• Mutlaka okunması gereken bir kitap diye düşünüyorum çünkü hayatın telaşına öyle dalıyoruz ki kapımızı her an çalabilecek olan ölümü sık sık unutuyoruz. Ölümü tefekkür etmek adına ve davranışlarımıza amellerimize daha çok dikkat etmek için kesinlikle güzel bir başucu kitabı. Yer yer ayetler ve hadislerle desteklenen anlatım her yaşa hitap ediyor... tavsiye ederim
  • GAB'nin bilişsel klinik modeli tedavi için net prensipler sağlamaktadır. İlk amaç anksiyeteyi normalleştirmek ve hastaya semptomlarını anlaması için yardım etmektir. (...) Bilişsel terapistin özgül hedefi ise farklı anksiyete semptomlarını hastanın tek tip olarak görmesine, normalleştirmesine ve açıklamasına yardım etmektir. Hastalar sıklıkla sahip oldukları farklı şiddetlerdeki semptomların çokluğundan korkarlar (korkma korkusu). Ayrıca semptomları diğer bozuklukların işaretleri şeklinde yanlış yorumlayarak anksiyetelerini şiddetlendirirler. (...) Sende bulunan değişik semptomlar (öfke, gerilim, uyku bozukluğu, dikkat dağılması) anksiyete semptomlarıdır. Çok değil, tek bir problem var, o da anksiyete. "Genel Anksiyete Bozukluğu"
  • Kitap toplamda 2 ana bölümde ele alınmış. Biri Zülkarneyn (aleyhisselam) diğeri de Ye’cuc ve Me’cuc’un ele alındığı iki bölüm… Zülkarneyn alehisselamın bir peygamber mi yahut bir hükümdar mı veya hikmet ehli bir zat mı olduğuna dair ortaya atılan görüşler tek tek izah edilmiş, hangi ihtimalin daha kuvvetli olduğuna yönelik ayet ve hadislerden iktibaslar yapılarak yorumlar getirilmiş. Bu çerçevede, Zülkarneyn’in Mısır’da İskenderiyye şehrini kuran ve adından tarih boyu bahsedilmiş 2 İskender’den biri olup olmadığı da masaya yatırılmış. Buna bağlı olarak bu tip tarihi bilgilerde Kur’an ve Sünnetin kaynaklık etme bakımından ilk sırada yer aldığına dair bilgilendirmeyle birlikte, Ehl-i Kitap’tan iktibas etmedeki ölçüye dikkat çekilmiş. İkinci bölümde Ye’cuc ve Me’cuc’un ne ve kim olduğuna dair bir kaç görüşün olduğunu belirten yazar, bunları tek tek ele almış ve gerekli açıklamaları da ilave etmiş.
  • “Bütün mesele müthiş bir şekilde gelişen ve 800 yıl insan akıl tarihinde büyük bir rol oynayan bir medeniyetin mensubu olan insanların, bütün bunların nasıl olduğunu düşünmesi, bu medeniyeti geliştiren insan tiplerini tanıması. Bir Biruni’yi bir İbni Sina’yı tanımalarını, nasıl çalıştıklarını bilmelerini istiyorum.”


    Batı’nın empoze ettiği, sorgulama ve araştırma ihtiyacı gütmeksizin kabul edilen bir şey vardır: Müslümanlar sanatta, mimaride ve daha önemlisi bilimde tarihin her safhasında geri kalmış, insanlık adına önemli bir katkıda bulunamamıştır. Sezgin’in dediği gibi, “İslam medeniyetinin büyüklüğünü kendi insanımıza anlatmak, batılılara anlatmaktan daha zor…” gerçekten de bu acı önyargının her geçen gün bilinçsizce büyümeye devam ettiğini görmek, insanların, ülkesine ve medeniyetine sahip çıkmadığını da gözler önüne seriyor aynı zamanda…


    Konuşulan yabancı dilden, modaya, ilgi alanlarından, gidilen mekanlara kadar her şey dört gözle takip edilir. İzlenilen bir filmden sonra “kahraman ekol” bilince egemen olur; her yerde bir kurtarıcı moduna girer, böylece hayat onun için bir film penceresi haline gelir. Ilımlılığını buhar edip sürekli bir şeyleri yerme hevesine kapılır. “Böyle yapmakla ileri gidiyorsun.” “Şurada yanlış yaptın.”ların yerini, Amerikan hegemonyasının ürünleri olan, “Bu sersem herif ne yaptığının farkında mı?” “Bu bir aptallık, canı cehenneme!”gibi çok cesur görünen fakat perdenin arkasında korkakça söylevler duyulur. Dört gözle izlenilen bu üstün insan motifinin çok somut bir şey üretmesine gerek de yoktur, yalnızca mensubu olduğu milliyetini bile kendi özgün düşüncelerinin önüne geçirebilir ve hiçbir şeyi süzgeçten geçirme ihtiyacı duymaz. Kendi yetenek ve bilincinin farkında olan bir kişinin başka uygarlıkların üstünlük ve getirilerini bu kadar kolay kabul etmesi çok acınılası bir durum. Önünde yiyeceği olduğu halde başka yerlere dadanan kargayı andırması gibi, sürekli kendinde olanı “yabancı” bulur. Benliğini, kültürünü ve değerlerini unutarak aşağılık kompleksine giren bir insan, ya yozlaşmayı kabul etmiştir ya da kast gururunu içinde taşıyordur…


    “(…) Oradaki bilgiyi yabancı bulmadığım için bende bir aşağılık duygusu yok onlara karşı. Bir Müslüman iyi şartlar içerisinde çok iyi çalışabilirse, çok büyük neticelere varabileceği inancı var bende. Onun için milletimden Türk milletinden, Müslümanlardan böylesi bir davranışa sahip olmalarını isterim. Artık Türkler korkak ve taklitçi bir millet olmaktan kurtulmalıdır. Türkler yaratıcı olmalıdır.”

    _______________________________________


    MÜSLÜMANLARIN GERİLEMESİNE TARİHSEL BİR BAKIŞ
    İnsanların sosyal ve bireysel yaşamlarında iniş çıkış dönemleri olabileceği gibi devletlerin ve medeniyetlerin de tarih sahnesinde bu dönemleri geçirerek çöktüğü, ayağa kalktığı ya da silindiği anlarını oluşturan yaşamları vardır, fakat, 70 - 80 yıl yerine ‘asırlar’ olarak görürsek bu şekilde değerlendirebiliriz. Buna, büyük kültürlerin ve medeniyetlerin kaderleri açısından bakmalıyız. Bu medeniyetler, zamanı geldiğinde bulundukları konumlarını, yükselişlerini, kendilerinin hazırladığı ardılı olan medeniyete vermek zorundadır. Bütün uygarlıklarda olduğu gibi, onların da kısa veya uzun bir süreden sonra yıpranmaları, aşınmaları, yaşlanmaları, yerlerini bir veya birkaç ardıla bırakmaları tarih sahnesinin bir gereği haline gelir. Yaşlının bir zamandan sonra önderliğini gence bırakması gibi tarihin bir gerçeği vardır. Müslümanların bu alanda tarih sahnesinden çekilmesi Portekizlilerin Afrika’nın bakir topraklarına işgaliyle beraber Hint Okyanusu’na yaptıkları seferler ile başlar; Müslümanlardan elde ettikleri deniz kılavuzlarıyla yeni rotalara keşifler yaparak bir anlamda Müslümanların fitili ateşlemiş olurlar. Coğrafi keşifler ve akabinde gelen Rönesans hareketleri bayrağın kimde olduğunun tescili haline gelir…


    “Din bilime engel değil.” Cümlesiyle iddialı bir teze varıyor Sezgin. Hakkında bir kitap yazılabilecek, belki en az 10 satırla altı doldurulabilecek cümlenin açıklaması olarak yine cümlenin kendisini görüyoruz. Müslümanların gerilemesiyle ilgili bir geçiştirme yolunun izlenmesi ise eserin diğer bir eksi yönü.

    Asırlar önce bir insan düşünün ki sayısı 100’leri bulan eserlere imza atsın ve bu eserler Avrupa’da yüzyıllar boyu ders kitabı olarak okutulsun. İbn Sina’dan Fahreddin Razi’ye, El Biruni’den, İbnü’l Heysem’e kadar birçok İslam müfessiri, bilgini, filozofu ve gökbilimcisi, sayılamayan birçok vasfı icra etmiş, bilimde birçok şeyin temelini atmışlardır...


    Bütün bu hakikatin yok sayılmasına mı üzülür insan, yoksa bilinip de hatırlanmayışına mı? Haklarının teslim edilmemesine mi, yoksa hiç isimlerinin bilinmiyor oluşuna mı? Gülhane’deki İslam Bilim Tarihi Müzesi’nde hep bunu sordum kendime… Kalıplaşan önyargılar ve geçmişi öğrenmenin ancak malumat şişkinliği getireceği düşüncesi çok kez tırmaladı zihnimi. Okudukça ve daha yakından gözlemledikçe, geçmişe dönük tamamen bir asimile ürünü olan bilgi kirliliğini daha net görebilmiş oldum…


    “Ben, 60 yılımı verdim. Milletler için zaman, bir insanın ömründen ibaret değildir. Bugünkü Avrupa medeniyeti, İslam medeniyetinin muayyen şartlar içerisinde, muayyen bir devirden sonra, başka iktisadi ve jeopolitik şartlar altında ortaya çıkan devamından ibarettir.”


    Dil öğrenmenin mühimliğini çok kez vurguluyor Sezgin. Ona göre dil masa başında öğrenilmeli. Anadilimizin bile çok iyi konuşulmadığı ülkemizde, İlkokul düzeyinde sunulan bir yabancı dil öğretiminden bahsediyoruz. Kendisi Arapça öğrenebilmek için her gün 7 saat masa başında çalışmayı ve bunun sonucunda 7 ay gibi bir sürede inat edip öğrenebiliyorsa, bu işin eğitim ile değil, sebat etmek ile mümkün olduğu göstermiş oluyor bizlere. Ancak her şeyi çok kısa sürede elde etmek gibi tezcanlı olmaktan ötürü istediğimizle kalıyoruz. Artık klişe haline gelen kötü sistemsellik gibi laflardan sıyrılıp çamuru üzerimizde aramak gerekir. Sezgin’in bu konudaki tavsiyeleri oldukça umut verici.
    “Bir dil öğrenmekle insan bir medeniyetin mirasına konar. Ancak Türklerin gramer bilgileri olmadığı için yazmak konusunda sorun yaşıyorlar. Bu bizim milletimizin en büyük problemlerinden biri.”


    “Yaşadığımız çağda bilgiye ulaşmak elimizin altındayken, insanların bilgiden bu kadar uzak oluşlarına şaşırmamak elde değil.” Paketlenmiş hazır bilginin kolay edinimi insanı tembelliğe sürüklemesinin ana sebebi. Zor insanı yoğurur, derine inmesini sağlar, uğraşmak karşılığında güç getirir; daha önemlisi öğrenmeyi keskinleştirir, yeni zorlara hazırlıklı kılar. “Yaşadığımız çağda insanların bilgiye ulaşması zor bir şey iken, bilgiye bu kadar yakın olmalarına şaşırmamak elde değil.” diye zamanı geri sararak uyarlayalım cümleyi. Salt internet ortamında ulaşılan ne idüğü belirsiz bilgiler şunu demeye vardırıyor: “Her zaman, her şeye fazla çabalamadan ulaşabilirim.” Elde tutma düşüncesi insanı uyuşturduğu gibi insanın kendi kendini kandırmasından başka bir işe de yaramıyor maalesef. Yarın, yarın, yarın, hep yarın…


    ORYANTALİZM VE TEFRİKA OYUNLARI
    Batı oryantalistliği, İslami ilimler başta olmak üzere birçok alana bulaştırdıkları birtakım fikir ve tefrika oyunlarıyla rotasından saptırma girişimini amaçlayan bir oluşumu amaçlar. Bir nevi gizli ajan rolüne soyunmak da denilebilir. Arabistan’lı Lawrence’ın ektiği fitne nasıl ussal bir düşünce olarak kabul edildiyse, batıl inanç kabul edilen birtakım unsurlar da oryantalistlerin farklı bir yoldan izlediği tefrikaların ürünüdür. Doğruyu yanlış, yanlışı doğru kabul ettirmek için Müslüman kimliğine bürünüp sahte fikirlerini aşılayan şeytanımsı ideolojilerdir bir nevi…


    Müslümanların bilimler tarihindeki hazinelerini keşfetmeye çalışan Sezgin, Batılılardaki intihalle İslam kültüründeki rivayet zincirini kıyaslarken hem Avrupalıları hem de Müslümanları eleştirir. Sezgin, kaynak zikrederek ilim yapa geleneğinin tarihte belki de ilk defa İslam medeniyetinde teşekkül ettiğinin altını her zaman çizme gereği duyar. Söyleşisinde çok kez altını çizer bunun.
    İslam prensiplerinin başında ‘Hak’ gelir. İster ecnebi hakkı, ister ateşe tapan hakkı olsun, kaynak zikretmede gereken dikkat verilmiyorsa hırsızlığa düşülmüş olur. “Müslümanlar ecnebi hocalardan öğrendiler, onlarla birlikte çalıştılar, komplekse kapılmadılar, aşağılık duygusu hissetmediler. Bilgiyi Aristo’dan alınca Aristo’yu düşman görmediler. Ondan büyük üstat diye bahsettiler.” Sezgin’e göre, Batılı birçok düşünür, İbn Rüşd, El Cezeri ve İbnü’l Heysem’den aldıklarını eserlerinde zikretmez, intihalcilik yaparak kaynak isimleri göstermezler. Dolayısıyla İslam’da kaynak zikretme diğer kültür diyarlarında olduğundan daha fazla özen gösterilmesini Sezgin’den öğreniyoruz. Bir zamanlar o üstün Müslümanların, Hak ile bilimi yoğuran bu büyük insanların, Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim etmemesi beklenemezdi zaten…


    Geçtiğimiz Haziran ayında aramızdan ayrılan Fuat Sezgin’i, gelecek nesillerce okunup, eserleriyle çokça hatırlanacak bu güzel insanı rahmet ve minnetle anıyorum. Geride bıraktığı eserlerle daima akıllarda olacak…


    Perdelenmiş birtakım gerçekleri ortaya çıkarmak için İslam Bilimler Tarihi alanında bir ömür adayan Fuat Sezgin'in bizlere bıraktığı bazı tavsiyeleri...
    -Dünyanın nimetlerinden feragat edebilmek!
    -Allah korkusunu tüm şuurumuzda hissetmek.
    -Masa başında oturmak ve okumak.
    Dil korkusunu yenip hemen gramere sarılmak.


    Kitaplarla ve gerçeklerle kalınız. İyi okumalar…
  • Düşlerini neyle suladığına dikkat et. 
    Düşlerini endişe ve korkuyla sularsan, 
    Yaşamını adeta boğan yabani otlar biçersin. 
    Düşlerini iyimserlikle, çözümlerle sularsan, başarı biçersin.

    Lao Tzu
  • "Evlenip çocuk yapmak istiyorum. Dünyayı dolaşmak, bir ev almak, romantik tatillere gitmek, gün boyu sadece dondurma yemek istiyorum. Başka ülkelerde yaşamak, harika bir roman yazmak, eski arkadaşlarla haberleşmek, bir ağaç dikmek istiyorum. Nefis bir akşam yemeği hazırlamak, kendimi başarılı hissetmek, buz banyosu yapmak, yunuslarla yüzmek, gerçek bir doğum günü partisi vermek, yüz yaşına kadar yaşamak, ölene dek evli kalmak, bir şişede coşkulu bir mesaj yollayıp, aynı derecede ilginç bir cevap almak, tüm korkularımın üstesinden gelmek, bütün gün bulutları izleyerek yatmak, antikalarla dolu eski bir ev almak, bir maratonu sonuna dek koşmak, harika bir kitap okuyup, güzel cümleleri hayatım boyunca hatırlamak, hislerimi yansıtan harika resimler yapmak, bir duvarı sevdiğim resimlerle ve sözcüklerle kaplamak, sevdiğim dizilerin tüm sezonlarına sahip olmak, önemli bir konuya dikkat çekip, insanların beni dinlemesini sağlamak, paraşütle atlamak, helikopter kullanmak, çırılçıplak yüzmek, her gün aradığım türden iyi işi bulmak, gece açık havada uyumak, bir filmde ya da ulusal tiyatroda rol almak, piyangoda milyon kazanmak, faydalı işler yapmak ve sevilmek istiyorum."