Yoksulluğun içinden çıkıp binbir güçlükle kimya doktoru olmayı başaran bir adam girdiği şirkette takdir edilecek başarılar gösterir ve şirketin hasta müdürünün evinde asistanı olarak çalışmaya başlar. İki yıl boyunca çalıştığı bu evde müdürün karısına karşı gizli saklı bir aşk büyür içinde. İki yıl sonra Meksika’ ya gidip şirket için bir maden ocağı açması teklifi alır, sevdiği kadını bırakıp gitmenin hezeyanını yaşadığı an kadın da adam da duygularını daha fazla saklayamaz ve yasak bir aşk başlar.
Çok sürmeden iki yıllık ayrılık gelip çatar. Mektuplarla kaldığı yerden devam eden yasak aşk iki yıla meydan okur. Tam kavuşma vakti yaklaştı derken Birinci Dünya Savaşı patlak verir ve Almanya’ ya tüm deniz yolları kapatılır. Bu sefer araya belirsiz bir ayrılık girer. Yıllar yılları kovaladıkça aşkları o eski tutkuyu yitirir, adam evlenip çoluk çocuğa karışır.
Dokuz yıl sonra bir iş için tekrar Almanya’ ya dönme şansı yakalar ve bir zaman için derin bir tutkuyla sevdiği, arada sırada aklına düşen kadını arar. Ama artık ne adam eski adamdır, ne kadın eski kadın. Birbirlerine duyduklarını sandıkları özlem, yaşadıkları o zamanlara, o zaman oldukları kişileredir.
Stefan Zweig bu yasak aşk üzerinden geçmişin gölgesine rağmen asla aynı kişiler olamayacağımızı anlatmış, Heraklitos’ un “Aynı nehirde iki kere yıkanamazsın. Çünkü ne artık sular aynı sulardır, ne de sen aynı sensin.” sözünü bir hikaye üzerinden görmemizi sağlamıştır.