• OĞUZ ATAY

    Oğuz Atay; 1934 yılında dünyaya gözlerini açmıştır. Hayatı boyunca cumhuriyet dönemi roman ve hikaye yazarlığı yapmıştır. Öğrenimini İTÜ İnşaat fakültesinde tamamlamıştır. Öğrenimi sonrasında İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi İnşaat bölümü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır.
    Atay, akademisyenliğe devam ettiği sırada çeşitli gazette ve dergilerde yazılar yayınlamaya başladı. İlk romanı, Atay'ın çarpıcı tarzını ortaya koyan "Tutunamayanlar" oldu. Roman, 1970'te bitti ancak 1972'ye kadar yayınlanamadı. 1970 yılında "Tutunamayanlar"la TRT Roman Ödülü'nü kazandı. Romanıve anlatım biçimi birçok kesimden övgü topladı.
    Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Tutunamayanlar, eleştirmen Berna Moran tarafından, "hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" olarak nitelendirilmiştir. Moran'a göre Tutunamayanlar'daki edebi yetkinlik, Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.
    Atay'ın büyük etki yaratan eseri Tutunamayanlar'ı 1973'te yayınladığı Tehlikeli Oyunlar adlı ikinci romanı izlemiştir. Hikâyelerini Korkuyu Beklerken başlığı altında toplayan Atay, 1911-1967 yılları arasında yaşamış Prof. Mustafa İnan'ın hayatı konu eden Bir Bilim Adamının Romanı'nı 1975 yılında yayımlamıştır. 1973 yılında yayımlanan Oyunlarla Yaşayanlar adlı oyunu Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenmiştir. Atay, beyninde çıkan bir tümör nedeniyle büyük projesi "Türkiye'nin Ruhu"nu yazamadan 13 Aralık 1977'de, İstanbul'da hayatını kaybetmiştir. Edirnekapı Sakızağacı Mezarlığı'na defnedildi.

    Yayımlanmış eserleri
    Tutunamayanlar (1972)
    Tehlikeli Oyunlar (1973)
    Bir Bilim Adamının Romanı (1975)
    Korkuyu Beklerken (1975)
    Oyunlarla Yaşayanlar (1975)
    Günlük (1987)
    Eylembilim (1998)

    📌 BEHÇET NECATİGİL

    1916 yılında İstanbul'da doğdu, 1970'da İstanbul'da öldü. Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi.

    1936'da Kabataş Erkek Lisesi'nin edebiyat bölümünden birincilikle mezun oldu.İstanbul Yüksek Öğretmen okulu ve edebiyat bölümünden mezun oldu. Kars'ta, Zonguldak'ta, Kabataş Erkek Lisesi'nde ve İstanbul Eğitim Fakültesi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Kabataş Erkek Lisesi'nde Demir Özlü, Hilmi Yavuz gibi yazar ve şairlerin öğretmeni oldu.

    İlk şiiri, lise öğrencisi olduğu yıllarda Varlık Dergisi'nde çıktı. O tarihten ölümüne kadar hep eserler verdi. Şiirlerinde evler, aile, çevre, aşk, bunalım, hastalık, yalnızlık ve ölüm temalarını işledi. Eski ve yeni kelimeleri ustaca şiirine yerleştirdi. Sağlam ve tutarlı bir şiir dünyası oldu.

    Şiir kitapları dışında, düz yazılarını topladığı Bile/Yazdı adlı eseri de bulunmaktadır. Almanca'dan çeviriler yapan Necatigil, radyo oyunları da yazmıştır. Bu alandaki çalışmalarını; Yıldızlara Bakmak (1965), Gece Alevi (1967), Üç Turunçlar (1970), Pencere (1975) kitaplarında topladı.

    Ailesi ölümünden sonra, Necatigil Şiir Ödülü'nü her yıl verilmek üzere oluşturdu. Ayrıca Kabataş Erkek Lisesi 3 Fen-F sınıfına Behçet Necatigil Dersliği adı verildi.
    Behçet Necatigil, 16 Nisan 1916'da İstanbul'da doğdu. Kastamonulu Babası Necati Efendi, annesi Bedriye Hanım’dır. Hasta olan annesi, şair henüz iki yaşındayken vefat etti.
    Babasının işleri nedeniyle İstanbul’dan babasının memleketi Kastamonu’ya dönüş yaşandı. Orada hastalandı şair ve yeniden İstanbul’a döndüler. 1931 yılında Kabataş Lisesi’ne orta ikinci sınıftan başladı ve 1936'da okulun edebiyat bölümünden birincilikle mezun oldu.
    İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nu 1940 yılında bitirdi. Kars Lisesi’nde başladığı edebiyat öğretmenliğini, İstanbul Eğitim Enstitüsü’nde 1972 de emekli olarak sona erdirdi. 13 Aralık 1979 tarihinde ölüm kapısını çalana kadar emeklilik günlerini evinde edebiyatla yoğunlaşarak, çalışarak geçirdi. Ölümle dalga geçmesini de bilmişti şair:

    "Uzayacağa benzer,
    Tutuştuğumuz lades.
    İşi gücü bırakıp
    Mezarlığa nazır
    Bir eve taşındım
    Ölüm, sen beni aldatamazsın,
    Aklımda!"

    İlk şiiri 1935 yılında Varlık Dergisi’nde çıktı. Kastamonu’da edebiyat öğretmeni 1930 yılında Necatigil’in okul defterine şu notu düşmüştü: "Yarının iyi bir kalemine sahipsin. Boş durma, oku!" O çocuk ileride "her aşktan geriye kaç şiir kalır, ona bakalım!" diyerek aşkı şiirle sorgulayacak güçte bir şair olacaktır.

    Yazın dünyasında çok çeşitli eserler verdi. Şiir başta olmak üzere, tiyatro oyunları, radyo tiyatroları yazdı. “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü” (1960) ve 220 Türk yazarından 750 roman, hikâye kitabı ve oyunun konu özetlerini veren “Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü” (1979) gibi edebi bilim dünyasına eserler kazandırdı. Çeviri çalışmalarını Almanca dilinden gerçekleştirdi. Birçok ödül aldı; bir çok kitabı yayımlandı. Özellikle yeni kuşak tarafından son yıllarda neredeyse yeniden keşfedilen bu büyük şairin yaşamöyküsünü ve eserlerini uzatarak yazmaktan yana değilim; merak eden bunları zaten kolayca bulabilir.

    Beşiktaş Camgöz Sokağı'ndaki 22 numaralı ahşap evde yaşadı önce ailesiyle. Camgöz Sokağı'nın adı artık "Behçet Necatigil Sokağı"dır. 1964 yılında yine Beşiktaş'ta, Nüzhetiye Caddesi üzerindeki Deniz Apartmanı'nın bir dairesini satın alarak oraya taşındılar. Necatigil, ölümüne dek bu apartmanın 23 numaralı dairesinde yaşadı.

    Bir yazıda kullanmak üzere ajandama bir not almışım: “Yazar önce odasından çıkar, sonra evinden, sonra şehrinden, sonra ülkesinden; yazarken olgunlaşır, yoğunlaşır, esrir, yetkinleşir. Önce ülkesine döner, sonra şehrine sonra evine, sonra odasına.” Bu söylem sanki Behçet Necatigil’i anlatıyor. Evine, odasına dünyayı, evreni sığdıran bir şairdir o. Öğrencilik ve öğretmenlik yılları yani yaşamı eviyle okul arasında geçti. Çok sınırlı sayıda dostu olan Behçet Necatigil’in odası Hilmi Yavuz’un deyişiyle dünyadan büyüktür. Yalın ve dingin bir yaşamın içinde düşünsel ve dilsel fırtınalar vardır.

    Necatigil kalabalıklara karışmayan özgün yaşamıyla varoluş felsefesinin biricik yaratıcı insan tanımlamasına çok uygun bir yaşam sürdü. Şiire felsefeyi yedirdi ve felsefeyi şiirle aşabildi. Oryantalizmin tuzaklarına kapılmadan Doğu ve Batı kültürünü ustalıkla harmanladı.
    “Biz de gittik, önemli mi? Bizim de şiirlerimiz – Çevrildi. Batı dillerine. Bir batılı geçtiğim çizgilerden – Geçmedikçe – Ne kadar anlar beni – Sirklerde zebra. Eğlencelik arar gibi – Okuyacaksa beni – Kalsın istemem ondan gelecek – Hayır. Ben kendi yurttaşlarıma - Anlatamıyorsam derdimi – Kalsın - Kalsın daha iyi!"

    Şair bir sözcüğe, bir söyleme, bir dizeye birden fazla anlam yükleyerek ilk bakışta basit gibi duran şiirlerin sihirbazıdır. O basit gibi duran şiirleri okumak çok keyif verir, derinine inmek için okuyucudan çaba ister şiir;neredeyse bir Behçet Necatigil mihmandarına gereksinimi vardır okuyucunun. Onun şiirinde anlam tek değildir.

    Şiir kitapları

    Kapalı Çarşı (1945)
    Çevre (1951)
    Evler (1953)
    Eski Toprak (1956)
    Arada (1958)
    Dar Çağ (1960)
    Yaz Dönemi (1963)
    Divançe (1965)
    İki Yürümek (1968)
    En/Cam (1970)
    Zebra (1973)
    Kareler Haklar (1975)
    Sevgilerde (1976)
    Beyler (1978)
    Söyleriz (1979)

    Bugün 13 Aralık 2017. Yıllar önce bugün Oğuz Atay hayata gözlerini kapadı. Gün dönmeden anmalıyım...

    Aslında çok naif, fazlasıyla romantik ve sanat ruhlu bir kişilikti. İlk engeli babasıydı. İkincisi de hayatı yaşarken tercih ettiği yollar oldu sanırım. Yaşarken hak ettiği şöhrete maalesef kavuşamadı. Oysa bugün adını bilmeyenimiz yok. Çünkü “Tutunamayanlar” raflardan hiç eksilmiyor. Çünkü Olric’in her bir cümlesi dillere pelesenk. Çünkü o artık popüler kültürdeki yerini buldu.

    Bir yandan da her şeyin bir zamanı var ve ondan önce hiçbir şey gün yüzüne çıkmıyor işte.
  • “Romanı, saatte 300 km. gidebilen bir spor araba gibi tasarlıyorum. Dileyen okur yavaş yol alabilir, fakat hızlı okunmaya elverişli bir anlatımı benimsiyorum.”

    Bu sözlerin sahibi Murat Menteş. Bu sözlerin ardından okumaya karar vermiş ve önce Ruhi Mücerret’i okumuştum. Ardından Korkma Ben varım ve az önce (01.12.2018 02:24) Dublörün Dilemması kitabını bitirdim. Olayların, karakterlerin iç içe geçtiği bu kitaba bir inceleme yazacaksam en uygun an bu an deyip hemen bilgisayar başına geçtim. Geç bile kalmış olabilirim çünkü kitabı bitirmemin üzerinden 6 dakika geçmesine rağmen “acaba yanlış mı hatırlarım” endişesi sardı bile.

    Murat Menteş’in yukarıda bahsettiğim röportajında Milan Kundera’nın bir sözünü de bize sunuyor: “Roman, romancıdan biraz daha zekidir.” (Bu arada bahsettiğim röportaja şu linkten ulaşılabilir. http://begenmeyenokumasin.com/murat-mentes-bulusmasi/ ) Ruhi Mücerret’i okuduğum zaman hayran olduğum kalemini Korkma Ben Varım kitabıyla iyice sindirmiştim. Dublörün Dilemması kitabıyla ise hayranlığım daha da arttı. Belki kimi okurlara göre yazar, hep aynı tarzda yazıyor, yeni bir şeyler denemiyordur. Ama ben o düşüncede değilim. Kendine has olan kalemini onlarca kitapta kullanmak en doğal hakkı değil mi?

    Ben yazarın en çok, absürt, ‘daha neler’ diyerek tabir ettiğimiz olayları sanki gayet mümkünmüş gibi bize sunmasını seviyorum. Karakterlere verdiği isimler bile bilinçli yapılan absürtlüğün olağanlaşması. Nuh Tufan, Başak Tör, Umur Samaz ve daha niceleri.

    Diğer kitaplarında olup olmadığını pek hatırlayamasam da Dublörün Dilemması’nda bol bol şarkı, film, kitap, tablo isimlerinin geçmesi. Bunlardan bazıları;

    -Tom Waits – Rain Dogs (Şarkı)

    -Zenon Paradoksu (Bir işin veya ödemenin önce yarısını, daha sonra yarısının yarısını diye sürüp giden paradoks)

    -Bernard Shaw

    -Oscar Wilde

    -Arthur Schopenhauer

    -Adam Philips

    -Pulp Fiction (Quentin Tarantino filmi, ki izlemeyenler varsa izlemelerini öneririm.)

    -Matrix (Film olduğunu belirtmeye gerek yok bence)

    Rezervuar Köpekleri (Yine bir Quentin Tarantino filmi ve yine izlemeyenlere önerimdir.)

    Elbette bütün şarkı, yazar, yönetmen isimlerini buraya yazmak hata olur. En azından bunlar fikir sahibi olmak için yeterli.

    Kitaba gelebilirim artık. Okuduğum diğer iki kitabı gibi, yine dili (benim için) oldukça eğlenceliydi. Ben okurken sanki anlamıyormuş gibi hissederken aslında aldığım tat damağımda uzun süre kalıyor. Üzerine, bir de nokta atışı tabiriyle yazılmış cümleleri gelince insan okurken “iyi ki Murat Menteş okuyorum.” dedirtiyor. Mesela benim için bunlardan birkaçı şöyle;

    #36882882

    Özellikle bu;

    #36882014

    #36880484

    Hani sinemaya aktarılsa muhteşem olur dediğimiz kitaplar olur. İşte bana göre bu da onlardan biri. İç içe geçmiş ve birbirine örümcek ağı gibi bağlı olaylar, özgün karakterler, ince ince düşünülmüş olay örgüsü ve bütün bunları harmanlayan zeki bir yazar. Kendisinin de söylediği gibi romanı, Murat Menteş’in önüne geçiyor bence. Bu da sanırım birçok yazarın hayalidir.

    İncelemeyi bitirmenin vakti geldiğine göre artık toparlamak lazım. Murat Menteş neden okunmalı?

    1) Biraz eğlence için.

    2) “Gelip geçici bir yazar işte, ‘fenomen’ yazar” önyargısının acımasızca olduğunu öğrenmek için.

    3) Türüne az rastlanacak bir kalem olduğu için.

    4) Sıkıcı ve birbirine benzer dedektif, polisiye kitaplarından sıkıldıysan.

    5) Hem eğlenceli olsun hem merak uyandırsın ama bunları yaparken de altını çizebileceğim alıntılar olsun diyenlerdensen.

    6) Bizim de özgün yazarlarımızın olduğunu görmek için.

    Cevapları arttırmak mümkün. Fakat en iyisi okuduktan sonra siz kendiniz ekleyin.



    Kitapla ve elbette sevgiyle kalın.



    NOT: Son zamanlarda genel olarak epub kitaplar okuyorum ve Dublörün Dilemması’nı da bu formatta okuduğum için ve olur da kitaba ulaşamayan veya bir an önce okumak isteyenler çıkar diye epub linki de aşağıda.

    https://yadi.sk/i/SWrvCofD3QJ7yF
  • Doğruyu söylemek gerekirse mikro ifadeler ile ilk bu kitapla tanıştım.
    Vucut diline merakım eskiye dayanır. Bu alanda bir çok kitap okumuşluğum ve bir çok video izlenişliğim mevcut. Ayrıca gözlemleme sebebiyle olmasa da hissi olarak insanların davranışlarından, mimik ve jestlerinden ne düşündüğünü anlamaya da kabiliyetim var.
    Konuyu bağlayalım. Ama vucut dili zannettiğiniz gibi popüler olan kısmıyla sadece makro ifadeler dediğimiz (elini şöyle koyarsa şöyle, ayağını böyle yaparsa böyle) kısım ile sınırlı değil. İşte başka şeyler de var.
    İşte mikro ifadeler, 40 milisaniye ile 500 milisaniye arasında yüzümüzde meydana mimik olarak elimizde olmadan kendilerini gösteren uluslararası 7 farklı duygunun yansımasıdır. Bunlar öfke, tiksinme, mutluluk, korku, şaşkınlık, üzüntü ve küçümseme'dir. Bunlardan dördü olumsuz biri (şaşkınlık) nötr biri (mutluluk) olumlu duygudur. Ayrıca yukarıda yazdığım gibi bu ifadeler uluslararasıdır. Makro ifadeler gibi ülkeler arası değişiklik göstermezler.
    Peki bunu bilmenin sizdeki yararı ne olabilir?
    Ne amaçla öğreneceğinize bağlı. İnsanların suratında fark etmeden oluşan bu ifadeleri isterseniz kötülüğüne, onları sıkıştırmak için kullanabilir veya iyiliğine onları anlamak için kullanabilirsiniz. Ben bir eğitimci olarak insanları daha çabuk ve daha iyi anlamak için kullanmak istiyorum.
    Kitabın yazılış tarzı güzel. İfadeler hep resimli desteklenmiş olduğu için akılda kalıyor. Ve elbette bir kitap okuyarak bu konuda asla uzman olamazsınız. Bunu bilerek ifade edeyim. Okuyunuz, güzel. Tavsiyemdir.
  • tüm “öteki”lere ithaftır.

    Hêjîra çiyayî
    Delala çîyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nav gul û giyayî
    Nav gul û giyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Bûk dilê zava ye
    Bûk dilê zava ye
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nazım : Kürtçe biliyor musun?
    Dünya : Hayır.
    Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
    Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
    Nazım :

    Dağların inciri,
    Dağların güzeli
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Güllerin içindesin,
    Güllerin içindesin
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Gelin, damadın yüreğidir
    Gelin, damadın yüreğidir
    İncir ağacısın
    Gam götürensin

    https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

    Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

    BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

    Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
    Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

    ---------------------------------------------------------------------

    Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

    Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

    Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

    Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

    Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

    Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

    Yavaştan kitaba geçelim.

    Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
    https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

    Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan Esra ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

    Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

    Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

    1) Nar Çiçekleri
    Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

    “Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

    “Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

    Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

    “Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

    <<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

    “Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

    Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

    Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

    “Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

    “Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

    “İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

    İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


    2)Welatê Xerîbıyê

    Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

    “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

    “Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

    Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
    Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

    Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

    “... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

    3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

    Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

    Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

    “Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

    “Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

    Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

    Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

    “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

    Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

    “5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

    “... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

    “Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

    Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

    1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
    “Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

    Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

    Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

    “Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

    Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

    Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

    “Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

    "Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

    4) Çokkültürlü Toplum

    Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

    “İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

    ------------------------------------------------------------------

    Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

    Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

    Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

    “Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

    Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

    “Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

    Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

    SON OLARAK;

    Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

    ANA DİLİ

    Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
    Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
    Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
    Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
    Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
    Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
    Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
    Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
    Hatırlar mı anamın dilini?
    Eriyip toprağa düşen sular,
    Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
    Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
    Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
    Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
    Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
    Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

    Ölürsem, dilinde saramadan seni,
    Koklayamadan kuş göğsünü,
    Gidersem gözüm açık, bundan işte!
    Anamın dili, baharın dili,
    Baharda esen yelin, akan suyun dili...
    Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

    Li-3

    Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.
  • Ehmedê Xani’nin anadilimiz için yaptıklarını bugün daha iyi anlamış durumda olduğumuzu belirtebilirim. Gerçekten de bir toplumu ayakta tutan, direği sayılan dilin çok önemli olduğunu belirtmemiz gerekir.

    Nihat Gültekin



    1932 yılında, ilk kez Latin alfabesi kullanılarak Celadet Bedirxan tarafından çıkarılan Hawar adlı Kürtçe derginin yayına başlama tarihi olan 15 Mayıs, 2006 yılından bu yana Kürt Dil Bayramı olarak kutlanıyor. Bu yıl da çeşitli il ve ilçelerde Kürt dilinin yaşam ve pazar dili haline gelmesi için eylem ve etkinliklerle kutlanmaktadır.
    2006 yılından bu yana Kürt Dil Bayramı etkinliklerinde, Kürt halkının ana dilinde eğitim başta olmak üzere, Kürtçenin kullanılması önündeki engellerin kaldırılması, Kürtçenin geliştirilmesi için çalışmaların desteklenmesi talepleri öne çıkıyor. Bir yazı ile de olsa hem dil bayramına, hem de Ehmedê Xanî’ye dikkat çekmek için yazının aydınlığına sığınıyorum.
    Kürt edebiyat tarihinde tartışmasız bir yeri olan Ehmedê Xanî eserlerini 300 yıl önce Kürtçe yazmıştır. Ehmedê Xanî'nin yaşadığı dönemde de egemenlerin Kürtçe dili üzerindeki baskısının söz konusu olmasına rağmen, yine de Xanî'nin kendi dilinde, Kürtçe eserler üretmiştir. Xanî bir çok dili bilmesine rağmen, o dönemin kullanılan dilleri yerine yazım çalışmalarında hep Kürtçeyi kullanmıştır. Ehmedê Xani revaçta olanların dilini bir tarafa bırakıp Kürtçe yazdığı zaman alışılagelmiş örf ve adetlerin dışında bir şey yaptığını çok iyi bilmekteydi. Çok yönlü olan Ehmedê Xanî’nin öne çıkan yönlerinden biri de Kürtçeye olan ilgi, alaka ve mücadelesidir.
    Xani’yi  Kürtçenin ilk savunucusu ve mücadelecisinin öncülerinden biri olarak tanımlayabiliriz. Xani Kürtçe yazmayı mecburiyetten değil gönüllü bir biçimde isteyerek seçmiştir. İktidardakilerin bütün tepkilerine rağmen farklı bir tutum sergilemiş ve kendi anadiline sahip çıkmıştır. Bu gün Ehmedê Xanî’nin türbesinin bir ziyaretgah haline gelmesi, adına kültür - sanat eylem ve etkinliklerin yapılmasında, yine Xani baba olarak anılmasında bu tutumun belirleyici bir yönü olduğunu düşünüyorum.
    Ehmedê Xani yalnızca Kürt ulusal düşüncenin öncülerinden değil aynı zamanda bilinen ilk Kürtçe sözlüğün kurucusu, Kürtçeyi geliştirme ve koruma mücadelesinin de öncüsüdür. Kürtçe yazma  nedenlerini belirtmede ve Kürtçe  konusundaki tutumuyla Kürtçeye sahip çıkma konusunda net bir tavra sahip olduğunu göstermektedir. Her ne kadar Kürtçe revaçta bir dil değilse de o, inci gibi tanımladığı Kürtçe diliyle yazmıştır. Bu gün bu dilin yazımsal alanda kısmen de olsa süregelmişse, hiç kuşkusuz Ehmedê Xani’nin önemli bir rol oynadığını  düşünüyorum.Yani bir dilin yazım dili haline gelmesini önemli bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir. 350 yıl önce bu bilinçle hareket eden Xani’nin büyüklüğü tartışmasızdır. Aşağıdaki dizeler dilin derlenip, toparlanmasında önemli bir veri olmaktadır;
    ‘Ve aynen inci gibi olan Kürd dilini
    Derleyip topladı ve düzene getirdi
    Ve böylece kamu için cefalar  çekti’.
    Ehmedê Xani bir dili koruyup, geliştirmek  için çok önemli iki konuya dikkat çekmiştir. Bunlardan biri yeni nesiller ya da çocuklardır. Zira; ”Revaçta olanlar için değil, belki Kurmanc çocukları için” diye yazmaktadır. Bu amaçla Nubara Biçukanı yazar. İkinci konu da eğitimdir. Eserleriyle, Kürdistan medreselerinde sistemli bir müfredat yerleştirmeyi hedeflemiştir. Açıktır ki Xani’nin Kürtçeye olan aşkı Kürt halkına olan aşkından kaynaklanmaktadır. Çünkü o eserinde Kürt halkının ve Kürtçenin değerini yükseltmekte ve bunu da şu sözlerle ifade etmektedir;
    “Ki el demesin Kürtler İrfansız,
    asılsız ve temelsizdirler.
    Çeşitli milletler kitap sahibidirler
    Sadece Kürtler nasipsizdirler
    Hem düşünce adamları demesin ki Kürtler
    Amaç edinmediler aşkı
    Olsaydı eğer bir sahibimiz
    Bir yüce himmetlimiz,
    incelikleri bilenimiz
    İlim, kabiliyet, kemal, izan
    Şiir, gazel, kitap, divan,
    Bu çeşitler onun yanında geçerli,
    Paralar onun yanında mukbul olsaydı,
    Ben o zaman manzum sözlerin bayrağını,
    Dünya damının üstüne asardım
    Geri getirirdim Cizreli Mela’nın ruhunu,
    Ve diriltirdim onunla Harirli Ali’yi
    Feqiyê Teyran’a öyle bir sevinç verirdim ki,
    Edebiyata kadar hayran kalırdı”.
    Ehmedê Xanî, Kürt dili ve edebiyatının temel zorluğunun sahipsizlik olduğunu göstermiş, Kürt edebiyatında eserlerini Kürtçe yazanlardan ve  kullananlardan  haberdardır. Bundan dolayı kendinden öncekilere büyük bir saygı ve değer vermiştir. Arapçanın eğitim öğretim dili  olduğu bir dönemde, Kürtçe gibi bir dili kullanmak, Xani’nin hayata geçirmeye çalıştığı, çok cesaretli bir toplumsal tasarı idi. Xani, anadilini çok sevmesine rağmen, medresede öğrencilerine Arapça eğitim vermek zorundaydı. Ancak bu zorluklara rağmen Arapça –Kürtçe bir sözlük hazırladı. İlk Kürtçe sözlükte şunları belirtiyor;
    “Lisanın bu kelimeleri,
    Çocukların ilk meyvesine Nubar adını veren
    Ehmedê Xani tarafından  bir araya getirildi
    Eğitimli kişiler için değil
    Kuranı hatmettikten sonra
    Daha edebiyat sever olması gereken
    Kürt çocukları için yazıldı”…
    Söz konusu sözlük çok tutuldu ve hala, Kurmanci konuşulan bölgelerde dini okullarda kullanılır. Yöremizde medrese olarak kullanılan yerlerde hala eğitim kitabı olarak okutulmaktadır. Nubar adlı eserin önemi, hem ilk sözlük olması, hem de dini eğitim sisteminde yazılı Kürtçe’yi kurumsallaştırmış olmasıdır. Xanî, şu sözleriyle de;
    “Neyleyim ki epey durgundur pazar
    Ve yoktur bu kumaşa alıcılar..”
    derken, Kürtçenin derin yarasına parmak basmaktadır. O da, pazarın kesatlığı ve kumaşın alıcısının yokluğudur. Eğer bir dilin pazarı yoksa, imkanları da kısıtlıdır ve o dil öylece değersiz kalır kimse ona önem vermez. Bu bilinen bir gerçektir. Onun için Xani tüm enerjisini dile verdi, pazar oluşturmak ve kumaş alıcısını ortaya çıkarmak için uğraşıp durdu.
    “İster kötü, ister iyi olsun bu kitap
    onunla çektik biz iki yüz ıstırap
    Turfandadır bu, yavrudur ve de yeni yetişme
    Gerçi olmasa bile pek beğenilen bir seçme
    Ne var ki ben bağlardan hiç yararlanmadım ki
    Yanlışlarımı araştırsınlar, hırsızlarınki gibi
    Gönül bahçesinin taze bir fidanıdır bu
    Masum ve iffetlidir, evin yavrusudur bu
     
    İster acı, ister tatlı olsun bu, turfandadır
    Ve yaratılışla çocuk türü gibidir, o huydadır
    Halden anlayanlardan ricam şu
    Ki, kötülemesinler bu yavruyu
    Bu meyve, sulu olmasa bile
    Kürtçedir, yeter bu kadarı bile
    Narin ve nazlı değilse bile bu yavru turfandadır,
    Bana çok tatlı gelir bu
    Bu meyve olmasa bile çok lezzetli
    Bu yavru benim için çok azizdir ve sevimli.”
    Ehmedê Xani’nin anadilimiz için yaptıklarını bugün daha iyi anlamış durumda olduğumuzu belirtebilirim. Gerçekten de  bir toplumu ayakta tutan, direği sayılan dilin çok önemli olduğunu belirtmemiz gerekir. Dilin başarıya ulaşmasının  yolu da dile önem verilmesinden, yazılıp çizilmesinden ve de konuşulmasından geçtiğini belirtmek gerekir. Belki bugün  bu dilin pazarı yok, ama bu pazarın olması için yüreğimizle, beynimizle bir bayram heyecanıyla çalışmalıyız.
    Yılmadan, ümitsizliğe kapılmadan.
    Xani’nin torunları, Onun 300 yıllık hayalini gerçekleştirmek için Kürt dil bayramını kutlamaktadırlar.
    Bizler de yapılan tüm çalışmaları önemsemeli ve bu yolda yürümeliyiz. (NG/HK)
    Kaynak:
    Mem û Zîn- Ehmedê Xanî
    Nûbihara Biçûkan- Ehmedê Xanî
  • Bilinçli Okumaların Sentezi: 1

    İncelemeye başlamadan önce bir kereliğine mahsus, yukarıdaki kelimeleri ve birkaç konu hakkındaki düşüncelerimi söyleyeceğim.

    İlk defa birkaç ay önce Ankara Buluşmasında söz edildiğini duyduğum "Bilinçli Okuma" şeklinde yansıtılan, eline kağıt kalem alarak ve notlar çıkartılarak yapılan okuma çeşidini, aylar sonra ilk defa bu kitap için kullanmak beni biraz üzdü. Gönül isterdi ki daha önce başlayayım.

    Bu noktada yukarıda da bahsettiğim gibi Bilinçli Okuma kısmı için kitabı okurken notlar alarak okumamın sonucunda karşınıza Hegel'in Diyalektiğindeki Sentez kavramı ortaya çıkar.

    Normalde bir kitabı okuduğum zaman ki bu genelde roman,anı ya da biyografi olur, kitap hakkında inceleme yaparken hislerimden ve kitabın bana yaşattıklarından bahsederim. Ama Bilinçli Okuma kısmı için Felsefe, Sosyoloji,Bilim, Psikoloji gibi daha nesnel konuları seçiyorum ve bu noktada hislerimi paylaşmadan kitap hakkında birkaç alıntı ile deyim yerindeyse "Sentez" yapacağım.

    İncelemenin bu kısmına kadar gelenler için özel olarak söylemek isterim ki; normalde incelemelerim bazı kişiler tarafından "komik" diye adlandırılırken "Bilinçli Okumaların Sentezi" yazılı incelemelerim tamamıyla öznellikten uzak,resmi ve sıkıcı bir dille yazılacaktır. Bu noktada incelemelerim çok bilgilendirici olmakla beraber eleştirel gözle bakamayan "çomar,yobaz ya da bağnaz" diye adlandırılan kesimlerin bu tarz incelemelerimi okumamalarını rica ederim!

    Her zaman insanın kendi fikirlerinin arkasında korkusuzca durmasını ve düşüncelerini her yerde çekinmeden açıklamasını,söylemesini savunan birisi olarak bu şekildeki incelemelerimde de çok açık olacağım ki bu bazılarını kırabilir hatta kavga çıkartmaya çalışabilirler. Cinsellik, Din, Siyaset gibi deyim yerindeyse kırmızı çizgi olan konulara çekinmeden gireceğim.

    Bu yüzden lütfen köyünüze dönün ve bu incelemeleri okumayın :)

    Şimdi ise kalanlar ile incelememize geçelim.

    Paul Bloom adlı Psikoloji Profesörünün düşüncelerini yansıttığı Bebeklerin Ahlaki Yaşamı: İyiliğin ve Kötülüğün Kökenleri adlı kitap (Orijinal adıyla, Just Babies, The Origins of Good and Evil)
    2015 yılında Verita adlı yayınevinden çıkmıştır. (1. Baskı, Haziran 2015)
    Şu anda basımı bulunmamakla beraber okumak isteyenlere yardım etmek istediğim için bana ulaşabilirler.

    Kitap 282 sayfadır ve genel olarak Ahlak hakkında söylemler içermektedir. 100'e yakın deneyi örnek göstererek ve açıklayarak genel bir düşünce ortaya koyar.

    Kitabın genel olarak konusu 151. sayfa şu şekilde geçer:
    "Bu kitapta tartıştığım ahlaki yargıların çoğu evrilmiş adaptasyonlar şeklinde değerlendirilebilir."

    Yani bu noktada kitapta da geçen bazı örneklerdeki gibi insanın hayatta kalabilmesi için oluşturduğu bazı düşüncelere zamanla Ahlaki Yargı denilmeye başlanmış. Sırası gelince yazacağım bunu da...

    İlk başta karşımıza çıkan 23. ve 24. sayfalarda olan Ahlak'ın bir çeşit kültürel, geleneksel durum olduğunu şu şekilde yazar:

    "istisnasız herkes kendi yerel adetlerinin ve mensup olduğu dinin diğerlerinden üstün olduğuna inanır.
    "O esnada sarayında bulunan Yunanları huzuruna çağırdı ve babalarının ölmüş bedenlerini yemeleri için ne kadar para isteyeceklerini sordu. Dünyadaki bütün paraları verse bile bunu yapmayacaklarını söylediler. Daha sonra, Yunanlar oradayken ve söylenenleri anlayabilmeleri için bir tercüman da hazır bulunurken, gerçekten de ebeveynlerinin ölmüş bedenlerini yiyen Callatiae kabilesine mensup bazı Hintlilere bu bedenleri yakmak için ne kadar para isteyeceklerini sordu. Dehşete kapılıp çığlık attılar ve böyle korkunç bir şeyin sözünü dahi etmemesini istediler. Adetlerin nelere kadir olduğu buradan da anlaşılabilir.

    Kitabın bu kısmında da anlaşılacağı gibi Ahlak birazcık da genellemelere, geleneklere ya da kültürlere de bağlıdır.

    Kitabın 114. ve 115. sayfalarında ise Irkçılık denilen kavramın ve Irkçılığın Kökenlerinin çocuklara kadar gittiği anlatılır.

    "Bebekler yalnızca tanıdık insanlardan değil, aynı zamanda tanıdıkları türden insanlardan da hoşlanırlar.
    (Bu noktada yapılan deneyden bahsediyor.) ...Bu bulgular ırkçılığın kökenine ilişkin basit bir teoriyi destekler niteliktedir: Bebeklerin tanıdık olana yönelik uyumsal eğilimi vardır, böylelikle tanıdıklarına benzeyen kişiler için bir öncelik, benzemeyen kişilere karşı ise bir ihtiyat geliştirirler."

    Kitabın isminden de anlaşılacağı gibi insanlığın başlangıcı,temelleri olan bebekler üzerinde çalışılarak ulaşılan bazı sonuçlar kitapta anlatılmaktadır.

    Yine 117. sayfada da geçtiği şeklinde Irkçılık bir çeşit kendin gibi gözükeni tercih etme şeklinde ortaya çıkar: "...tanıdık olana iltimas geçme eğilimimizin..."

    Yukarıda da bahsetttiğim gibi "benzerlik" olgusu yine 121. sayfa da "dil benzerliği" üzerinden şu şekilde geçer:
    "...sizinle aynı dili konuşan kişiyle arkadaş olmak kolaydır..."

    Özel olarak üzerinde durduğum ve günümüzde bazı kesimler "Kadın-Erkek ayrı eğitim görmeli!" şeklindeki haykırışlarına karşı olarak öne sürülebilecek bir olgu olarak "Temas Hipotezi"nden bahsetmek isterim.

    Kitabın 123. sayfasında da şu şekilde geçen: "Irk bakımından heterojen olan okullardaki beyaz çocuklar, resimlerdeki karakterlerin ırkından etkilenmemiştir."

    Yine aynı kitabın 201. sayfasında da şu şekilde geçen: "Demek ki çocuklarının ırkçı olmamasını engellemek için onları karma okullara gönderen aileler gayet mantıklı davranmaktadır."

    Bu noktada Kadın ile Erkeği ayırmaya çalışan kesim sanırım cevabını almıştır.

    Kitabın 127. sayfasında ise insanlar her şey üzerinden ayrımlaştırılabileceği ve gruplandırılabileceği örneklerle açıklanıp "...yazı-tura aracılığıyla dahi insanların gruplaştırmanın mümkün olduğu..." ortaya çıkarılmıştır.

    141. sayfadan itibaren Ahlak ile Din beraber gitmekte olup kitap içerisinde de neden din ya da neden din geçiyor sorusu 205. sayfada şu şekilde cevaplanmıştır:
    "...dini ele almayan hiçbir ahlak tartışması, tamamlanmış sayılmaz."

    206. sayfada ise Din ile Ahlak bağıntısı irdelenmekle beraber iki farklı görüşte ortaya konulmuştur. "...bireylerin Tanrı inancı yoksa bile iyi olabileceklerini, fakat bu iyiliğin bir kısmını dini değerlere sahip bir toplumda yetişmeye borçlu olduklarını savunur."

    Bir diğer görüş olarak ise; "Christopher Hitchens'ın dinin "şiddet dolu, mantık dışı,tahammülsüz,ırkçı, aşiretçi ve bağnaz olduğunu..." savunan düşüncesini benimser. "

    Bu noktada yine kitapta geçen şekliyle insanların da dini ahlak konusu için farklı şekilde yorumlayabilecekleri anlatılır.. Yani bir kesim Kutsal sayılan kitaplarında iyilik yap yerlerini okuyup iyilik yapabilir, bir kesim ise öldür yazan yerleri okuyup insanları öldürebilir...

    210. sayfada ise din yine de faydalıdır şeklinde bir yorum olarak: "...hızlandırıcı işlevi görebilirler." denir.

    141. sayfadan itibaren ise din üzerinden giderek temizlik kavramlarının kullanılmasını cinsellik ile ilişki içine sokar, ve örnekler ile durumu açıklar.

    159. sayfada ise din-temizlik-cinsellik konusu ise :"Hıristiyanlık ve Sihizm'deki vaftiz ya da İslam'daki abdest gibi." diye örneklendirir.

    195. sayfada ise Ahlak ile ilgili araştırmalar yapmanın, bir açıdan da insanın ahlakı kendi kendine geliştiremeyeceğini ve buna ek olarak bir "üst akıl" olması gerektiğini ve eğer ahlak çözülürse "...Tanrı'nın varlığının kesin kanıtına doğru götürür." şeklinde açıklar.

    196. sayfada ise bu durumun tam tersi açıklamasını da yaparak Tanrı'ya ulaşılamayacağını ve "üst akıl" şeklinde yansıtılan olayın aslında "...gelişkin ahlakımız da insan etkileşiminin ve insan zekasının ürünüdür." şeklinde açıklamasını yapar.

    Kitapta ve daha geçenlerde de burada da geçen bir olay ile de bağlantılı olan kısmını da sizinle paylaşmak isterim.
    Yazar 189. sayfadan itibaren "Ahlaki Tercih" ile "Ahlaki Tutum"un farkını anlatıp bu noktada ikisini karıştırmamak gerektiğini söyler.

    "Ben kuru üzümden hoşlanmam.Fakat bu ahlaki bir tutum değil, bir tercihtir. Bu yüzden, başkalarının kuru üzümden hoşlanıp hoşlanmaması umurumda değildir, kuru üzüm yiyenlerin de cezanlandırılması gerektiğini düşünmem."

    Bu açıklamayla beraber geçen günlerde buradaki bir arkadaşımıza da giyiminden dolayı hakaret eden o "gelişmemiş varlık" için ve diğer kesimler için de söylemek istediğim: Din sizin için bir ahlaki tercihtir. Bu yüzden de kendi dini inançlarınıza göre kimseye şu şekilde giyineceksin, bu tarz düşüneceksin diye karışamazsınız. Haddinizi bilin!

    İncelememi bitirmeden önce de son nokta olarak bir çeşit tartışma konusu olarak da seçilebilecek olan "Uç noktalar neler?" adlı soru ile 211. sayfadaki yazıları paylaşmak isterim.

    "1500'lerin Paris'inde, eğlenmek amacıyla bir kediyi ateşe doğru sarkıtmak gayet kabul edilebilir bir şeydi...
    ...peki ya bir sonraki adım, hayvanları avlamayı, yemeyi ve tıbbi araştırmalarda onlardan yararlanmayı bırakmamız mı olacak?"

    Yine kitabın devamında da bu soruya cevap veriyor yazar...

    Kitap hakkında yaptığım incelemeyi buraya kadar okuyabilenlere teşekkür ederim. Kitap hakkında fazla derine girmeden aldığım notlar eşliğinde yaptığım "Sentez"in sonuna geldik.

    Kitap içerisinde geçen ya da alıntı yapılan kitaplar listesi:
    Freud-Uygarlığa Dair Hoşnutsuzluğumuz
    Alison Gopnik- Filozof Bebek
    Ahlak Psikolojisi El Kitabı (Moral Psyhology Handbook)
    Peter Singer- Genişleyen Ortam (The Expanding Circle)
    Robert Wright- Tanrı'nın Evrimi
    David Brooks- Sosyal Hayvan
    Leslie Irvine- Biz ve Onlar (Us and Them)
    Gordon Allport- Ön Yargının Kökeni Üzerine( On The Nature of Prejudice)
    Adam Smith- Ahlaki Duyguların Teorisi
    Chiristopher Boehm- Ormandaki Hiyerarşi
    Jane Goodall- Gombe'nin Şempazeleri

    Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim.