• Acı bazen insanın ruhuna dokunur ya hani, yakar baştan başa ama cehennem azabı gibi dinmek bilmez bir acıyla ve siz inatla bedeninizin de ruhunuzun da hayla diri olduğunu fark edersiniz işte o daha da acıtır.
  • 364 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu Kitabı Tok Karnına Okuyunuz



    KAHVALTI
    Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem
    Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı
    Cemal Süreya



    Müziğin ruha gıda olduğunu söyleyebiliyorsak, kitapların da zihne gıda olduğunu söyleyebiliriz. Ve birazdan bahsedeceğim, orta boy tabak büyüklüğündeki kitap, henüz okumaya başlamadan insanın gözünü fazlasıyla doyuruyor. Ama ilk kez tadılacak bir yemek gibi, bir yandan da tedirgin ediyor insanı.
    Baştan söylemekte fayda var, yazarın bahsedeceği şeyler sizi paranoyak yapabilir, lokantalardan uzak durmak isteyebilirsiniz. Vejetaryenseniz bu kitap size göre değil, sarımsağa saygı göstermiyorsanız yazar tarafından hakarete uğrayabilirsiniz. Çünkü sabah programlarında yemek yapan aşçılardan değil bu kitabın yazarı. Uyuşturucu tedavisi görmüş, en pis lokantalardan, en saygın restoranlara değin birçok farklı yerde çalışmış bir hippi, aşçılık dünyasının New York’ta parlayan rock yıldızı.

    25 yıllık aşçılık hayatını, hiç çekinmeden acısıyla tatlısıyla bizimle paylaşan yazar, anlatımında sos olarak, aşçılık dünyasının kendine has küfürlü jargonunu kullanıyor.

    Yemek hazırlama ve yeme konusunda ilginç tüyoların yanı sıra, bir işletmeci nasıl olunur, bir lokanta batmaktan nasıl kurtarılabileceğine dair dersler de edinebileceğimiz bu kitap; bir lokantada, hangi gün balık yemekten uzak duracağımıza, garsonların mimiklerine neden dikkat edeceğimize, mutfakta neden birden fazla havlu bulunduracağımıza, sarımsakları yemekte nasıl kullanmamız gerektiğine dair aklımıza gelmeyecek çeşit çeşit bilgiler veriyor.

    Anthony Bourdain, mutfağından paylaştıklarının üzerine şeker gibi serpiştirdiği komik anılarla bizi güldürüyor, kitabın her sayfasını ince ince kıyılmış bir soğan gibi gözümüze sokarak, gözümüzden yaş getiriyor. Çektiği sefilliğin hamurunu mizahla yoğurmasını çok iyi öğrenmiş olan yazar, aşçılıktan önce bize yaşam enerjimizi kaybetmememiz gerektiğini anlatıyor.


    Bourdain, çocukken ailesi ile birlikte tatile gittiği Fransa’da, istiridye avcısı komşularının, istiridye yemek isteyip istemedikleri sorusu karşısında ebeveynlerinin tereddüt etmesine karşın, büyük bir cesaret gösterip ilk kez yediği istiridye sayesinde, aşçılık dünyasının incilerinden biri olacağını daha o günlerde kafasına koyuyor. Çünkü yiyeceğin güç demek olduğunun farkına o yaşta varıyor ve sonra yaşayacağı ilklerinden bile daha taze bir anı olarak zihninde durduğunu belirtiyor. Liseyi bitirdikten sonra, bir arkadaşı sayesinde girdiği lokantada bulaşıkçılık yapan Bourdain, Solingen marka bıçak kadar keskin ama J.D. Salinger kadar içine kapanık; kaba, sert, suça eğilimli adamların yanında geçirdiği birkaç yılın ardından, Amerikan Mutfak Sanatları Enstitüsü’ne gitmeye karar veriyor. Çünkü bir lokantanın mutfağında, yiyecek ve metalden sonra en çok bulunan şey testosterondur. Erkeklerin hâkim olduğu bir sektörde, yükselemezseniz ve çetin ceviz olduğunuzu gösteremezseniz, sürekli ezilirsiniz. 1978 yılında Amerikan Mutfak Sanatları Enstitüsü’nden mezun olan Bourdain, öğrendiği tuhaf aşçılık terimleri, yanından ayırmadığı Profesyonel Şeflik ve Larousse Gastronomique kitaplarıyla beraber, bir kaç yılının eziyetle geçmesine neden olanlardan intikam almak için başladığı yere donanımlı bir şekilde geri dönüyor. Uyuşturucu ile arası iyi olan Bourdain, hangi lokantada şef olarak işe girse şansına o lokantanın da kendi hayatı gibi dibe batmakta olduğunu fark ediyor. Çalıştığı mutfak tezgâhı gibi düzenli tutamadığı hayatında; en başta uyuşturucu bağımlısı olmak üzere, parasızlık, düzenli bir iş yerinde çalışamama gibi çeşitli zorluklar çekiyor ve bunların üstesinden nasıl gelebildiğinden de bahsediyor bize. Bazen bir mafya ailesinin restoran zincirinde, bazen de şehrin en ücra köşesinde ki izbe bir restoranda şef olarak çalışıyor. Ama ne olursa olsun her şeyin üstesinden gelerek, Fransa’da kafasına koyduğu hayalini gerçekleştiriyor ve No Reservations isimli bir televizyon programı hazırlayarak, değişik tatları keşfetmek için dünyayı dolaşıyor. Yolu İstanbul’a da düşen Bourdain, oturup yemek yemeyi ve karşılıklı rakı içmeyi isteyeceğiniz, gönlünüzün mutfağına taht kuracak biri.

    Bir şefin, gurmenin ama en çok da obur bir insanın 25 yılını anlattığı bu kitap, kolay sindiremeyeceğiniz ama tadını asla unutamayacağınız bir deneyimi yaşatabilir size.

    Afiyet olsun.

    (Kitapçı Dergisi'nde yayınlanan tanıtım yazısı.)
  • 272 syf.
    Türk dizi sektöründe diziler iki sınıfa ayrılabilir: normal sezon dizileri ve yaz dizileri. Bunlardan yaz dizilerinde format, fakir bir kızın, bir şirkette işe girmesiyle başlayan sürecin işlenmesinden ibarettir. Şirketteki ilk gününde zengin, kibirli, kaslı genç patronla kavgalı bir tanışma anı bulunur; ardından ise gelişen süreçte genç patron zengin, mütevazı, kaslı birine; genç kız da yedi sülalesi zengin bir hale dönüşerek finale gelinir. Aşağı yukarı tüm yaz dizileri bu formatta seyreder. Normal sezon dizilerinde birkaç tür fazladır. Bunlardan son yıllarda en çok tutulanı, bir kadının geleneksel aile tipi içinde asimile olmasını merkeze alıp kadının sık sık şiddet gördüğü ve bu şiddetten ise ancak yanına sığınacağı bir erkek vasıtasıyla kurtulabileceği yönündeki bir formattır. Seçilen mekanlar bile çok değişmez. En çok tercih edilenler ise Kapadokya, Güneydoğu ve Karadenizdir. Diğer dizi formatı, mafyayı merkeze alan formattır. Burada dikkat edilmesi gerekilen nokta, mafyanın alternatif hatta birincil adalet sağlayıcı konumunda gösterilmesidir. Mafya karakterlerinin oldukça karizmatik, yakışıklı, esprili, bilgili, nezih ve zeki olarak gösteriliyor olması, gençlerin üzerinde olumsuz etkiye yol açabilecek bir etken olarak gösterilebilir. Ben, gerek dizi gerekse film-dizi sektöründe sansüre ve sınırlamaya karşı olmaya çalışıyorum. Çünkü bu işin bir sınırı olmuyor, her yasak masumane şekilde başlar ancak son tahlilde herkese yaka silktirecek bir noktaya gelir. Bu noktaya gelişten de aslında en başta masumane iken destek veren herkesin payı bulunur. Örneğin; bu sitede birkaç sene önce bir kitabın pedofili içermesi konu oldu. Kitabı o güne kadar adını bilen bile yok denecek kadar azdı. İlgili sayfalar her yerde yayıldı ve herkes en azından ilk anda çok sert tepki verdi. Ben de tereddüt içinde ilgili sayfalara bakarak bunun doğru olmadığı fikrinde oldum lakin çok kısa sürede toplumsal linç olduğu yerde durmayarak başka yazar ve kitaplarına yöneldi. Kitapları okuyan yok denecek kadar az ve bu kitapların kurgusal eserler olduğunu göz önüne alarak değerlendirme yapan daha da azdı. Şimdi, bu olayların sıcağında yetkililer hemen bır karar alıp ilgili konuyu ele alan eserleri yasaklamış olsun. Peki bunu nesnel bir argümana dayandırarak yapması gerekir. O halde bu nesnel argümanın çerçevesi rahatlıkla genişletilebilir de, bu durumda da örneğin, tecavüz, cinsellik, cinayet ve benzeri konuları işleyen eserlerin yasaklatılması veya sansürlenmesi gündeme gelir. Ardından da çerçeve daha da genişletilerek, Antik Yunan filozoflarının veya yakın dönem filozoflarının eserleri yasaklanır veya sansürlenebilir. Sonuçta, tek tipleştirici bir ahlak sisteminin izin verdiği oldukça sınırlı sayıdaki kitaba kalmış oluruz. Bu açıdan dizileri de değerlendirecek olursak, dizilerde işlenen konulardan ziyade bunların nasıl işlendiği önem kazanıyor denilebilir. Ancak nasıl işlendiği de yine genişletilen çerçeve ile başka boyutlara taşınabilir. O halde dizi veya filmlerin yayınlandığı saatler için bir düzenleme yapılabilir. Prime saatlerde şiddet, cinsellik temalarını aşırı içeren dizi-filmlerin daha geç saatlerde yayınlanması planlanabilir. Peki bu çözüm olur mu? İnternetin geldiği bu noktada bence yine hayır. Çünkü artık tv’un izlenirliliği giderek azalmaktadır. İnsanlar internetten istediği saatte, istediği dizi-filmlere ulaşabilirler. O halde ne yapılabilir? Benim şu an net bir cevabım yok. Ancak geleneksel çocuk yetiştirme, çocuğa yaklaşım metotlarından bambaşka bir sisteme veya yaklaşıma ihtiyacımız olduğu aşikardır. Bununla birlikte bu işler biraz da arz-talep meselesidir. Toplum, rahatsız olunan dizi-filmlere ilgi göstermezse bu diziler de yapılmaz. Buna yönelik, çeşitli güçlerin toplumu dizayn etmesini merkeze alan çeşitli komplo teorileri öne sürülebilir. Komplo teorisi üretmekten kolay bir şey yok artık gelinen noktada ancak bence komplo teorileri genel olarak, okunduğu vakit mantıklı, seslendirildiği vakit kişi tarafından oldukça saçma olarak algılanan totolojilerdir. Dizi-film özelinde, bu dizileri yapan yapımcılar var ve bunlar kimsenin hatırı için dizi yapıyor değiller; hadi diyelim, öyle amaçla girdiler işin içine, peki bu dizi-filmlere toplumdan ilgi gelmese devam ederler mi gerçekten? Yapımcıların temel derdi paradır. Para getirmeyen bir işte bir noktadan sonra ısrarcı olmazlar. Denilebilir ki, illuminati veya başka unsurlar bunlara para yardımı yapıyorlar. İyi hoş da neye dayanarak söylüyorsun bunları demezler mi insana. Sözün kısası, çuvaldızı kendine batırmayan, her sorunu dışarıda arayan, çözüm için kendini yetersiz hisseden kişi veya bilhassa toplumların en kısa kaçış yolu, totolojik komplo teorileridir.

    Türk- Tv dizi sektörünü temelden sakatlayan başlıca unsur ise dizi sürelerinin çok uzun olmasıdır. Öyle ki üç saati aşan noktalara varan dizi bölümleri var. Bu kadar uzun süreli bölümlere sahip hiçbir dizi yüksek kalitede devam edemez. Bundan dolayıdır ki ilk on bölümden sonra çoğu dizi inişe geçer, ancak seyircide uyandırdığı merak ve alışkanlık edimiyle izlenilmeye devam edilirler. Orijinal konu arayışı da olmaz bu ortamda, bundan dolayı başka ülkelerde başarılı olmuş yapımlar kopyala- yapıştır şeklinde alınır. Çünkü, orijinal bir konuya her hafta üç saatlik senaryo yazmak, kopyala-yapıştır konuya senaryo yazmaktan çok daha zordur. Türk film sektörünün de Tv-dizi sektöründen farkı olduğu da söylenilemez. Toplum tarafından en çok izlenilen format şudur: saf salak ama temiz kalpli, kendini esprili komik sanan bir karakter yanlışlıkla mafyayla başını derde sokar ve soluğu bir Ege kasabasında alır. Orada genç, sima ve vücut olarak güzel bir genç kıza aşık olur. Bu erkek ve kadın baş kahramanlar bilhassa fiziken birbirinin zıddı seçilirler. Nihayetinde toplasan yüz yirmi dakikada beş dakika bile gülmeden bitirilen filmden çıktığında insanın aklına hemen “Ben bu filmi daha önce izlemedim mi ya” gibi his gelir. Evet, aynı formatta onlarca film izlemiştir, değişen sadece adıdır. Peki bunda salt bu birbirinin tıpatıp aynısı filmleri yapanlar mı hatalıdırlar? Bence hayır, onlarca kez aynı formatta birbirinden hiçbir farkı olmayan ve oldukça özensiz filmlere ısrarla gidersen, sana da bu piyasada başka tür filmi kimse yapmaz.

    Bu kısa özetini geçmeye çalıştığım Türk dizi-film sektöründe, Leyla ile Mecnun bambaşka parlak bir konumdadır. Bir kere kopyala-yapıştır değildir; Burak Aksak’ın kişisel hayatında bir tıkanma yaşadığı anlarda kaleme aldığı özgün bir konuya ve karakterlere sahiptir. Tıkanma noktaları, insanların en yaratıcı oldukları anlardır aynı zamanda. Bu yaratıcılıktan çıkan karakterlere bir bakalım: Merkezde Mecnun Çınar vardır. Oğuz Atay’ın tutunamayan karakterleri gibi bir havası vardır ama bir yandan da esprili, komik ve hayata her şeye rağmen hayal penceresinden bakarak mutlu ve umutlu olabilen biridir. Hırsız (ben öyle bir insan mıyım) Yavuz, sahilde sevdiği kadına kitap okurken hırsız karakterinin aslında ne kadar da farklı ele alınabileceğini göstermiş de olur. Tabi, geleneksel zihniyette düşünürsek “Bakın, gençleri hırsızlığa teşvik ediyor, çünkü hırsız olan bir karakter oldukça sempatik gösterilmiş” denilebilir. Yani sansür ve yasakların sınırı yoktur, bunu asla unutma! Mahallenin kalbi, yani Erdal Bakkal gibi sıcak bir karakter, o kopyala-yapıştır, tıpatıp formatların hangisinde vardır? Bu arada uyaralım, “Çay, Erdal Bakkal’da içilir”. O, içimizdeki paragöz ve cimridir, aynı zamanda eskiye saplanıp kalmış, değişime ayak uyduramamış ama bunu belli etmemeye çalışan bilakis çok güçlüyüm diyen sesimizdir, duygusaldır da ama bunu da belli etmemeye çalışır, çünkü o, Erdal Bakkal yani mahallenin kalbidir. Mahallenin kalbi duygusal olduğunu belli edemez, çünkü eskinin kalbinde duygusallık saklı bir köşede durur sadece. İsmail abi ise belki de dizi tarihimizin en özgün karakteridir. Tabi o sonu gelmez atalarıyla birlikte… Sahilde hiç gelmeyecek gemiyi, saf saf beklemesi ve bundan asla vazgeçmiyor oluşuna tebessüm ederiz, bir yandan da kalbimiz burkulur. O, aslında bizim yerimize de bekliyor o gemi’leri! Biz, unutuyoruz gemimizi, tekdüzelikten ve sıkıntılardan dolayı çoğu kez beş altı sıfır geride başladığımız hayat karşısında o kadar boynumuzu bükerek yürüyoruz ki, hayallerimiz bir sonraki karınca yuvasını ezmemeye çalışmaktan öteye geçemiyor. Gemilerimizi, hayallerimizi çocuklukta bıraktık, belki de bırakmamız öğretildi. Ama İsmail abi bırakmadı. Bununla birlikte, hayat bizi kendisinden o kadar uzağa atıyor ki, Gravity’deki kadın gibi hissediyoruz kendimizi, dünyayı veya akan giden hayatı görüyoruz ama biz yokuz orada, çok uzağız; bu noktada Leyla ile Mecnun ve bilhassa İsmail abi, bizi hayata veya dünyaya yaklaştıran bir etken de olabiliyor. Ya da tam tersi, içinde olup kendimizi unuttuğumuz dünyadan veya hayattan hayal gücüyle bizi çekip çıkaran bir etken de oluyor. Bu noktada, üstten bakarak, sonradan okudum delisi olup “Ben dizi izlemiyorrrumm, dizi de neymiş” diyenler de olabilir ama Leyla ile Mecnun salt dizi değildir, hayattır da, gülümsemedir, duygulanmaktır, bizden bir mahalledir, hayalgücü ile gerçekliğin uyumudur, kendi kanalını bile hicvetmedir, sözün görsele, görselin kalbe dokunduğu nokta ve sonradan gördüm delisi olmamak, kendini olduğundan başka göstermemek, olduğun halinle mutlu olabilmek en azından olmaya çalışmaktır, kendini başkalarının beğenilerine göre dizayn etmemektir, hayata mizahi yoldan bakabilmek demektir. Ama sen, üstten bakarak sonradan okudum delisi olanlar, siz ‘okumaya’ devam ediniz ama lütfen arada okuduklarınız üzerinde düşünüp kendi fikirlerinizi ve bakışınızı da oluşturun hayata karşı, başkasının beğenilerine göre değil ama… Her karakteriyle özgünlüğü yakalayan dizi bu açıdan zenginlik içerir. Nitekim bu zenginlikten olsa gerek, tadına doyulmaz seyirlik olur bizlere. Kitap da Leyla ile Mecnun sevenlerinin beğeneceği formattadadır, yani dizinin birkaç bölümünü izler gibi oluyor insan okurken.

    İyi okumalar

    "İsmail Abi!"
    "Hooop!"
    "Beklemekten vazgeçme sakın. O gemi bir gün gelecek."
  • Saatler , dakikalar hatta saniyeler bazen insan için önemini yitirir. Sadece bir boşlukta sonsuzluğa yuvarlanırcasına acıyla, terk edilmişlikle başa çıkmak belki de hayat boyu bir insanın karşılaşabileceği en zor şeydir. Acı bazen insanın ruhuna dokunur ya hani , yakar baştan başa ama cehennem azabı gibi dönmek bilmez bir acıyla ve siz inatla bedeninizin de ruhunuzun da hâlâ diri olduğunu fark edersiniz işte o daha da acıtır. Kalbiniz yok olana kadar kasıp kavuran bu acı ölüm demekti onun için.
  • İnsanoğlu satın alınmaya teşne, bunu herkes biliyor ve fakat gene de futbol karşılaşmalarını heyecanlı kılan, topun satın alınamaması.

    O top, isterse gider doksana takılır, canı ister direkten döner, tam kaleye girecekken falso alır, tıngır mıngır dışarı gider. Çok dikilme sevmez, tribünlere kaçar, denize kaçar. Transferi söz konusu satın alınmış kaleci ne kadar içeri almak için yırtınsa da, o top o kaleye girmeyecekse, girmez. Kaleci de tutup eliyle içeri atamaz, o biraz dikkat çeker. Mafya dahi söz geçiremez topa, çünkü top olaydaki tek amatör.