• Cumhurbaşkanı ile bütünleşen komutanlar hükümet istifa etmeseydi Parlamento'yu kapatacaklardı.
    Demirel'in aldığı duyumların önemli odak noktası buydu. Oysa, Demirel kapatılmasını istemiyordu. Parlamento'nun açık kalması mutlaka sağlanmalıydı.
    Neden gayet basitti: Darbecilerle hesaplaşmanın yolu Parlamento'dan geçiyordu!
    Nitekim beklenen hesaplaşma günü 12 Mart darbesinin üzerinden iki yıl geçtikten sonra, geldi.
    1973 yılındaydık. Sunay'ın görev süresi sona eriyordu. 13 Mart 1973'te yeni Cumhurbaşkanı seçilecekti.
    1973 Ocak ayından itibaren 'Çankaya kavgası' başladı.
    'Kavga' önce ufak kimi denemelerle açığa çıktı. 23 Ocak 1973 Salı günü, Demirel, çağrı üzerine geldiği Dışişleri Konutu'nda, Başbakan Ferit Melen'i dinlemeye hazırlanıyordu. Melen konuştu: "Komuta Heyeti Cumhurbaşkanı seçimini müzakere etti ve 'kimi kararlara' vardı" dedi.
    Sonra, ordunun 'dilek ve eğilimlerini' sıraladı:
    "Sayın Cevdet Sunay'ın mart ayında sona erecek olan yedi yıllık görev süresi üç yıl daha uzatılacak. Genelkurmay Başkanı 'Gürler görevinde üç yıl daha kalacak. Gürler bu üç yıl boyunca TSK'ya çekidüzen verecek, ordunun modernize olması için her türlü olanak kendisine sağlanacak."
    Başbakan'ın karşısında oturan Demirel'in o günkü siyasal konumunda garipsenecek bir durum vardı. Bir darbeyle iktidardan uzaklaştırılmıştı. Ama, Parlamento'da çoğunlukta idi . Onun rızası olmadan Parlamento'dan herhangi bir yasa ya da örneğin Cumhurbaşkanı seçimi gibi önemli bir olayı geçirmek olanaksızdı.
    İşte bu nedenle Demirel, 12 Mart darbesinin ilk günleri bu hesapları yaparak Parlamento'nun açık kalması için var gücüyle çabalamış, titizlenmişti.
    Melen'i dikkatle dinleyen Demirel; "Bitti mi?" diye sordu.
    "Evet, bitti ."
    "Söylediklerinizin gerçekleşmesi imkansızdır" diye söze başladı Demirel.
    Melen hayretler içindeydi. Ona göre, "Askerlerden gelen istekler asla geri çevrilemez"di. Hele 12 Mart ortamının sürdüğü günlerde.
    Demirel, "imkansızdır, çünkü" diye sürdürdü:
    "Önerilerin kabul edilmesi, TBMM'yi bir kenara itmek olacak. Üstelik bir 'zora' araç olduğu için hükümeti ve bütün bunları zorla yaptırmadığına kimseyi inandıramayacağı için TSK'yı tahrip edecek."
    Melen, öyle sakin, ama içi kaynayarak Demirel'in son sözünü söylemesini bekledi.
    "Biz" dedi Demirel; "böyle bir vebalin altına giremeyiz. "
    Gelecek günlere ışık tutacak bir başka cümleyle sözlerini şöyle tamamladı:
    "Cumhurbaşkanı seçimi TBMM'nin hür iradesi ile yapılacaktır!"

    Artık ayrılıyorlardı. Demirel, Başbakan'a sordu: "Öteki partilerle görüşecek misiniz?"
    Melen dokunaklı bir sesle, "Sizinle konuştuktan sonra gerek kalmadı" dedi.
  • 120 syf.
    ·3 günde
    YAZAR HAKKINDA

    Abbas Sayar; 21 Mart 1923'te Yozgat'ta doğdu. Liseyi (1941) Yozgat'ta bitirdi. Yokluk yüzünden üniversiteye gidemedi. Daha sonra Türkoloji öğrenimi yaptı. İstanbul'da yazın çalışmalarına başladı. Sekizi roman, altısı şiir kitabı olmak üzere on dört yapıtı var. Kırk dört yıllık gazetesinde yüzlerce, binlerce başyazı yazdı.
    12 Ağustos 1999 tarihinde aramızdan ayrıldı. Mezarı Yozgat'tadır.

    Gelelim kitaba... (Kitabın içeriğine değineceğim. Lütfen buna göre okuyalım.)

    İlk kez Abbas Sayar'ın bir kitabını okudum ve uzun zamandan beri ilk kez bir kitap bitirdikten sonra yüreğimin sımsıcak olduğunu duyumsadım! Sanki Dorukısrak ile birlikte ayaza bırakılıp yavrusundan, al tayından koparılan bendim. Sanki canavarların ulumaları benim güçsüz bedenimi kuşatmıştı. Sanki ölümle burun burunayken Çılkır'a sevdalanıp yaşama sırtımı yaslamaya çalışan bendim! Her bir duyguyu iliklerime dek duyumsadım.

    Sanki, sanki, sanki, sanki...

    İnsanlar kendini doğanın efendisi ilan edip diğer canlılardan üstün olduğunu düşünseler de ben kesinlikle böyle düşünmüyorum. Biz de salt bir canız ve diğer canlarla birçok ortak yanımız var. Aşkta, savaşta, barışta, yenilgide, zaferde, sevgide birçok birçok ortak yan...

    (Şimdi kitabın sayfalarına akalım...)
    Dorukısrak'ı Hüseyin'in oğlu İbrahim (Üssüğünoğlu İbraam) at güçlü ve gençken kendi çıkarı için sonuna dek kullandı. At yarışlarında onun sırtından para kazandı. Dorukısrak yaşlanınca ise onu kapı dışarı etti. Yılkıya bıraktı. Sıcacık ahırından başka yaşam alanı olmayan Dorukısrak sargın fırtınada, keskin ayazda acaba neler neler yaşayacaktı?Bütün bunlar İbrahim'in zerre umrunda değildi. Onun tek derdi ahırdaki saman eksilmesin. Aman cebinden gitmesin. İbrahim'in şöyle bir düşüncesi daha vardı: Eğer Dorukısrak bahara kadar canavarlara ve satlıcana o güzel canını kaptırmazsa başına bir yular geçirip onu yine ahırına alacaktı. Çünkü köylünün işi gücü için çalışacak hayvan gerekti. Ama şimdi aman samanı eksilmesindi.
    İbrahim'in bu davranışını ailesi onaylamasa bile sesini çıkartamadılar. İçinden kızdılar ve Dorukısrak'ı ahıra almadılar.
    Doru önce anlayamadı ne olduğunu. Defalarca ahırın yoluna düştü. Ahırın kapısına dayandı. Al tayına seslendi. Kişnedi, çığlığını duyurmak istedi. Her seferinde lanet olası İbrahim'in kalın değneği ile karşılaştı ve onca emek verdiği ocağından umudunu kesti. Yollara düştü...

    (İbrahim bana şunu düşündürdü: Acaba onu bu denli duyarsız, duygusuz, paragöz, hırslı ve acımasız yapan yokluk muydu?

    İbrahim sanki bu sorumu duymuş gibi bir yerde şöyle seslendi: "Ben de az gâvur değilim haa... Ben de dinsizim. O beli yumuşak zabını yılkıya bıraktığım için. Emme, kim dinsiz değil? Kim imansız değil? Herkesin yaptığı bu... Ben icat etmedim ya!"

    İbrahim'in kötülüğü toplumdan beslenmişti. Yoksa yokluk içinde bile insan yüreğini varsıl kılabilirdi. Zaman zaman öfkeli olsa da insan kalabilirdi. )

    Yollara düşen Doru'nun yalnızlığını Çılkır'ın yalnızlığı duydu. O soğuk yalnızlıkta birbirlerine sokuldular. Sımsıcak karıştılar. Bir olup zorlukların üzerine yürüdüler. Artık bir eşi vardı Doru'nun tek başına değildi. Derken bir gün karşına başka bir at daha çıktı. Adı Aygır'dı. Gençti, kuvvetliydi. Çılkır'dan daha kuvvetliydi, kurtları boğup atacak kadar kuvvetli. Çılkır'ın üzerine de atıldı. Zavallı Çılkır Doru'nun gözü önünde yenik düştü, gururu incindi. Çünkü Doru Çılkır'ı bırakıp Aygır'ın arkasından yürüdü. Aygır ise kendinden oldukça yaşlı ve çelimsiz olan Doru'nun yüzüne bile bakmadı. Ama onun lideri olduğu sürüye katılmasına da ses etmedi. Çılkır da daha sonra bu sürüye katıldı. Sürüdeyken yeniden Doru ile yakınlaştılar. O sürünün içinde birbirlerinin soluklarını yakından duydular.

    Yine karın, ayazın sargın olduğu bir zamandı... Doru sürünün arkasında kalmıştı. Artık adım atacak hali yoktu. Bedeni ölüme teslim olmak üzereydi. Onun yanına gelip ona destek veren tek at eşi Çılkır'dı. Yaşam soluyordu adeta kendisi de ölümün eşiğindeyken ... Kurt sürüsü yakaladı Çılkır'ı. Boğdu bir kenara fırlattı. Çılkır artık bir leşti. Kartala, tilkiye leş... Doru ise zayıf bedenini köyüne atmayı başardı. Köyde ona Hıdır Emmi sahip çıktı. Salt iyiliğinden mi? Hayır Hıdır Emmi'ye iyi desinler diye...
    Gösteriş için de olsa Doru'yu ayağa kaldırmayı başardı. Doru ayağa kalkar kalkmaz ahırı birbirine kattı. Çünkü artık o özgürlüğü solumuştu, boynu hiçbir yulardan geçmezdi. Hıdır Emmi de köylünün meydanda kalabalık olduğu bir sırada saldı Doru'yu! Hıdır Emmi iyi desinler yeter ki! İyi, dediler Hıdır Emmi'ye davulun her yanına vuran köylü...
    Doru doğaya karışınca buldu yılkı atlarını. (Atların sevinçten kişnemelerini okumadım, duydum duydum. :) )

    Ve bahar geldi. Doğaya can veren, yaşam müjdeleyicisi bahar!
    Kurnaz köylüler hiç düşünmeden yazıya saldıkları yılkı atların ardına düştüler. Bunlardan biri de elbette İbrahim'di. Önüne kattı al tayı, eline aldı yuları... Buldu yılkı atlarını. Doru al tayını görür görmez şahlandı. Evladını kokladı. Tam o sırada yuları başından geçirecek oldular. Doru şaha kalktı. İbrahim'in üzerine geldi. İbrahim korktu, geri çekildi. Sanki Doru "Artık bu yular bu boyundan geçmez." diyordu. Canım Doru, özgürlüğü, direnişi soluyan Doru...

    Al tayını da ardına düşüren Doru hızla gözden kayboldu.
    İbrahim daha sonra ne yaptıysa ne ettiyse onlara ulaşamadı.

    Yorum...

    İbrahim'e kuracak cümle bile bulamıyorum. O kadar çok var ki ondan. Ben Doru üzerine konuşmak istiyorum. Yazar Doru'yu başarılı bir şekilde anlatmıştır. Doru'nun kapı dışarı edilişi, arkasından verdiği mücadelesi ve mücadele sonrasındaki duruşunda insana özgü yan vardır. Hep özlemini duyduğumuz gerçek bir insana... Ama aynı zamanda Aygır'ı görünce Çılkır'ı bırakıp arkasına bakmadan giden Doru'da da insana has yanlar vardır. En iyisi benim olsun diyen, güçsüzlüğü sevmeyen içinden karası, yarası eksik olmayan İNSANA... Yazar insan dışındaki bir karakterde bile gerçekçilikten uzaklaşmamıştır.

    Her bir olayda örtülü bir anlam söz konusudur. Sözgelimi İbrahim'in yuları Doru'nun boynuna geçirirken al tayı kullanması bana aile kavramını sorgulattı. İşte yaşamda da böyle diye düşündüm: Çocuklarımızı kullanarak boynumuzdan o yuları geçiriyorlar. Behçet Necatigil der ya "Biz bu kadar eğilmezdik. Çocuklar olmasaydı."

    Ama canım Doru gelmedi bu oyuna.

    Kitabın sonunda Doru İbraam kafalılara sağlam bir tokat indirdi. Ne yalan söyleyeyim. O an Doru'nun yanında bir yoldaş olup onunla birlikte yitip gitmek istedim...

    Yazara yönelik küçük bir not: Abbas Sayar Yozgatlı olduğu için mi bilmiyorum, kullandığı sözcüklerin çoğu benim kültürüme de ait. Bu yüzden kitabı okurken ayrı bir tat aldım. Aaaa bu sözcüğü burada kullanmış, diye ailemle bile paylaşımda bulundum. Bazen de kullandığı sözcükleri sözlükte bile bulamadım. O an çok üzüldüm. Çünkü halk ağzına yabancı bir nesiliz. Benim işim gücüm Türkçe olduğu halde kendimi dilimin zenginliği karşısında zayıf buldum. Abbas Sayar'ın ise dile olan yetkinliği karşısında hayran kaldım. Diğer kitaplarını da mutlaka okuyacağım. Sözcüklerin ardından giden biri olarak bana çok şey katacağını düşünüyorum...

    Aaaa çok şey yazmışım. :)
    Neyse burada sözlerime son veriyorum:

    Sizler de yılkı atlarını tanıyınız.

    Keyifli okumalar...
  • 336 syf.
    ·4 günde·6/10
    Bazen bazı yazarlar ile dna'am hiç uyuşmaz bunlardan ilki Marquez'di ondan sonra kundera oldu. Kitaplarının konusu yaşadığı dönem itibariyle ülkeler savaş içinde olduğu için savaş olduğu mekanlarda geçmektedir
    Kitap 7 bölümden oluşuyor. O bölümler içerisinde de 25 ‘er bölüm oluşmakta. Karaterlerin iç dünyasını anlatan bölümler. Genelinde felsefik konular içermekte. Ama yine beklentinizi karşılayan çok iyi bir kurgu karşınızda. Kitap yaşamın hafifliği ve ağırlığından yola çıkıyor. Hayatımız tekrar eden bir döngü içinde mi yoksa düz giden bir yaşamda olmalı mı diyerek başlıyor. Son bölümde bunu güzel bir şekilde ifade ediyor.

    Aslına bakarsak olaylar bir aşk ile başlıyor. Daha doğrusu tesadüf üzerine tanışan Tomas, Teraza, Sabina ve Karenin ( Anne Karenina'dan atıf bir köpek ) ile hikaye devam edip gidiyor.
  • -işler ve günleri severim
    +di mi yaa, ama o sıla olayı çok kötü oldu
    -...
  • Evet, çok uzun ama okumaya değmez mi.? :)))
    Nâzım Hikmet'in, Yazılar'ında bahsettiği Sabahattin Ali Öyküsü:
    **************************************************************
    Gece, hafif yağmur çiseliyordu.
    Asfalt yolda yürürken yeni rugan iskarpinleri nemli nemli parlıyor ve siyah, çizgili pantolonu bunların üzerine tatlı bir akışla dökülüyordu. Paltosunun geniş yakasını kaldırmış, kalın eldivenli ellerini arkasına bağlamıştı.
    Dalgın dalgın yürüyor ve boş gözlerle ayaklarına, ıslak asfalttan biraz yukarıya doğru kalkıp sonra kolayca ileri uzanan ve yine ıslak asfalta dokunan iskarpinlerine bakıyordu.
    - Hayat bu rugan iskarpinlere ne kadar benziyor.! dedi, Tıpkı bunlar gibi biz de günler geçtikçe aşınmaya, bir tarafa kaykılmaya, çirkinleşmeye ve nihayet işe yaramamaya başlayacağız..
    Sonra bu düşünceleri istediği kadar ince ve zekice bulmadığı için dudaklarını büktü. Biraz evvel bir arkadaşının evinde oynadığı pokeri aklına getirdi. Otuz lira kazanmıştı.
    - Yanıma o karı oturmasaydı daha çok kazanabilirdim! diye söylendi, Kadın hem kocasının parasına güvenerek cesur oynuyor, hem de eğilip kağıtlarıma bakıyordu.
    Ağır, fakat tatlı bir pudra, esans ve saç kokusu burnuna gelir gibi oldu, yutkundu.
    Hayat ne güzel fakat ne can sıkıcı şeydi.! Gündüz daire.. Hafif bir iş, bol para.. Akşamüzerleri güzel bir yemek, bazan sinema.. Çay.. Poker.. Sonra uyku.. Bunların hepsi güzeldi, fakat bütün günü dolduran bu eğlendirici işlerin içinde insan bir boşluk hissi duymaktan kurtulamıyordu. Bir şey eksik gibiydi, bütün ömrünce işlemeyen bir yeri varmış gibiydi.
    Şimdi evine dönerken gene bu boşluğun farkına vardı. Gününü güzel geçirdiğini, hatta otuz lira da kazandığını düşünüyor ve içinde gene doyurulmamış bir yer kalmasına şaşıyordu. -Belki bu hayat, sık sık uykusuzluk sinirleri bozuyor.! dedi.
    Evinin önüne gelmişti. Aralık duran bahçe kapısını ayağıyla itti. İki tarafı çiçekli çakıl yolda yürümeye başladı. Geceleri eve hep arka taraftaki küçük kapıdan girerdi. Salona ve ön kapıya yakın bir yerde yatan hizmetçiyi uyandırmak istemediği ve yatak odası bu kapıya daha yakın olduğu için farkına varmadan kendini buna alıştırmıştı.
    Başı yukarıda yürüyordu. Kapıya yaklaşınca elini cebine götürüp anahtarı çıkardı ve ileriye baktı.
    Şiddetle ürkerek olduğu yerde kaldı: Bir karaltı kapının hafif girintisine büzülmüş, kımıldamadan duruyordu.
    Elini cebine götürdü. Tabancasını almamıştı. Karaltı birdenbire kımıldadı.
    Genç adam bağırmak ve kaçmak ister gibi bir tavır aldı, fakat karaltı parmağını ağzına götürerek yavaşça -Suss! dedi.
    Bunu o kadar tabii, o kadar emirden uzak, fakat hakim bir sesle söyledi ki, öteki, elinde olmayarak durdu ve merakla o tarafa baktı.
    Karaltı yaklaştı:
    - Şurada biraz uyumuş kalmışım. Bir fenalık için geldim sanmayınız… Yatacak yerim yok.! dedi.
    O zaman ev sahibi yabancıyı dikkatle süzdü ve hayret etti:
    Bu, ne bir dilenciye, ne de bir serseriye benziyordu. Kılığı oldukça düzgün, boyunbağlı, adeta efendi soyundan bir şeydi.
    Lakayt görünmeye çalışarak yabancının yanından geçti ve elindeki anahtarı kapıya soktu.
    Sonra birdenbire korkarak durdu. Bu herife pek çabuk inandığını düşündü ve bir an, kafasına bir şey inmesini bekledi.
    Öteki, ayaklarını sürükleyerek birkaç adım gitmiş, sonra durup yüzünü tekrar genç adama dönmüştü:
    - Bu gece bahçenin bir köşesinde yatmama müsaade etmeyecek misiniz.?
    Bunu söyleyerek ufak bir leylak ağacının altına doğru bir adım attı.
    Evin sahibi geriye dönerek yabancıya baktı. Yüzünü dallar ve yapraklar gölgelediği için pek göremiyordu. Yalnız sesi o kadar emniyet verici idi ki, bütün korkularını ve tereddütlerini silip götürüyordu.
    Kafasında bir ışık parlayıp söner gibi oldu. Bu sesin emniyet vericiliğinin bir tanışıklıktan geldiğini zannetti. Şimdi bu sesin dimağındaki akisleri ona bir ahbabın sesi gibi geliyordu.
    Birkaç adım daha ilerledi. Yağmur durmuş, bulutlar birbirlerini kovalamaya başlamıştı. Gece yarısından sonra çıkan yarım bir ay dalların arasından geçerek yabancının yüzünü yer yer aydınlatıyordu.
    - Müsaade etmiyorsanız gideyim.! dedi ve etrafına bakındı.
    Fakat genç adam onun ne söylediğini anlamadı. Dalların arasından geçen ışık yabancının ağzını ve çenesini aydınlatmıştı. Bu dişleri, söz söylerken iki kenarı aşağı doğru çekilen bu dudakları tanır gibi oldu.
    Eğilip karşısındakinin yüzüne bakmak istedi, o geri çekildi.
    O zaman sordu:
    -Siz şey değil misiniz.?
    Öteki, elini ağzına götürdü:
    - Sus.. Oyum.! Ben seni görür görmez tanıdım. Fakat beni hatırlayacağını sanmamıştım..
    Ev sahibi karşısındakini bileğinden tuttu, kendine doğru, ay ışığının altına çekti.
    - Pek az değişmişsin, dedi.. Sonra ilave etti:
    - Hayır.. Çok değişmişsin.. Gerçi yüzünün hatları değişmemiş gibi ve ağzın, burnun hep aynı.. Hele ağzın.. Fakat nasıl söyleyeyim, ihtiyarlamış gibisin; ama bu ihtiyarlık da değil, benden daha genç duruyorsun.. Hulasa bir başka türlü olmuşsun. Yüzünün dışı değil, içi değişmiş gibi. Aman canım.. Anlatamadım işte..
    Öteki hafif bir gülüşle dinliyordu. Sadece:
    - Sen de biraz değişmişsin.! dedi.
    Kapıya yaklaşmışlardı; ev sahibi yanındakine döndü:
    - Dışarısı serin değil mi.? İçeri girelim.!
    Öteki büsbütün güldü ve mırıldandı:
    - Beni evinin içine sokmak tehlikelidir.!
    Genç adam birdenbire durdu. İlk şüpheleri tekrar kafasına gelmişti. Onun bu duraklayışının farkına varan arkadaşı:
    - Yok canım, dedi, evini filan soymam. Fakat polis tarafından aranıyorum..
    Ev sahibi arkadaşına dikkatle baktı. Sonra gülerek:
    - Kim bilir ne işler karıştırdın.! Gel bakalım.! dedi.
    Karanlık koridordan geçtiler, bir merdiven çıktılar ve bir salona girdiler.
    Ev sahibi elektriği açtı.
    Misafir dudaklarında hep o hafif gülümseme ile etrafına bakmaya başladı:
    Oldukça iyi döşenmiş, bilhassa fazla süsten kaçılmış olan oda biraz dağınıkça idi. Sahibinin bekar olduğunu, yazıhaneye benzer bir masanın üstündeki perişan kağıtlar gösteriyor ve hizmetçinin bu oda ile meşgul olmaktan menedildiği anlaşılıyordu. Yerde küçük bir halı, alçak sigara iskemleleri, rahat iki koltuk ve köşede bir sedir vardı. Pencereleri krem renginde tül perdeler kapatıyordu.
    Ev sahibi:
    - On iki sene oluyor, değil mi.? dedi.
    - Evet; mektepten çıktığımızdan beri görüşmedik.!
    - Ne yaptın da seni polis arıyor.? Ben bir zamanlar tehlikeli fikirlere saplandığını ve işinden çıkarıldığını duymuştum.!
    - Tahmin edebileceğin şeyler.!
    - Dünyayı değiştireceğini mi sanıyorsun.?
    - Siz dünyanın değişmez olduğuna inanmaya mecbursunuz.!
    Bir müddet sustular. Her biri birer koltuğa oturdu ve ev sahibi sağ tarafındaki radyoyu karıştırmaya başladı. Biraz sonra uzaklardan gelir gibi hafif bir müzik duyuldu.
    İkisi de ses çıkarmadan dinlemeye koyuldular. Bir operanın son kısımları çalınıyordu. Gürültülü aletlerin derinden gelen sesleri yavaşlayınca kavala benzer tatlı nağmeler işitiliyor ve her ikisinin de yüzlerinde yumuşak, ılık bir hava dolaşır gibi oluyordu.
    Misafir gözlerini yerdeki halıya dikmişti. Yüzünde yine bir gülümseme vardı, fakat bu seferki gülüşü, biraz evvel dudaklarının kenarına yerleşip, sahibinin etrafına bir duvar çekilmiş gibi, yaklaşmak isteyenleri uzaklaştıran bir gülüş değildi. Bir çocuğun tebessümü kadar içten ve yaklaştırıcı idi.
    Başını yavaşça kaldırdı. Arkadaşına döndü:
    - Ne güzel değil mi.? dedi, sonra ilave etti: Dört senedir müzik dinlemedim.!
    - Neden.?
    - Fırsat düşmedi.
    Radyodan uzun ve sürekli alkışlar geldi. Arkasından Almanca sözler başladı ve ev sahibi elini uzatarak düğmeyi çevirdi.
    Odayı birdenbire bir sessizlik kapladı.
    İkisi de birbirlerinin yüzüne baktılar ve gülüştüler. İçlerinde bir saniye için on iki sene evvelde yaşıyorlarmış hissi uyandı. Bakışları o kadar arkadaşça idi.
    Ev sahibi kalktı, ötekinin yanına geldi, elini omuzuna koyarak:
    - Anlatç! dedi.
    - Sen anlat.!
    - Görüyorsun.. Normal yollarda yürüdüm ve eh, bir parça bir şeyler oldum.!
    - Normal yollarda yürüdüğüne bu kadar emin misin.?
    - Neden.? Çalıştım, faydalı oldum ve ilerledim.!
    - Yürüyüşünü bilmem.. Normal olabilir.. Fakat üzerinde yürüdüğün yola bu kadar inanıyor musun? Hele faydalı olduğuna..
    Cevap vermedi, öteki tekrar sordu:
    - Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi.?
    - Biraz.!
    - Yaptığın ve faydalı olduğunu söylediğin şeyleri, sana gelinceye kadar geçirdikleri merhalelerde ve senden sonra aldıkları yollarda takip ettin mi? Kimlere ve ne kadar faydalı olduğuna baktın mı.?
    Ev sahibi üzüntülü bir tavırla elini salladı ve gülmeye çalışarak:
    - Bırak şu derin lafları canım.! dedi.
    O zaman misafir de ayağa kalktı:
    - Hiç derin laflar değil, dedi, bir kere görebildikten sonra o kadar açık ve elle tutulur şeyler ki.. Fakat doğru, bırakalım.. Çünkü insanın kafası bir kere bunları düşünmeye başlarsa bu rahat koltuklarda bu kadar rahat oturmak mümkün olmaz sanıyorum.
    - Seni böyle düşüncelere götüren sakın bu rahat koltuklara erişemediğinin kızgınlığı olmasın..
    Bu sözler üzerine arkadaşının yüzü birdenbire değişti. Dudaklarının ucundaki yumuşak gülümsemenin yerine acı ve yukarıdan bakan bir sırıtma geldi:
    - Kafama düşünmeyi, gözlerime görmeyi yasak edebilsem, senin çıktığını zannettiğin yere varmanın bana güç gelmeyeceğini bilirsin..
    - Bilmem.. Mektepte en ilerimizdin.!
    - Şimdi.?
    - Şimdi en ayrımız.!
    Bu lafı rastgele söylemişti. Fakat söyledikten sonra ağzından çıkanın nasıl çıplak bir hakikat olduğunu anladı. Karşısındaki ile eski arkadaşı arasında hiçbir münasebet yoktu. Eski uysal, laf söylemekten utanan, iştirak etmediği fikirleri bile itiraz etmeden dikkatle dinleyen çalışkan ve dürüst çocuğun yerinde, inattan ve sabit fikirlerden yapılmış gibi tırmalayıcı bir adam vardı. Eskiden hep yumuşak ve tatlı bakan ve insana yanına sokulmak hissini veren bol kirpikli siyah gözleri şimdi vakit vakit donuk bir parıltı ile karşısındakine çevriliyor ve onu tepesinden basarak küçültür gibi oluyordu. Bu bakışların altında ezilerek başını başka taraflara çevirdi. Sonra misafirinin yüzüne bakmaya çalışarak:
    - Yorgunsun, sana yatacak yer göstereyim! dedi.
    - Demek beni evinde yatırmaya cesaret edeceksin.!
    - Niçin bana hakaret etmek istiyorsun.?
    Cevap vermedi, yavaşça ayağa kalktı.
    Başka bir şey konuşmadan salondan çıkarak merdiveni indiler, biraz evvel girdikleri kapının yanındaki odayı açan ev sahibi:
    - Burada yat.. Benim odamdır. Ben yukarıda sedire uzanırım.! dedi.
    Misafir ses çıkarmadan içeri girdi.
    - Rahat uykular, diyerek eline kapıya götürürken durdu, arkadaşına döndü:
    - Gel seni bir kere kucaklayayım. Belki bir daha görüşemeyiz.! dedi.
    - Neden.? Yarın burada değil misin.?
    - Ben erkenden kalkar ve usulca giderim. Evinde kaldığımın duyulması iyi olmaz. Gel, seni öpeyim, bilirsin ki eskiden seni çok severdim..
    Öteki
    - Şimdi.? diye sormak cesaretini kendinde bulamadı.
    Birbirlerini kucakladılar. Öpüştüler. İkisinin de gözleri yaşarmıştı. Misafir tekrar:
    - Rahat uykular.! dedi.
    - Rahat uykular.!
    Kapı yavaşça kapandı.
    Ağır ağır merdiven basamaklarını çıkarken, içinde, bir azası yerini değiştirmiş, bir yeri boşalmış yahut bir yerine fazla bir şey dolmuş gibi hisler duydu.
    - Söylediği şeylerde bir hakikat bulunabilir mi ki? diye düşündü. Zannetmem.. Bütün dünya budala mı.? İnsan acayip mahluk.. Kafası bir kere bir şeye saplanıverince en akıllısından böyle bir mecnun doğuyor.!
    Tekrar salona girince radyoyu karıştırdı. Birkaç İngiliz istasyonu, senelerden beri nevileri değişmeyen dans havaları çalıyordu. Düğmeyi sağa sola çevirdi; Leningrad’ın verdiği bir İngilizce konferanstan başka bir şey bulamadı. Masasının başına geçip oturdu.
    Bir türlü uykusu gelmiyordu. Dışarı çıkıp bir dolaptan bir battaniye getirdi. Sedirin üzerine bıraktı. Uzun ve yorucu bir mükalemeden (konuşmadan) çıkmış gibi kafası yorgun ve dağınıktı. Halbuki bir şey de konuşmuş sayılmazlardı.
    Arkadaşının tepeden bakan gülüşü ve söz söylerken:
    -Bu en açık hakikatleri de bana ne diye söyletirsin sanki?
    demek isteyen kendinden emin ve isteksiz tavrı gözünün önünden gitmiyordu.
    Ona kızar gibi oldu. Ruhunun durgun suyuna attığı bir taşla onu böyle rahatsız eden, iyi kurulmuş bir makine gibi senelerden beri hiç aksamadan muayyen birkaç formül içinde işleyen maneviyatını birden sarsan bu küstah eski dostun buna hiç hakkı olmadığını düşündü.
    - Gidip onu kaldırayım ve münakaşa edeyim.! dedi.
    Aşağı indiği zaman arkadaşının uykuya dalmış olduğunu gördü. Elektriği yaktığı halde uyanmamıştı. Yüzü kendisini hayrete düşürdü: Bu çehre, sanki demin yukarıda ona karşı buzlanıveren gergin, sinirli yüz değildi. Burada, kendi yatağında, çocuk gülümsemeleri ile mışıl mışıl bir delikanlı uyuyordu. Bu uyuyanın polisten kaçan bir sergüzeştçi, cemiyete diş bileyen bir adam olmasına imkan var mıydı.? Şu anda muhakkak ki aşk rüyaları görüyordu.
    Onu uyandırmaya kıyamadı. Tekrar odasına döndü. Sonra düşündü ki, birkaç müphem manalı ve keskin cümleden başka aralarında bir şey konuşulmuş değildi. Kendisi zihninde bu mükalemeleri devam ettirmiş ve bir çıkmaza girmişti. Fakat bunu düşününce titredi. Demek ki aşağıda uyuyanın dediği doğruydu: Farkında olmadan bile biraz düşününce insanın rahatı kaçacaktı.
    Masanın üzerindeki gazeteleri karıştırmaya başladı ve üçüncü sayfada gözü bir yere ilişti, dikkatle okudu:
    Arkadaşının ismi geçiyor ve polis tarafından şiddetle arandığı, fakat artık yakalanacağı, çünkü zabıtanın iz üzerinde bulunduğu yazılıyordu.
    Birkaç satırla da, şimdiye kadar yaptığı cürümlerden bahsediliyor; bu adamın iyi bir tahsil görmüş olmasına ve bir zamanlar memlekete faydalı olacağı ümitlerini vermesine rağmen bugün sosyal nizam için bir tehlike haline geldiği ve cemiyetin sarih bir düşmanı olduğu anlatılıyordu.
    Uzun zaman bu satırlara baktı. Sonra ağır ağır mırıldandı:
    - Düşman.!
    O zaman gözünün önüne geldi ki, arkadaşı ona hakikaten bir düşmandan başka bir gözle bakmamıştır.
    Yüzü uzaklaştırıcı bir hava ile sarılan ve eski günleri hatırlayınca yumuşar gibi olsa bile, bugüne döner dönmez bir kale gibi kapanıveren ve ancak hücum için açılan bu adam bir -düşman-dı..
    - Bir gün o ve onun gibiler hakim olursa.. dedi ve ürperdi. O zaman onunla karşı karşıya gelmeyi düşünmekten bile korkuyordu.
    Sonra, aşağıda; polisten kaçan ve kendi evine sığınan bir zavallının kendisini bu kadar korkuttuğuna kızdı.
    - Aptal.! dedi,
    - Kuvvetin kendilerinde olmadığını bilmiyor.!
    Evet, kuvvet kendisinde idi ve bütün bir devlet, polisleri, candarmaları, mahkemeleri, hatta bankaları, mektepleri ve gazeteleri ile kendisini koruyordu.
    Bir an içinde bütün bu müesseselerle olan yakınlığı ve arkadaşının kendisinden hızla uzaklaşıp sisler, karanlıklar içinde kaybolduğunu hissetti.
    Kendisine daha çok emniyet vermek için pencereye gidip sokağa baktı. Ta ilerideki köşede bir polis dolaşıyordu. Hemen pencereyi açıp onu çağırmak istedi; çünkü aşağıdaki orada kaldıkça burada rahat uyuyamayacaktı. Fakat bağırsa sesinin onu uyandırabileceğini düşündü ve geri döndü. Gazeteyi tekrar karıştırdı. Demin bulduğu yeri bir daha okudu ve söylendi:
    - Polis izi üzerinde imiş… Ya benim evimde bulunursa.?
    O zaman gözünün önünden karakollar, hapishaneler, mahkemeler geçiverdi. Etrafına bakındı.. Bu sıcak odadan, bu alıştığı eşyalardan ayrılmayı düşündü ve bunun korkusuyla bütün etrafındaki şeylere adeta yapıştı.
    Hayır, daha fazla duramazdı. Bir eli yavaşça telefona gitti; öbür eliyle de rehberi karıştırıp numarayı bulduktan sonra telefonu açtı.
    Karşısına gelen nöbetçi komisere meseleyi anlatıp telefonu kapayınca bir rüyadan uyanır gibi oldu. Elleriyle başını tutarak odada dolaşmaya başladı.
    Birçok fikirler birbirini kovalayıp başının içinden geçiyorlardı. Kah: ''En büyük alçaklığı yaptın, evine sığınan birini ele verdin.!'' diyor, kah: ''Bir düşmanı elimle saklamak beni koruyan kuvvetlere hıyanet etmektedir.. '' diye düşünüyordu.
    Dakikalar geçtikçe büsbütün yerinde duramaz oldu. Demin onun kendisini nasıl kardeşçe, nasıl içten ve nasıl inanarak öptüğü aklına geldi: Yanakları tutuştu. Nihayet daha fazla dayanamadı, aşağı inerek onu kaldırmaya,
    - Kaç, geliyorlar.! demeye karar verdi.
    Merdivenleri hızla atlayarak alt kata vardı. Arkadaşının yattığı odanın kapısını açtı:
    - Kalk.! diye bağıracaktı, sesi boğazında kaldı.
    Bir anda zihninden geçen bir düşünce onu durdurdu:
    Şimdi bir çocuk gibi uyuyan bu adam, doğrulur doğrulmaz işi anlayacak, o insanı ezen gülüşüyle, o çelik gibi parlayan gözleriyle kendisine bakacak ve bu onun karşısında küçülecek, küçülecek, kaybolacaktı.
    Bu manzarayı gözlerinin önüne getirince ürperdi. Üzerinde arkadaşının korkusuz, alaycı, kendine güvenen bakışı dolaşıyormuş gibi silkindi. Onun karşısında bu perişan halde görünmek, onu bütün sözlerinde tasdik etmekten başka bir şey değildi. Dakikalar geçiyordu. İki birbirine zıt his arasında ne yapacağını şaşıran genç adam kapıda durmuş, yatağın üstüne elbiseleri ile uzanarak kaygusuz bir serseri uykusuna dalan arkadaşına bakıyor, ara sıra onu uyandırmak için bir adım atar gibi olduğu halde, uyanınca onun nasıl bu güç vaziyette bile derhal kuvvetli olacağını ve kendisinin, bütün büyük yardımcılarına rağmen nasıl küçülüp zayıf kalacağını düşünerek duruyor ve terliyordu.
    Dışarıda ayak sesleri duyar gibi oldu ve her şeye rağmen kararını verdi, birkaç adım ilerleyerek elini uykudakinin omuzuna koydu. Tam bu anda sokak kapısına yavaşça vuruldu. Hemen oraya koşarak kapıyı açtı. Bunlar, ikisi sivil, ikisi resmi dört polisti.Sessizce içeri girdiler. Genç adam, girenlere, yarı aralık duran oda kapısını gösterdikten sonra, acele adımlarla, gürültü çıkarmadan merdivenlere doğru yürüdü, koşarak yukarı çıktı.
    ***
    (Sabahattin Ali, Ayda Bir, Ocak 1936)
  • Okulların yarıyıl tatilinde olduğunu unutup haftaiçi boştur diye avm'ye gittim. Tıklım tıklım doluydu her yer liseli ve üniversiteli ergen.1-2 sene öncesine kadar gözüme batmazdı ama özellikle liselilere çok gıcık oluyorum. El kol hareketleri, aşırı hareketli oluşları, mimikleri, bağırarak konuşmaları her şeyleri gözüme çok batıyor. Konuşma tarzları! Bir de epeydir sokakta denk geldiğim bir şey var. 2 tane liseli-ünili erkek konuşuyorlar ve konuştukları şey bir kız ve onun attığı mesajlar oluyor hep. Buradan kızlara sesleniyorum(halka sesleniş): Bir erkeğe mesaj atarken en az 10 defa düşünüp öyle atın. O iyi bir çocuktur yapmaz öyle şey demeyin. Erkekler kendi aralarında ne muhabbetler döndürüyorlar. (Emin olun attığınız fotoğraflar asla silinmiyor, milletin ağzına sakız oluyorsunuz.) Bunu bizzat yaşadım geçen yıl. Aynı staj grubunda olduğum bir erkekle vatzaptan mesajlaşırdık,. konuşmamız naber nasılsın, staja kaçta gelicen gibi sıradan şeylerdi. Bu kişinin(adı x olsun) bizim bir üst dönemimizden arkadaşı vardı alttan ders alıyor. X'in arkadaşı geldi bizim sınıfa, yanıma oturdu. ''Naber, adın selin'di değil mi, x'in arkadaşıydın değil mi?'' Hayatında beni ilk defa görmüş kişi, adımı bilip beni tanıyor. Çünkü x anlatmış. Fotoğrafıma kadar göstermiş hem de. (vatzap'ta sadece arkadaşlara açıktı) Fotoğrafımı başka yerden görmesinin ise mümkünatı yok. Neyse, bu olaydan sonra X'e bütün güvenimi kaybederek selamı sabahı kestim. Attığı mesajlara da ayıp olmasın diye 5-6 gün sonra cevap vermeye başladım. Sonra anlayıp yazmayı bıraktı.
  • 301 syf.
    ·12 günde·Beğendi·9/10
    Eserin ismine bakıldığında, sanki konusu 16. ve 17. yy.'da geçiyor hissi verse de; konu, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında yani 1925'de geçiyor. Elimizdeki bu roman, günümüzde de hala tartışılan ve Türk insanını ikiye bölen bir Cumhuriyet devrimi üzerine inşa edilmiş bir konu çerçevesinde inşa edilmiştir. Bahse konu olan devrim ise 30 Kasım 1925'te gerçekleştirilen "Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması"dır.

    Kahramanımız eski bir Mevlevî Dedesi olan Âli Bey'dir. Mevlevî kültürü ile yetişmiş olan Âli Bey aynı zamanda Türkçü ve sıkı bir Türk Ocağı müdavimidir. Çanakkale Savaşı ve akabinde İstiklâl Harbi'nde de bilfiil mücadele eden Âli Dede'nin en yakın dostu ve silah arkadaşı ise Yüzbaşı Nejat'tır. Yüzbaşı ise kabına sığmayan bir Türkçüdür. Âli Bey'e göre Yüzbaşı'nın tek sıkıntısı ise rakı müptelası olmasıdır. Yine de O, yetişmiş olduğu Mevlevî geleneğinin hoşgörüsünü barındırdığı yüreğine dostuna yer açmasını bilmiştir. Bununla birlikte, Âli Dede'nin hayatındaki en büyük destekçisi ve aynı zamanda eşi Mehpâre Hanım, Mevlevî bir babanın kızıdır. Tekkelerin kapanmasının üzerine ise Âli Bey'in düştüğü girdaptan çıkaran kişi Mehpâre Hanım olacaktır.

    Genel itibari ile romanda tekkelerin kapatılmasının ardından uygulama sahası kalmayan Mevlevî Âli Dede'nin iç dünyasında yaşadığı sorgulamaları ve çelişkileri ile birlikte dönemin havasını teneffüs ettirme çabası hakimdir, diyebiliriz. Türkçü olan ve Cumhuriyet rejimini destekleyen Âli Bey kendisini bulduğu dergahının kapatılmasından dolayı Gazi Paşa'ya kızgın değildir. Aksine olarak suçu kendisinde ve Mevlevî müritlerinde buluyor; Allah'ın rızasının bu şekilde tecelli ettiğine inanıyordu: "Asla hocam asla, açan da Hak'dı kapatan da, demek ki ömürleri tamam oldu, değilse hak kapısını kul kapatabilir mi?" (s. 65) "Hak belki de farklı biçimde tecelli edecek, yol başka bir hânede, başka bir meydanda, başka kitaplarla gönüllere ulaşacaktı; tekkeler artık yoktu ama mektepler vardı; şeyhler, mürşitler gayrı mevcut değildiler fakat hocalar duruyordu yerlerinde; dervişler de yoktular lâkin talebeler vardı. Bak Mevlevîhâne mektep olmuştu, değişen neydi ki ikisinde de insan yetiştirilirdi. Üstelik Rabbim, babasından aldığı eğitim hilatini kızına giydirmişti. Aşk-ı Hak nesillerden nesillere böyle akıp gidecekti artık." (s. 51) Eserde sadece tekkelerin kapatılması işlenmemiş; aynı zamanda uygulamaya geçmiş veya geçecek olan devrimlerinin topluma yansımaları işlenmeye çalışılmıştır. Özellikle de Harf Devrimi konusunda Latin ve Orhun alfabeleri münakaşası eserde sık sık yer bulmuştur.

    Eserin müellifi A. Yılmaz Soyyer, özellikle de akademik mana da yıllarca Bektaşilik ve Mevlevîlik üzerine çalışmıştır. Bu ise romanın ortaya çıkışında ve Mevlevîlik hakkında yorucu ve derin bilgilere sahip olmasında birinci etken olmuştur. Soyyer'in kendine has üslubu gayet akıcı ve sadedir. Aynı zamanda Türkçe'ye olan vukufiyeti ise romanın her satırında kendisini belli etmektedir.

    Buraya kadar yazdıklarımdan sonra Cumhuriyet'in ilk yılları ve devrimlerinin akislerini edebiyat vasıtasıyla anlamak isteyen herkese bu eseri şiddetle öneriyorum. "Mevlevî" romanının okumama vesile olan Oğuzhan Saygılı Hocam'a çok teşekkür ediyor ve A. Yılmaz Soyyer Hocam'ın da ilmine ve kalemine sağlık diyorum.
  • Şu sıralar düşüncelerim Meryem gibi binlerce İsa'ya gebe... Bir şehirden başka bir şehre giderken daha derin düşünebiliyor insan. Her zaman ki perşembelerden farksız, saat beş buçuğa on dakika var. Herşey ne kadar da değişmiş fakat temelde hiç birşey değişmemiş gibi bir yolculuk. Bu yüzden kafamdaki sisin içinden seçebildiğim ne kadar kelime var bilmiyorum ama bu kelimelerle ifade etmeye çalışacağım. Çünkü görüm epey bulanık.

    Geçenlerde "bunaltı ve sıkışıp kalınmışlık" temalı, ayrıca içimizdeki boşluğu doldurmak için görmezden geldiğimiz şeyleri, gayet başarılı bir şekilde anlatan bir Leo Di Caprio - Kate Winslet filmi (Revolutionary Road) izlerken bu mevzuyu biraz daha oymak istedim. Filmde akıl hastası birinin çok iyi bir deyişi vardı üstelik altın vuruş diyebilirim: "Pek çok insan boşluğa düşer ama umutsuzluğu görmek cesaret ister." Gerçekten öyle...
    Benim 'HER NEYSE' açılımım şu: Biz insanları, kendileri olduğu için değil de kendi arzu dünyamızda bir yere denk geldikleri için hayatımıza alıyoruz. Bu istek son bulduğu anda hayatımızda bir yerleri de kalmıyor ve görüşmeyi bir şekilde kesiyoruz. Açıkçası biraz hadsizlik ve bencil bir durum. Mandalinayı mandalina olduğu için seviyoruz ama insanı insan olduğu için sevmek çok zor. Eskilerin deyişiyle: "İnsan eti ağırdır." Beklentileri, istekleri, hasetleri, sitemleri, zayıflığı ve kıskançlığı bitmiyor. Aslında sırf bu yüzden bile insan insanı sevebilir. Mutemadiyen, hepimiz aynı hastalıklara yakalanıyoruz. Aynıyız! Turgenyev şöyle diyor: "Bütün insanlar özdeştir, bedence olduğu gibi ruhça da. Bir tek insanı ele almak, bütün ötekileri tanımak için yeter. İnsanlar ormandaki ağaçlar gibidir: Hiçbir bitkibilimci, tek tek bütün meşe ağaçlarını incelemeye kalkmaz." Doğrusu uzun zamandır, bunu kavramakta epey zorlansam da, en azından kavramak için kuyuya fener tutuyorum. İnsanı insan kılan nedir? Doğrusu bu soruya verilebilecek çok az cevabım kaldı artık. "Samimiyette" bunlardan biri değil. Çünkü öldü! Çünkü duygu derinliği açısından sığlarda dolaşıyoruz, yakın temastan çekiniyoruz; yaşlanmaktan, ölümden köşe bucak kaçıyoruz. Peki "ilerlemek" mi? Hiç sanmıyorum! İlerlemek içinse önümüze bakmak gerekirmiş. Asla geriye değil! Geriye bakmayı, gerilemek sanıyoruz. Nasıl da yanılıyoruz!
    Bir mesele daha var. Birikmişliğin, eksikliğin verdiği acı sebebiyle bir başkasına yansıtmak, kesinlikle bunun suçlulukla bir ilgisi olmalı... Çıkış yollarımızdan birisi de bu! Yansıtarak yaşıyoruz, yansıtarak vicdan bastırıyoruz, yansıtarak yola devam ediyoruz ve yansıtarak kendimizi kandırıyoruz.
  • 216 syf.
    ·10 günde·Beğendi·5/10
    Japon Yazar Natsume Sosekinin Gönül (Kokoro) kitabından sonra okuduğum ikinci kitabı oldu yazarın bu kitabının dili gönül kitabına kıyasen daha iyiydi. Okurun ilgisini daha fazla çeken bir eser di.Yazar bu kitabında sebebini belirtilmeyen sebeplerden dolayı daha 19 yaşında olan bir gencin evinden kaçması ve yolda karşılaştığı bir adamın. onu kandırarak madende çalışmaya ikna etmesi ile başlamakta olup , kahramanımızın madendeki maceralarina odaklanmaktadir.

    Okurken her okur gibi bende bu eserin bir biyografi olabileceğini düşündüm.yada başka bir deyişle derin ve detaylı betimlemelerden. dolayi yazarın hayat hikayesi olabilir mi düşüncesine kapıldım ama kitabın sonundaki Murakaminin önsözünü okuyunca olayın aslının öyle olmadığnı farkediyorsunuz. Bununla beraber kitabın sonundaki önsöz kitaba başlanırken okunursa daha faydalı olabilir diye düşünüyorum.

    Son olarak , yalnızlık , umit, korku gibi bazı duygular yazar tarafından oldukça iyi işlenmiş kitapta.

    Kitapla kalın
  • Kelimelerin kudretini, ehemmiyetini teslim etmek demektir yazarlık. Ve bir de tabii, masum olmadıklarını. Lakin gelin görün ki, Türkiye'de nicedir pek az kelime "kadın" kelimesi kadar sıkça ve yaygınlıkla yakıştırılmaktadır bu sıfata, yani tekinsizliğe, belirsizliğe. "Kadın" kelimesinde acaba bilmediğimiz bir nahoşluk, sakıncalı bir durum mu var? Aksi takdirde bu kelimeyi telaffuz ederken niçin böylesine zorlansın ki insanlar? Salt bu kelimeyi kullanmamak için, hele hele yüz yüze insan ilişkilerinde telaffuz etmek durumunda kalmamak için sürüsüne bereket alternatifler üretilmiş bile. Bahsi geçen kadın görece genç ise sorun yok, "kız" kelimesi imdada yetişir. Keza yaşlı ise gene mesele değil, "teyze, hanımnine" ya da duruma/sınıfa göre "hanfendi", o da olmadı ağzı yaya yaya "ha-nım-e-fen-di" ne güne duruyor? Ama ya bu iki kategorinin orta yerine denk düşüveren o geniş sayıda kadına nasıl hitap edilecek? Bir sıkıntı, bir rahatsızlık, bir iğretilik... Sanki "kadın" kelimesinde bilmediğimiz bir kusur, üzeri derhal örtülmesi icap eden bir ayıp varmışçasına. Sırf kadın dememek için kimi zaman "bacı", kimi zaman "bayan" ve en çok da "siz hanımlar!.."
    "Kadın" kelimesinin verdiği rahatsızlık hem birebir insan ilişkilerinde, gündelik yaşamda hem de kamusal alanın sahnelerinde zuhur ediyor art arda.
    Bir kadına doğrudan hitap etmek durumunda kalınca sıkılıp gereksiz bir nezaket içine giriliyor; hani sanki "siz kadınlar..." dese, beriki alınacak, kalbi kırılacak, kendini hakarete uğramış sayacak, "estağfurullah" demek gerekecek; vaktiyle pek muktedir bir şahsiyetin ifade ettiği üzre bir özür mahiyetinde "Ne yapsınlar, Allah da onları kadın yaratmış?" diyerek onlar adına özür dilemek gerekecek. Bire bir gündelik yaşam diyaloglarıyla sınırlı kalmayan bu tutukluk, dile vurulmuş ket halleri nasıl olduysa aynen sirayet etmiş siyaset hayatımıza ve kamusal alana. "Eşler toplantıları", "hanfendiler buluşmaları", "hanım kolları", "bayanlar müsabakaları"... Siz hiç "erkek" kelimesi yerine benzer bir bağlamda "bay" kelimesinin kullanıldığını duydunuz mu? "Baylar voleybol müsabakası" diye bir ifade biçimi icat edilmedi ise "bayanlar" versiyonu niçin çıktı bunun? Yoksa bizim bilmediğimiz bir ayıp mı saklı "kadın" kelimesinde?
  • 216 syf.
    ·4/10
    Kitabı ilk aldığım zaman konusuna dikkatli bakmamış olmam beni bir sürpriz ile karşıladı. Kitap gerçek bir hayatın izlerini taşıyor ve üstüne tarihi olaylar barındırıyor olması ilgi çekici.
    Tabi eleştirmek istediğim durumlar var.

    Kadınların kendini savunma hakları olmadığı, sözü dinlenen kişinin herkesin hayatı üzerinde hüküm verme hakkına sahip olduğu zamanlardan bolca bahsedilmiş.
    Kısacası hayattasınız, o hayat sizin ama sizden başka herkes sizin hayatınızı yönetiyor ve yaşıyor.

    Ve kadınlara bir suç atıldığı zaman eğer suçu atan kişi itibar sahibi ise kesinlikle kanıtsız suçludur. Konuşma,  savunma hakkı yoktur ve en ağır cezalara çarptırılır. Bu kadar ağır bir muameleye tabi tutulmak oldukça üzücü.

    Kitabın ana karakteri Elizabeth'in annesi bizzat Kral için fazla eş potansiyelinde olduğundan Kral tarafından iftira atılarak idam ediliyor. İlk önce itibarlarını zedeliyor, sonra hayatlarını elden alıyor. Hatta üvey ablası ve üvey annesi Kral'ın yeni evliliğine karşı çıkmamaları açısından sürgün ediliyor.
    Ve Kral 6 evlilik yapıyor. Bir eşini de erkek çocuk doğuramadığı için idam ettiriyor.

    Tabi kitabın bir kısmında beni üzen olay ise Elizabeth 'in düşüncesiydi:
    Babamdan annemi öldürttüğü için nefret ediyorum ama başımı okşayıp benimle ilgilenince de mutlu olup seviniyorum.
    Bunu daha 12 yaşına gelmeden önce söylüyor. Bu tamamiyle küçük bir çocuğun sevgiye ve ilgiye karşı duyguyu muhtaçlık.
    Ve belki ona karşı verilen birazcık ilgi hayatında "anne"nin yokluğunda
    ( ki boşluğu kapatamaz ama) bir çocuğun gözünden yamamaya yetecek olması.


    İnanç farklılığı yüzünden ters düşen iki insan hangisi daha güçlü ise onun dinine ortak oluyor. İşte burada tam olarak çıkar basamadığı tırmanan insanın arkasında bıraktığı ilk şey: sadakat oluyor. Özellikle kendine olan..

    Elizabeth olayları anlatırken herkes kendi çıkarını düşünerek ilerlediği vurguluyor, ( bana göre kendiside öyle) insanlar kendini sağlama almak için ya tuzak kuruyor ya öldürüyor. Cinayet ve kumpas tamamiyle ilerlemek isteyenler için mübah bir hareketmiş gibi görülüyor.

    Asıl üzücü olan ise toplum olarak medeniyetine, yaşantılarına özenilen bir yerde bütün bu geçmişin izlerinin olması. Neresi mi?
    İngiltere.. İşte insanlar milletlerin geçmişini araştırmadan hemen kopyalama işine geçiyor..
    Kendi milletinden daha üstün olduğunu savunan insanlar, savunduğu milletin geçmişinden bi haber!

    Kitabın içinde kısacık yer verilmesine rağmen en takdir edilesi kişi Leydi Jane Grey'di. Kocasının kötü amellerine dur diyerek, tacın gerçek sahibini hiç çekinmeden herkesin içinde dile getirip kendini kuleye hapsettirmiş üstüne dininden vazgeçmesi halinde affedileceğini söyleyenler için kendine ve inancına sadakatinden dolayı , hayatı için başka biri gibi yaşamak ve rol yapmak yerine bu teklifi reddetmiş ve idam edilmiştir.
  • Soyadı üzerinde de anlaşma yoktu: Bazıları için Vasiliyev veya Andriyev, bazıları için de Aleksiyev'di. İsmini ilk defa duyan adam hemen unutuverirdi. Adıyla birlikte yüzü de, sözleri de hatırdan çıkardı. Geldiği yerde bir şey değişmez, gittiği yerden bir şey eksilmezdi. Vücudu gibi zekâsının da hiç rengi, özelliği, kişiliği yoktu. Çevresindekileri gördüğü ve işittiği şeylerle de eğlendiremiyordu, çünkü Petersburg'da doğmuş ve bir yere gitmemişti; bu yüzden başkalarının gördüğü ve işittiği, bildiği şeylerden başka bir şey bilmiyordu.
    Böyle bir insan sevilir mi, sever mi, nefret eder mi, acı çeker mi? Herhalde sever de, nefret de eder, acı da çeker; çünkü hiç kimse bunlarsız edemez. Fakat nasıl oluyor da bu adam herkesi sevmenin kolayını buluyor? Bu çeşit, insanlarda bir tür düşmanlık ve öç alma duyguları uyandırır. Onlara ne kötülük etseniz gene gelir size sokulurlar. Ama şu da var ki, duydukları sevgiyi sıcak, soğuk diye ölçmeye kalkarsak, bunlarınki hiçbir zaman ortayı aşmaz. Herkesi sevdikleri için iyi insan sayılırlar; oysa kimseyi sevmezler ve kötü olmadıkları için iyidirler. Böyle bir adamın önünde bir fakire sadaka verirseniz o da verir; ama küfredin, alay edin, o da aynı şeyi yapar. Ona zengin denemez; çünkü zengin değil, fakirdir; ama tam fakir de denemez, çünkü ondan daha fakirleri çoktur.