• 248 syf.
    Anımsamıyor hiç kimse seni...

    Öncelikle inceleme içinde biraz yakınacağım okuyan kişi şimdiden mazur gör.
    Şu an sitede devam etmekte olan bir şiir etkinliği var. Herkes şiir okusun isteniyor -çok hoş- ama birbirimizin kopyası olmaktan öteye gidemiyoruz. Görmüşüz bir Nazım Hikmet’i, Cemal Süreya’yı, Attila İlhan’ı... izlerinden gidiyoruz sürekli. Sanıyoruz ki aşkı, yalnızlığı, umudu hatta umutsuzluğu, öfkeyi, kini, hüznü daha sayamadığım nice duyguları sanki sadece onlar anlattı, şiiri sadece onlar yazdı.
    Araştırmak ne demek hiç bilmiyoruz ve buna ben de dahilim.

    Mesela çok anlamsız bir şiir okuyoruz ama gerçekten de anlamsız.
    Şair tamamen estetiğe önem vermiş ve bir bütünlük yaratmaya çalışmış, fakat bir anlam yok ya da gerçekten herkesin anlayamayacağı kapalı bir anlatım var. O koskoca şiirin içinden bir cümle işaretliyoruz, “ben öyle yalnızım ki...”
    Sonra giriyoruz 1K alıntılar bölümüne;
    ..... şair ve ...... kitabı
    “Ben öyle yalnızdım ki...” hooop paylaş.
    Aşağıya gelen yorumlardan örnek vereyim hemen;
    “bu şair muhteşemmiş ya gerçekten ben de yalnızım hemen okumalıyım.”

    Sitede bir de şiir kitabına “kitap sayısı” gözüyle bakılıyor. 500 sayfalık bir romanı bir günde bitiremiyor ama 500 sayfalık bir şiir kitabını 2 saatte bitirebiliyor. Sonra bir de “huhu 1 günde kitap bitirdim artık bu şairin şiirlerine hakimim,” düşüncelerine kapılıyorlar herhalde. İnsanlığı sorguladım, genel olarak, kendimi de.


    .................. ERROR ................


    Bu yakınmamın sebebi ise Sabri Altınel’i kimsenin tanımamış olması. Böyle bir değerin arka planda kalması ciddi manada bana hayatı sorgulattırıyor.

    Mehmet Fuat da kendisi hakkında demiş ki;
    “Sabri Altınel gibi bir şair geliyor, kitaplar yayımlıyor, bir toplu çıkışın içinde olmadığı, şaklabanlıklar etmediği için, bir köşede ilgilerden uzak yaşıyor, sonra bir gün ölüyor, yazdıklarının bir bölümü dergilerde kalıyor, kimsenin aldırdığı yok.” diyor.

    İnsanı, insana verdiği değeri, işçinin değerini, köylüyü, zengini, çocukları, yaşlıları, hayatı, umudu, güzellikleri, özgürlüğü, barışı, iyilikleri, kötülüğü, gerçekleri... hepsini öyle güzel işledi ki ruhuma gerçekten her şiirinde bir duraksama yaşadım.

    O mutsuzluktan, umutsuzluktan beslenmedi!
    İkinci dünya savaşı sonrası toplumun halini anlattı. Ama insanların içinde umut yeşertmeye çalıştı. Herkesi cesaretlendirmeye, güçlendirmeye, hayatın çok güzel bir yer olduğunu anlatmaya çalıştı.
    Bence başardı da!

    “Neden karanlığında kalbimizin,
    Bir acı bir sıkıntı var?
    Öylesine güzel ki dünya;
    Yaşarız şunun şurasında,
    Yaşayabildiğimiz kadar.”


    Kimseyi kendine örnek almadı, hiçbir yere konamadı, anılmadı, özgün oldu, şiirlerini özgünleştirdi. Estetik kaygılarına girmeden şiirlerinin anlamına önem verdi. Toplumcu oldu, insanını düşündü.

    Ama içinde hep biraz da olsa bir isyan da barındırdı;

    “Siz öyledir diyorsunuz ya yalan
    Sevgiler gözyaşları söyleşiler
    Yaza sıcak güze soğuk deyişiniz
    Taşa sert toprağa yumuşak
    Duruşunuz yürüyüşünüz yalan

    Yoksa iyiyi severdiniz kötüyü sevmezdiniz
    Güzel olurdu çirkin olmazdı
    Gerçek olurdu uydurma olmazdı
    Kırgınlık duymazdınız bezginlik duymazdınız
    Boyun eğmezdiniz

    Siz öyledir diyorsunuz ya yalan”

    Şiirlerinde ölüm gibi bir gerçeği de hiçbir zaman unutmadı;

    “Ölmek de var bu işin içinde,
    Karanlık duvarları üstüne düşerek İstanbul’un,
    Tenha bir akşam vakti, kimsesiz;
    Türkiye’ni, ah o canım Türkiye’ni,
    Her şeyi bırakıp geride,
    Ölmek de var.

    Ama yaşamak istiyorsun şöyle kendince, hür,
    Garip de olsa, kimsesiz de olsa yaşamak;
    Bir gün bakarsın için ezilir, bunalırsın,
    Bir gün sabahleyin, hiç yoktan,
    Sevinirsin.”



    “En güzel çiçekler dünyada açar
    Dünyada verir ağaçlar en güzel meyvelerini
    Dünyada doğar bir sevişmeden çocuk
    Güçlüğün karşısında çaba
    Ölümün karşısında dirilik
    Dün varolduysa bunlar bugün de varolacak

    ....

    Benim sevincime katılın
    Suçun karşısında suçsuzluğum ben
    Umutsuzluğun karşısında umut
    Ölümün karşısında ölmezlik”



    Mesleği de öğretmenliktir;



    .....
    Okul bahçelerinde ağaçlar, soğuyan yağmurlar,
    Zil sesleri boşlukta ve adadım yaşamımı,
    Öğrendiğim her şeyi öğrettim.”




    .....
    Suyunu içmek için öldürdüler seni,
    Ekmeğini yemek için.

    Anaların yasları kapıları çalıyordu,
    Çığlıklar geçiyordu sokakları baştan başa;
    Çekilmiş yürekleri içinden örtülmüş düşüncelerin,
    Gözsüz umutların toprağa düşen yıldızların
    Soğuk taşların içinden.

    Özgürlük için savaştınız, yurtlarınız için,
    Esinlendi yaşam
    Yiğitçe ve hazin ölümünüzden;
    Onurlandırdınız çağınızı.”



    Sabri Altınel der ki;
    “İnsanoğlunun mutluluğunu düşledim hep.”
    “Yüreğim ve kafamla arıyorum yaşamın anlamını”


    En güzel şiiri ise en sona sakladım. Bu şiir beni her okuduğumda çok etkiliyor.

    İNSANIN DEĞERİ;

    Bir insan ne demektir bilmiyorsunuz
    Binlerce yıldan sonra
    Berrak bir su gibi ellerime dökülen
    Şu içinde yaşadığım an
    Kutsal dakika
    Kendimi sana bırakıyorum
    Sevinçlerimi gözyaşlarımı sana
    bırakıyorum

    Hani ballı ballı incirleri
    Hani buğulu üzümleri vardır dünyanın
    Hani çatlamış narları
    Başak başak buğdayı
    Suyu ateşi toprağı vardır hani
    Hani gecesi gündüzü vardır
    Yazı vardır güzü vardır
    İpeği bezi vardır
    Bir yanı başka yerdir
    Bir yanı başka yer
    Atan yüreği akan kanı
    İnsan gücü insan emeği vardır

    Alın teri vardır boncuk boncuk
    Yapılardaki alınteri
    Sevişmelerdeki alınteri
    Erdemlerdeki alınteri
    Beyaz siyah sarı
    Hani kederi mutluluğu yaşama sevinci vardır
    Düşüncesi bilimi şiiri vardır hani
    Hani öpülesi tapılası bir hali vardır dünyanın
    Bütün bunlar sensin
    Binlerce yıldan sonra
    Berrak bir su gibi
    Toprak gibi buğday gibi
    Avuçlarıma dolan
    Kutsal dakika
    Sen gene bunlardan başka bir şey değilsin
    İnsan da bunlardan başka bir şey değil
    Kendimi sana bırakıyorum
    Senin bu kadar kutlu
    Yaşanılası olduğunu biliyorum

    Körpe zeytin dalları havaya uzanır
    Bitkiler ballanır
    Bitkiler döllenir
    Erkekler başlarını dişilere eğer Güneşe çiçeğe aranıza
    Anne sevgileriyle kardeş sevgileriyle
    İnsanlar doğar
    Sen insanlarla varsın kutsal dakika
    Toprak da hava da insanla var
    Ateş de su da

    Elbette bir insan ne demektir bilmiyorsunuz
    Çünkü siz bir çiçeğin bir sabah nasıl açıverdiğini bilmiyorsunuz
    Suların nasıl hayat dolu akıp gittiğini bilmiyorsunuz
    Toprağın bereketini bilmiyorsunuz
    Aşklar nasıl kalplerden kalplere geçer bilmiyorsunuz
    Sevinci iyilikleri mutluluğu bilmiyorsunuz
    Nişanlılıkları düğünleri cümbüşleri

    Bu dünya bir hoş dünya
    Bu dünya sarhoş dünya
    İşte en sonuncusu
    Savaş alanlarında ölenler 32 milyon
    Hava bombardımanlarında ölenler 20 milyon
    Kamplarda ölenler 25 milyon
    Yaralananlar sakatlar 25 milyon
    Yoksulluğa düşenler 21 milyon
    İşte en sonuncusu
    Daha kolumda kafamda
    Yüreğimde acısı
    Yerle bir oldu bütün dünya
    Kişinin el emeği göz emeği
    Ev dükkân okul
    60 milyondan fazla
    Yer değiştirenler 80 milyon
    Doğduğu illerden başka illere göçenler 34 milyon
    12 milyon çocuk anasız babasız kaldı
    Çocukları kaybolan ana babalar 46 milyon
    bütün çocukları kaybolanların
    13 bini deli şimdi
    400 bini yarı deli
    Giden dünya varlığı milyarları aşıyor
    İşte en sonuncusu
    İkinci dünya savaşı
    Ölü sayısıyla iki Fransa devleti yeniden kurulabilir
    Yıkılan evle Avrupa kıtası baştanbaşa donanabilir
    Gül gibi geçinirdi bütün insanlar
    Giden dünya varlığıyla tam 60 yıl
    İşte bu en sonuncusu
    Ah yürekler acısı

    Elbette bir insan ne demektir bilmiyorsunuz
    Bir sürü yalan dolan
    Milletler devletler
    Bir sürü ağlayan gülen
    Gilbert Du Fay Edison
    Elektriği buldularsa eğer
    Gecelerimiz aydın olsun diyedir
    Franklin yıldırımlığı bulduysa
    Yıldırımlar evimize düşmesin diyedir
    Radyoyu bulduysa Marconi
    Şarkılar söylensin diyedir
    Villon Dante Yunus şiirler yazdılarsa
    Güzellikleri iyilikleri
    Birbirimize söyleyelim diyedir
    Descartes Diderot Kant
    Sonrakiler düşündülerse
    İnsanoğlu tabiatı daha çok eline alsın diyedir
    Bir çiftçi uzakta tenha bir ovada
    Sabanını toprağın bereketine daldırdıysa
    Gecenin içinde bir anne
    Yavrusuna ninni söylediyse
    Bir nişanlı sokulduysa nişanlısının koluna
    Bir işçi işini aldıysa eline
    Bütün bunlar bizim içindir
    Bizim mutluluğumuz içindir

    Elbette bir insan ne demektir bilmiyorsunuz
    Karanlıkta gizli konuşuluyor
    Karanlıkta düşer kor
    Otlar yapraklar üstüne
    Halılar tahtalar üstüne
    Buğdaylar ipekler üstüne
    Madenler topraklar üstüne
    Karanlıkta düşer kor
    Hadi yeni baştan ateş
    Hadi yeni baştan dövüş
    Hadi yeni baştan kin
    Hadi yeni baştan kan

    II

    Zeytin dalları havaya uzanıyor
    Bitkiler ballanıyor
    Bitkiler dölleniyor
    Çekip gidiyor karanlık
    Köyler şehirler ışıyor
    Uzakta sütbeyaz bir horoz
    Ayağıyla toprağı eşiyor
    Bir umut bir mutluluk
    Göllerde sazan balıkları kasnalar
    Irmaklarda alabalıklar
    Havada kuşlar
    Evlerde eşler
    Yollarda laleler yabangülleri
    Beyazları pembeleri alları
    Yollarda üzümler
    Üzümlerde şarap
    Buğdaylar pamuklar tütünler
    Erkek çocukları kız çocukları gelinler
    Ekşi elmalar mürdümerikleri
    Dağların karlı dorukları
    Dağların kekikli etekleri
    Kendimi sana bırakıyorum kutsal dakika
    Sevinçlerimi gözyaşlarımı sana bırakıyorum
    Yaşamak sensin işte
    Ölmemek sensin işte

    İçerim aydınlanıyor
    Umutlanıyorum yeniden
    Umut zaman demektir
    Yaşamak demek
    Umut bir çocuğun öpen ağzı demektir
    İyi niyetli çalışkan yüreği bir adamın
    Bir kadının gülen yüzü demektir
    Çiçekler içinden
    Kutsal dakikayı yaşıyor onlar
    Güzeli yaşıyorlar doğruyu iyiyi
    İpek böceği gibi

    Umut bu türlü yaşamaktır
    Onlar çocukların önemini biliyor
    İçerim aydınlanıyor
  • "Unutmamamız gereken bir hakikat da şu: Düşünen ve temaşa eden varlığı yani insanı yeryüzünden kovarsak, o ulvi ve dokunaklı tabiat, kasvetli ve dilsiz bir sahne olup çıkar. Kâinat susar, her tarafı sessizlik ve gece kaplar. Geniş bir inzivagâha döner âlem. Şahidi kalmayan olaylar, karanlık ve sağır, geçip giderler. İnsan olmasa varlıkların ne değeri kalırdı.
    ...
    Kendi hayatımla benzerlerimin mutluluğunu düşünmeyeceksem, tabiattan bana ne?
    Cemil Meriç
    Sayfa 25 - İletişim Yayınları
  • 292 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Italo CalvinoKlasikleri Niçin Okumalı?

    İtalya’nın “kalem sincabı” olarak tanınan yazarlığı kadar,edebiyat üzerine düşünceleriyle de damga vurmuş bir yazar Italo Calvino.Klasikler Niçin Okunmalı? Kitabında kendisi için büyük önem taşıyan,hayatının çeşitli dönemlerinde okuyup tanıdığı,yazar,bilimadamları ve şairler Üzerine yazmış olduğu deneme yazılarından oluşmuş kitap.Bir nevi kendi klasiklerini oluşturmuş.

    Öncelikle benim için çok zorlu bir okuma olduğunu söylemeliyim.Çünkü bahsetmiş olduğu yazarlardan bir çoğuyla yeni tanıştım.Ama okumamı zorlaştırmak yerine yeni yazarları keşfetmenin mutluluğunu yaşadım,araştırdım.

    Homeros’u edebiyatın ve şüpheciliğin babası olarak tanımlıyor,onunla birlikte,Ksenophon,Anabasşs,Galileo,Robinson Crusoe,Stendhal,Balzac,Dennis Diderot,Charles Dickens,Tolstoy,Borges gibi bilindik yazarların dışında, hiç okumadığım Robert Louis Stevenson,Trant ol Blanc,Gerolamo Cardano gibi yazar ve bilimadamları da var kitapta.

    Kitabın hemen girişinde ondört maddeden oluşan klasikler hakkında konuşulan maddeler sıralamış Şöyle ki;

    ️Klasikler, haklarında asla “okuyorum “sözünü değil, genellikle “yeniden okuyorum “sözünü işittiğimiz kitaplardır.

    Okumak fiilinin önündeki yeniden sözü ünlü bir kitabı okumadıklarını itiraf etmekten utananların küçük bir iki yüzlülüğün olabilir diyor.

    Bir bireyin “oluşum dönemindeki” okumaların ne kadar kapsamlı olursa olsun her zaman okuyamadığı çok sayıda temel yapıt kalır geriye.



    ️Bir maddede ise” Bir Klasik, söyleyecekleri asla tükenmeyen bir kitaptır.

    İtalo Calvino Homeros İçin her tür şüpheciliğin ve bilimin ve edebiyatın babası diyor.


    ️Dünya Gerçekliği çoğul, dikenli, üstüste binmiş sık katmanlar halinde belirir gözümüze.Tıpkı bir enginar gibi. Edebiyat yapıtında bizim için önemli olan, her zaman yeni okuma boyutları keşfederek yapıtın sayfalarında sonsuz bir enginar gibi karıştırmayı sürdürebilmektir.

    Ayrıca Italo Calvino diyor ki;

    ️Öncelikle Stendahal’i severim, çünkü yalnızca onda bireysel ahlaki gerilim,tarihsel gerilim,yaşam atılımı bir bütün oluşturur.Puşkin’i severim, Çünkü berraklık berraklık,ironi be ciddilik demektir.Gogol’u severim, çünkü açıkça,kötülükle ve ölçüyle çarpıtır.Dostoyevski’yi severim,çünkü tutarlılıkla,öfkeyle ve ölçüsüzce çarpıtır.Balzac’ı severim,çünkü kahindir.Kafka’yı severim,çünkü gerçekçidir.Svevo’yu severim,çünkü yaşlanmak da gerekir...Gibi sevdikleri bir çok yazarı sevme gerekçeleriyle açıklamış.
  • O kötü addettiklerimiz, lanetli dediklerimiz aynı tartışmalar için otuz senelerini verdiler. Otuz koca seneyi heba edip birbirlerinin canına, malına, ırzına, fikrine, ideolojisine, varlığına tasallut ettiler. Otuz koca sene boyunca kan gölüne çevirdiler ortalığı, otuz sene sonra bedel ödedikleri enkazdan yeni bir medeniyet tasavvur ettiler. Hala olağanca kuvvetleriyle kötü ve aynı kuvvetle lanetli olmayı sürdürüyorlar fakat aynı şeyler için dövünüp durmanın bizi çözümsüzlüğe ittiğini görmemiz gerektiğini bize bildirecek olan ne?
    Kaç tane otuz yıl geçmesi gerekiyor ki içerisinde yuvarlandığımız gayyanın bizi dibe çektiğini idrak edelim?

    Şu an hepimiz, körün herkesle aynı manzarayı gördüğü yerdeyiz.

    Müslüman çocuklarını ekollerine, ideolojilerine, inandıklarına, savunduklarına, çalışmalarına, iddialarına, inanışlarına göre kategorize etmenin bugüne kadar bize hiçbir şey kazandırmadığını görmek için ne gerekiyor? 1618-1648 arasını bizim bugünkü kavgamızın dengiyle yapanlar o yıllardan fikirlerle çıktılar: Martin Luther ile, Erasmus'la, Da Vinci'yle, Calvin'le, Kant'la; Locke, Diderot, Montesquieu, Descartes, Hume... O enkazdan bunlarla çıktılar. Eline hançeri değil, fikirleri, ilimleri, düşünceleri alanlarla çıktılar.

    O güne kadarki dogma paradigmalara kafa tutarak çıktılar.

    Batı hayranlığı olarak algılanacaksa buraya kadarki mesele, bundan sonrasını okumayarak kendinize iyilik yaparsınız. Mesele bugün İslamın çocuklarının yine İslam için didinen, üreten, çalışan, okuyan insanları dövüştürerek, kavgaya tutuşturarak dinlerini yalnızca sevdikleri ekollerden öğrenmektir. Dini, takım tutar gibi tutmak, benim hocam senin hocanın döver mantığıyla modern orta çağı yaşatmalarıdır mevzu. Din, tebliğ diniyken, gerçeği hatırlatma ama yalnızca hatırlatma diniyken (Kur'ân'ın ısrarla 'tezkire' deyişi bundandır) bugün bu dine insan kazandırmak şöyle dursun, elimizdekileri tutmakta zorluk çekiyoruz. Bizim didişmelerimizi görenler bizlerin henüz ortak paydada birleşemediğimizi gördükçe ancak daha kuvvetli sarılacaktır kendi inançsızlığına.

    Mezhep, tarikat, cemaat, kişiler üzerinden yaptığımız kavganın isimlere atfedilmesinden önce kendimiz zarar görüyoruz. Göreceğiz de.
    Caner Hoca, Sifili canlı yayında duman etmiş. Etsin.
    Hayır, Sifil Hoca Taslaman'ı yerle bir etmiş. Etsin.
    Yaşar Nuri Hoca'dan başka Hoca tanımam. Tanıma.
    Mehmet Okuyan hoca derim başka hoca demem. Deme.
    Cübbeli dediyse doğrudur. Doğrudur ulan.
    Nihat Hatipoğlu hoca tam bir şarlatandır. Sana mı kaldı bunu demek?..

    Herkesin kusurunu dine mal edenlerin ayıbı neyse, bu dine hizmet edenlerin eksiklerini de bütün emeklerine mal edenlerin ayıbı da aynıdır. Hatta, ilki, ikincilerinin ürünüdür. Dine muhalif olanlar, dinde uzlaşamayanların ürünüdür. Bu gidişle de olmaya devam edecekler.

    İşin yalnızca edebi kısmıdır bu. Teorik, teknik, detay isteyenler için de gerekirse aynı şekilde izahta bulunabilirim, hiç de çekinmem. Herkes kendi alanıyla uzmanlaşsın, herkes fikrini buyursun ama kimse din adına, Allah adına, Peygamberi adına herhangi bir şey söylerken sırf inandığı ekol öyle istedi diye konuşmasın. Herkes kendisine rakip gördüğü diğer Müslümanları çıkarırsa elde hiç'in kalacağını görecek kadar zeki fakat bildiğiyde amel etmeyecek kadar da düşüncesiz. O yüzden Kur'ân, başta ben olmak üzere herkese dört yüz küsür kere "ne kadar az düşünüyorsunuz!" diyor.

    Mesele çok uzun. Yüreğimi parçalayan bu mesele bu kadarcık cümlelerle de bitmiyor. Bitmiyor ama bitiriyor işte.

    Hülasa, bu dine, ilmine, ahlakına, peygamberine, öğretilerine, alimlerine, hocalarına, İslamoğlu'na, Caner'ine, Hatipoğlu'na... aklınıza kim geliyorsa onlara sahip çıkmak zorundayız.
    Yalnızca fikirlere kurşun işlemiyor, hepimiz ezbere biliyoruz. Öyleyse fikir üretenlere de kurşun işlemesin.

    Bu fikirler de benimdir, kurşun atmayı isteyecekler üslubuyla atsınlar.

    (1k, 24 Temmuz 2017)
  • O kötü addettiklerimiz, lanetli dediklerimiz aynı tartışmalar için otuz senelerini verdiler. Otuz koca seneyi heba edip birbirlerinin canına, malına, ırzına, fikrine, ideolojisine, varlığına tasallut ettiler. Otuz koca sene boyunca kan gölüne çevirdiler ortalığı, otuz sene sonra bedel ödedikleri enkazdan yeni bir medeniyet tasavvur ettiler. Hala olağanca kuvvetleriyle kötü ve aynı kuvvetle lanetli olmayı sürdürüyorlar fakat aynı şeyler için dövünüp durmanın bizi çözümsüzlüğe ittiğini görmemiz gerektiğini bize bildirecek olan ne?
    Kaç tane otuz yıl geçmesi gerekiyor ki içerisinde yuvarlandığımız gayyanın bizi dibe çektiğini idrak edelim?

    Şu an hepimiz, körün herkesle aynı manzarayı gördüğü yerdeyiz.

    Müslüman çocuklarını ekollerine, ideolojilerine, inandıklarına, savunduklarına, çalışmalarına, iddialarına, inanışlarına göre kategorize etmenin bugüne kadar bize hiçbir şey kazandırmadığını görmek için ne gerekiyor? 1618-1648 arasını bizim bugünkü kavgamızın dengiyle yapanlar o yıllardan fikirlerle çıktılar: Martin Luther ile, Erasmus'la, Da Vinci'yle, Calvin'le, Kant'la; Locke, Diderot, Montesquieu, Descartes, Hume... O enkazdan bunlarla çıktılar. Eline hançeri değil, fikirleri, ilimleri, düşünceleri alanlarla çıktılar.

    O güne kadarki dogma paradigmalara kafa tutarak çıktılar.

    Batı hayranlığı olarak algılanacaksa buraya kadarki mesele, bundan sonrasını okumayarak kendinize iyilik yaparsınız. Mesele bugün İslamın çocuklarının yine İslam için didinen, üreten, çalışan, okuyan insanları dövüştürerek, kavgaya tutuşturarak dinlerini yalnızca sevdikleri ekollerden öğrenmektir. Dini, takım tutar gibi tutmak, benim hocam senin hocanın döver mantığıyla modern orta çağı yaşatmalarıdır mevzu. Din, tebliğ diniyken, gerçeği hatırlatma ama yalnızca hatırlatma diniyken (Kur'ân'ın ısrarla 'tezkire' deyişi bundandır) bugün bu dine insan kazandırmak şöyle dursun, elimizdekileri tutmakta zorluk çekiyoruz. Bizim didişmelerimizi görenler bizlerin henüz ortak paydada birleşemediğimizi gördükçe ancak daha kuvvetli sarılacaktır kendi inançsızlığına.

    Mezhep, tarikat, cemaat, kişiler üzerinden yaptığımız kavganın isimlere atfedilmesinden önce kendimiz zarar görüyoruz. Göreceğiz de.
    Caner Hoca, Sifili canlı yayında duman etmiş. Etsin.
    Hayır, Sifil Hoca Taslaman'ı yerle bir etmiş. Etsin.
    Yaşar Nuri Hoca'dan başka Hoca tanımam. Tanıma.
    Mehmet Okuyan hoca derim başka hoca demem. Deme.
    Cübbeli dediyse doğrudur. Doğrudur ulan.
    Nihat Hatipoğlu hoca tam bir şarlatandır. Sana mı kaldı bunu demek?..

    Herkesin kusurunu dine mal edenlerin ayıbı neyse, bu dine hizmet edenlerin eksiklerini de bütün emeklerine mal edenlerin ayıbı da aynıdır. Hatta, ilki, ikincilerinin ürünüdür. Dine muhalif olanlar, dinde uzlaşamayanların ürünüdür. Bu gidişle de olmaya devam edecekler.

    İşin yalnızca edebi kısmıdır bu. Teorik, teknik, detay isteyenler için de gerekirse aynı şekilde izahta bulunabilirim, hiç de çekinmem. Herkes kendi alanıyla uzmanlaşsın, herkes fikrini buyursun ama kimse din adına, Allah adına, Peygamberi adına herhangi bir şey söylerken sırf inandığı ekol öyle istedi diye konuşmasın. Herkes kendisine rakip gördüğü diğer Müslümanları çıkarırsa elde hiç'in kalacağını görecek kadar zeki fakat bildiğiyde amel etmeyecek kadar da düşüncesiz. O yüzden Kur'ân, başta ben olmak üzere herkese dört yüz küsür kere "ne kadar az düşünüyorsunuz!" diyor.

    Mesele çok uzun. Yüreğimi parçalayan bu mesele bu kadarcık cümlelerle de bitmiyor. Bitmiyor ama bitiriyor işte.

    Hülasa, bu dine, ilmine, ahlakına, peygamberine, öğretilerine, alimlerine, hocalarına, İslamoğlu'na, Caner'ine, Hatipoğlu'na... aklınıza kim geliyorsa onlara sahip çıkmak zorundayız.
    Yalnızca fikirlere kurşun işlemiyor, hepimiz ezbere biliyoruz. Öyleyse fikir üretenlere de kurşun işlemesin.

    Bu fikirler de benimdir, kurşun atmayı isteyecekler üslubuyla atsınlar.