• 432 syf.
    ·7 günde·Beğendi·8/10
    Merhaba arkadaşlar, güzel bir gün dilerim.
    Bu sabah açıkçası türünü çok tercih etmediğim ama dönem dönem "kafa dağıtmak" için okumayı seçtiğim bir kitapla geldim size... Siyah Kan

    İlk olarak konudan bahsetmem gerekirse yazarından, Grangé'den anlayacağınız gibi türü; gerilim-polisiye romanıdır.
    Diğer birtakım gerilim romanlarından farklı yönleri de var elbette. Öncelikle katil başından itibaren belli, bu nedenle polisiye yönü oldukça zayıf. Polis lafının neredeyse hiç geçmediği gibi katil kim soruları, kanıt toplayıp katili bulma gibi durumlar da söz konusu değildir.
    Kitapta asıl önem gösterilen ve gizemli olan ise; katili cinayetler işlemeye iten sebepler, dürtüler nedir ve bu katliamların kendine özgü yöntemleri dır. Tabi ki de birçok gerilim kitabında olduğu gibi burada da katil sıradan bir şekilde değil kendine özgü bir yöntemle bu cinayetleri işliyor, yaptığı katliamı cinayetten çok farklı bir ayinsel arınma olarak görüyor ve her şeyi de buna göre tasarlıyor.
    Seri katilin yanı sıra kitapta hayatında tanık olduğu birtakım kanlı olaylardan sonra cinayete ve vahşete karşı aşırı merak geliştiren, anormal beyinlerin işleyişini çözmeye çalışan ikinci bir baş rol karakterimiz daha var, Bu, şöhreti yakalamak ve iyi bir kazanç elde edebilmek için katilin peşine düşen bir gazeteci olarak karşımıza çıkar. O, dönemin gerçek anlamda en kanlı ve ünlü katilini adım adım izler ve kitabı için inceleme konusu yapar.
    Bu ikili yan karakterlerle birlikte çeşitli koşuşturmanın bol olduğu, sırların çözüldüğü, kanların döküldüğü sürükleyici bir romanda bir araya gelmiştir.
    Oldukça akıcı ve sürükleyici bir dil ile yazılmış. Öyle ki karakterlerin psikolojisi tahlil edilirken ve ruh halleri anlatılırken bile sıkılmadığınızı fark ediyorsunuz.
    Kitabın adından da kolayca tahmin edebileceğiniz gibi hikayede kanlı sahnelerden bolca var. Eminim ki kan ve gerilim sevenler, psikopatları okumaktan zevk duyanlar bu eseri seçtiklerinden hiç pişman olmayacaklar.
    Bol kitaplı günler dilerim.
  • 416 syf.
    ·4 günde·4/10
    Bu kitabı beğenemedim. Aslında kitap başlarda iyidi ama sonradan hayal kırıklığına ugrattı. Normalde gerilim, polisiye türünde bir kitap, ben de bu tarz bir kitap okumak istediğimden başlamıştım ama iki konuda da tatmin olmadım. Aslında yazarın yazımı kötü değil ama kurguyu güzel bir olay örgüsüyle oluşturamamıştı.
    Kitapta; Painters Mill adlı bir kasabada çok uzun bir zamandan sonra ilk defa bir cinayet işlenir ve bu cinayet, 16 yıl önceki Mezbaha katili, dedikleri bir dizi vahşi cinayete benziyordur.

    Dediğim gibi böyle bakıldığında konu güzel ama o hissettirilmesi gereken gerilim ve heyecanla okutturması gereken polisiye olayından eser yok. Kitapta sadece cinayetler işleniyor ve kesinlikle hiç bir ipuçu yok veya Mezbaha katili varsayımından başka herhangi bir doğru düzgün, zekice, katili bulmaya yönelik varsayım yok. Demek istediğim bir sürü polisiye roman okudum ve en sevdiğim hiç bir ipucu yokken dahi polisin sürdüğü tezlerle veya yakaladığı küçük şeylerle birlikte yapılan iyi bir soruşturmayla katili bulmaya çalışma düzeneğidir. Böyle zamanlarda kitap katili ortaya çıkarmadan önce ben bulmaya çalışırım ve ayrı bir heyecanla kitabı okurum ama bu kitap da kesinlikle bunu yaşamadım.

    Polis şefi Kate karakterinin sakladığı bir sır da işleri aksatıyordu ama genel olarak çok yetersiz bir teşkilattı. Kitabın sonlarına doğru artık bir şekilde katili ortaya çıkarması gereken yazar, Kate ile bildiğiniz çorap söküğü gibi katili ortaya çıkarttı ve bu, ben de gülme isteği yarattı. Bana göre basit bir polisiyeydi ve de heba edilen bir kurguydu. Sonlara doğru kitaba bir ilişki de eklenmeye çalışılmış ama eğreti durmuştu ama bu kitap bir serinin ilk kitabı sanırım, belki de ilişki kısmı diğer kitaplarda bir anlam kazanıyor olabilir.
  • BH Şeytan ve Din
    Herkesin okumasını şiddetle tavsiye ediyorum...

    Velzevul yukarıya doğru bakarak:

    – Bu gürültü de ne? Ne oluyor orada? dedi. Küçük pelerinli şeytan cevap verdi:

    – Değişen birşey yok, eski tas, eski hamam.

    – Demek yine günah işleyenler var?

    – Hem de bir sürü.

    – Peki, adını ağzıma almak istemediğim o adamın dini ne durumda?

    Bu soru üzerine küçük pelerinli şeytan öyle bir sırıttı ki sivri dişleri göründü. Diğer şeytanlar da kıs kıs gülmeye başladılar.

    Küçük pelerinli Şeytan:

    – Bu din bize hiç engel olmuyor. Çünkü onlar gerçekte bu dine inanmıyorlar, dedi.

    Velzevul:

    – Canım, bu din, onları bizim şerrimizden korumuyormuydu? Hem o, kendini kurban ederek bu dini sağlamlaş-tırmamış mıydı? diye sordu.

    Küçük pelerinli şeytan kuyruğunu hızla döşemeye vurarak:

    – Ben bu dini yeni baştan işledim, dedi.

    – Nasıl işledin?

    – Öyle bir hale getirdim ki, insanlar onun dinine değil benimkine inanıyor ama onun adıyla anıyorlar.

    – Nasıl yaptın bunu?

    – Aslında kendiliğinden böyle oldu. Ben yalnızca destekledim o kadar.

    Velzevul:

    – Kısaca anlat, dedi.

    Küçük pelerinli şeytan başını önüne eğip, düşünüyormuş gibi yaparak anlatmaya başladı:

    – O korkunç olay, yani cehennemin yıkılışı başımıza gelip de sen bizi yalnız bıraktığın zaman, ben neredeyse hepimizin kökünü kazıyacak olan bu dinin yayıldığı yerlere gittim. Bu dine mensup insanların yaşantılarını görmek istedim ve gördüm ki bu din doğrultusunda yaşayan insanlar tam anlamıyla mutlu, bizim bu insanlara yaklaşmamız mümkün değil… Bunlar birbirine darılıp küsmüyor, kadınların cazibesine kapılmıyor, ya hiç evlenmiyor ya da bir tek kadın alıyor, mal-mülk edinmiyor, herşeylerini birbirleriyle paylaşıyor, üstlerine saldıranlara karşı kendilerini savunmuyor, kötülüğe iyilikle karşılık veriyorlardı. Öyle güzel yaşıyorlardı ki bu yaşayış diğer insanları onlara yaklaştırıyordu. Bu hali görünce ben, herşeyden ümidimi kestim ve oradan uzaklaşmayı düşünmeye başladım. Tam o sırada önemsiz gibi görünen bir şey oldu ve ben kalmaya karar verdim. Olay şuydu: Orada bulunan insanların bir kısmı sünnet olmanın zorunlu olmadığını, bir kısmı da sünnet olmanın şart olduğunu ve putlar için kesilen kurbanların yenilemeyeceğini söylüyordu. Ben her iki tarafa da, bu meselenin çok önemli olduğunu, Allah’a kulluk ile alakalı olduğu için davalarını sonuna kadar savunmaları gerektiğini fitlemeye başladım. Onlar da bana kandı ve tartışma büyüdükçe büyüdü, iki taraf da birbirine kızmaya başladı. O zaman onlara, davalarını doğruluğunu ispat-layabileceklerini telkin etmeye başladım. Gerçi hiçbir zaman mucizelerle bir davanın doğruluğu ispat edilemezdi. Fakat onlar, birbirlerine karşı haklı çıkmaya çalıştıkları için bana inandılar. Kimileri kendilerine ilahî haberler geldiğini, kimileri de İsa’yı gördüklerini söylüyordu. Hiç durmadan buna benzer birçok şey uyduruyor, farkına varmadan İsa’ya iftira ediyorlar, bu işi bizden daha iyi beceriyor-lardı. Sürekli olarak birbirlerini yalanlıyorlardı.

    İşler yolundaydı. Fakat bu müthiş aldatmacanın farkına varırlar diye ödüm kopuyordu. O zaman “kilise” diye bir-şey uydurmak aklıma geldi. Onlar ona inanınca rahatladım. Böylece cehennemin yeniden kurulduğunu ve bizlerin de kurtulduğunu anladım.

    Yardımcılarının kendinden daha akıllı olduğuna inanmak istemeyen Velzevul, sert sert:

    – O “kilise” dediğinde de ne biçim şey? diye sordu.

    – Kilise, yalanları Allah’a doğrulatan kurumun adıdır. Bu işi Allah’a dayanarak ve: “Vallahi bu şey doğrudur” diyerek yapar. Kilisenin en büyük özelliği yanılmaz olarak kabul edilmesidir. Kiliseye mensup insanlar da kendilerini yanılmaz gördüğü için ne kadar hata ederse etsin bunda diretirler. Kilise, Allah’ın kitabını doğru olarak anlamanın, Allah’ın seçtiği insanların söylediklerine uymakla mümkün olacağı düşüncesinden doğmuştur. Seçkin olduğunu iddia eden bu grup zamanla yetkilerini başka bir gruba devreder. Böylece bu grup da seçkin olmuş olur. Allah’ın kitabını güya sadece bu insanlar doğru anlar. Bunun böyle olduğuna hem kendileri, hem de başkaları inanır. Bu işi Allah’tan devraldıklarını söylerler. Böylece, kiliseye mensup olan şahıslar Allah’ın talebeleri sayılırlar. Bu mantığın bizim açımızdan faydası şudur: Kilise kendini bu şekilde tarif ettiği için söyledikleri şeyler ne kadar saçma olursa olsun, bunu savunmak zorunda kalıyorlar. Velzevul bunun üzerine:

    – Peki, kilise bu dini niçin bizim lehimize yorumluyor? dedi.

    Küçük pelerinli şeytan devam etti:

    – Çünkü onlar kendilerini Allah kitabının biricik yorumcuları görüyor, insanları da buna inandırıyor, böylece insanların kaderini belirleyen en yüce kurum oluyorlar. Bunun neticesinde havalara giriyor ve yoldan çıkıyorlar. Bunu gören insanlar onlara kızıp, düşman kesiliyorlar. Kilise düşmanlarına karşı zor kullanıyor, onları afaroz ediyor, ölüm cezasına çarptırıyor, diri diri yakıyor. İşte bu duruma düştükleri için dini, kendilerini haklı gösterecek şekilde yorumlamak zorunda kalıyorlar. Böylece de bizim menfaatimize çalışmış oluyorlar.

    Velzevul olanlara bir- türlü inanamıyordu:

    – Peki ama, bu din öyle sade, öyle açık bir dindi ki yorumlanmaya hiç ihtiyacı yoktu. Mesela şu hüküm nasıl yorumlanabilir: “Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, başkalarına öyle davran.”

    Küçük pelerinli şeytan buna şöyle cevap verdi:

    – Bu iş için, benim öğrettiğim, çeşitli usulleri kullandılar. Bu meseleyi daha iyi anlatabilmek için önce size insanlar içinde anlatılagelen bir hikayeyi anlatayım: “Bir zamanlar bir iyi, bir de kötü büyücü varmış. İyi büyücü, bir insanı, kötü büyücünün şerrinden kurtarmak için, buğday tanesine çevirmiş. Kötü büyücü, birden bir horoz olup, tam taneyi yutacakmış ki iyi büyücü tanenin üzerine bir şinik buğday dökmüş. Böylece kötü büyücü aradığı taneyi bulamamış.” İşte onlar da benim öğütlerime uyarak, Allah’ın kitabının özü niteliğinde olan “Kendine nasıl davranılmasını istiyorsan, başkalarına öyle davran” ayetini o hale getirdiler. Hak kitap olduğunu iddia eden 49 kitabı kutsal tanıdılar. Bu kitaplardaki her sözün Allah’a ait olduğunu söylediler. İşte bu şekilde, kolayca anlaşılan biricik gerçeğin üstüne yığın yığın sözde kutsal gerçekler serptiler. Bunların hepsini kabul etmek mümkün olmadığı gibi, bunların içinde, insanlara gerekli olan gerçeği bulmak da mümkün değildi. Gerçeği bulmak için uğraşanları da yakarak öldürüyorlardı. Bu, bin yıldır başarıyla uyguladıkları bir usul. Şimdilerde bu usulü terkettiler. Fakat yeni usulün de eskisinden geri kalır yanı yok. Artık, her ne kadar gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan insanları diri diri yakmıyorlarsa da hayatlarını öyle mahvediyorlar ki, foyalarını meydana çıkarmayı göze alanlara binde bir rastlanıyor. Uyguladıkları üçüncü usûl de şudur: Kendilerini kilise, dolayısıyla yanılmaz sayan bazı insanlar, istedikleri zaman, Kutsal kitapta söylenenlerin tam tersini söyleyebiliyorlar. Bu işin içinden sıyrılmayı da talebelerine bırakıyorlar. Mesela Kutsal Kitapta şöyle deniliyor: “Bir tek rehberiniz vardır, o da İsa’dır. Yeryüzünde hiç kimseye Rab demeyin. Çünkü sizin Rabbiniz bir tanedir. O da göklerdedir. Kimseye veli demeyin, çünkü sizin veliniz bir tanedir, o da İsa’dır.” Onlarsa şöyle diyor: “İnsanların rable-ri ve velileri yalnızca biziz.” Yine Kutsal Kitapta şöyle denilmektedir: “Dua etmek isteyince tek başına, gizlice dua et. Allah seni işitir.” Onlarsa: “Herkesin, tapınaklarda, şarkı ve musiki eşliğinde dua etmesi zorunludur” diyorlar. Yine aynı şekilde kitapta: “Asla yemin etmeyin” denilmiştir. Onlarsa insanların kendilerine boyun eğmesi için yemin etmenin gerekli olduğunu söylüyorlar. Yine kitapta: “Öldürmeyeceksin” ibaresi yer almaktadır. Onlarsa savaşta, mahkemede insan öldürülebileceğini, daha doğrusu öldürülmesi gerektiğini söylüyorlar. Yine kitapta: “Benim dinim ruhtur, hayattır. Ekmekle beslendiğim gibi onunla beslenirim” denilmektedir. Onlarsa şöyle diyorlar: “Şarabın içine ekmek doğranıp, bu ekmek parçalan üzerine belli dualar okununca ekmekten et, şaraptan da kan olur. Bu ekmeği yiyip, şarabı içmek ruhun kurtuluşa ermesi için gereklidir.”

    Küçük pelerinli şeytanın gözleri parlıyor, sevinçten ağzı kulaklarına varıyordu.

    Velzevul bunları dinledikten sonra: “Çok iyi,” dedi ve gülümsedi. Onunla birlikte tüm şeytanlar da katıla katıla güldüler.

    Velzevul keyifli keyifli:

    – Demek dünyada eskiden olduğu gibi zina edenler, soyguncular, katiller var? dedi.

    Şeytanların mutlulukları yüzlerinden okunuyordu. Hepsi Velzevul’a bildiklerini anlatmak için can atıyordu. Bir tanesi:

    – Eskisi gibi değil, daha fazla, dedi. Bir diğeri:

    – Zina edenler cehennemdeki koğuşlara sığmaz oldu, diye çığlık attı.

    Üçüncüsü:

    – Şimdiki soyguncular eskilerine taş çıkartıyor, diye bağırdı. Dördüncüsü:

    – Katillere odun yetiştiremez olduk, dedi. Velzevul:

    – Hep bir ağızdan konuşmayın. Kime sorarsam o cevap versin. Zina işlerine kim bakıyorsa çıksın anlatsın bakayım. Birçok kadınla ilişkiye girmeyi, kadınlara şehvetle bakmayı yasak eden o adamın ümmetine bu işi nasıl yaptırıyorsunuz? diye sordu.

    O an, çatlak yüzlü, boyuna birşey çiğneyen sulu ağızlı, kadını andıran bir şeytan kıçı üstünde sürünerek öne doğru çıktı ve:

    – Ben, dedi.

    Sonra dizlerini bükerek oturdu, başını yana eğdi, ucu püsküllü kuyruğunu sallayarak, ince bir sesle anlatmaya başladı:

    – Bu işi senin cennette kullandığın o eski usulle ve de kilise usulüyle yapıyoruz. Bu işi kilise usulüne göre şöyle yapıyoruz. Gerçek evlilik bir kadınla erkeğin birleşmesi olmasına rağmen bunun böyle olmadığını söylüyoruz. Gerçek evlilik, güzel elbiseler giyip, bu iş için düzenlenmiş büyük bir binaya giderek, orada bu iş için özel olarak hazırlanmış başlıklar giymek, şarkılar eşliğinde bir masanın etrafını üç defa dolaşmaktır, diyoruz. Gerçek evliliğin böyle olması gerektiğini telkin ediyoruz. Buna kanan insanlar, bu şartları taşımayan birleşmenin, kendilerini bağlamadığını, yalnızca bir zevk veya sağlık açısından giderilmesi gerekli bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorlar. Bunun için son derece umursamaz bir şekilde bu işe kendilerini kaptırıyorlar. Efendim! Cennette uyguladığınız, yasak meyve ve merak usulünü de kullanarak çok parlak başarılar elde ettik. İnsanlar yüzlerce kadınla düşüp kalktıktan sonra, yine namusluca evlenebileceklerini düşünerek evleniyorlar ama sapıklık içlerine işlediği için aynı şeyi kilise evliliğinden sonra da devam ettiriyorlar. Sonra bu kilise evliliği kendilerine biraz sıkıcı gelince küçük bir masa etrafında ikinci defa dönüyorlar ve ilk evlilik böylece hükümsüz sayılıyor.

    Kadını andıran şeytan bunları söyledikten sonra sustu. Ağzını dolduran salyaları kuyruğunun ucuyla silerek başını öbür tarafa çevirip, gözlerini Velzevul’a dikti.

    Velzevul: “Bunun çok sade ve çok güzel bir usul” olduğunu söyledikten sonra: “Peki soyguncalara kim bakıyor,” dedi.

    O an, kıvrık boynuzlu, pala bıyıklı, kocaman pençeli, iri yarı bir şeytan ileri doğru çıkarak:

    – Ben, dedi.

    Bunun üzerine Velzevul dedi ki:

    – Cehennemi yıkan o adam, insanlara gökteki kuşlar gibi yaşamayı öğütlüyor, gömleğinizi alana kaftanınızı da verin, diye buyuruyor; insanın kurtuluşu için malını mülkünü dağıtması gerekir diyordu. Bu sözleri işiten birini nasıl soygunculuğa sürüklüyorsunuz?

    Pala bıyıklı şeytan, çalımlı çalımlı konuşmaya başladı:

    – Biz bunu sizin Saul’un kral oluşunda uyguladığınız usulle yapıyoruz, insanlara birbirlerini soymamaları gerektiğini değil de birisinin kendilerini soymasına ses çıkarmamaları gerektiğini aşılıyoruz. Yalnız bizim usulümüzün yeni bir yönü var. Biz soyguncunun rahat rahat insanları soyabilmesi için onu kiliseye götürüyoruz, başına bir şapka geçiriyoruz, vücudunu zeytin yağıyla yağlıyor. Allah ve İsa adına yağlanan bu adamı kutsal kişi ilan ediyoruz. Böylece kutsal sayılan bu soyguncu insanları istediği gibi soyuyor. Tabii bu işi yalnız yapmıyor, yardımcıları, yardımcılarının yardımcıları halkı soymada ona yardım ediyorlar. Ayrıca

    kimi yerlerde, çalışmayan azınlık, kanunlar çıkararak, yağlanmadan da çalışan çoğunluğu soyabiliyor. Böylece soygunculuk tıpkı yağlananların ülkesinde olduğu gibi, yağ-lanmayanların ülkesinde de sürüp gidiyor. Efendim sizin de gördüğünüz gibi kullandığımız usul aslında eski bir usul. Fakat biz bu usûlü daha genel, daha gizli, daha yaygın ve daha sürekli bir hale getirdik. Bu usul daha genel çünkü, insanlar eskiden kendi iradeleriyle seçtikleri adama boyun eğiyorlardı. Şimdi kendi seçtikleri bir adama değil rastgele birine boyun eğiyorlar. Bu usûl daha gizli çünkü, artık soyulanlar vergiler, özellikler de vasıtasız vergiler yüzünden soyguncuların yüzlerini görmüyorlar. Bu usul daha yaygın çünkü; Hristiyan milletler yalnızca kendi adamlarını soymakla kalmayıp bir sürü usûllerle, özellikle de Hristiyanlığı yaymak bahanesiyle, tüm yabancı milletleri soyuyorlar. Şimdi bu yeni usûl, kamu ve devlet borçlan sistemi sayesinde daha yaygın bir hale geliyor. Şimdi yalnızca yaşayan insanlar değil, gelecek nesiller de soyuluyor. Bu soyguncular kutsal kişiler olduğu ve insanlar onlara karşı gelmeyi göze alamadıkları için bu usûl daha sürekli ve kalıcı oluyor. Baş soyguncu bir defa zeytinyağı ile kalıcı oluyor. Baş soyguncu bir defa zeytinyağı ile yağlandı mı insanları istediği zaman, istediği kadar soyabiliyor. Bir keresinde bu yöntemin gücünü denemek için Rusya’da aptal, cahil ve kötü kadınları birbiri ardısıra tahta geçirdim. Bu kadınların kanunlara göre hiçbir sultanlık hakkı olmadığı gibi aynı zamanda ahlaksız ve katildiler. Fakat yağlanmış oldukları için, aynı durumdaki diğer kadınları cezalandırdıkları gibi onları cezalandırmadılar. Burun deliklerini yırtmadılar, otuz yıl boyunca onlara kölece boyun eğdiler. Onların sayısız aşıklarının, kendi mallarını mülklerini ve de hürriyetlerini çalmalarına hiç ses çıkarmadılar. Öyle ki açık açık yapılan soygunculuklar, yani kese, beygir, elbise çalmak gibi şeyler, makam-mevki sahibi insanların kanun yoluyla yaptıkları soygunculuklar yanında solda sıfır kaldı. Bu şekilde soyguncuların ceza görmemesi ve bu işin çok kolay olması yüzünden insanların başlıca ülküsü soygunculuk oldu ve soyguncular kendi aralarında “Sen daha çok soydun, ben daha az soydum” diye savaşır hale geldiler.

    Velzevul: “Çok güzel. Peki adam öldürme işi ne durumda, bu işe kim bakıyor?” diye sordu.

    O anda ağzından dişleri fırlamış, sivri boynuzlu, kalın kuyruklu, kankırmızı yüzlü bir şeytan ileri çıkarak:

    – Ben, dedi.

    – Söyle bakayım. “Kötülüğe kötülükle karşılık verme, düşmanlarını sev” diyen adamın ümmetini nasıl katil yapıyorsun?

    Kankırmızı şeytan cırtlak bir sesle cevap verdi:

    – Bu işi eski usulle yani insanlardaki açgözlülük, çekişme, tiksinme, intikam ve böbürlenme duyguları uyandırarak yapıyoruz. İnsanların öğretmenlerine, adam öldürenlerin, herkesin gözü önünde öldürülmeleri gerektiğini telkin ediyoruz. Bu usel başlangıçta bize çok katil vermiyor ama sonrası için çok sayıda katil hazırlıyor. Bize en çok katil sağlayan, kilisenin yanılmazlığını, Hristiyan evliliğini, eşitliği yayan yeni mezhebin hükümleridir. Kilisenin yanılmazlığı hükmü eskiden bize pek çok katil sağlardı. Kendilerini yanılmaz kilisenin üyeleri sayan insanlar, dini kendi yorumlarına ters yorumlayan insanların halkı baştan çıkardığını, buna göz yummanın bir cinayet olacağını, bunun için de bu gibi insanları öldürmenin sevap olduğunu söylerlerdi. Böylece yüzbinlerce insanı yakarak öldürürlerdi, işin komik tarafı, gerçek dini anlamaya başlayan, bizim baş düşmanımız olan bu insanlar şeytanların uşağı olarak nitelenir. Oysa ki insanları diri diri yakan, bu şekilde Allah’ın emrini yerine getirdiklerini sanan, bu kutsal (!) kişiler, bizim en sadık uşaklarımızdır. Şimdilerde ise bize en çok katil sağlayan Hristiyan evliliği ve eşitliği inancıdır. Hristiyan evliliği en başta bize, karı-kocanın birbirlerini ve çocuklarını öldürmelerini sağlıyor. Bu şekilde evlenen çiftler, birbirinden sıkılınca birbirlerini öldürüyor. Kilise evliliğinin haricindeki birleşme evlilik olarak kabul edilmediği için, kadınlar da bu birleşmeden meydana gelen çocuklarını öldürüyor. Bu tür öldürmeler, her zaman görülebilen öldürmeler artık, insanların eşitliği hükmünden kaynaklanan cinayetler ara sıra olur, ama bir olursa tam olur. Bu hükme göre insanlar kanun önünde eşittir. Sömürülen insanlar bunun yalnızca soyguncuların insanları daha kolay soymaya yaradığını, kendilerine bu imkanı vermediğini anlayınca öfkelenip soygunculara saldırıyorlar. İşte o zaman karşılıklı cinayetler başlıyor, bir anda binlerce insan ölüyor.

    – Ya savaştaki öldürmeler? insanları kardeş sayan, düşmanlarınızı sevin, diyen o adamın ümmetini buna nasıl sürüklüyorsunuz?

    Bu soru üzerine kankırmızı yüzlü şeytan sırıttı. Ağzından alev püskürterek, kaim kuyruğunu keyifli keyifli sırtına vurdu:

    – Bu işi şöyle yapıyoruz: Her .millete, kendisinin yeryüzündeki milletlerin en üstünü olduğunu aşılıyoruz. Almanlar: “Deutschland über alles”* diyor, her millet (Fransa, ingiltere, Rusya) “Biz en üstünüz” diyor. Böylece her millet, diğer milletlere kendilerinin hükmetmesi gerektiğine inanıyor.

    * Biz en üstünüz

    Herkes böyle düşündüğü için her ülke, kom-şususun tehlikeli olabileceğinden korkuyor ve savunma hazırlıkları yapmaya başlıyor. Bir tarafın savunmaya hazırlandığını gören öbür taraf daha fazla hazırlık yapıyor. Artık öyle bir hale geldiler ki, bizlere “katil” diyen o adamın dinine inanan tüm insanların belli başlı işi insanları öldürmek ve bunun için hazırlıklar yapmak.

    Velzevul biraz sustuktan sonra: “Bak, bu zekice bir buluş,” dedi. “Peki, yalanı yutmayan bu bilgin insanlar nasıl oldu da, kilisenin dini bozduğunu görüp, onu aslına döndürmediler?”

    O anda pelerinli, düz yassı alınlı, elleri ve ayakları ipince, kepçe kulaklı, mat siyah tenli bir şeytan ileri doğru çıkıp, kendine güvenen bir eda ile;

    – Bunu yapmaya güçleri yetmez, ellerinde böyle bir imkan yok, dedi.

    Pelerinli şeytanın çalımından hoşlanmayan Velzevul sert sert:

    – Niçin, diye sordu.

    Pelerinli şeytan Velzevul’un sert ve bağırarak konuşmasına hiç kulak asmadı. Telaşsız bir şekilde, diğer şeytanlar gibi diz çökerek değil de bağdaş kurarak oturdu. Sonra hiç kekelemeden, yavaş yavaş, ölçülü bir üslupla konuşmaya başladı:

    – Bunu yapabilmeleri mümkün değil, çünkü ben onların dikkatlerini bilmeleri gereken şeylerden uzaklaştırıyor, hiçbir zaman gereği gibi öğrenemeyecekleri lüzumsuz bilgiler üzerine çekiyorum.

    – Bunu nasıl beceriyorsun?

    – Bunu yer ve zamana göre çeşitli şekillerde yapıyorum.

    Eskiden teslisle ilgili ayrıntılar, isa’nın soyu sopu, özellikleri, Allah’ın sıfatları gibi meseleleri bilmenin çok önemli olduğunu onlara telkin ediyordum. Onlar da bu meseleler üzerinde uzun uzun düşünüyor, tartışıyor ve birbirine küsüyorlardı. Bu konular onları o kadar oyalıyordu ki, ne nasıl yaşadıklarına bakıyorlar, ne de İsa’nın hayatın anlamı hususunda söylediklerini düşünüyorlardı. Sonunda herşeyi birbirine karıştırdılar. Öyle ki ne söylediklerini kendileri bile anlamaz oldular. Sonra ben onlara, bin yıl önce Yunanistan’da yaşamış Aristo adlı bir adamın düşüncelerinin, öğrenilmesi gereken çok önemli şeyin altın yapmaya yarayan taşı, tüm hastalıkları iyi eden, insanları ölümsüz kılan iksiri bulmak olduğunu söyledim. En bilgeleri bile kafalarını bunlara yormaya başladı. Bunlarla ilgilenmeyen kişilere de en mühim meselenin dünyanın mı güneş etrafında, yoksa güneşin mi dünya etrafında döndüğünü bilmek olduğunu telkin ettim. Dünyanın güneş etrafında döndüğünü öğrenip, dünyanın güneşe kaç milyon verst uzakta olduğunu hesap edince çok sevindiler. Yıldızların sonsuz olduğunu, bunlar arasındaki mesafelerin hesaplanmakla bitmeyeceğini, bu gibi şeyleri bilmenin hiçbir faydası olmadığını bildikleri halde bunları çözebilmek için daha büyük bir azimle çalışmaya başladılar. Ayrıca onlara sonsuz sayıda olan bitki ve hayvanların nasıl meydana geldiğini bilmenin çok büyük bir öneme sahip olduğunu öğütledim. Gerçi bunları bilmek onların bir işine yaramazdı. Bitki ve hayvanlar da yıldızlar gibi sonsuz olduğu için bunları tam olarak bilmeleri mümkün değildi, ama onlar olanca kuvvetlerini bu gibi şeyleri bilmek için harcıyorlardı. Bu soruların birisini çözdükleri zaman karşılarına daha çok soru çıkıyor, bu da onları çok şaşırtıyordu. Gerçekte, bilmedikleri şeylerin alanı gittikçe artıyor, araştırılan hususlar daha karmaşık bir hal alıyor, bu araştırmalar neticesinde elde edilen bulguların hayata uygulanamazlığı gittikçe daha çok artıyor ama onlar yine de hiç yılmıyor, uğraşılarının önemli olduğuna yüzde yüz inanıyorlar. Sadece zenginlerin eğlencesine veya yoksulların daha yoksul olmasına yarayan bu bilgileri araştırmaya, yazmaya, bastırmaya, tercüme ettirmeye devam edip duruyorlar. Bütün bunlara ilaveten, onların işine yarayacak biricik şeyi; İsa’nın öğrettiği hayat prensiplerini anlamasınlar diye onlara, peygamberlerin hayatın kanunlarını bilemeyeceklerini, tüm dinlerin boş bir inanç ve yanılma olduğunu, hayatın kanunlarını bilebilmenin tek yolunun, benim uydurduğum, insanların yaşayışını inceleyen sosyoloji bilimiyle mümkün olabileceğini aşılıyorum. Onlar da isa’nın dini doğrultusunda yaşayacakları yerde, insanların yaşantılarını öğrenmekle, bundan birtakım prensipler çıkarmakla uğraşıyor, daha iyi yaşamak için bu uyduruk şeylerin kendilerine yeteceğini sanıyorlar. Onlara, yanılgıları daha bir artsın diye kiliseye benzer birşey daha telkin ediyorum.

    Diyorum ki: “Bilginin bilim temeline oturtulması lazımdır.” Onlar da tıpkı kilise gibi, bilimi de yanılmaz sayıyorlar. Kendini bilim adamı gören kimi adamlar, bilimin yanılmazlığına inandığı için, söyledikleri lüzumsuz ve çoğunlukla saçma olan bu budala sözleri mutlak gerçekler olarak ilan ediyorlar.

    işte bu yüzden şunu kesin olarak söyleyebilirim: Bu adamlar, benim uydurduğum bilime kul köle olduğu müddetçe, bizleri az kalsın yok edecek olan o adamın dinini hiç bir zaman anlamayacaklar.

    Velzevul: “Mükemmel! Teşekkür ederim. Hepiniz mükafaatı hak ettiniz, sizleri gereği gibi ödüllendireceğim,” dedi.

    O anda, geri kalan renk renk, irili ufaklı, eğri bacaklı, şişman ve sıska şeytanlar:

    – Bizleri unuttunuz efendim, diye bağrışmaya başladılar. Bunun üzerine Velzevul:

    – Ya sizler ne yapıyorsunuz? diye sordu. Hepsi birden ileri çıkarak şöyle bağrıştılar:

    – Ben teknik gelişmeler şeytanıyım.

    – Ben iş bölümünün.

    – Ben taşıt ve ulaştırmanın.

    – Ben kitap baskıcılığının.

    – Ben güzel sanatların.

    – Ben tıbbın.

    – Ben kültürün.

    – Ben eğitimin.

    – Ben ahlakın.

    – Ben uyuşturucu maddelerin.

    – Ben hayır işlerinin.

    – Ben sosyalizmin.

    – Ben feminizmin.

    Velzevul bu gürültü karşısında:

    – Hep bir ağızdan konuşmayın, diye bağırdı. Sonra teknik ilerlemeler şeytanına dönerek:

    – Sen ne iş yapıyorsun, diye sordu.

    – Ben, insanlara, birçok yeni şeyi ne kadar çabuk yaparlarsa kendileri için o kadar iyi olacağını telkin ediyorum. Böylece insanlar, hayatlarını, yapanların hiçbir işine yaramayan, diğer insanların da satın alması mümkün olmayan çeşit çeşit şeyler yapmak için harcıyorlar. Bu şeylerin üretimi gün be gün artmaktadır.

    Velzevul daha sonra iş bölümü şeytanına dönerek:

    – Peki, ya sen, diye sordu.

    – Ben, insanlar değil de, makineler daha hızlı üretim yaptığı için onlara insanların makineleşmesinin gerektiğini telkin ediyorum. Onlar söylediğimi yapınca da, makinele-şen insanlar kendilerini bu hale getirene düşman oluyorlar.

    Velzevul:

    – Bu da güzel, dedikten sonra taşıt ve ulaştırma şeytanına dönerek:

    – Ya sen, diye sordu.

    – Ben, insanlara bir yerden başka bir yere çok çabuk varmanın kendileri için daha iyi olacağını telkin ediyorum. Onlar da bulundukları yerde hayatlarını düzenleyecek yerde bol bol yer değiştirip, vakit kaybediyorlar. Saatte 50 km, hatta daha fazla hız yapabildikleri için havalarından yanlarına yaklaşılmıyor.

    Velzevul ona da iltifat etti.

    Sonra kitap baskıcılığı şeytanı ileri çıkıp, işinin dünyada yapılan bir sürü iğrenç ve budalaca işleri elden geldiği kadar çok sayıda insana yaymak olduğunu söyledi.

    Daha sonra güzel sanatlar şeytanı işinin, insanları avutmak, yüce duygular uyandırmak bahanesiyle onları kötülüğe sevketmek olduğunu söyledi.

    Ardından tıp şeytanı, işinin, insanlara kendileri için en önemli şeyin sağlık olduğunu, herkesin her şeyden önce sağlığı için kaygılanması gerektiğini, telkin ederek onları sürekli bu şekilde oyalamak olduğunu söyledi.

    Kültür şeytanı, diğer şeytanların idare ettikleri tüm işlerin insanı mutlu kılacak şeyler olduğunu, bunlardan faydalanan kişilerin üstün insan olacağını onlara telkin ettiğini anlattı.

    Eğitim şeytanı, insanlara, kötü yaşayarak, hatta iyi yaşamanın ne demek olduğunu bilmeyerek çocuklarına iyi yaşama yolunu öğretebileceklerini telkin ettiğini açıkladı.

    Ahlak şeytanı, kendileri kötü oldukları halde, kötü insanları nasıl yola getireceklerini onlara öğrettiğini izah etti.

    Uyuşturucu maddeler şeytanı insanların, kötü yaşantının verdiği acılardan kurtulup iyi yaşamaya çalışmalarını engellediğini, onlara şarap, esrar, tütün, morfin gibi maddelerle kendilerini uyuşturmanın daha doğru olduğunu öğrettiğini söyledi.

    Hayır işleri şeytanı insanları yüce bir toplum düzeni adına kandırdığını, böylece sınıflar arasında düşmanlık başlattığını söyleyerek övündü.

    Feminizm şeytanı kadın ve erkek arasına ayrılık ve düşmanlık soktuğunu söyledi.

    O sırada öbür şeytanlar da Velzevul’a doğru sürünerek:

    – Ben konfor şeytanıyım! Ben moda!… diye ciyak ciyak bağırışıyorlardı.

    Tüm bu söylenenlerden sonra Velzevul:

    – İnsanların hayat görüşü yanlış olunca, aleyhimizdeki herşeyin lehimize döndüğünü bilmeyecek kadar beni aptal mı sanıyorsunuz, diye bağırdı.

    Sonra kahkahalarla gülerek:

    – Yetişir. Hepinize teşekkür ederim, dedi.
  • 590 syf.
    ·367 günde·7/10
    İstanbul Hatırası romanı iddiası itibarıyla bile insanı müthiş heyacanlandıran bir roman.Nedir o iddia ? İstanbul gibi kadim bir şehrin tarihiyle ilintilendirilerek ya da şehrin tarihine atıfta bulunarak cinayetler işleyen katil ya da katiller evreninde İstanbul'un modern zamanları ve tarihi arasında bir bağ kurarak polisiye kurgu içinde bir anlatım.İşte bu bir polisiye roman okurunu en başta kitabı okumadan heyecanlandıran bir unsur. Gelgelelim bu etkileyici başlangıç öyle ilerliyor mu ? Maalesef hayır. Çoğu yerde bir başkomiserden ziyade bir tarih öğretmenini andıran başkomiser Nevzat'ın bu hali yapmacık duruyor. Yazar çok entellektüel bir başkomiser portresi çiziyor ve onda olması gereken sertlik meslek icabı zaruri de denebilecek nobranlık ise mutlak bir şekildeAli'nin üzerine yüklenmiş.Karakter tahlillerindeki bu özensizlik bir yerlerde artık yok artık bu Ali de hep mi delibozuk, bu Nevzat da hep mi bu kadar entellektüel olmak zorunda dedirtiyor. Yazar da bu durumu aşırıya kaçırdığını farkında olmalı ki romanda başkomisere çok bilgilisiniz dediklerinde kendince mütevazi olmaya çalışıyor yok ya bana da annem öğretti diyor. Annesinden tarih öğrenir insan muhakka doğrudur ancak kiril alfaesini okumayı annesinden öğrenmek gibi detaylar eğreti duruyor romanda keza Ali'nin mutlak nobran başkomiserin mutlak entel olması gibi. Bir diğer zaaf ise katilin çok iyi saklanamaması. Kitabın ortalarında katilin kim olduğunu herkes tahmin edebiliyor ve roman gereksiz yere çok uzatılmış bence. Tıpkı Beyoğlu'nun En Güzel Abisi romanının romandan ziyade öykü olması ve romana dönüşünce yavan kalması gibi. Ancak haksızlık etmeyeyim tarih ve polisiye kurgusunun genel akış içinde oturtulması mükemmel.Bilgilendirici olması harika ancak karakterlerin bilgi vereceğim tabiri caizse intak yaptırılıyor hissi uyandırması rahatsız edici.
    Genel itibariyle tarihin kurgu içine çok başarılı oturtulması ile diğer kusurlarını örtebilen roman başarılı bir polisiye roman. En üst seviye mükemmel bir polisiye diyemem ama kusurlarına rağmen başarılı olduğunu söylemek lazım. Okunur tavsiye edilir üzerine tartışılabilecek derinliğe sahip olması itibariyle de ayrıca güzel. keşke çok uzatmadan bitirilseydi. Ne demiş Robert De Niro ''Mükemmellik eklenecek bir şey kalmadığında değil çıkarılacak bir şey kalmadığında oluşur''.
    Ne buyurdun ? Cevap yaz üzerine konuşalım :))))
  • 400 syf.
    ·19 günde·Puan vermedi
    Gaziantep' e giden arkeologların, ulaştığı Hitit kralının baş yazmanı Patasana' nın tabletlerinin kazıya damga vurmasıyla başlıyor kitap. Aslında kitabın iki yüzüdür bu; bir bölümde günümüz kazı ekibi Esra ve ekip arkadaslarının Patasana' nın tabletlerine ulaşma serivenleriyle bölgede baş gösteren cinayetler, diğer bölümde baş yazman Patasana' nın insanlığa bıraktığı hiyakesi. Hiç aşık olmaması gereken birine tutulan Patasana, kendinin, sevdiği kadının, kralının ve halkının sonunu nasıl getirdiğini anlatıyor. Ahmet Ümit' in bu kitabını okurken keyif aldım, dili ve olayları kurgulayışı, okudukça okuru kitaba bağlıyor. Özellikle geçmişten günümüze süren savaşların ve ölümün vahşeti üzerine verdiği mesajlar kitabı, tarihsel bir atmosfere sürüklüyor. Okurken bu son nereye varacak diyorsun ve yazar, seni şaşırtıcı bir son, güzel bir mesajla uğurluyor.
  • 398 syf.
    Karakterimiz tabi ki Nevzat Başkomserdi. Beyoğlu’nun En Güzel Abisi kitabından sonra Nevzat Başkomser’i özlemiştik. Tabi ki Evgenia, Komiser Zeynep ve diğer ekip de roman da yine aynen yer alıyor. Kısaca kitap Ahmet Ümit’in tipik polisiye romanlarının serisinden bir tür olarak okuyucu ile buluştu.

    Kırlangıç Çığlığı kitabının konusu yıllar öncesinden “Körebe” davası olarak tamamlanamadan açık kalan bir seri katil vakasının yeniden öldürmeye başlaması üzerine kurulmuş. Ahmet Ümit kitabı ile ilgili bir konuşmasında şöyle demiştir; “Çocuk tacizcilerini öldüren bir seri katil mi daha tehlikeli yoksa dünya bu haldeyken ‘aman banane’ deyip kendi keyfine bakan insan mı daha tehlikelidir?”. Kitabı okurken gerçekten bu ikilemi sık sık hissettiğiniz oluyor. Hatta karakterlerin bile bazen bu ikilemde kaldığını görüyoruz. Kitapta “Körebe” adındaki seri katil çocuk tacizcilerini hedef alıyor ve onları hep aynı ritüelde öldürüyor. Yıllar öncesinde bu vaka yaşanmış fakat yakalanamamış. Bir gün Nevzat Başkomiser’in ekibi cinayet mahalline gittiğinde gördüğü manzara karşısında Körebe’nin geri geldiğine karar veriyorlar. Nevzat Başkomiser eşini ve kızını bir saldırıda kaybetmiştir ve kızı da zamanında bir taciz vakasıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu nedenle konu oldukça hassas bir hal almaya başlar.

    Körebe kurbanlarını hep çocuk tacizcilerinden seçmektedir. Tacizcileri öldürüp çocuklarla ilgili mekanlara götürür ve yanlarına bir oyuncak bırakır. Ayrıca kurbanların gözlerini kadife bir göz bandı ile bağlar hep sağ kulaklarını kesmektedir. Bu nedenle de adı Körebe olarak yer etmiştir. Oldukça net ve ayırt edilebilir bir ritüel olduğu için cinayetler yeniden başladığında herkes Körebe’nin geri döndüğü konusunda hem fikir olmuştur.

    Kitap genel olarak işlenen bu cinayetlerin çözüm aşamalarını ve geçmişle olan bağlantılarını izleyerek bir yol haritası çıkarıyor. Olayların tam çözüldüğünü düşündüğünüz noktalarda çok güzel ters köşeler var. Bu nedenle kitabı okurken heyecanınızı hiç kaybetmiyorsunuz. Körebe’nin işlediği cinayetler ve yaptığı ritüelin nedeni kitapta detaylıca anlatılıyor. Okumamış kişilerin şevkini kırmamak adına burada bahsetmek istemem fakat kitapta en etkileyici bulduğum noktalardan birisi olduğumu söylemem gerekir.

    Kitabın değindiği diğer sosyal problemlerden biri de Suriyeli mültecilerin sorunları. Gerçekten bizim günlük yaşantımıza devam ederken göz ardı ettiğimiz ve çok da farkında olmadığımız bir sorun aslında. Ahmet Ümit onların hayatlarına biraz ışık tutmuş. Para uğruna çocuklarından, kendilerinden, ailelerinden nasıl vazgeçmek zorunda kaldıklarını ve bu yüzden de başlarına ne kadar talihsiz olaylarından geldiğinden bahsediliyor. Özellikle de çocukların böylesi tehlikeli bir devirde bu şartlar altında hayatta kalmaya çalışmasını böyle bir pencereden görmek beni oldukça etkiledi.

    Genel olarak kitapta toplumun belki de görmemek için gözlerini kapattığı, kırlangıç çığlıklarını eğlence zannettikleri hikayelerin acı gerçekleri yansıtılıyor. Bu nedenle bu kitabı sadece bir polisiye roman olarak nitelemek istemem. Toplumsal bir eleştiri olarak da okunması gerektiğini düşünüyorum.

    Dil olarak Ahmet Ümit diğer kitaplarında da olduğu gibi son derece akıcı ve yalın bir kullanmış. Okumakta ve olayları takip etmekte bir okuyucu olarak hiç zorluk çekmediğimi belirtmeliyim. Polisiye romanlarında genel olarak hem karakter fazlalıkları hem de hızlı olay akışları nedeniyle bazen okurken kopukluklar yaşanabiliyor. Ama genel olarak Ahmet Ümit kitapları bu kopukluklara pek izin vermiyor.
  • 398 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Başkomser Nevzat, Komiser Ali, Kriminolog Zeynep, Evgenia... Bu karakterler artık o kadar yakın ki bana. Bu sanırım okuduğum dördüncü Ahmet Ümit romanı ve bütün kitaplarını okumak gibi bir isteğim var. Bu kitabı okuduğum için hem çok mutlu hem de üzgünüm çünkü bitince gerçekten boşlukta hissettim. Üç dört kitapta bir Başkomser Nevzat ile cinayet çözme isteği uyanıyor içimde. O yüzden hepsini arka arakaya okumasam da hazırda Ahmet Ümit kitaplarım bekliyor rafta.

    Kitap okuduğum diğer romanları arasından beni en çok etkileyen kitaptı. Sanırım konunun hassasiyetinden dolayı. Maalesef şu dönemin en büyük sorunu, çocuk tacizleri. Hepimizin sorunu ve bu yüzden fazla önemli, okurken fazla içine çeken bir kitap.

    Konuya biraz daha değinecek olursam tabii başlangıç İstanbul'da işlenen cinayet vakasının Nevzat Başkomser ve ekibine düşüyor olması ile oluyor. Ekip hem Körebe lakaplı bir seri katili bulmaya çalışıyor hem de Suriyeli sığınmacılar ile ilgili konularla uğraşıyor. Başta iki konunun birbirinden farklı gitmesi "Ne oluyor burada?" dedirtiyor insana. Fakat iki konu da ilerleyen sayfalarda birbiriyle önemli bir noktada kesişiyor. Hassasiyetin hat safhada olduğu bir kitap gerçekten. Etkilenmemek elde değil.

    Körebenin kim olduğu, neden cinayetler zinciri oluşturduğu, öldürdüğü kişileri neye göre seçtiği sorabileceğiniz en önemli sorulardan. Kitabın olayı burada ve okudukça bırakamayacağınız bir kurguya sahip. Şahsen iki saat okuyup ara vermek istesem bile elimden bırakamadım. Özellikle kitabı anlayıp ilk yarıyı geçtiğinizde ve olaylar yavaş yavaş anlam kazanmaya, çözülmeye başladıktan sonra asla bırakamayacaksınız.

    Ahmet Ümit'i ilk romanını okuduğum günden beri hep sevmişimdir. Kırlangıç Çığlığı adına demek istediklerim de açık. Konu hepimizi, tüm Türkiye'yi, tüm dünyayı ilgilendiren bir konu. Defalarca söyledim yine söyleyeceğim; çok hassas bir konu. Özellikle kitabı okuduktan, o karakterleri gördükten, tanıdıktan sonra gerçekten daha iyi anladım. Ve böylesine hassas bir konuyu bu kadar cesurca ve açıkça yazabilmek gerçekten saygı duyulası bir hareket.

    Etrafta, haberlerde, sosyal medyada görüyoruz, duyuyoruz. Ne kadar acı bir durum olduğu ortada, az çok empati yapsak bile tam olarak anlayamıyoruz bunu fark ettim. Özellikle kitabı bitirdikten sonra daldım öyle uzaklara. Utandım sanırım tüm insanlık adına. Daha iyi gördüm bir şeyleri sanki. Daha çok farkına vardım.

    Kriminolog Zeynep ile o kadar aynı düşünüyoruz ki her Ahmet Ümit romanında onu ekstra hayranlıkla okuyorum. Ablam gibi sanki. Komiser Ali'nin daha çabuk yenik düştüğü öfkesi ve Zeynep'in mantıklı ve soğukkanlı tavırlarıyla onu dengeliyor olması, onların olaylar üzerinde tartışmalarını okumak çok zevkli. İki farklı bakış açısını görmek, çok güzel.

    Asıl olay ise tabii bu konuda yapılması gereken şeyler. Kesinlikle kitaptaki bazı karakterler gibi artık her şeyi salıp umutsuzca bu ve tüm kötülüklerin sonsuz olduğuna inanmıyorum. Tartışılır bir konu fakat mutlaka bir umut vardır mutlaka. Çocuklar her şeydir ya. Her şey. Bu iş sadece eğitim işi değil. Oturtup öğretilerek bitmez, hayatın içindeyken iyi yetişmesi lazım insanın, ufak detaylar çok önemli. Bir şeylerin farkına vardığımdan ve kendi fikirlerimi oluşturduğumdan beri savunduğum tek ve asla değişmeyecek şey çocuk yetiştirmenin son derece önemli olduğudur. Son derece önemli. Çünkü kitapta da yine Zeynep'in dediği gibi taciz ve diğer tüm kötülükleri yapan insanlar da bir zaman çocuktu. Gerçekten farkında, eğitimli, bilinçli bir insan yetiştirmek önemli bir şey. Uzadıkça uzayacak bir konu ve bu incelemede fazla uzatmak istemiyorum, konuyu Başkomser Nevzat'ın da Komiser Ali ve Kriminolog Zeynep'in tartışması üzerine dediği gibi: " Tacizcileri tek tek kapatarak bu meseleyi çözemeyiz, tıpkı katilleri tek tek yakalayıp hapse atarak cinayetleri engelleyemediğmiz gibi."

    Bu kitap kesinlikle okunması gereken bir kitap. Herkesin okuması lazım. Ve sadece bir polisiye olarak bakılmaması lazım. Çok şey öğreten, çok şeyin farkına vardıran, çok değerli bir kitap.

    Teşekkürler,
    Ahmet Ümit.