• 188 syf.
    ·Beğendi
    Yapay zeka, bilişimde daha sık kullanılan hali ile AI(Artificial Intelligence) bilgisayarların herhangi bir canlı organizmanın yardımı ya da müdahalesi olmadan; düşünme, zeka, problem çözme, sezgi, karar verme vs. gibi insana özgü özellikleri kendi başına gerçekleştirebilmesini sağlayan her türlü teknoloji olarak özetleyebileceğim, amaçladığı şey açısından düşününce de insanlık tarihinin belki de somut olarak en büyük hayali.

    Özellikle son 20 yıldır yığınlar tarafından daha çok konuşuluyor olsa da yapay zekanın tarihi birçok insanın da şaşıracağı 1600'lere, bu konuda ilk fikirleri ortaya atan, ilk çalışmaları yapan Gottfried Leibniz'e dayanıyor aslında. Leibniz, characteristica universalis isimli projesi ile; veri yüklenen bir makinenin kolu çevrilince sonsuz bilgi üretmesini amaçlıyordu. Ve bu makine sadece doğa bilimleri değil, kendi alanı da olan hukuk gibi sosyal ve toplumsal disiplinlerde de kullanılmaya uygun olacaktı. Leibniz tam olarak hedeflediği şeyi dönemin şartları gereği yapamadı belki ama bugünkü hesap makinelerinin atası sayılan, bilgisayarın da dedesi sayılabilecek bir makine icad etmeyi başarmıştı. (bakınız: http://www.layersistem.com/...-yolculuk-2/#more-81)

    Leibniz'in bahsettiği makinenin yapılmasının önünde felsefi olarak iki problem vardı. Birini yine kendisiyle aynı dönemde yaşayan İngiliz filozof Thomas Hobbes kendi dönemi için devrim sayılabilecek bir fikir olan; '' İnsan zihni fiziksel bir süreçtir. '' diyerek çözmüştü. Diğerini ise Newton, fiziksel olan her şeyin, her sürecin matematiksel olarak da ifade edilebilir olduğunu ispatlayarak çözdü. Üst üste yığılan bu bilgi ve fikirlerden insan beyninin/zihninin semboller ve operatörlerle makinelerce taklit edilebileceği fikri böylelikle yapay zekanın temelini atmış oldu.

    Öğrenme, akıl yürütme, kelimeler arasında bağlantı kurma, insanın en üst düzey yeteneklerinden biri olan dili anlama ve belki yeniden üretme, bellek, nesneleri tanıma, sistemleri kontrol edebilme ve gerektiğinde karar verebilme, düşünme, algı, ön sezi gibi üst düzey bilişsel yetenekler gerektiren yapay zekanın elbetteki savunanları olduğu gibi bu fikre şiddetle karşı çıkanlar da var. Bilim dünyasında başını John R. Searle ve Hubert L. Dreyfus gibi amcalarımızın çektiği bir kesim; insan zihnine has; nesneler, kelimeler, olaylar arasında bağlantı kurmak gibi son derece karışık zihinsel süreçlerin makinelerce taklit edilmesinin imkansız olması yüzünden yapay zekanın asla hedeflenen seviyeye ulaşamayacağını söylerken, büyük bir kesim beynin karışık nöral yapısının ve bağlantılarının yapay zeka tarafından tamamen öğrenilmesinin sadece zamansal bir sorun olduğu söyleyerek öncekilere karşı çıkıyor. Bunların yanında yapay zekanın satranç/go oynamak, nesneleri tanımak ve kontrol etmek gibi daha mekanik işleri yapabileceği ama bağlam kurmak, yaratıcı olmak, şiir yazmak (ki cem hoca bu konuda çok komik bir örnek vermişti kitapta), fikir üretmek gibi daha soyut şeyleri ise yapamayacağını söyleyenler de var.

    Yapay zeka çok büyük bir hayal. Var olan koşullar bunu başarmayı tamamen mümkün kılmasa bile şuan içinde olduğumuz şartlarda bile bu hedef ciddi anlamda başarılmaya başlandı. İncelemesini okuduğunuz bu kitapta aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi hocalarından olan ve ülkenin yapay zeka konusunda en büyük otoritelerinden biri olan Cem Say hocamızın; yapay zeka hayalinin tarihine, bu fikrin yükselişine, karşı çıkılan taraflarına, insanların bu konudaki sorularına ve kaygılarına, bu hayal konusunda gelinen noktaya dair sorduğu sorulara ve cevaplara hem de son derece yalın bir dille tanık olacaksınız. Toplam 50 soru beş ana başlık altında incelemiş. Bu ana başlıklar da şöyle;

    1- Yapay zekanın tohumları
    2- Beyinler ve diğer bilgisayarlar
    3- Yapay zekanın doğuşu
    4-Yapay zeka neler yapar, nasıl çalışır?
    5-Yapay zekanın geleceği

    İsmi korkutucu gelebilir ama kitabın lise bitirmiş hemen her insan tarafından anlaşılabilecek yalınlıkta yazıldığını söyleyebilirim. Bu konuda okuduğum yabancı kaynaklar da dahil en anlaşılır yapay zeka konulu kitap olduğunu söylemek de korkunuzu almadıysa zaten okumayın :) Yok, yok okuyun. Sonuçta bu satırları okuyabildiğinize göre siz de telefon ya da bilgisayarınız sayesinde yapay zekanın muhatabı olmalısınız. Ama ben bunları zaten biliyorum diyenler de okusun çünkü yalın demek basit demek değil. Verdiği bilgiler son derece doyurucu, ayrıca okuduğu kitapların içeriğinden yola çıkarak okuyacağı kitapları belirleyen benim gibi insanlar için define gibi bir şey bu kitap. Önerdiği kaynak kitapları, isimleri, olayları, araştırılıp öğrenilecek yeni bilgi ve kavramları okuyunca aklım çıktı :) Daha da uzatmamak adına ki uzun şeyleri okumayı sevmiyorsunuz biliyorum, bu 50 soruyu incelemeye yazma fikrinden vazgeçtim. Ama merak ettim yaz diyen olursa da sonradan ekleyebilirim.

    Keyifli okumalar :)
  • Ebu Hureyre radıyallahu anh Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu söyledi:

    - Kişi arkadaşının dini üzerinedir. Sizden herbiriniz kiminle arkadaşlık yaptığına baksın.
    (Ebu Davud, Edeb, 19, Tirmizi, Zühd, 45)

    İZAHI: Her şey kendi ortamında yetişir ve olgunlaşır. Onun için müslümanlar, İslâm'ı yaşayabilecekleri ortamı oluşturmakla mükelleftirler. Aile, okul, komşu, iş ve arkadaş çevresi çok mühimdir. İyi bir vasat ve çevre edinen kişiler birçok kötülüklerden korundukları gibi birçok hayırlı hizmet yapma imkanına da kavuşurlar. İnsan tabiatında, daha doğrusu bütün varlıklarda bir uyum olayı vardır. Kişi ilk anda ürkek davrandığı, ısınamadığı bir çevreye zamanla intibak eder ve hatta bazen o çevrenin en ileride elemanı hâline gelebilir. Bu uyum hâdisesi hem müsbet ve hem de menfî yönden her zaman gözlenebilen bir husustur. Mevzûmuz olan hadis-i şerifte bu hususa dikkat çekilmektedir. Her fert, yaratılışında mevcut olan özelliklere, benzer özellikler taşıyan insanlarla daha yakın ilişkiler içinde bulunur ve daha iyi anlaşır. İnsan çoğu kez kendini tanıyamaz. Kendisinde var olan müspet ve menfî yönleri bir otokritik yaparak değerlendiremez. Fakat diğer insanları daha net gözleyebilir. Bu sebeble kendini tanımak isteyen kişi arkadaşına baksın. Onda gördüğü müsbet ve menfî yönleri tespit etsin. Arkadaşında ahlâk, fazilet ve iyiliklerden ne varsa, ona benzer şeyler, kendisinde de var demektir. Keza onda mevcut olan kötü hasletler, kendisinde de mevcut demektir. Çünkü zıtlar uzun müddet beraber olamazlar.Ya ayrılırlar veya biri diğerini hazmeder. Su ateşe dökülünce ya ateş söner veya su buharlaşarak su olmaktan çıkar. Zıt olmayanlar ise uyum içindedirler ve birbirine destek olurlar.

    Hadis-i şeriften anlaşılan bir mânâ da şudur: Sakın kötü ahlâklı insanlarla dost ve arkadaş olma. Sende iyi vasıflar olsa bile uyum kanunu gereğince zamanla iyi vasıfların körlenir ve arkadaşının kötü huyları sana da sirayet eder ve ona benzersin. Ecdadımız bu mânâda; «Üzüm üzüme baka baka kararır» demiştir.
  • 200 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Çok cüretkar bir isim. Belki ismi bu kadar cüretkar olmasa farklı bile yorumlanabilir. Ama, doğrudan yani kitabın ortasından konuşulmuş ve neyse o denmiş, "Komünist Başkan" da.

    Bir araştırma, anket yapılsa Komünist nedir? diye sorulsa büyük çoğunluğun fikir bildireceğini sanmıyorum. Ama,
    yine büyük çoğunluk 'kötü, fena, iyi bir şey değil vs.' çeşitli olumsuz ve hatta aşağılayıcı, ötekileştiren, kulaktan dolma fikirlerle veya kendi içindeki olumsuz düşünceleri genel düşünceymiş gibi dışarıya atabilir. Genelde hep olumsuz düşünceler yaygındır. Tabii, bu kitap komünizim nedir?, ne değildir ve/veya 'manifesto'yu anlatmıyor.

    Erdal Emre, Komünist Başkan'la bize birşeyler anlatmaya çalışmış. Biraz da farklı kitap okuyayım diyerek yola koyuldum ve bu kitabı okudum. İyi ki de okumuşum. Korkmadan okumakta fayda var. İçinde bizden birşeyler var. Gördüğümüz, duyduğumuz, yaptığımız veya yapmadığımız ama bizden birşeylerin hikayesi var. Bazı yerler hoşumuza gitmese de yine de bizden.

    İnsanı 'însan' olarak değerlendirdiğimizde zaten çoğu şeyi çözümleriz. Ama, o işte şucu, bucu ya da 'izm'lere sarıldığımızda hem kendimiz hem de çevremiz birer karanlık oda olabiliyor.


    Kitabın 'içindekiler' kısmına göz gezdirdiğimizde epey konuya değineceğini görüyoruz. Yılın altı ayı kar altında olan
    Tunceli Ovacık'tan sesleniyor; sese kulak verip bir dinleyelim o zaman ne diyor Erdal Emre ve Komünist Başkan.

    Türkiye'nin tek komünist başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu'nun hikayesini okuyacağız ve anlattıklarını dinleyip, onun gözünden dışarıya bakacağız.

    Okumaya başlamadan önce benim de ilk dikkatimi çeken nokta başkanın 'ismi' idi. Çünkü gerçekten de o 'ön adlar' yaşanılan bölgede çok rastlanılan isimler miydi? Kitap da tam bu noktada, 'isminin' ilginç hikayesi ile başlıyor. Ve oradaki soru: "Kim kimdi?"

    Köy hayatı, yatılı okulla tanışması ve orada ilk defa kendisine 'yabancı' başka bir dil ile öğretim yapılması; önceleri sıkıntı yaşandıktan sonra kendi çabasıyla bunu aşması, sınavı kazanıp kendi köyünün dışına çıkması bu sefer 'din' üzerinden bir farklılık yaşaması ve zamanla bunları aşması; sonra memuriyet hayatı ve en son da siyasi hayatı hızlı bir şekilde anlatılır.

    Kitap röportaj tarzı - soru cevap- oluştuğu için daha içten, samimi olarak her telden konuya değinerek, yeri geldiğinde geçmişe göndermeler de yapılarak dün, bugün ve yarın bir sıra halinde işleniyor.

    Tunceli gibi geçmişten günümüze yoğun siyasi yapılanmaların etkili olduğu bir yerde Fatih Mehmet Maçoğlu'nun da bundan etkilenmemesi çok zor bir durum.

    Verilen cevaplardan şunu da görüyoruz ki, toplumun bir kesimi diğerini, diğer kesim de başka bir kesimi sadece kulaktan dolma bilgilerle tanıyor veya tanıdığını sanıyor. Bu da hem dün hem bugün hem de yarın sorun teşkil edecek bir durum.

    Toplum kaynaştıkça farklılıklar ayrışma değilde çeşitlilik, zenginlik kabul edildikçe ve herkesin birbirine saygı göstermesi öncelikli oldukça çoğu sorun yerinde çözülebilir. Ama ayrıştırma, ötekileştirme yapıldığında birileri tarafından bizdeki bazı 'yaralar' sürekli kaşınır.

    Maçoğlu içten bir şekilde beğenelim veya beğenmeyelim ama yaşadıklarını, gördüklerini ve 'dava' sını anlatıyor.

    Ne öğrendim dersem, belki de hiç duymadığım, bilmediğim yerler ve yaşayanlar hakkında biraz da olsa bilgi sahibi oldum. Bu bile artı değerdir.

    Kitap röportaj tarzında olduğu için eksik sorular ya da sorulmayan sorular var denilebilir. Ama genel olarak o bölgeyi,
    o ortamı, o kişiyi tanımıyorsak, bilmiyorsak veya görmediysek bize birşeyler anlatması anlamında başarılı. Katılmadığım yerler de var ama Maçoğlu burada da bir 'dava'sını anlatıyor. Küçük bir yerden başlayıp daha geniş alana yayılmak isteyen bir siyasi düşüncenin, kendi içinde yaptığı bir halkçı yani halka rağmen değil halka beraber bazı sorunların çözülebileceğini gösteriyor.

    Farklı bir şey okumak ve tanımak için güzel bir çalışma. İnsanlar zaten birbirlerini tanımadığı için genelde ötekileştirir.

    Bu kitap Tunceli/Ovacık ilçesinde yaşanan ortak akıl ve bilinçle haraket edip, sorunları giderme yolunun bir çekirdeğini gösteriyor.

    Genel kültür, sosyoloji, tarih, siyaset açısından birşeyler söylemeye çalışan bir kişinin hikayesine misafir olacağız.

    Keşke onun 'ovacık' temelli 'ortak bilinç' düşüncesi farklı yerlerde de uygulanabilse. "Çünkü Ovacık'ta yeşeren umut, Türkiye'ye ve dünyaya yayılıyor.(s:13)

    Tavsiye ederim.
  • Olgun insan kendini tanıdıkça ilişki içine girdiği diğer insanı da tanımaya önem verir. Kendimle ilgili sorduğum soruların hepsi diğerini tanımak konusunda da geçerlidir...
    Doğan Cüceloğlu
    Sayfa 75 - Remzi Kitabevi
  • İçindeki çocuk utanca boğulmuş biri mi, yoksa benim iç çocuğumla oynamaya hazır cıvıl cıvıl biri mi?
  • Şimdi ister bir başka insanı anlamak, ister kendimizi tanımak
    söz konusu olsun, her iki durumda da· tüm teorik varsayımları
    bir kenara bırakmak zorundayım. Bilimsel bilgi sadece
    evrensel bir saygınlığa sahip olmakla kalmayıp, modern insanın
    gözünde tek entelektüel ve ruhsal otoriteye de sahip olduğu için, bireyi anlama. gayretim beni sözün gelişi, lese majeste
    yapmaya (büyük ihanete) ve bilimsel bilgiye arkamı dönmeye
    mecbur ediyor. Bu hafife alınabilecek bir fedakarlık değildir,
    zira bilimsel tavır taşıdığı sorumluluk duygusundan kendini
    kolay kolay kurtaramaz. Ve eğer söz konusu psikolog, hastasını
    sadece bilimsel olarak sınıflandırmak değil, aynı zamanda
    onu bir insan olarak da anlamak isteyen bir tıp doktoru ise, birbirine
    zıt ve karşılıklı olarak birbirini dışlayan iki yaklaşım -
    yani ,bilmek ile anlamak- arasında mesleki bir çelişki yaşama
    tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu çelişki, "ya bunu, ya onu" seçersin
    mantığı ile değil, ancak iki-yönlü bir düşünme ile çözülebilir,
    yani birini yaparken, diğerini de göz önünde tutmakla.
  • 480 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Yeri geldiğinde gülme krizine girip yeri geldiğinde ise hüngür hüngür ağlatan eşsiz bir roman. Jojo Moyes'un kusursuz kurgusu ile bütünleşerek harika bir aşkı kazandıran ama aynı zamanda da kaybettiren bir kitap. Size birbirinden farklı, hatta tamamen zıt iki karakterin, yine birbirlerinin hayatlarını nasıl kurtarmaya çalıştıklarını anlatıyor. Bu Lou ve Will'in hikayesi. İkisinin de birbirlerinden önceki hallerinden uzaklaştıkları hikaye.
    Will çok başarılı, yakışıklı ve sportmen bir iş adamıdır. İyi bir kariyeri, dostları ve güzel de bir kız arkadaşı vardır. Bunlara karşın Lou fakir bir ailenin kızı olarak evi geçindirmek için bir kafede garsonluk yapmakta ve çok fazla iş yapmayan kafedeki birbirinden dertli müşterilerin derdine ortak olmaktadır. Üniversite okumamış ve ailesini geçindirmek için ne iş olursa yapmak durumunda kalmıştır. Pek fazla arkadaşı da yoktur, sadece kafedeki dert ortakları ve ailesi, bir de sevgilisi. Ondan tamamen farklı, sadece kendini düşünen bir sevgili.
    Bir gün Will'in başına gelen bir kaza ikisinin de hayatlarını değiştirir. Will hayatının sonuna kadar yatağa ve tekerlekli sandalyesine mahkum kalırken, Lou'da işten çıkartılır ve maalesef ki onu kabul eden tek iş olarak Will'in bakıcılığı görevini üstlenmek zorunda kalır. Will ise Lou'yu istememekle beraber bunu açıkça dile getirmekte de oldukça rahattır. Lou hiç usanmadan her yeni gün ona kocaman gülümsemelerle "Günaydın." der ama o tek kelime bile etmez fakat sonunda işler bir yerde kırılma noktasına ulaşıyor. Birbirlerini tanımak adına attıkları adımlar, bir süre sonra onları bağlamaya başlar. Biri diğerini mutlu etmek için elinden geleni yapar. Bir diğeri ise onun ölümü sonrasında hayatını yaşaması için olanak sağlamaya çalışır. Her şey çok iyi gidiyor gibiyken, Lou aslında içindeki acıyı örtmeye çalışan Will'i anlayamaz. Will'in sırf Lou mutlu olsun diye çektiği acıları gizlediğini göremez, her şeyi öğrendiğinde ise onsuz yaşayamayacağını düşünür...
    Tek solukta okuyup bitireceğiniz, Senden Önce Ben kitabı onu bitirdikten sonra etkisini sizin üstünüzden çekmeyecek. Sonunu merak eden herkese muhakkak bu kitabı okumalarını tavsiye ediyorum. Aşk acısı çekenler bence biraz bekleyebilir... Keyifli okumalar...