• 136 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Dikkat spoiler içeriyor olabilir.

    2. Dünya savaşı yıllarında çetin geçen yılların savaşa uğurladıkları erlerinin arkasından geçirdikleri umutlu ve çetin yılların hikayesi...

    Okudukça daha kötü ne olabilir diyor insan lakin olacak olan geri durmuyor hiç... Ciğeri paramparça edecek olaylara karşılık Tolongay gibi savaşçı bir kadını tanımanın hazzı sarıyor okurken. Nasıl bittiğiniz bilemediğim okunası bir eser...
  • 70 syf.
    ·10 günde·6/10
    Dikkat Spoiler İçerir!

    Tipik bir cinsiyet eşitsizliği romanıdır Feniçka. Erkekler ile birlikte okuyan, çalışan ve erkeklerle arkadaş olan kadınlara rahat ve özgürlükçü etiketi yapiştiran bir zihniyetin varlığına değinilmiştir. Bu bağlamda özgürlük kadınlar için kötü bir özellik olarak gösterilmiştir. Kadınlara savundukları veya gurur duydukları her şeyi saklamaya iten toplumsal baskı dikkat çekmektedir. Cesur kadınların da toplum tarafından dışlanıp; aşağılamalara maruz kalacağı belirtilmiştir. Kahramanlar: Fenya ve aynı zamanda anlatıcı da olan Max Werner’dir. Romanda olaylar sırasıyla su şekilde gelişir: Max Werner, Paris’te dolaşırken tanıdık bir arkadaş grubuna rastlar ve onlara katılır. Birlikte bir kafede oturmaya karar verirler. Kafedeyken yanında oturan siyah giysisiyle rahibeleri andıran genç bir Rus kızı olan Fenya dikkatini çeker. Aralarında geçen konuşmalar Max Werner’i heyecanlandırır ve daha fazla vakit geçirmek için onu oteline bırakmayı teklif eder. Kızın saf düşüncelerinden yararlanarak onu kandırıp kendi otel odasına götürür ve otel odasında yaşananlardan sonra Fenya giderken; Max Werner onu bir daha unutamayacaktır. Yıllar sonra bu ikilinin yolu bir düğünde kesişir ve geçmişi unutup yeniden arkadaş olurlar. Bir gece Max Werner, bir adamla Fenya’ya benzettiği bir kadını birlikte görür. İçinde kuşkuyla gerçekleri Fenya’dan öğrenmek için evine gider. Yazar, kahramanların diyaloglarında ilişkide kadının gizliliğe zorlanması, aşagılanması ve korkutulması gibi toplumsal konulara değinir. Yazar, Fenya’nın ağzından kadınları savunur. Sonrasında Max Werner ile bir otelde karşılaşırlar ve bu durum Fenya’nın gerçekleri itiraf etmesiyle son bulur. Fenya aşık olduğunu kabul eder ve üzerindeki baskıdan, yakalanma korkusundan iyice tükenmiş bir ruh haldedir. Çünkü Kadınların erkeklerle görüşmesi utanç kaynağı olarak görülür. Kitapta üniversiteli kadın kavramı yer almaktadır. Yazar bu kalıp ile kadınların öğretim hayatında erkeklere göre daha az yer aldığını vurgular. Karantina günlerinde okunacak keyifli bir kitaptır; tavsiye ederim.
  • 464 syf.
    ·Beğendi·8/10
    İnceleme spoiler içeriyor dikkat!
    Ay Zalim Bir Sevgilidir okunması gereken en önemli bilim kurgu kitaplarından birisi. Çünkü kitabın verdiği mesaj, bakış açısı gelecekte neler olabilirden çok daha fazlası. Bir devrimin hikayesi. Bir devrimin ardında neler olabileceğini ve devrimi yapan insanların nasıl bir bakış açısına sahip olduğunu çok iyi anlatıyor. Kitabı okuduktan sonra dünya tarihindeki devrimlere bakış açım değişti. Aslında devrimler bir grup insanın ideallerini gerçekleştirmesi uğruna yapılan olaylar mıydı diye düşünmekten alıkoyamadım kendimi. Lunada yaşayan insanlar vatanseverlik duygusuna sahip değillerdi ancak prof ve arkadaşlarının yönlendirmesi ile bu insanlar vatansever oldular. Ve devrimi gerçekleştirdiler. Ya da devrim gerçekleştikten sonra profun hükümet kurarken sadece kendi istediği insanları hükümete getirtmesi( demokrasi kullanarak) insana demokrasinin varlığını sorgulatıyor. Dünya tarafından gelen haberlerin değiştirilmesi ve Luna halkını kışkırtacak şekilde değiştirilmesi günümüz medyasını bana hatırlattı. Olaylara bakış açımız aslında yönlendiriliyor mu bu soru aklıma takıldı. Kısacası kitap bir bilim kurgu romanından çok daha fazlası.
  • 263 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle bu eseri okumak isteyen okurdaşlarım bu eserin bir üçlemenin son parçası olduğunu bilmelisiniz. Yoksa benim gibi son eserden okumaya başlamak zorunda kalabilirsiniz. Bu üçlüme Sardalye Sokağı,Yukarı Mahalle ve Tatlı Perşembe eserlerinden oluşuyor. Aslında iki eseri almışım bilmeden lakin biri eksik kalmış. Neyse ki " ulan tüh be!" dememe gerek kalmadı. Araştırmalarım sonucunda üç eserinde kendi içerisinde özgün bir kısmı olduğunu öğrendim. Sadece mekan ve kişiler bakımından ortak envanterler mevcut. Şimdi.. Gel gelelim eserimize .
    Bir sınıflandırma yapacak olursak olaylar bilim insanı Doc, zorlu bir yaşam sebebi ile kerhanede çalışmak zorunda kalmış Suzy ve Sardalya Sokağı sakinleri arasında geçiyor. Doc, 2. Dünya Savaşı'nda görevini tamamladıktan sonra ülkesine dönen bir bilim insanıdır. Hazel'in tanımlaması ile de kendisi bir böcek doktorudur. Oldukça bağımsız bir kişiliğe sahip olan Doc kendisine ait Batı Biyoloji Labaratuvarı'nda eski yaşamına geri dönmeye çalışmaktadır. Malum labaratuvarını emanet ettiği çatlak bilim insanı yaşlı Jingleballiks labaratuvarının içine etmiştir. Lakin tek sorun bu değildir. Doc,kendisini iyi hissetmemekte içinde büyük bir boşluk ve yalnızlık hissetmektedir. Lakin bunu kendisine asla itiraf edemiyor ve kendisini bilimsel araştırmalarına deli gibi gömüyordur. Buna rağmen yazmaya çabaladığı makalesini bir türlü yazamamaktadır. Muhtemelen 2. Dünya Savaşı'nın yıkıcı etkilerine bizzat şahit olan Doc, şuan da bunun ruhundaki yıkıcı etkileri ile de savaşmaktadır. Ve atom bombasindan farksız olan iç sesi durduramadığı bir baskı ile ona haykırmaktadır: " Yalnızsın! Yalnızsın!". Doc'un eskisi gibi olamadığının farkında olan Sardalya Sokağı sakinleri bu süreçte en az Doc kadar sancı çekmektedir. Çünkü Doc, Sardalye Sokağı'nın vazgeçilmez bir unsurudur. O hasta ile tüm sokak sakinleri hasta demektir. Bu sebeple büyük bir özveri ile Doc'u iyilestirmenin yolunu ararlar. Bu amaçla öne çıkan önemli karakterler; Mack, Hazel, Fauna'dır. Tüm bu çabalar devam ederken Sardalya Sokağı'na gidecek hiç bir yeri kalmamış,zor durumda olan Suzy ayak basmıştır. Suzy, Doc'un aksine eğitim seviyesi düşük , cahil, sivri dilli ve kaba bir kızdır. Lakin tüm bunlar yüreğinin güzelliğini örtbas edememektedir. Çaresiz kalan Suzy, Bear Flag adındaki kerhanede Fauna'nın( mekanın sahibi) kanatları altına girer. Burada benim dikkatimi çeken şey ise Fauna'nın kerhanesinin bildiğimiz kerhanelerden çok farklı olduğudur. Fauna bir öğretmen edasında kızlarını eğitmektedir. Adabı muaşeret dersinde sanırım bir numara gibi görünüyor. En temel amacı kızlarına iyi evlilikler yaptırmaktır. Böyle evlilikler yaptırdığı kızları içinse duvarına yıldızlar asmaktadır. Kısacası Sardalya Sokağı'nın fahişeleri dahi çoğu kez birçoklarından daha insandır. Fauna Doc'un gerçek bir eşe ihtiyacı olduğunu ve tüm sorununun yalnızlık olduğunu düşünmektedir. Doc'sa bunu şiddetle reddetmektedir. Hatta Fauna'ya " ne olur beni evlendirme" dediği de duyulmuştur. Fauna ise fahişelik için uygun olmadığını düşündüğü ( çünkü Suzy bu konuda epey beceriksizdir) Suzy'i Doc için seçmiştir bile. Fakat Suzy Doc'tan hoslansa da ona layık biri olmadığını düşünmektedir. En önemlisi de Suzy kendini son derece değersiz biri olarak görmekte ve özgüveni oldukça düşüktür.Bu süreçte Fauna Suzy'de büyük değişimler yaratarak Suzy'nin kendi özbenliğini bulmasında öncülük eder. Öyleyse ki bu durum herşey ayarlanıp Doc'un da Suzy'i kabul ettiğini belirttiği o büyük Flophouse Palas partisinde Suzy'nin Doc'u reddetmesine sebep olmuştu. Suzy kendi ayakları üzerinde durmak istiyor, biri onu sevecekse de olduğu gibi herşeyi ile kabul etmesini istiyordu. En önemlisi de Doc'a layık olmak ve onu haketmek istiyordu. Ona bağımlı kalaraksa bunu başarması oldukça zordu. Geri kalan kısımda ise Suzy kendi ayakları üzerinde durmayı başarır, Sardalye Sokağı sakinleri de onları bir araya yeniden getirmek için oldukça çaba harcarlar. Doc ise iç hesaplaşmasını yapmıştır. Suzy olmadan asla bir bütün olamayacağının artık farkındadır. Sonuç olaraksa bi şekilde Hazel sayesinde (Doc'un kolunu kırar) Suzy ve Doc tekrar bir araya gelir ve eser bu mutlu sonla sona erer. Sardalye Sokağı ise artık eski huzuruna yeniden kavuşabilmiştir. Bu eserden öğrendiklerim ise ;
    ✓ İnsanlara karşı önyargılı olmamalıyım.
    ✓ Başkalarının dertleriyle dertlenmek insan olmanın bir sonucudur.
    ✓ İnsan her zaman kendine karşı dürüst olmalıdır.
    ✓ Bazen hiç birşeyin olmasa da çok şey olabilirsin.
    ✓ Kibirli bir insanın zehirli bir akrepten farklı yoktur.
    ✓ Terkedilmiş bir binada sıkışıp kalsan bile o evi dekore etmeli ve o balkonda çiçek yetistirebilmelisin.
    ✓ Kendini bulamamış ve kendini aramamış insan kaybolmuş bir insandır.
  • 126 syf.
    ·3 günde·10/10
    Dikkat!! Spoiler içerir.
    Bu kitap benim için öyle değerli ki o yüzden ne desem gerçekten az kalacaktır. Öncelikle okunan zamanın ve içinde bulunulan duyguların bu değeri artırdığını düşünüyorum. Ben öyle bir zamanda okudum ki sanki kitapta mektupları yazan Werther değildi de bendim.
    Her şey Werther’in Lotte’yi görmesiyle başlıyor. Aslında Lotte’nin nişanlı olduğunu biliyor onunla bir geleceklerinin olamayacağını biliyor ama ne kendine ne de duygularına engel olamıyor. E zaten aşk da aynen böyle başlamaz mı? Ona asla söz geçiremeyiz. Bundan sonra artık her şey Lotte demektir Werther için. Nereye gitse onu düşünür, nereye varsa içinde hep o vardır. Lotte’nin Albert ile birlikte olmasına dayanamaz ve oradan ayrılmaya karar verir , gittiği yerde de tutunamaz geri döner. Geri döner dönmesine ama duygularında hiçbir eksilme yoktur. Hâlâ deli gibi aşıktır Lotte’ye. Artık bu aşk dayanılmazdır onun için bu üç kişiden biri ölmelidir ve Werther bunun için çoktan gönüllüdür bile. İntihar etmeye karar verir ama bundan önce Lotte’yi görmeye gider. Lotte’nin de ona karşı boş olmadığını anlar ama elden hiçbir şey gelmez ikisi için de. Zaten Lotte’den evine döndüğü o gece de intihar eder. Bunu bile başaramaz çünkü ölmemiştir, ertesi günün ikindi vaktinde ölür. Ölen sadece Werther değildir Lotte de ölmüştür aslında , fiziksel olarak yaşamayı hiçe sayarsak elbette. Hikaye bu şekildedir ama kesinlikle çok büyük izler bırakacak bir kitaptır, bir aşk hikayesinden daha fazladır “Genç Werther’in Acıları”. Keyifli okumalar.
  • 392 syf.
    ·3 günde·1/10
    Livanelinin daha önce Serenad, Son Ada ve Kardeşimin Hikayesi romanlarını okudum ve de beğenmiştim. Ancak bu romanı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Benim için klasik töre dizilerimizden farkı olmayan, okurken her şeyi tahmin edebileceğiniz, şişirilmiş bir kitap. Roman 3 farklı karakter etrafında dönmekte; prof. Dr. İrfan Kurudal , Cemal ve Meryem...

    -Prof. Dr. İrfan Kurudal ile içki içmenin, eşini aldatmanın, kıskançlık duygusunun olmamasının, klasik müzik dinlemenin modernliğin gelişmişliğin ve aydınlığın belirtisi olduğu bununla birlikte "3 kulfu 1 elham" okumanın, arabesk müzik dinlemenin, baş örtmenin ne kadar cahilce ve geri kalmışlık olduğu anlatılmış.

    -Cemal karakteri ise Gabar Dağları’nda PKK peşinde koşmuş bir komando. Askerliğini bitirip eve döndüğünde ailenin yüz karası amca kızının tecavüze uğradığı için töre gereği öldürmesi gerekiyor. Ancak bu kitapta benim için çarpıcı olan cemal 'in askerlik yaptığı kısımlarda yazar livaneli Türk askerinin Kürt halkına yaptığı(!) işkence eziyet ve aşağılamalardan bahsetmiş. PKK hareketlerini Kürt halkı direnişi olarak tanımlamış.

    -Ve meryem... Van Gölü kıyısındaki bir kasabada, amcasının tecavüzüne uğramış 17 yaşında bir kız. İstanbul'a gidiyor, burada Meryem 'in modernlerşme(!) ve özgürleşme(!) süreci anlatılıyor.

    Kabaca ifade edecek olursam dindar göürünümlü karakterler ve dini simgeler modern karşıtı bir duruşun tarafı olarak tanımlanmış. Ve hatta toplumun değerleri aşağılanmış. Din adamlarının sunumunu mümkün olduğu kadar bir ortaçağ algısını derinleştirecek biçimde ortaya konmuş. Her ne kadar toplumda, tanımlanan biçimde bir ortaçağ din ve din adamı algısını karşılayacak tipler bulunsa da, toplumun geneline bunu yakıştırmak ve bu şekilde topluma hakaret etmek doğru olmamakta. Kitapta din ve dindar bireyler üzerinden tanımladığı bir kesim ile laik ve modern kesim arasındaki keskin farklar anlatılarak, Meryem karakterinin kafasında ki örtüyü atması mayo giyebilmesi gibi olaylar meryem 'in cehaletini giderilmesi olarak tanımlanmış. Bu sebeplerle edebi eser olmaktan uzak bu kitabı beğenmedim ve tavsiye etmiyorum çok merak edenler için zaman kaybı olmaması adına filmini izleyebilirler.

    İlk defa bir kitabı okurken hiçbir alıntı yap(a)madım alıntılarımı da incelememe bırakıyorum...

    "Türkiye'de herhangi bir düşünceyi savunabilmek için cümlenin başına, "bilimsel olarak" klişesi yerleştirmek gerekiyordu. "Bilimsel olarak" diye açıklanmayan görüşlerin hiçbir değeri yoktu bu toplumda." (sayfa 338)

    "Aptallık bu memlekette o kadar yaygın ki, kapıyı pencereyi sıkıca kapamazsan havayla bile içeri girer."

    "Hem kadın, hem alevi.....Türkiye'de bütün kapılar yüzüne kapanacak demekti bu"(sayfa 180)

    "Çünkü anladım ki bu ülkedeki sorun, bilgi ya da anlayış eksikliğinden kaynaklanmıyor. Öğretebileceğiniz hiçbir şey yok. Her şeyi sizden benden daha iyi biliyorlar ama kötü niyetliler. Bildiklerini okuyorlar. Bu ülkede karar sistemini elinde bulunduranlara hiçbir şey yapamazsınız. Çünkü halk salak ve saf." (sayfa 342)
  • 297 syf.
    ·10 günde·Beğendi·10/10
    Anadoluyu ve köy gerçeğini, ağalık düzenini, güçlünün güçsüzü ezmesini lirik bir dille anlattığı, yazıldığı 1958 yılında Yunıs Nadi roman ödülünü alan Fakir Baykurt romanı.

    Yılanların Öcü romanının geçtiği Karataş köyü yazarın dilini, insanını, kültürünü, göreneklerini çok iyi bildiği memleketi olan Burdur' da bir köy. Yazım dili yerel konuşma diliyle aynı ve karakterler her köyde mutlaka var olduğunu bildiğimiz insanlar.

    1958 yılında yazdığı bu köyü ve köylüyü anlatan romanda, tebaa olmaktan kurtulamayan, düşünce ve ağalık sistemine boyun eğmek zorunda kalan köy sakinlerini anlatan toplumcu-gerçekçi bir eser. Romanın yazıldığı yıllarda iktidarda olan DP dönemini ve bu dönemin karakteristiği olan adam kayırmacılığa karşı taşlamaları sıklıkla görebilirsiniz. Velhasıl okurken her anını gözünüzde canlandırdığınız, sizi içine çeken çok güzel ve sürükleyici bir roman.

    *spoiler-

    "bahusus şimdi ortalıkta bir demokratçılar var. dikkat edin, çilik değil, çılık! malum ya, çilik başka, çılık başka. demokratçılıktan amaç, herkes nerde sen de orda olacaksın demektir. şimdi bir işe başladın mı, çoğunluk diyorlar. çoğunluk hayhayı bastı mı ‘hayır’ deyenin hali harap. anlaşıldı mı arkadaşlar? bundan böyle muhaliflik, münafıklık yoktur. ‘hayır’ demek yasak edilmiştir.”