın "öğretilileri" diye adlandırdığı) yöneticiler "kast"ı tarafından yeniden basılmış ve öğrencilere hiç bir kayıt konmaksızın salık verilmişti. Yani yanlış bir kitabı, değerli bir yapıt gibi tanıtarak öğrencileri aldatmışlardır. Eğer Meşçaninov yoldaşın ve öteki dilbilimi uzmanlarının dürüstlüklerinden emin olmasaydım, böyle bir tutumun sabotaj ile eşdeğer olduğunu söylerdim.
    Bu, nasıl olabildi? Bunun olabilmesinin nedeni, dilbilimi dalında yerleşmiş bulunan Arakçeyev'vari anlayışın sorumsuzluk ruhunu beslemesi ve bu tür taşkınlıklara açık kapı bırakmasmdadır.
    Tartışma, her şeyden önce, bu Arakçeyev'vari anlayışı günışığına çıkarıp temelinden yıktığı için çok yararlı oldu.
    Ancak tartışmanın yararı bununla kalmamaktadır. Dilbilimindeki eski anlayış yıkılmakla kalınmamış, bilimin bu alanının yönetici çevrelerinde dilbiliminin en önemli sorunlarında egemen olan inanılmaz düşünce karışıklığını da, bu tartışma ortaya çıkarmıştır. Bunlar tartışma başlayıncaya kadar susuyorlardı ve dilbilimi dalında işlerin iyi gitmediğini saklıyorlardı. Ancak tartışma bir kez başlayınca, artık susmak mümkün değildi - onlar görüşlerini basında açıklamak zorunda kaldılar. O zaman ne oldu? N. Marr'ın öğretisinin, birçok eksikleri, yanlışları, açıklanmamış sorunları, yeterince özümlenmemiş tezleri kapsadığı ortaya çıktı. Şu soru ortaya çıkmaktadır: N. Marr'ın "öğretilileri" neden ancak şimdi, tartışmanın başlamasından sonra konuşmaya başladılar? Neden bunu daha önce yapmadılar? Neden bilim adamlarına yakışacak biçimde bunları zamanında, açıkça ve dürüstçe söylemediler?
    N. Marr'ın "bazı" yanlışlarını kabul ettikten sonra onun "öğretilileri", söylendiğine göre, Sovyet dilbiliminin, ancak, marksist saydıkları N. Marr'ın düzenlediği [sayfa 35] teorinin temeli üzerinde gelişebileceğini düşünmekteymişler. Hayır, beyler, N. Marr'ın "marksist"liğinden bizi azat ediniz. N. Marr gerçekten marksist olmak istiyordu ve olmak için çaba harcadı, ama bu işi beceremedi. Yalnızca marksizmi basitleştirdi, bayağılaştırdı. Proletkült[4] ya da RAPP üyelerinin[5] yaptığı gibi.
    N. Marr, dilbilimine yanlış, marksist olmayan, dilin bir üstyapı olarak ele alınması gerektiği tezini soktu, - onun için de kendi kendini köstekledi ve dilbilimini de köstekledi. Sovyet dilbilimini, yanlış bir tezin temeli üzerinde geliştirmek olanaksızdır.
    N. Marr, dilbilimine, aynı ölçüde yanlış ve marksist olmayan, başka bir tez, dilin "sınıfsal niteliği" tezini de soktu - burada da kendi kendini ve dilbilimini köstekledi. Sovyet dilbilimini, halkların ve dillerin bütün tarihinin gelişmesi ile çelişki halinde olan yanlış bir tez temeli üzerinde geliştirmek olanaksızdır.
    N. Marr, dilbiliminde kendini beğenmişlik, yüksekten atma ve küstahlık gibi marksizm ile uzlaşamayacak bir hava estirdi ve böylece tanıtlamaksızın ve hafiflikle, dilbiliminde, N. Marr'dan önce ne var ne yok hepsini yadsıdı.
    N. Marr, gürültülü bir biçimde, "idealist" diye adlandırdığı karşılaştırmalı tarihsel yöntemi kötülemektedir. Şunu söyleyelim ki, büyük yanlışlarına karşın, karşılaştırmalı tarihsel yöntem, N. Marr'ın özünde idealist [sayfa 36] olan dört öğeli tahlilinden[6] daha değerlidir, çünkü birincisi, insanı, çalışmaya, dillerin incelenmesine götürür; oysa ikincisi, yalnızca insanı yan yatıp kahve falında bü ünlü dört öğenin gizemini aramaya götürür.
    N. Marr, dil gruplarını (ailelerini) incelemek girişimlerini, "anaç dil" teorisinin bir belirtisi olarak yukardan bakarak reddeder. Oysa örneğin Slav ulusları gibi ulusların dil akrabalığı kuşku götürmez, bu ulusların dilbilimi yönünden akrabalığının, dilin gşlişme yasalarının incelenmesi bakımından büyük bir yararı olabilir. Kaldı ki, "anaç dil" teorisinin bununla bir ilişkisi yoktur.
    N. Marr'ı ve hele "öğretililerini" dinleyecek olursanız, N. Marr'dan önce hiç bir dilbilimi olmadığı, dilbiliminin N. Marr'ın "yeni öğretisi" ile başladığı sanılır. Marx ve Engels, alçakgönüllü idiler, onlar kendi diyalektik materyalizmlerinin, felsefe dahil olmak üzere, bilimlerin önceki dönemde gelişmesinin ürünü olduğunu ileri sürüyorlardı.
    Böylece, Sovyet dilbiliminin ideolojik eksikliklerini günışığma çıkarması bakımından da tartışma yararlı olmuştur.
    Kanıma göre, bizim dilbilimimiz, N. Marr'ın yanlışlarından ne kadar erken arınırsa, bugün geçirmekte olduğu bunalımdan o ölçüde hızla kurtarılabilir.
    Dilbiliminde Arakçeyev anlayışını tasfiye etmek, N. Marr'ın yanlışlarından vazgeçmek, dilbilimine marksizmi sokmak: işte benim kanıma göre Sovyet dilbilimini rayına oturtmaya olanak sağlayacak yol. [sayfa 37]




    E. KRAŞENİNNİKOVA YOLDAŞA MEKTUP


    Kraşeninnikova yoldaş, sorularınızı yanıtlıyorum.
    SORU. - Yazınızda, dilin, ne bir temel, ne bir üstyapı olmadığını inandırıcı bir biçimde gösteriyorsunuz. Dili temele ve üstyapıya özgü bir olgu saymak mı gerekiyor, ya da ona, ara bir olgu olarak bakmak mı daha doğru olur?
    YANIT. - Apaçıktır ki, temel ve üstyapı dahil olmak üzere, bütün toplumsal olgularda bulunan ortak öğe, toplumsal olgu olarak alman dile de özgüdür; yani dil, temel ve üstyapı dahil olmak üzere, bütün öteki toplumsal olgular gibi toplumun hizmetindedir. Ama işte bütün toplumsal olgularda var olan ortak öğe burada bitmektedir. [sayfa 38] Sonradan toplumsal olgular ciddî olarak farklılaşmaya başlamaktadır.
    Gerçek şudur ki, bu ortak öğe dışında, toplumsal olguların kendilerini birbirinden ayırdeden ve bilim için özel bir önemi bulunan, kendilerine özgü özellikleri vardır. Temelin kendine özgü özellikleri, onun, ekonomik olarak, toplumun hizmetinde olmasındadır. Üstyapının kendine özgü özellikleri, onun, siyasal, hukuksal, estetik ve diğer fikirleri toplumun hizmetine sokmasında ve toplum için bunlara tekabül eden siyasal, hukuksal ve diğer kurumları yaratmasmdadır. Dili, öteki toplumsal olgulardan ayırdeden kendine özgü özellikleri nedir? Şudur ki, dil, insanlar arasında bir iletişim aracı olarak, toplumda fikir alışverişi aracı olarak toplumun hizmetindedir; dil, üretim alanında olduğu kadar, ekonomik ilişkiler alanında da, siyasal alanda olduğu kadar kültür alanında da, toplumsal yaşamda olduğu kadar, günlük yaşamda da, insanların birbirlerini anlamaları ve insan faaliyetlerinin bütün alanlarında ortaklaşa bir çalışmayı düzenlemeleri için toplumun hizmetindedir. Bu özellikler yalnızca dile özgüdür ve işte yalnızca dile özgü olduklarmdandır ki, dil, bağımsız bir bilimin, dilbilimin araştırma konusu olmaktadır. Dilin bu özellikleri olmasaydı, dilbilimi bağımsız bir varlığa sahip olma hakkını yitirirdi.
    Kısacası, dili, ne temel kategoriler arasına, ne de üstyapı kategorileri arasına koyabiliriz.
    Onu, temel ile üstyapı arasındaki "ara" olgular kategorisine yerleştirenleyiz, çünkü bu tür "ara" olgular yoktur.
    Ama dili, toplumun üretici güçler kategorisi içinde, örneğin üretim araçları kategorisi içinde sayabilir miyiz? Dil ile üretim araçları arasında bir tür benzerlik olduğu doğrudur: üretim araçları da dil gibi sınıflar [sayfa 39] karşısında bir bakıma ilgisiz kalır ve toplumun çeşitli sınıflarına, eskilerine de, yenilerine de aynı biçimde hizmet edebilir. Bu durum, dili, üretim araçları kategorisine sokmamıza olanak verir mi? Hiç bir şekilde.
    Bir zamanlar, N. J. Marr, "dil, temel üzerindeki bir üstyapıdır" formülünün itirazlarla karşılandığını görünce, sistemini değiştirmeye karar vermişti ve "dil, bir üretim aracıdır" diye ilân etti. N. J. Marr'ın, dili üretim araçları kategorisine sokmaya hakkı var mıydı? Hayır, kesinlikle haksızdı.
    Kesindir ki, dil ile üretim araçları arasındaki benzerliğin, yukarda sözünü ettiğim benzetiş ile kaldığı bir gerçektir. Çünkü ondan sonra dil ile üretim araçları arasında temel bir fark bulunmaktadır. Bu fark, üretim araçlarının maddî mallar üretmesinde, oysa dilin hiç bir şey üretmemesinde ya da yalnızca sözcükler "üretme-si"ndedir. Daha açık konuşalım, üretim araçlarına sahip olan insanlar, maddî mallar üretebilirler; oysa dile sahip olup üretim araçları olmayan aynı insanlar, maddî mallar üretemezler. Şunu anlamak zor değildir ki, eğer dil, maddî mallar üretebilseydi, gevezeler dünyanın en zengin insanları olurlardı.
    SORU. - Marx ve Engels, dili, "düşüncenin dolaysız gerçekliği" olarak, "gerçek ... pratik bilinç" olarak tanımlarlar. "Fikirler, diyor Marx, dilin dışında varlığa sahip değildir." Sizce dilbilimi ne dereceye kadar dilin anlamı ile, semantikle, tarihsel semaziyoloji ile ve stilistikle[7] ilgilenmelidir, yoksa dilbiliminin konusu yalnızca biçim mi olmalıdır? [sayfa 40]
    Semantik (semaziyoloji), dilbiliminin önemli bir öğesidir. Sözcüklerin ve deyimlerin semantik görünüşünün dilin incelenmesinde büyük bir önemi vardır. Bu yüzden semantik (semaziyoloji), dilbiliminde kendisine yaraşır bir yere sahip olmalıdır.
    Oysa semantik sorunları incelenirken ve onun verilerini kullanırken hiç bir durumda onun önemini aşırı ölçüde tutmamalı ve hele bu, kötüye kullanılmamalı. Semantiğe karşı aşırı bir tutkusu olan dilciler gör-müşümdür, bunlar düşünceye ayrılmaz bir biçimde bağlı bulunan "düşüncenin dolaysız gerçekliği" olarak ele alman dili ihmal etmekte, düşünce ile dili birbirinden ayırmakta, dilin yaşamının sonuna varmakta olduğunu, onsuz yaşanılabileceğini öne sürmektedirler.
    Bakınız N. J. Marr ne diyor:
    "Dil, ancak seslerle ifade edildiği ölçüde vardır; düşünce işlemi, ifade edilmeksizin de oluşturulmaktadır. ... Dil (fonetik [= konuşma dili]), bugünden, uzayda sınırsız başarılara ulaşan modern buluşlara görevlerini devretmeye başlamıştır, oysa düşünce, dilin geçmişte kullanmadan biriktirdiklerinden ve yeni olarak elde ettiklerinden hareket ederek, konuşmayı yerinden kovup onun yerine geçmeye çağrılan, doruklara doğru yürümektedir. Geleceğin dili, doğal maddeden kurtulmuş bir teknik içinde büyüyen düşüncenin kendisidir. Hiç bir dil, ona karşı dayanamayacaktır, doğa kurallarına bağlı bulunan fonetik dil bile."
    Eğer bu "büyülü" saçmalıklar, basit bir dile çevrilirse, şu sonuç çıkarılabilir:
    a) N. J. Marr, düşünceyi dilden ayırmaktadır;
    b) N. J. Marr, insanların, aralarında, dilden yararlanmadan haberleşebileceklerini, bunu, "doğal madde"den kurtulmuş, "doğa kuralları"ndan kurtulmuş düşüncenin kendisinin yardımıyla yapabileceğini düşünmektedir. [sayfa 41]
    c) Düşünce ile dili birbirlerinden ayırarak ve onu "doğal madde"sinden, dilden "kurtararak", N. J. Marr'ın dili idealizmin bataklığına saplanmaktadır.
    Diyorlar ki, düşünceler insanın aklına demeç halinde ifade olunmadan gelirler, bunlar dil malzemesi olmaksızın, dil zarfı olmaksızın, sözümona, çıplak olarak doğarlar. Oysa bu, kesinlikle yanlıştır. İnsanın aklına gelen düşünceler ne olurlarsa olsunlar, bunlar, ancak dil malzemesinin temeli üzerinde, dilin deyim ve tümcelerinin temeli üzerinde doğabilirler ve varolabilirler. Çıplak, dilin malzemesinden kurtulmuş, dil denen "doğal madde"den kurtulmuş düşünce olamaz. "Dil, düşüncenin dolaysız gerçekliğidir." (Marx.) Düşüncenin gerçekliği d
  • “Kur’ân’a gitmek”, “Kur’ân’dan ilham almak” , “Kur’ân’ı yeniden anlamak” …
    Bunlar gibi dışı süslü ama içi boş söylemleri son yıllarda sıkça duyar olduk, lakin bugüne dek bu söylemler ile eylemlerin birbirine denk düştüğünü görebilmek ne mümkün.
    Modern zamanlarda, bazı kimseler “Kur’ân’ın Ruhu” , “Kur’ân’ın süzgeci” gibi sloganlarla ve farklı gerekçelerle Hadislerin Kur'ân'a arzedilmesi gerektiği ile ilgili birtakım iddialar ortaya attılar. Son zamanlarda daha da yoğunlaştığını müşâhade ettiğimiz bu iddialar da oryantalistlerin etkisi büyüktür. Hadislere karşı menfî tavır takınanlar genel olarak iki kısma ayrılıyor; sahih olsun zayıf olsun bütün hadisleri, dinî bir delil niteliği taşımadığı gerekçesiyle toptan red eğiliminde olanlar (ki onlar kendilerini ‘Kur’ân Yeter’ci olarak takdim ediyorlar) ve diğer kesim ise Hadisin dinî kıymetine inandıklarını söyledikleri halde sıhhatine, güvenilirliğine şüphe ile bakanlar şeklinde iki kısımda incelenebilir.
    Usûlsüzlük, Vusûlsüzlüktür
    Birinci kısım herhangi bir usûl, metod kaygısıyla hareket etmediği için, Kur'ân dışında bir kaynağı kabul etmeyip, hadis sahih hatta mütevatir bile olsa red eğilimindeler ve bunu her platformda açıkça ifade ediyorlar. Peygamber(s.a.v.)'in Din ile ilgili olarak Kur'ân dışında hiçbirşey tebliğ etmediğini, Kur’ân’ı açıklama(beyân), öğretme yetkisi bulunmadığını, herhangi bir hüküm koymadığını, koyamayacağını iddia etmektedirler. Bu bakımdan Peygamber(s.a.v.)'in tebyîn vasfını devre dışı bırakarak, O 'nu (s.a.v.) bir postacı mesabesine indirgemektedirler. Buna örnek olarak Hindistan’da ortaya çıkmış olan “Kur’âniyyûn” ekolü ve ülkemizde ise “Kur’ân Yeter”ciler olarak bilinen, Edip Yüksel gibi şahıslar ve avaneleri zikredilebilir.
    İkinci kısmın ana problemi ise Hadisin dinde delil oluşu, değeri değil; sıhhatinin, sübûtunun tesbitinde kullanılan tarihî metodların (Hadis usûlü'nün) ve hadisin naklindeki beşer unsurunun güvenilirliği meselesidir.
    İkinci kısma göre, Muhaddisler Hadis'in sıhhatini tesbitte metin tenkidine hiç önem vermeyip(!) sadece sened tenkîdi ve tedkîkiyle yetinmişlerdir ve bu metod sebebiyle uydurma bile olsa birçok rivayet sahih muamelesi görmüştür. O halde hadislerin sıhhatinin, güvenilirliğinin tesbiti için yeni(!) bir metoda ihtiyaç vardır. Hadislere karışı menfî bir tavır içerisinde olan bu iki kısım iddia sahipleri, yer yer birbiriyle iç içe geçmiş bir görünüm arzetse de, yani hadislerin sıhhati konusuna şüpheyle yaklaşanlar, bu gerekçeyle hadislere güvenilemeyeceğini düşünüp, iddia edip, Hadisleri devre dışı bırakarak sadece Kur'ân'ı esas almak gerektiğini öne sürseler de, ikinci kısım iddia sahiplerinin bir kısmı Kur'ân'a uygun gördükleri(!) bazı hadisleri kabul etmektedirler.
    Bu ikinci kısım iddia sahipleri, Hadisin sıhhatini tesbit konusunda en güvenilir metodun "Kur'ân'a arz" olduğunu öne sürmektedirler. Eski metodların geride bırakılması gerekmektedir ve bir rivâyetin sıhhatini tesbit için Kur'ân'a arzettikten sonra eğer uygunsa alınmalıdır, değil ise çöpe atılmalıdır.
    Aslında bu iki kesimin iddialarına daha yakında baktığımızda temelde pek bir fark olmadığı anlaşılıyor. Hadisleri tümden reddederek “Kur’ân bize yeter” diyenler ile “Hadisleri Kur’ân’a arzederiz, uyanı alırız uymayanı atarız” diyenler söylemde farklılık arzetse de eylemde ve sonuçta aynı maksat ve aynı argüman üzeredirler. Çünkü Hadisleri Kur’ân’dan anladıklarına arzedenler, o hadis Kur’ân’a uygun ise kabul ediyorlar, bunu yaparken de Hadisin muhtevası, içeriği aynen Kur’ân’da da geçiyorsa onaylıyorlar, Kur’ân’da yoksa onu da reddediyorlar. Bu durumda söz konusu rivayet kendi Kur’ân anlayışını teyit ettiği için memnuniyet ifadesi olarak lütfedip “Tamam bu hadis bana uyuyor” diyerek sadece teyit amaçlı bir onayda bulunuyor ve kenara koyuyor, lakin hadisin hiçbir işlevi, fonksiyonu, yaptırımı kalmıyor onun nezdinde, çünkü zaten söz konusu muhteva Kur’ân’da var ona göre. Sonuç itibariyle, Kur’ân yeter’ciler ile Hadisleri Kur’ân’dan anladıklarına arzetme heveslileri arasında -görüldüğü üzre- pek bir fark yok. Biri eve ön kapından girerken diğeri aynı ev arka kapıdan giriyor.
    Hepsi de Kur’ân’a (!) Dayanıyor
    Hadislere karşı –öyle yada böyle- menfi tavır içinde olan kesimleri/şahısları bir arada incelediğimizde, ilk dikkatimizi çeken hepsinin de ortak noktasının usulsüz, metodsuz davrandığıdır .
    Tanıdık simâlardan isim vermekte fayda olduğunu düşünüyorum; misal A. Bayındır “Allah geleceği bilemez” derken Kur’ân’a dayanıyor, bir başkası İ. Eliaçık ve Y. N. Öztürk “Kur’ân’da namaz yoktur, oruç yoktur, Kur’ân aslında Deizm’i savunur” derken yine Kur’ân’a dayanıyor, E. Yüksel Kur’ân’ın metni dışındaki tüm kaynakları reddederken ve hatta bazı Kur’ân ayetlerini bile reddederken yine Kur’ân’a dayanıyor. Tarihselci kesimden İ. Güler ise bazı Kur’ân ayetlerinin Kur’ân’a aykırı olduğunu öne sürüp Kur’ân’dan çıkarılması gerektiğini söylerken, aynı argümanlara sahip olan M. Öztürk Kur’ân kıssalarının mitolojik olduğunu, Kur’ân’daki bazı hükümlerinin geçerliliğini yitirdiğini, hatta Kur'ân'ın bazı ayetlerinin Hz. Peygamber (s.a.v.)'e ait(!) olduğunu söylerken yine Kur’ân’a dayanıyor, buna mukabil bir taraftan Peygamberimiz(s.a.v.)’den, Sahabe’den ve Seleften bizlere tevarüs eden İ’tikâdî birçok hususu Kur’ân’a dayanarak reddeden A. Bayındır, C. Taslaman, M. Okuyan, M. İslamoğlu, H. Kırbaşoğlu gibi isimler, Tarihselcilerin bu iddialarına ve E. Yüksel’in 19 teoremine itiraz ederken yine Kur’ân’a dayanıyor.
    Kur’ân’ı, asrın idrâki olan Sekülerizm’e söyletme telaşıyla kıvranan bu zevat sayesinde, tamamen bir gökkuşağı cümbüşü seyreyliyoruz adeta.
    Dikkat çekici olan şu ki; hepsi de karşı tarafın argümanlarını “Bu Kur’ân’a aykırıdır” diyerek reddedip, birbirleriyle çelişmelerine rağmen, her biri kendi iddialarında –istisnasız- Kur’ân’a dayanıyorlar, Kur’ân apaçık(!) ve anlaşılır (!) bir kitap olduğu halde. Bu şahısları takip edip, onların peşlerinden gidip te “Kur’ân apaçık ve anlaşılır bir kitap iken, bunca birbirinden farklı Kur’ân anlayışı nasıl oluyor da kendine Kur’ân’ı refere edebiliyor, Kur’ân her birine nasıl referans olabiliyor?” diye sorma gereği hissetmiyorlar. Minel garaib.
    Ve bu şahısların hepsi de “Kur’ân’da herşey vardır, Kur’ân bize yeter” dedikleri halde, Sünnet müktesebatının –neredeyse- on katı bilgi ve müktesebât ile insanların karşısına çıkıp, Kur’ân’ı anlatıyorlar, tefsir ediyorlar, Kur’ân’ı anlama metodu kabilinden kitaplar yazıp dersler, seminerler veriyorlar.
    İslâm ümmeti, bu arızî durumu tarihte de yaşamış, tecrübe etmişti daha önce elbette. Dileyen İslâm tarihinin bid’ât fırkalar çöplüğü müzesini – ilgili kaynaklardan- ziyaret edebilir.
    Kötü bir oryantalist kopyası olan bu arızî Kur’ân ve Sünnet anlayışlarının ana omurgasını oluşturan temel fikirlerin kaynağına indiğimizde ise, bu şahısların/görüşlerin fikir ataları olarak karşımıza hep, İ. Goldziher, J. Schacht, M. Watt, S. Hurgonje, R. Paret, H. Juynboll, A. Sprenger, Ebu Reyye, Cabirî, Arkoun, Fazlur Rahman gibi isimler çıkıyor her seferinde...
    Yani, Oryantalizmi tanımlayan ilk oryantalist olan Edward Said’in deyimiyle; Sömürgeciliğin, emperyalizmin keşif kolu olan oryantalistler… Ve, -İmam Kevserî’nin deyimiyle- Oryantalizmin, Batı’nın bulanık suyundan beslenen yerli uzantıları olan modernistler…
    Birçoğumuz ise Haçlı Seferlerini tarihte yaşanmış bitmiş bir hadise zannetmekteyiz hala ne yazıkki…
    Zihni modern tasallutla iğdiş edilmiş âvam tabakasının kulağında hoş bir tını bırakacak sloganlarla, her fırsatını bulduklarında Sahabeye, Selefe, Sünnete, saldırmayı, sövmeyi meslek edinmiş olan bu gürûh, bir Peygamber(!) veya kurtarıcı edâsıyla Dini yeniden, yeni baştan keşfettikleri(!) için; Sekülerist, materyalist çağın kurbanı zihinler tarafından baştacı ediliyorlar.
    “Ver-Kurtul” Kolaycılığı
    Bu vahim durumun detaylarını başka bir yazıya erteleyerek konumuza dönecek olursak;
    Günümüzde moda bir söylem haline gelen “Hadislerin Kur’ân’a Aykırılığı” teziyle, insanlar beğenmedikleri, modern zihin yapılarıyla, dünyevî din ve hayat algılarıyla, Çağdaş düşünce konforlarıyla çelişen, çatışan ya da anlamakta güçlük çektikleri hadisler karşısında “Bu Kur’ân’a aykırıdır!” basitliğiyle kolayca işin içinden sıyrılıvermektedirler. Bunda Batı’lıların, müsteşriklerin çokça eleştiri yönelttiği birtakım İslâmî hükümlerin, uygulamaların da izahında güçlük çektikleri için, kendilerince çok kullanışlı olan “ver-kurtul” mantığıyla hareket etmektedirler. Modern insan, kolaycılığa düşkün olduğu için, anlamaya çalışmak (fıkhetmek), araştırmak, düşünmek, incelemek, fetmetmek gibi ilmî ve yorucu faaliyetleri göze alamıyor ya da bunlarla vakit kaybedeceğini düşünüyor ve bu sebeplerle bu ilmî faaliyetlerden imtinâ ediyorlar. Birileri birtakım iddiaları, süslü ambalajlar şeklindeki söylem ve sloganlarla modern Müslümanın önüne koyuyor, kolaycılığa alışmış olan modern Müslüman da bu iddiaları hemen alıp kabulleniyor, benimsiyor. Bu iddia sahipleri Hadisleri –hiçbir usûl ve metod gözetmeksizin- işine gelen ayetlerin zâhirine arzederek inkâr kolaycılığını seçiyor. Mesela, bazı gaybî haberler içeren rivâyetleri reddetmek için, siyâk-sibâk bütünlüğüne ve ilişkisine bakmadan, bütüncül bir okuma faaliyetinden uzak şekilde, “Ben sadece bir beşerim”(1) ve/veya “Ben size, ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem”(2) gibi ayetlere arzediyor ve bunu yaparken Allah’ın razı olduğu elçilerine bir kısım gaybı bildireceği ile ilgili ayetleri (3) ise görmezden geliyor.
    Bu örnekte de görüldüğü üzre, “Hadislerin Kur’ân’a Arzı” söylemini dillendirenlerin sıklıkla düştüğü en önemli hata budur; yani Kur’ân’ın bütünlüğünü ıskalamak.
    İçine düştükleri bir diğer hata ise “kesinlik” kavramına hiçbir şekilde dikkat etmemeleri, hükmü şüphe üzerine binâ etmeleridir. Herkes aklınca ve keyfemâyeşâ aykırılık görüp, bunun “kesinlik” arzedip etmediğine hiç aldırış etmemektedirler. Bu ise, Din gibi en hayâtî meselede ortaya koyulan çok vahim bir arızadır.
    Ayrıca bu kimseler Hadisleri reddederken “Hadisler zannîdir, zan ifade ettikleri için şüphelidirler” diyip, sonra da şüphelendiği her hadisi Kur’ân’dan anladıklarına arzetmektedirler. Halbuki rivayetlere karşı kendisinde oluşan şüphe de zannîdir, Kur’ân’dan anladıkları da zannîdir. Bu ameliyenin akla, mantık kurallarına aykırı oluşu, her fırsatta Kur’ân’da aklı kullanmaya atıfta bulunan ayetleri peşpeşe sıralayarak aklını mutlaklaştırmaktan keyif alan bu gürûhun içine düştüğü başka bir garâbet ve çelişkidir.
    Modern Müslüman, her gördüğü zâhirî aykırılık şüphesinde basit mantık hataları yapmaktan da hiç rahatsız değildir. Hadisleri tartışmak söz konusu olduğunda, mantık hataları yapmak bile meşruiyet kazanıverir onların gözünde.
    Öncelikle şunu belirtmemiz gerekir ki; Kur’ân’ın sübutunun kat’î oluşu, bu şahısların Kur’ân’dan anladıklarının da kat’î oluşu anlamına gelmez kesinlikle. Kur’ân’da birçok ayet vardır ki sübutu kat’î fakat delâleti zannîdir. Bununla beraber Sübûtu da delâleti de kat’î olan ayetler ise, o ayeti okuyup ayete anlam yükleyen kişinin anladığı şey/yüklediği anlam da artık zannî konumuna ircâ etmiş olur.
    “Zikir/Kur’ân” Nasıl Korunmuştur?
    “Kur’ân’a Arz” metodunu sloganlaştıran zümre; sıkça atıfta bulunduğu “Zikri biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz”(4) ayeti gereği Kur’ân’ın korunmuş olduğunu öne sürerek Kur’ân’dan anladıklarının da korunmuş olduğu, şüphesiz doğru olduğu vehmine kapılmaktadırlar. Evet, ayete göre Zikrin/vayhin/Kur’ân’ın korunmuşluğu, hem lafzının hem de manasının korunmuş olduğu hakikatini ortaya koymaktadır. Kur’ân’ın korunmuş olan lafzı mushafta ise, korunmuş olan manası nedir, nerededir? Lafzı koruyan mushaf/metin ise, mushafı metni bugüne kadar bozulmadan bizlere ulaştıran yegane koruyucu unsur nedir? Peki Kur’ân’ın manasını koruyan nedir?
    Ayrıca zikrin/vahyin korunmuş olması dolaylı olarak, -lisandaki dezenformasyonları, değişimleri, çağın değişimi ile meydana gelen anlam kaymalarını, daralmalarını göz önüne alarak- Fasih arapçanın, nüzul sürecindeki arap gramerinin, edebiyatının da korunmuş olması gerekmez mi? Zira, ikiyüz yıl önce konuşulan Türkçe ile bugün konuşulan Türkçe arasında nasıl bir fark olduğunu göz önünde bulundurursak, bir lisanın nasıl bir dezenformasyona, yabancılaşmaya maruz kalabileceğini de kavrayabiliriz. Şu halde, Kur’ân’ı doğru anlayabilmek için, inzâl olduğu dönemde konuşulan yazılan fasih arapçanın, dilbilgisi/gramer yapısının, arap edebiyatının da bilinmesi gerektiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Kur’ân’ı doğru anlama adına ortaya koyulan faaliyetlerde göz önünde bulundurulması gereken en önemli husus arap dilinin/lisanının gramer yapısı, dilbilgisi kuralları, edebiyatı gibi unsurlardır. Bilindiği gibi, arapça, yapısı itibariyle mecâz, kinâye gibi ifade türlerini bünyesinde barındıran bir lisandır. Bu bakımdan, Arap dilbilgisi, kuralları, gramer yapısı, edebiyatı, özenle hazırlanmış hacimli kaynaklarda 1200 yıl önceden kayıt altına alınmıştır. Arapça kelimelerin o döneme ait anlamlarını belgeleyen şiirler, deyimler, metinler büyük bir titizlikle günümüze kadar korunarak gelmiştir. Hicrî 2. ve 3. Yüzyıldan itibaren dönemin büyük dil bilimcileri, lügat alimleri tarafından arap dilbilimine ait temel gramer ölçülerini, arap diline/lisanına ait tüm verileri, malzemeleri –oturdukları yerden değil- bütün arap coğrafyalarını tek tek dolaşarak öz araplardan, özellikle bedevîlerden, arap köylerinden, henüz yabancı topluluklarla kaynaşmamış öz araplardan, kelimelerin, deyimlerin saf haliyle hangi anlamda hangi bağlamda kullanıldığını tesbit edip kitaplara kaydederek ilk dönemin saf, fasih arapçasını korumuşlardır.
    İşte bu sebeplerle, Kur’ân’ın orijinal/aslî anlamını bulabilmek için bu kaynaklara, Abdurrezzâk, İbn Cüreyc, Ferrâ, Taberî gibi ilk dönem müfessirlerinin tefsirlerine müracaat etmek kaçınılmaz bir zorunluluk olmaktadır.
    Yüce Allah, Kur’ân’ın lafzını koruduğu gibi, manasını da korumuş, bunun için gerekli olan bütün vasıtaları, şartları oluşturmuş, buna mani olabilecek , tehdit oluşturabilecek bütün unsurları da bu ümmet vasıtasıyla bertaraf etmiştir.
    Kur’ân’ın hem lafzının hem de manasının korunmuş olması bağlamında, bir kimse, “geçmişte Kur’ân’a verilen anlam artık bugün geçerliliğini yitirmiştir, bugün Kur’ân ayetlerine yeni anlamlar verilmelidir, yeniden yorumlanmalıdır” diyemez. Çünkü bunu söylediği takdirde, Kur’ân’ın korunmuşluğu gerçeğine aykırı düşmüş olur. (Bu bakımdan, bazı Kur’ân ayetlerinin günümüzde geçerliliğini yitirdiği, dolayısıyla tarihsel olduğu yönündeki vehimleri bakımından, tarihselcilerin düştüğü çelişkinin izahı mümkün değildir. Elbette bu başka bir yazının konusu.)
    Kur’ân’ın, vahyin korunmuş olması, istisnasız onu her okuyanın anladığı şeylerin de korunmuş olduğu manasına gelir mi? Eğer evet denilirse, İslâm tarihi boyunca ortaya çıkmış, birbirinden farklı i’tikâdî görüşlere, birbirinden farklı Kur’ân anlayışlarına sahip olan onlarca fırkanın, zümrenin varlığı nasıl/neyle izah edilebilir? Yukarıda şahıs ismi zikrederek verdiğimiz örneklerde çoğunun birbiriyle çelişmesine rağmen hepsinin de Kur’ân’a dayanıyor oluşunun izahı mümkün müdür?
    Kur’ân ayetleri hakkında, hele ki İmana, i’tikâda taalluk eden bir meselede, iki farklı/zıt görüşün ikisi de doğru olabilir mi? Olamaz ise, hangisinin doğru olduğunu belirleyen şaşmaz ölçü nedir?
    Bir kimse herhangi bir iddiasına refere etmek mahiyetiyle herhangi bir ayeti öne sürmesi, iddiasını meşru kılar mı? Bu mantık ile hareket edersek, mesela Sahabeden Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Mua’viye (r.a.) arasında gerçekleşen Hakem olayı esnasında ortaya çıkan üçüncü bir grup olan Haricîler “Hüküm Allah’a aittir” ayetine dayanarak Hz. Ali (r.a.)’ı, Hz. Mua’viye (r.a.)’ı ve her iki taraftaki tüm sahabeyi hakem tayin ettikleri iddiasıyla tekfir etmişlerdir. Bunu yaparken “Biz ayete dayanıyoruz” demişlerdir ve evet iddialarını/tekfirlerini ayetle delillendirmektedirler. Bu iddiada bulunurken ayet öne sürmeleri, onların iddiasını haklı kılar mı? Elbette buna evet diyebilmek mümkün değildir. O halde herhangi bir kimse herhangi bir iddiada bulunurken iddiasını herhangi bir ayetin lafzı, ayetten anladığı mana ile desteklemeye çalışması, o kimsenin iddiasının doğru olduğu anlamına gelmez.
    Kur’ân’ı doğru anlama noktasında, “Kur’ân geçmişte tam anlamıyla anlaşılamamış, manası mesajı çarpıtılmış, biz bugün elimizdeki yeni imkanlarla ve modern çağın getirdiği yeni bilimsel veriler vasıtasıyla en doğru haliyle anlayacağız” iddiası , ayakları yere basmayan, tutarsız, içi boş bir slogandan ibarettir.
    Şükrü Yaşar
    14.07.2016
    Dipnotlar:
    1- Kehf/110; Fussilet/6
    2- En’âm, 50; Hûd, 31
    3- el-Cinn, 26-7; Yûsuf, 37; Âl-i İmrân, 49; el-Enfâl, 7, 9; el-Feth, 15; et-Tahrîm, 3 v.d.
    4- el-Hicr, 9
  • Yanlış : Kısa kes Aydın havası olsun.
    Doğru : Kısa kes Aydın abası olsun.

    Aba, yünden dövülerek yapılan kalın ve kaba bir kumaş cinsidir. Bu kumaştan yapılmış yakasız ve uzun üstlüğe de aynı ad verilir.

    Balıkesir, eskiden en güzel aba kumaşlarının dokunduğu bir yermiş. Günlerden bir gün Balıkesir'e yolu düşen bir adam, buranın meşhur aba kumaşından bir elbiselik almış, memleketine götürmüş. Elbise diktirmek için doğru terzisine gitmiş. Terzi adamın ölçüsünü aldıktan sonra:
    - Bu aba hem üstlük hem de şalvar dikmeye yetmez, deyince tepesi atan müşteri kızgınlıkla terziye bağırmış:
    - Yahu nasıl yetmez? Etekleri kısa olsun, kısa kes Aydın abası olsun, demiş.
    Bu söz, dükkânda bulunan diğer müşterilerin de çok hoşuna gitmiş ve dilden dile dolaşır olmuş.

    Aba kelimesi ayrıca değişik tür ve anlamdaki deyimlerin doğmasına da sebep olmuştur:

    Vurun abalıya. (Sessiz , güçsüz kişinin hakkının çiğnenmesi.)
    Eski zamanlarda zenginler çuha şalvar, yok­sullar ise aba giyermiş. İşte o günlerden birinde gariban bir köylü ile zengin ağalardan birinin arasında bir ağız kavgası başlamış. Olay alevlendikçe alevlen­miş. Tartışma büyüdükçe büyümüş. Laf dalaşı bitmiş, boğuşma safhası başlamış. Ağayla köylü gırtlak gırtlağa birbirine girmiş. E kavga olur da halk durur mu? Hepsi etraf­larına halka olmuş kavgayı izliyormuş. Bir çekir­dek çitlemedikleri kalmış.
    Etraftaki dükkânlardan birinin sahibi bak­mış ki, bu gidiş hiç iyi değil. Kavgayı ayıran da yok. Sonunda birinden biri ötekini öldürecek. “Bre ne bakıp duruyorsunuz öküzün trene baktığı gibi, vurun da ayırın şu adamları!” diye bağırmış. Kavgayı izleyenler arasında dükkân sahibinin çırağı da varmış. “Usta, hangisine vurayım?” diye sormuş. Dükkân sahibi ağaya vur dese başına dert açılır diye korkmuş. “Abalıya vur abalıya!” diye bağırmış.

    Aba altından sopa/değnek göstermek. (Birini imalı bir biçimde tehdit etmek.)
    Çobanların vazgeçilmez giysisi olan ‘kepenek’ de bir ‘aba’dır. Bir çoban düşünün, en az iki iri köpeğinin yanında, yetiştirilmek üzere küçük (enik) köpeği de olmalıdır. Çoban, çıkınının açıp yemeğe başladığında, eğitimli köpekler bilirler ki, çoban karnını doyurmadan sıra kendilerine gelmeyecektir. Sabırla beklerler. Ama enik, çobanla birlikte sofraya yanaşmaya kalkar. Bu durumda, çobanın göstereceği tepki bellidir; öncelikle abası (kepeneği) altındaki sopayı bir iki kez gösterir. Enik, kendisine gösterilen sopanın ne demek olduğunu anlamazsa başına ne geleceği bellidir, sopayı yiyecektir.

    Abayı sermek. (İstenilmediği hâlde teklifsizce yerleşmek.)

    Abayı yakmak. (Birine aşırı bir biçimde gönül vermek, tutulmak, âşık olmak.)
    Kış aylarında dershanenin ocağı harıl harıl yanarak içeriyi ısıtırdı. Böyle bir dergâhta bir gün, sırtları abalı dervişler, Şeyh efendinin dersine ve tasavvuf bahsinde anlattıklarına o kadar dalmışlar ve kendilerinden geçmişler ki, arkası ocağa dönük olan bir dervişin sırtındaki aba, ocaktan sıçrayan kıvılcımla için için yanmaya başlamış. Dervişlerin hepsi kulak kesilmiş, Şeyhin anlattıklarını dinlemekte olduklarından, abası yanan derviş bile kendi sırtından çıkan dumanı fark etmemiş. Pir aşkına, yar aşkına (Tanrı aşkına) içi yanan derviş, dünya ateşinin farkına varmamış.

    Ayrıca Bir delikanlının,abasının (paltosunun) bir yanını yakarak bir evin dış kapısı önüne atmanın iletisi açıktır: “Bu evin kızı yengeniz olacak,yan bakanın….”

    Aba altında er yatar. (Bir insanın değeri giyimiyle kuşamıyla ölçülemez.)

    Abanın kadri yağmurda bilinir. (Bir şeyin gerçek değeri ona gereksinim duyulduğunda anlaşılır.)

    Not : İlginçtir “Kısa kes Aydın abası olsun.” deyimini TDK’nun Atasözleri ve Deyimleri içerisinde bulamadım.
  • Yerin kulağı varsa kapınında gözü vardır...