dedim ki her yıl nasıl kıştan sonra bahar geliyor ve bize onun sertliğini unutturuyorsa, ölülerimizin üstünde koşturup oynayan çocuklar da hep olacak. ve ölülerimizi unutulmaya mahkûm etmeseler bile, acı dolu yokluklarına rağmen, yaşama isteğimizi yenileyebilenler de yine onlar, yani çocuklar olacak.
kusurlu bir dünyada yaşayan kusurlu varlıklar olarak yalnızca mutluluk kırıntıları bulmaya mahkûmuz. alternatifi nedir ki? sınırlarımızı, çelişkilerimizi, pek çok sayıdaki ihtiyacımızı kabul edip, suçluluk duygusunun ağırlığından daha güçlü olmaya çalışmak belki. becerimizi en iyi yapabileceğimiz şeye, zihnimizi ise en iyi anlayabildiğimiz şeye odaklamak: one thing at a time. one life at a time. mümkün olduğunca, acıya ve hayatın temelde imkânsızlık ve acıdan ibaret olduğu gerçeğine rağmen, güvenebileceğimiz, umut edebileceğimiz, her-şeye-rağmen-hemen-şimdi-mutlu olabileceğimiz bir merkeze geri dönme yeteneğimizi kaybetmeden yaşamak.
insanlar ölür, mezar taşlarına isimlerini yazdırırlar, hayatları düz bir çizgide akmaya devam etmeyi bırakır. bedenler ve bedenlerle birlikte rutinleri ve ihtiyaçları da yok olur fakat geriye sayısız kanıt bırakırlar. yıllardır besledikleri duygular hâlâ havada uçuşmayı sürdürür: öfke, hayal kırıklığı, aynı zamanda çaresizlik ve şefkat de. bütün bunlar mezar taşlarının ötesinden uzanan kadim pençeler gibidir. mezarların birbirinden bu kadar farklı olması tesadüf değil. nişler bile birbirine benzemez. aynı şekilde kirlenmezler. birinin mezar taşının yanında yağ lekeleri olur, birinin üzerinde yosun biter, bir diğerinin mermeri ise daha temiz, daha el değmemiş gözükür.
ölümün de kendince ironileri var işte: insanın atmak istedikleri kalıyor, korumak istedikleri ise çarçabuk unutuluyor.