Giriş Yap
176 syf.
·
7 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Aslında hepimiz düzenin, iktidarın, medyanın şekillendirdiği otomatik portakallarız. Zaman zaman bunun farkına varsak da bundan kurtulmanın yolunu maalesef bulamıyoruz. Kahramanımız Alex çocuk denecek yaşında(15) yeni yetmelik çağında geceleri avlanan gündüzleri okula giden bir çete lideridir. Geceleri akla hayale sığmayacak türden kötülükler yaparak, kulüplerde içki alemlerinde kendilerinden geçerek günleri deviren bu gençlerin sicilleri öyle kabarık ki hırsızlık, gasp, tecavüz, işkence, cinayet... Bu yaşta bu çocuklar nasıl bu kadar kötü olabiliyor diye şaşırıyoruz okudukça. Fakat kahramanımız arkadaş kazığıyla ayağı kaydırıldıktan ve hapse düştükten sonra öyle acılar yaşıyor ki ilk sayfalarda nefret ettiğimiz Alex için bu defa üzülmeye başlıyoruz. Sistem Alex gibi suçluların kötülük yapmasının bir şekilde önüne geçecek yöntemi buluyor. Bu yöntem Pavlov'un klasik koşullandırmasının suçlulara uygulanmasıdır. Fakat bu defa da İnsanın özgür iradesinin önüne geçilmekte ve seçme şansı elinden alınmaktadır. Kitap bize Burada şu soruyu soruyor :Tanrı bizim iyilik yapmamızı mı yoksa kötülük yapabilecek gücümüz varken bilinçli bir şekilde kendi irademizle iyiliği tercih etmemizi mi istiyor? Bu sorunun cevabını yazar tabii ki kitabın sonunda veriyor. Asıl önemli olanın bilinçli bir tercihle iyilikten yana seçimimizi kullanmak olduğunu savunuyor fakat ben bir okuyucu olarak bunca cinayetin, hırsızlığın, tecavüzün önüne geçilemiyorsa "Ne yapalım böyle iradeyi ve seçme özgürlüğünü?" diyorum. Elimde olmaksızın iktidarın politikalarının kahramanımız Alex'e yaptıklarını içten içe destekliyorum. Burada her okuyucu kitabı okuyarak kendi muhasebesini yapabilir. Eminim sizler de benim gibi kâh Alex'in tarafını kâh yönetimin tarafını tutacak ve kararsız kalacaksınız. İlk bölümlerde kitapta karşımıza çıkan ve her gece süre gelen suç sahnelerini okurken sıkılacağımdan korktum fakat ilerleyen bölümlerde oldukça heyecanlı ve düşündürücü olaylar beni kitaba bağladı ve sürükledi. Yazar içeriğe uygun düşmesi sebebiyle argolu bir ergen dili kullanmış ve bu Türkçeye oldukça0 iyi uyarlanmış. Akıcı ve sorgulatıcı bir kitap. Özgürlük ve demokrasinin biraz da suç işleme özgürlüğü olabileceğini, çağdaş dünya ve uygarlığın düzen adı altında özgürlüğümüzü elimizden aldığını haykırıyor. Toplumun düzeni adına insanların suç işleme özgürlüğünü engelleyip zaruri iyiliğe mecbur eden bir uygulama mı daha etiktir yoksa dünyanın kan gölüne dönmesi pahasına seçim şansı ve irade lütfetmek mi? Tanrının da dünyayı yaratıp insanoğlunu buraya sürgün ederken merak ettiği ve gözlemlemek istediği mesele bu değil miydi? Otomatik portakal olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
Reklam
DİL VE ANLA TIM Bir yazarın konularını, eğilimlerini, sanat anlayışını, toplumsal çevresini, seslendiği okur kitlesini eserinde kullandığı dile ve uyguladığı anlatıma bakarak da çıkarabiliriz. Nitekim, Sabahattin Ali'nin hikâyeleri üzerinde yaptığım kaba bir tarama dahi bu yolda bize yararlı ipuçları vermiştir. Bunun için hikâyelerden belirli sayfalar seçilmiş, buralardaki sözcükler türlerine göre sınıflanıp sayılmış ve bütün içindeki oranları bulunmuştur. Böylece, hikâyelerin dil ve anlatım özellikleri genel çizgileriyle ortaya konulmuştur. YERLİ YABANCI SÖZCÜKLER Sabahattin Ali genellikle Türkçe'yle yazar. Yabancı sözcüklere pek başvurmaz. Kullanmak zorunda kaldığı yabancı sözcükler de, aşağı yukarı, halkın bildiği şu sözcüklerdir: Haber, malumat, hafif, vücut, mektup, etraf, saat, kenar, ziyafet, eşkıya, cinayet, mahkeme, hapishane, kağıt, kalem, çare, tesir vb. Sabahattin Ali’nin bu davranışı aydınlardan, yüksek tabakadan çok, halka ve orta tabakalara seslenmek isteyişinin, bilgiçlikten ve gösterişten hoşlanmayışının belirtilerinden biridir. Ayrıca, dilde özleşme akımına karşı olmadığının da bir işaretidir. Nitekim, daha 1935 yılında, bir konuşmasında bunu doğrulamıştır: "Son dil cereyanını nasıl buluyorsunuz?" sorusunu şöyle karşılamıştır: "Kitle ile anlaşmak ve birleşmek için yapılan her hareket güzel ve doğrudur." Bu cevap, Sabahattin Ali’nin özleştirmeyi yalnızca Türkçe’den yabancı sözcükleri atmak için değil, kitleye yaklaşmak için, belki en çok bunun için gerekli saydığını göstermektedir. Demek ki, dili arındırma dileğinin temelinde, öncelikle onun halkçı dünya görüşü yatmaktadır. Bu yüzden sadeleşme hareketini desteklemekle birlikte halkın, kökenini bilmediği, dolayısıyla anlamını kolayca çıkaramayacağı türetmeleri kullanmaktan, dili zorlamaktan sakınmıştır. Yazı dili yerine genelde konuşma diline yaslanmış, şive taklitlerine (köylülerle ilgili hikâyelerinde bile) başvurmamıştır.Bundan ötürü, dili çağına göre hem sade, halka yakın bir nitelik taşımış, hem de yıldan yıla arınıp durulmuştur. Bunu görmek için, tarama yoluyla bulduğum aşağıdaki rakamlara bir bakmak yeter: Eserin Sayılan Türkçe Sözcük Adı Sözcük Sayı % Değirmen ( 1935) 281 2 19 77 Kağnı/Ses ( 1937) 276 221 80 Yeni Dünya ( 1943) 392 326 83 Sırça Köşk ( 1947) 3 13 270 86 Toplam 1262 1036 82 Eserin Sayılan Yabancı Sözcük Adı Sözcük Sayı % Değirmen ( 1935) 28 162 22 Kağnı/Ses ( 1937) 276 55 20 Yeni Dünya ( 1943) 392 66 1 7 Sırça Köşk ( 1947) 3 13 43 14 Toplam 1262 226 18 Eserlerinde Türkçe sözcüklere Ahmet Rasim %43, Hüseyin Rahmi %50, Ömer Seyfettin %53, A. Şinasi Hisar %61 , Peyami Safa %62, Refik Halit %64, Yakup Kadri Karaosmanoğlu %66, Sait Faik Abasıyanık %67, Reşat Nuri Güntekin %74 oranında yer vermişlerdir. Yukarıdaki dökümle bu oranlar karşılaştırılırsa, Sabahattin Ali'nin arınma yolunda ne denli ileri gittiği daha iyi anlaşılır.
Kandiyeli Constantino/Muhammed ve Yeniçeri Ahmed Gene Güney İtalya’da iş üstünde yakalanan bir başka mühtedi Osmanlı ajanı da Constantino'dur. Aslen Rum olan Constantino, Venedik hakimiyetindeki Girit adasının Kandiye şehrinde doğmuş ve Müslüman olunca Muhammed/Mehmed adını almıştır. Kuzey Afrika'daki korsan limanları, kendisi gibi birçok mühtediyle doludur. Aslına bakılırsa, literatürde gaza peşinde koşan din savaşçıları olarak lanse edilen Osmanlı korsanlarının büyük bir kısmı Hıristiyan doğup, şu veya bu nedenle Müslüman olmuş fırsatçılardan oluşmaktadır. Constantino da bunları örnek almış olmalıdır. Son olarak, nevmüslimler arasında Hz. Muhammed'in ve Ehl-i Beyt'in isimlerinin sıklıkla tercih edildiğini hatırlatalım. Ünlü Osmanlı korsanı ve Trablusgarp Beylerbeyi Turgud Reis 1561-1562 kışında Constantino'yu ve Ahmed (Ayamet) adlı bir başka yeniçeriyi, bilgi toplamak üzere Sicilya'ya göndermiştir. Ahmed şu bildiğimiz yeniçerilerden, yani Balkanlar'daki Hıristiyan tebaadan devşirilip merkezi ordunun elit birliklerini oluşturan tüfekli piyadelerden değildir. Kuzey Afrika'daki yeniçeriler, Batı Anadolu kökenli gönüllü Müslümanlardan oluşmakta ve şehirlerde yerel güçleri oluşturmaktadır. 1519 yılında İstanbul'a tâbi olmayı kabul ettiğinde, Barbaros Hayreddin, Sultan Selim'den Anadolu Müslümanları arasından asker toplamak için izin almış ve bu yolla kendisine sadık bir birlik oluşturma yoluna gitmiştir. Burada Selçuklulardaki gulam, Mısır'daki memluk ve Osmanlılardaki devşirme uygulamasındaki mantığı gözlemlemek mümkündür: Başka bir coğrafyadan getirildiği için yerel halkla bağları kopuk ve kapu halkını oluşturduğu yönetici elite ya da hanedana sonuna kadar sadık askeri birlikler oluşturmak. Mühtedi olmamakla beraber, Ahmed göreve gittiği bölgeyi iyi bilmektedir. Daha önce Malta korsanlarına, yani Saint Jean şövalyelerine esir düşmüş ve Sirakuz’u tanıma şansı bulmuştur. Constantino ise yıllanmış bir casustur; yakalandığı zaman verdiği ifadeye göre daha önce bir başka Cenovalı ile birlikte, bu sefer başka bir Sicilya şehrine, Trapani’ye bir operasyon düzenlemişlerdir. Korsanları sadece din uğruna savaşan kahramanlar olarak gören bakış açısının bir eleştirisi için bkz. Emrah Safa Gürkan, “Batı Akdeniz'de Osmanlı korsanlığı ve gaza meselesi,” Kebikeç: Insan Bilimleri İçin Kaynak Araştırmaları Dergisi 33 (2012), s. 173-204. Turgud, iki casusuna bir firkateyn verecektir. Ayrıca, eğer Sirakuz'a girmeyi başarıp, şehrin tahkimatı, topları ve garnizonu hakkında bilgi getirdiği takdirde, Constantino’ya beş Hıristiyan köle ve 1000 ekili gibi yüklü bir mükâfat vermeyi önerecektir. Avlonya sancakbeyinin casusuna verdiği 10 duka bununla karşılaştırıldığında komik kalmaktadır. Bir ekünün yüzyılın başında 50, ortalarında ise 55 akçe civarında olduğu hesaba katılırsa, bu rakamın Osmanlı casuslarının yüzyılın başında aldığı ortalama 1000 akçeden (bkz. Dördüncü Bölüm] 50 kat daha yüksek olduğu ortaya çıkar. Habsburg casusları da ortalama 100-200 eküden yukarı maaş almazlar; 1570'lerde İstanbul'daki istasyon şefi Aurelio Santa Croce’nin aldığı maaş bile ancak 300 duka yani 340 eküdür.1000 ekü gibi yüksek bir rakam, ihanetini mazur göstermeye çalışan Constantino'nun abartması olmalıdır. Turgud'un talimatlarına göre, iki casus Sirakuz’da Turgud'un iki ay önce yolladığı Juan adında bir Rum bulacaktır. Juan, Memi Reis adlı bir korsanın kölesidir; ancak Memi Reis casus olarak kullanması için esirini patronu Turgud'a vermekte tereddüt etmemiştir. Yakalanan Constantino’nun sorgusundan üç ay önce, iki casus Sicilya'ya doğru yola çıkmıştır. Kötü hava Tunus kıyılarında bulunan Cerbe, Sifaks, Manastir ve Kelibia limanlarında bunları birçok kez durmaya zorlayacaktır. Sicilya Boğazı'nı geçmek için yola çıktıklarında kendilerine Turgud'un dil almak yani esir tutmak için yolladığı bir pergende de eşlik etmektedir. Ancak, Sicilya'dan Pantelleria adasına giden bir tüccar gemisinden altı Hıristiyan ele geçirir geçirmez pergende geri dönecek ve iki casusun fırkatesini yalnız bırakacaktır. Sicilya'nın en güneydoğusunda bulunan Passero Burnu'nda Malta korsanları ile karşılaşınca, iki casus yanlarına dört Türk daha alarak karaya çıkmış ve fark edilmemek için gece seyahat ederek 50 kilometre yol yaptıktan sonra Sirakuz'a varmıştır. Grup şehre varınca Constantino'nun önden gitmesine karar verilir. Bu talihsiz bir seçimdir; Constantino şehir kapısına gelince daha önce Trablus'ta köle olan bir asker tarafından tanınacak ve hemen yakalanacaktır. Bu noktada bir parantez açıp bu tip tesadüfi karşılaşmaların bizi çok şaşırtmaması gerektiğini belirtelim. On altıncı yüzyıl Akdeniz dünyası liman şehirleriyle sınırlıdır; casus, tüccar, asker, korsan, esir fidyecisi bu şehirlerin işlek liman, han ve caddelerinde her gün birbirlerine rastlamaktadır. Mesela, Habsburglar tarafından 1577 yılında Osmanlı Tersanesi'ni sabote etmek için İstanbul'a gönderilen Martin de Acuna, Esteban isimli bir Rum tarafından ele verilecektir. Bir zamanlar Habsburglar adına casusluk yapmış olan Esteban, Napoli'den kaçıp ihtida etmiş ve Osmanlı hizmetine girmiştir. Constantino'nun yakalanması avcının av olması anlamına gelmektedir; Turgud'un casusu artık istihbaratın öznesi değil, nesnesidir. Kuzey Afrikada ne olup bittiğini ve kurt korsanın kendisine nasıl bir görev verdiğini öğrenmek isteyen Habsburglar, Constantino'yu sorguya alırlar. Kendisini kim yollamıştır? Bölgede başka casuslar var mıdır? Kanuni, donanmasını Batı Akdeniz'e yollayacak mıdır? Eğer yollayacaksa, bu donanma nereye saldıracaktır? (İki sene önce Osmanlı donanmasının Cerbe Zaferiyle Habsburg donanmasını büyük bir bozguna uğrattığını hatırlatalım.) Trablus'da kaç tane kadırga vardır? Constantino nazlanmaz, hemen şakır: Turgud Reis tarafından gönderilmiştir ve bölgede başka Osmanlı casusları da vardır. Yukarıda adını andığımız Juan ve Trapani operasyonunda Constantino'ya eşlik eden Cenovalı mühtedi bunlardan sadece ikisidir. Bu sonuncusu ile birkaç yıl önce çıktıkları operasyon Habsburg yetkililerinin merakını celp etmiş olacak ki Constantino detay vermektedir. Korsanların, dönemin terimini kullanmak gerekirse ganaimle doyum olduğu” başarılı bir yağma harekâtından sonra, Ali Reis adlı bir korsan, Constantino ve Cenovalıyı Trapani yakınlarına bırakmıştır. Tanınmamak için Hıristiyan kıyafeti giyen ikili şehre yakın bir bahçeye geldiklerinde Cenovalı, Constantino'yu arkada bırakmış ve tek başına şehre girmiştir. İki saat sonra yanında Osmanlı ajanı bir Trapanili ile dönecek ve ikili bir süre sohbet edeceklerdir. Sohbet bitince, Trapanili’yi arkada bırakan iki casus, Ali Reis'in kadırgasına dönecek ve Cenovalı burada efendisine uzun bir rapor verecektir. Constantino'nun verdiği eşkâle göre zahire taşıyan bir gemiyle İspanya ya doğru hareket eden Trapanili ajan kızıl sakallı, 35-40 yaşlarında biridir; üst dudağı dişlerini gösterecek kadar kopmuştur. Habsburg istihbaratinın yaptığı soruşturma böyle birinin gemiye bindiğini doğrular; hatta Osmanlı ajanı, Sicilya Kral Naibi ve Medinaceli Dükü Juan de la Cerda'nın adamlarının Tunus sultanından gelen şahinleri gemiye bindirmesine bile yardım etmiştir. Şimdi tekrar cömertçe itiraflarda bulunan ajanımız Constantino'ya dönelim. Ifadesine göre, Cerbe hisarında 80 Türk ve Slav bir mühtedi olan Kaid Mustafa'ya ait iki kalyete bulunmaktadır. Trablus'ta toplam 2.000 köle vardır; ancak bunların çoğu, yağmaya çıktılarında korsanlara eşlik etmektedir. Turgud'un 14, yardımcılarının ise 6-7 kadırgası ile 20-21 kadırgayı bulan bir filo 1562 ilkbaharında denizlere açılacaktır. Ama Turgud, beş ay önce İstanbul'a yolladığı kâhyasının dönüşünü gene de bekleyecektir. Kâhya, sultana iki önemli tutsak götürmektedir: Akdeniz’in namlı korsanlarından Visconte Cicala ve oğlu Scipione. Bu sonuncusu, Yusuf Sinan adıyla Enderun'a girecek ve vezirlik, kapudan-ı deryalık ve hatta kırk günlüğüne de olsa veziriazamlık yapacaktı. Osmanlı kaynaklarının Cigalazade olarak andığı paşanın adı hâlâ İstanbul’un meşhur semti Cağaloğlu'nda yaşamaktadır. Constantino, sorgucularına Cerbe’deki hezimetten sonra Batı'da korkuyla beklenen Osmanlı donanmasının, gelecek sene Tunus'un limanı Halkü l-Vad'a saldıracağını söylemiştir. Bu bilgi doğru çıkmayacaktır. Osmanlılar bu Habsburg presidiosu, yani hisarına ancak 1574'te saldıracaklar ve 1565 Malta Kuşatması'na kadar da batıya donanma göndermeyeceklerdir. Constantino'nun, sultanı donanma yollamaya kışkırtanın bizzat Tunus Sultanı III. Ahmed olduğunu söylediğini de belirtelim. Constantino'ya ne olduğunu ne yazık ki bilmiyoruz. O dönemde, tutsak düşen mühtedilerin sorgudan sonra kürekçi olarak kadırgaya konmaları âdettendi; Turgud Reis gibi namlı bir denizci bile esir düştüğünde kadırgada kürek çekmiştir. Bir başka olasılık da Hak Dinden saptığı, yani mürtet olduğu için Engizisyon'a teslim edilmesidir. Katolik değil Ortodoks olması Constantino'yu kurtaramaz; Engizisyon mezhebine bakmadan bütün Hıristiyanları yargılamaktadır. Rum mühtedimizi kurtaracak tek şey, sürekli kürekçi sıkıntısı çeken ve yakaladığı her Müslümanı kadırgaya koymaya çok hevesli Habsburg yetkilileridir. Eğer Engizisyona teslim edildiyse, Palermo'ya gönderilip irtidadı için pişmanlık göstermesi ve cezasını çekmesi gerekmektedir. Zındıkları bekleyen geniş bir ceza yelpazesi vardır: Topluma günahlarından pişman olduklarını ve af dilediğini göstermek için sambenito giyip sokaklarda dolaşmak, temel dini eğitim alıp (Lat. catechismus, Yun. katekisis) “tashîh-i itikâd ve tecdîd-i îmân” etmek ve herkesin önünde kırbaçlanmak gibi hafif cezalarla paçayı kurtaranlar olmuştur. Ancak, kadırga, hapis ve hatta idam gibi ağır cezalar da söz konusudur. İrtıdadında israr edenler yakılmaktadır; ancak Constantino'nun başına bunun gelmediğinden emin olabiliriz. Bunun nedeni, bu dili hemen çözülen pratik zekalı casusun İslam uğruna ölümü göze almayacağına güvenmemiz değildir. Sicilya Engizisyonunun sadece 5 Müslüman yaktığını bilmemizdir; bunların dördü İnebahtı bozgununun hemen ardından, 1572'de Messina limanında düzenlenen ve Don Juan'ın da hazır bulunduğu bir dini törenle (auto-dafe) yakılacaktır.
KENDİ ANLATIMIYLA ARNALDUR INDRIDASON
Arnaldur Indridason
(Ön not: Bu yazıda sevdiğim polisiye yazarlarından Arnaldur İndridason’u internette bulabildiğim az sayıda röportajından yararlanarak kendi anlatımıyla tanıtmaya çalıştım.) KISA YAŞAM ÖYKÜSÜ 28 Ocak 1961’de Reykjavik’te doğdum. 1981’den 1982’ye kadar gazeteci ve daha sonra serbest yazar olarak çalıştım. 1986’dan 2001’e kadar film eleştirmenliği yaptım. İlk Dedektif Erlendur romanım Dünyanın Oğulları 1997’de yayınlandı. Romanlarım dünya çapında 40 dilde 14 milyondan fazla sattı. YAZMAYA NASIL BAŞLADI? Duyduğum ilk sesler babamın daktilosunun sesleriydi. Babam bir gazetede editördü ama evde de çok çalışırdı. Cümleler, paragraflar, makaleler ve hikâyeler yazarken gelen tıkırtı çok çekiciydi. Liseden sonra tarih okumayı seçmem ve gazeteciliğe ve film eleştirmenliğine yönelmem tesadüf değildi. Bence bu, babamın yaptığının bir devamıydı. Geriye dönüp baktığımda, muhtemelen aklımda her zaman bir şeyler yazma fikri vardı. Kitap yazma dürtüsü elbette oradaydı, ama ebeveynleriyle çocuklarına baktığınızda, çocukların her zaman ebeveynleriyle aynı şeyi yapmak istemediklerini görürsünüz. Belki de önceleri babam hem olumlu hem de olumsuz nedenlerle çok iyi tanınan biri olduğu için onun rolünü üstlenmek cazip gelmedi ve bir süre kendimi geri çektim. Ama 34 yaşıma geldiğimde yazmak kaçınılmaz oldu. Bu bir yazar için geç bir yaş gibi görünebilir. Ama o yaşlarda sürekli olarak suç kurgusuyla ilgili fikirler aklıma gelmeye başladı. Anlatacak hikâyelerim olduğunu hissettim. Ama önce iki soruyu cevaplamam gerekiyordu. Birincisi, bunu yapabilecek miydim? Küçük bir fikirden 300 sayfalık bir roman oluşturmam mümkün müydü? Diğer soru ise başladıktan sonra nasıl devam edeceğimdi. Sonuçta hala başka işlerle meşgulken oturup yazmaya başladım ve tahmin ettiğimden daha kolay olduğu ortaya çıktı. Bir anlamda kitap kendi kendini yazdırdı. NELER OKUYOR VE İZLİYOR? Okuduğum kitaplar suç türünden tamamen farklı türlerde oluyor. Tarihsel anlatımları, biyografileri, şiir kitaplarını tercih ediyorum. Bir şiir kitabı okumak çok ilham verici. Şair gibi yazmaya çalışıyorum, çünkü bir suç öyküsünün şiirsel ve edebi olamayacağı düşünülüyor. İzlanda’da polisiyeler ucuz kurgular olarak görülmüştür hep. Oysa kesinlikle öyle değil. Bir suç hikâyesi şiirsel ve edebi yazmak için harika bir imkân verir insana. Bu yüzden her zaman metnin hikâyeyi yüceltmesini sağlamaya çalışıyorum. Şiiri seviyorum ve bence her polisiye yazarı günde en az bir şiir okumalı. Genç bir adamken İsveçli
Maj Sjöwall
ve
Per Wahlöö
’nün atmosfer ve polis gerçekçiliğiyle dolu harika Martin Beck hikâyelerini okudum. Amerika’daki favorilerimden biri ise
Ed McBain
’dir. Bence İskandinav polisiyesinin en önemli yanı güçlü karakterleri ve gerçekçiliktir. Bu nedenle, en sevdiğim İskandinav polisiye yazarlarının polisiye romanlarında sosyal gerçekçiliğe çok fazla vurgu yapan Maj Sjöwall ve Per Wahlöö olması şaşırtıcı değildir. Kitaplarının benim üzerimde güçlü bir etkisi oldu çünkü bir başkahramanın martini içen bir süper kahraman olması gerekmediğini, sizin ve benim gibi sıradan biri olabileceğini gösterdiler. Suç romanı, suçtan daha fazlasıdır. Filmler beni erken yaşlardan itibaren çok etkiledi. Yaklaşık yirmi yıl boyunca filmler hakkında yazdım ve çok film izledim, karakterler, yapı ve görsel hikâye anlatıcılığı hakkında birçok şey öğrendim. Sanırım kötü filmlerden ve beğenmediğim filmlerden çok şey öğrendim çünkü o zaman ne yapmayacağınızı daha iyi görüyorsunuz. ERLENDUR KARAKTERİ Erlendur kitaplarımda görünmeye başladığında İzlanda edebiyatında çok fazla kurgusal dedektifimiz yoktu. Seriyi yazmaya başladığımda onun hakkında pek bir şey bilmiyordum. Erlendur yalnız yaşayan, boşanmış çok sayıda dedektif tipinin bir örneğidir. Ancak gurur duyduğum farklı yanı alkolik olmaması. İzlanda’da dedektif romanı geleneği yoktu, bu yüzden karakterimi yaratırken onun İzlanda toplumuyla, İzlanda’nın son 50, 60 yıldaki hikâyesiyle fazlasıyla bağlantılı olmasını istedim. İzlanda’nın tarihini ve İzlanda’ya özgü her şeyi, Erlendur’un karakterinde kullanmaya çalıştım. Karakterimi İzlanda’da 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana fakir bir köylü toplumundan çok zengin ama yozlaşmış bir modern topluma doğru yaşanan değişimlere maruz kalan pek çok insandan birisi olarak kurguladım. Bence İzlanda’nın toplumsal çöküşün nedeni yaşanan değişimin çok hızlı olmasıydı. Ve Erlendur bu dönüşümün bir parçası olamadı, çünkü değişim bu kadar hızlı gerçekleştiğinde, bazı insanlar geride kalıp bu değişimlere ayak uyduramaz. Bu insanlar akıntıya kapılamazlar, beklemede kalırlar ve zaman onları geçip geride bırakır. Erlendur’u bir seri haline getirmeye karar verdiğimde onun hakkındaki düşüncem buydu. Bu yüzden Erlendur polisiye tarihindeki kurgusal karakterlerin hiçbirine dayanmıyor, daha çok İzlanda toplumuna ve İzlanda tarihine dayanıyor. Erlendur, açık bir şekilde eski İzlanda’nın somutlaşmış halidir. Onu, durup nereden geldiğimize ve kim olduğumuza bakmak için bir araç olarak kullanmak istedim. Çünkü artık kimsenin buna vakti yok. İzlanda’da vahşi doğada kaybolan pek çok insan hikâyesi var ve onlar hakkında kitaplar yazıldı, bu yüzden bu tür hadiselerin yaşanabileceğini biliyoruz. İzlanda yaşamak için çok zor bir yer. Erkek kardeşinin çocukken fırtınada kaybolması Erlendur’u savunmasız kılıyor çünkü olanlardan bir şekilde sorumluluk duyuyor; hiçbir zaman yeniden başlamanın, hayatına devam edip iyileşmenin bir yolunu bulamıyor. Erkek kardeşinin ölümüyle meşgul olması onun için bir terapi görevi de görüyor. Yaşanan trajedilerden sonra genelde zaman durur ve onu tekrar başlatamazsınız. Bazı insanlar normal hayatına devam edebilirler ancak Erlendur bu tür insanlardan değil. Çünkü kardeşinin ölümünden kendisini sorumlu hissetmekten kurtulamıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra diğer pek çok İzlandalı gibi, bir aile trajedisinin ardından erken yaşta kırsal bölgeden şehre taşınmak zorunda kaldı ve yaşadığı trajediyi ya da köklerinden sökülüp zorla yeni bir hayata başlaması gerektiği gerçeğini asla kabullenemedi. O, İzlanda’daki kente büyük göçü yaşayanlardan biridir. Ancak çevresinde meydana gelen sosyal değişimlerle asla ilgilenemedi ve sonunda yalnız bir birey olarak, geçmişine saplantılı birisi olarak kaldı. Şimdiki zamandan ve Reykjavik’ten nefret ediyor. Geçmişte, destanlarda ve çocukluğunda yaşıyor. Otobiyografik bir karakter değil. Ancak kurgusal ve kurgusal olmayan insanların bir karışımı denebilir. Bazı konularda benzer görüşlerimiz var. Kırsal kesimden geldiği için Reykjavik’i pek sevmiyor. Bense Reykjavik’te doğdum ve orayı çok seviyorum. Erlendur, İzlanda dili için endişeleniyor, bazen ben de aynı endişeye kapılıyorum. İzlandaca’da giderek daha fazla İngilizce kelime yer alması onu korkutuyor. Eski değerlerin çoğuna sahip çıkmak istiyor. Şehri sevmiyor; fast-food zincirleriyle, İzlanda dilinin İngilizce tarafından işgal ediliş şekliyle, yani Amerikan dili, argo vb. modern dünyayla barışık değil. Daha çok geçmişte yaşıyor, modern dünyayı pek umursamıyor. Parçalanmış bir ailesi var ve onu düzeltmeye çalışıyor. Ayrıca gece yarısı güneşini de sevmiyor. O soğuk İzlanda kışlarını sever. Geleneksel İzlanda yemeklerini yer ve çoğunlukla can sıkıcı bir adamdır. Umarım ben öyle değilimdir. YAZMA SÜRECİ Yazar olmak, özellikle de polisiye yazmak çok eğlenceli. Süreç boyunca ne olacağı veya katilin kim olduğu hakkında hiçbir fikrim olmuyor, kimin öldürüldüğünü bile çoğu zaman başlangıçta bilmiyorum. Örneğin temanın evde taciz olduğunu biliyorum yalnızca. Erlendur ve polis ekibi dışında hangi karakterlerin hikâyeye dâhil olacağı belliyken yazmaya başlıyorum. Ve yazarken, klavyeye dokunurken, milyonlarca küçük fikir hayat buluyor. Bu yüzden keyifli bir iş. Her zaman yeni bir şeyler keşfediyorsunuz, kendinizi bile şaşırtan yeni çözümler. Her şeyi bölüm bölüm planlayan, suçun işlenişini ve hikâyenin nasıl bittiğini baştan belirleyen yazarlar olduğunu biliyorum. Ama ben böyle yapmıyorum. Birkaç genel fikrim oluyor ve sonra yaratıcı süreç başlıyor. Her şey bu çalışma sürecinde beliriyor. Dolayısıyla serbest stilde yazarım. Asla taslak yapmam. Farklı konularda yazdım. Sular Çekildiğinde romanımda casusluk, Sırlar Şehri’nde genetik araştırmalar hakkında yazdım. Bana göre en etkili temalardan biri Mezarın Sessizliği romanımdaki aile içi şiddettir. Çok gizli bir suç olduğu için aile içi şiddet korkunç bir suçtur, çoğu zaman asıl kurbanlar ailedeki çocuklardır. Benim için karakterler çok önemli. Okuyucu hikâyedeki karakterlere kayıtsız kalıyorsa veya pek ilgilenmiyorsa, hikâyeyi anlatmanın bir anlamı olmadığını sık sık söylerim. Karaktere her zaman büyük önem verdim, onu geliştirmek için kendime olay örgüsüne harcadığımdan çok daha fazla zaman verdim. Yani konu, yazmaya başladığımda aklımdaki en önemli şey değildir, önemli olan hikâyenin içinde yaşayacak olan karakterlerdir. Süslü anlatımlara ya da o tarz şeylere katlanamayan birisiyim. Çünkü bunlar hikâyenin önüne geçiyor. İzlanda Sagaları’nın (genelde çiftçilerin başına gelen olayları anlatan orta çağa ait düzyazı anlatım türleri R.A.) bu kadar eğlenceli olmasının nedeni, konuya bağlı kalmaları ve harika bir dil kullanılmasıdır. Nasıl hikâye yazılacağını öğrenmek istiyorsanız, İzlanda Sagaları’nı okumalısınız. İzlanda Sagaları edebiyatımızda çok büyük bir yer tutuyor ve hiçbir İzlandalı yazarın onlardan etkilenmemesini düşünemiyorum. Büyük bir hikâye anlatmak için birkaç kelime kullanıyorlar ve bu benim her zaman yazarken başarmaya çalıştığım bir şey; kelimeleri tutumlu kullanmak. Bu yüzden kitaplarım uzun değildir. Benim kuralım, olabildiğince az kelimeyle mümkün olduğunca çok şey söylemek. Hikâyenin atmosferi ve temel fikri hakkında uzun uzun yazmaktansa okuyucunun dolduracağı boşluklar bırakıyorum. Hikâyedeki olayları ayrıntılı tasvirlerle laf salatası yapabilirsiniz ama buna gerek kalmadan birkaç kelimeyle de maksadınızı yerine getirebilirsiniz. Bana göre bu çok daha etkili. Okuyucuya güvenmeli. Okuyucuya güvenmeyen, her şeyi kusarcasına yazan o kadar çok insan var ki. Metne hayat veren okuyucudur. Lafı ağzında gevelemek benim tarzım değil. Kitaplarımda en fazla bir cinayet olur, daha fazlasını tercih etmem. Yani yaptığım şey, dışsal gerilim yerine, karakterlerimin içine girip onları inandırıcı ve gerçekçi kılmak ve gerilimi orada yaratmaktır. Romanlarımın her biri karakter odaklıdır. Yalnızca gerilim ve şiddeti yazmayı amaçlamıyorum. Karakteri beğenmez, karakteri takip etmezseniz, karakterle bir şekilde bağlantı kuramazsanız, bana göre hikâyeyi anlatmak için bir sebep yoktur. Bana göre karakter temelli değilse hikâye de yoktur. Hepimiz insanız. Hepimiz birbirimizi, nasıl hissettiğimizi, ne yaptığımızı bilmek isteriz. Helikopterler, patlamalar, araba kovalamacalarından daha anlamlıdır bu. NEDEN POLİSİYE? Çocukluğumda çok polisiye okumadım. O yaşlarda herkes neler okuyorsa ben de onları okudum. Türle ilk karşılaşmam üç yaşında oldu; bir gece uyuyamadım ve babamın televizyonda film seyrettiği oturma odasına gittim. Küçük Sezar’ı izliyordu (1931 tarihli gangster filmi R.A.). Bu benim suç filmleriyle ilk tanışmamdı ve uzun zaman en sevdiğim film oldu. Bir kitap yazmayı düşündüğümde, genellikle bu polisiye kurgu türündedir ama nedenini gerçekten bilmiyorum. İzlandalıların polisiye geleneği yaratmayı başaramamaları bir etken olabilir. Erlendur'u yazmaya başlarken insanları önemseyen ve kendisini alışılmadık ve tehlikeli durumlarda bulan ilginç bir karakter yaratmak istedim. Süper kahramanlar ya da herhangi bir şeyle başa çıkabilen insanüstü varlıklar değil, kendisini kaosun ortasında bulan sizin ve benim gibi sıradan bir insan olmasını istedim. Sevdiğim polisiye romanlarda, az sayıda kavga veya silah vardır ve tüm aksiyon karakterlerde gerçekleşir. Bu, görünüşe göre bir polis memurunun işini yaptığı sıradan ofis hayatıdır, ama benim için büyüleyicidir.
Ian Rankin,
yeni bir şehri ziyaret etmeden önce o şehirde geçen bir polisiye roman okumalısınız, demişti. Bu şekilde o şehri tanır orada neler olduğunu anlarsınız. Suç hikâyesi, toplum hakkında bir şeyler söylemek için pek çok imkân tanır. BAŞARININ SIRRI Başarılı olmanın en iyi yolu yazmaya karar verdiğiniz ilk nedenlere bağlı kalmaktır. İzlanda’da İskandinav ülkelerindeki gibi polisiye edebiyat geleneği yoktu. Biz edebiyata önem veren bir milletiz ama polisiyeyi edebiyattan saymıyorduk. İzlandalıların heyelanlar ve çığlar, dağ yollarındaki olumsuzluklar, donarak ölen insanların anlatıları, belki de yarım asırdır bulunamayan insanlar hakkında bir sürü kitabı var. Erlendur bu hikâyelerin bağımlısı. Bana göre onu inandırıcı bir polis yapmanın tek yolu buydu. Kendinize ait bir polis yaratmak istiyorsanız, o yerel bir karakter olmalıdır. Asıl mesele onu derin kökleri olan bir karakter kılmaktı ve bence bu sadece İzlanda’da değil, yurtdışında da başarının anahtarı. NEDEN AZ RÖPORTAJ VERİYOR? Bir ülkede kitaplarım ilk basıldığında yayıncıların isteği üzerine röportaj yaptım ve gidip kitaplarımı tanıttım. Ama bunu olabildiğince az yapıyorum, çok sayıda geziyi ve röportajı reddediyorum. Burada İzlanda’da, huzur içinde çalışmak için kendimi dışarıya kapattım. Medya sirkinin veya medya tartışmalarının bir parçası olmak istemiyorum çünkü bu çok dikkat dağıtıcı. Bence herkes, kendini ne olursa olsun görünür kılmak için televizyona veya bir pop müzik programına çıkarken, birinin sessiz kalması ve başka bir şey yapması gerekir. Bundan çok memnunum, kendim veya kitaplarım hakkında konuşmaktan hiç zevk almadım. Röportajlarda kitaplarım hakkımda söyleyecek pek bir şeyim yok, sürekli kendimden ve yaptıklarımdan bahsetmekle ilgilenmiyorum. Ve çalışmak için sükûnete ihtiyacım var. (Not: Bu yazı
Dedektif Dergi - Sayı: 30
de yayınlanmıştır.)
Reklam
64 syf.
AZİZ KEMAL HIZIROĞLU'NUN "Son" İncelemesi
"POLAT ONAT VE 'SON' SESSİZLİĞİ" Mühür Kitaplığı’nca yayımlanmış ‘Son’ adlı bir şiir kitabı var elimde. Şair Polat Onat’ın ilk kitabı. Dönüp dönüp okudum kaç kez. Bazı dizelerini de günlüğüme iliştirdim. Sözcüğün anlam kaygısından çok, şiir ve şiir dili içinde nasıl yer kapladığını gözeten bir şairle karşı karşıyayız. İmge ve eğretilemelerle öyle çağrışımlar yaptırtıyor ki, şiiri ya da dizeyi merkez kabul edip çarçabuk uzaklaşıyor ve hemen merakla geri dönüyorsunuz. Şairliğin bir biçem ustalığı ve farklılığı olduğunu sezmiş P.Onat. Nesnel dünyayı ve algıları kendince dönüştürürken, aklını ve düşlerini nasıl kullanacağını iyi biliyor. Özü asla es geçmiyor, ama ayrıntılardaki görkemi de yakalıyor, yakalattırıyor. “güvertedeki kayıp kovayla eksiltiyor gökyüzünü” (s. 36, ‘Deniz’) Ayrıntıları yakalarken yalnızlıkta da ustalaşmış olduğunu anlıyoruz. Kendi iç konuşmalarıyla, öteki insanın nesnel ve düşsel hallerini; okuyucuya volümü yüksel(t)en bir sesle ve çağrışım zincirleri yoluyla anımsatmayı iyi beceriyor. Okuyucuyu analize ya da senteze çomak sokmaya zorluyor. İmge yaratmanın, ‘şey’lerle ilgili bir tasarımın bilinçle görünür hale getirilme çabası olduğunu fark etmiş genç şair. ‘Son’ adlı kitabı baştan sona okuduğunuzda, düş ile gerçek arasında gerilimli bir yalnızlıkla donandığınızı görüyorsunuz. Kendinizden uzaklaşıp başka nesnelere dokunsanız da yine kendinize dönmek zorunda kalıyorsunuz. “Şiir bir bakıma, kendi varlığımızı bütünüyle içerecek şekilde dünyayı ve şeyleri incelememiz gerektiğini imlemeli” diyor sanki P.Onat, özellikle dikkatli şiir okurları için. Bilinçöncesi, bilinç, bilinçaltı ve bilinçdışının bir şaire etkilerini usulca izliyoruz bu kitaptaki şiirlerde. Bir ilk kitap için böylesi iyi şiirlerin, şairini ileride daha büyük sorumluluklar altına sokacağını ve yeni şiirler yazarken zorlayacağını düşünüyorum, ancak kumaşı iyi olan bir şairin hiçbir zaman vasat şiirle yetinmeyeceğini de unutmadan… Polat Onat 1979 doğumlu genç bir şair. Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Bölümü mezunu. Halen Batman’da sınıf öğretmenliği yapıyor. Okuduğu lise Veteriner Sağlık Meslek Lisesi olduğundan, bir ara Elazığ’da veteriner sağlık teknisyenliği de yapmış. Şiir yazmaya ve yayımlamaya 20’li yaşlarında başlamış. 2002’de Rıfat Ilgaz şiir yarışmasında mansiyonla ödüllendirilmiş. Şiirleri ve şiir üzerine yazıları 2004 yılına kadar Varlık, E, Heves, Başka, Kavram Karmaşa, Şiir Ülkesi, Sepya, Budala, Kuzey Yıldızı, İmlasız, Ağır Ol Bay Düzyazı, Daktilo, Ay, Akatalpa adlı dergilerde yer almış. Özgeçmiş bölümünde çok ilginç bir not daha var: “2005 yılından itibaren dergileri sadece okur olarak takip etmeyi tercih ederek şiir ve yazı yayımlamayı bıraktı. İlk çalışması olan ‘Son’ üzerine yoğunlaştı.” Belki böylesi tercihleri yapan başka şairler de vardır, ama deklare eden bir şairle ilk kez karşılaşıyordum. İlginç… “Anneme ve Melek’e” ithafıyla başladığı kitabını, Goethe’den yaptığı alıntıyla sürdürmüş. Alıntıyı yazmak istiyorum, çünkü kitaptaki şiirlerden bazıları bu alıntıdaki içerikle birebir örtüşüyor. Sözünü ettiğim o şiirler sanki çağrışımlar ve çağrışım zincirleri yoluyla Goethe’ye şapka çıkarmak için yaratılmış: “Güzel bir yaz akşamı tepeye çıkarsan beni hatırla. Seni düşünerek kaç kere o vadide gelip gittiğimi düşün. Sonra mezarlığa doğru dön. Batmakta olan güneşin solgun ışıkları altında, mezarımın üzerindeki otların rüzgârla nasıl dalgalandığını seyret.” (Johann Wolfgang Von Goethe) Sonraki bölümde şiirlere geçmeden önce, ‘son’ sözcüğünün sözlükteki dokuz karşılığı yazılmış. Bu karşılıklardan sonra, sanki ‘son’un onuncu karşılığıymış gibi “Ve aniden sonsuzluk” şeklinde bir düş-tespit eklenmiş. 64 sayfalık kitapta tam 45 şiir var. Bunun nedeni 42 şiirin birer, 3 şiirin de ikişer sayfadan oluşması herhalde. Burada şiirlerin niteliksel birlikteliklerinden ziyade, incecik bir kitapta niceliksel yoğunluğunu vurgulamaya çalışıyorum. İlgimi çeken bir husus daha: Tüm şiir adları tek sözcükten oluşuyor. Aslında sözcük tasarrufunu ve sezgi yoğunluğunu arttırmış böyle yaparak. Zaten sezgi kaygısı taşımayan ve şiiri bir hazır lokma gibi hemen ‘anlaşılır, yutulur cinsten yaratı’ olarak düşünen okuyucularla ilgisi yok onun. Şiirinde ‘şey’in imgesiyle olası gerçekliği birbirine ilintileyerek, zamanı silmeye ya da şaşırtmaya çalışıyor. ‘Son ile başlangıç’, ‘son sonrası ile başlangıç öncesi’ aynılaşarak sessizliğe ve karanlığa yerleşiyor. Bu bütünleştirme ve aynılaştırma çabasında başarılı olduğu kesin. ‘Yakın geçmiş’i, başka bir ‘gelecek umudu’ kalmayabilir korkusuyla ‘şimdi’ye çekiyor ve usulca ‘yeni bir gelecek’e bırakıyor. ‘Son’un tanımlarıyla başladığı kitabını ‘Son’ adlı şiiriyle bitirirken, sessizliğe kaçmak isteyen şiirlerinin seslerini yükselttiğini izliyoruz. Gizil bir ironi… 45 şiirin hepsini birkaç defa okudum. Bazılarını ise sondan başa doğru (tersinden) okumayı denedim. Okuduklarımda algıda ve çağrışımda eksilme olmadığı gibi, kimilerinde şiir sanki daha bir güzelleşiyordu. (Necatigil’in bazı şiirlerindeki işçiliği anımsattı bana.) Burada her ilk dizenin nefis bir final dizesine dönüştüğünü de belirtmekte yarar var. Okuyucular bu tespitimi kitaptaki çoğu şiirde sınayabilirler. Rastgele bir örnek olarak ‘HAYAT’ adlı şiire birlikte bakalım. Düzünden okursak şöyle: “zaman saatimin hiç bitmeyen ekmeği aynı elimle tekrar açılmasa da kapılar ruhumu parçalayan o incecik depremle çadırlar kurulacak mavi topraklı ovada çürüyerek umutlar yapraklarla beraber bu köhne boğucu hep karanlık odadan güneşe kanat açar artık bıkmış sandalye ve ben öyle dururum hayat akıp dururken.” (s. 48, ‘Hayat’) Şimdi şiiri tersinden okumayı deneyelim: “ve ben öyle dururum hayat akıp dururken güneşe kanat açar artık bıkmış sandalye bu köhne boğucu hep karanlık odadan çürüyerek umutlar yapraklarla beraber çadırlar kurulacak mavi topraklı ovada ruhumu parçalayan o incecik depremle aynı elimle tekrar açılmasa da kapılar zaman saatimin hiç bitmeyen ekmeği.” Polat Onat’ın çok sık kullandığı izlekler ölüm, hayat, zaman, ıssızlık, ışık, karanlık, bekleyiş, toz(lanma), unut(ul)uş, boş(luk)… Ayrıca şiir ve şair sözcüklerini de sık kullanmış. Şiirin içinde şiir ve şair sözcüklerini kullanmak yerine, mecaz ve eğretilemelerle çağrıştırmayı deneyebilirmiş. P.Onat’ın, şiirlerini bir bütün olarak tasarladığını, dizelerine özel bir ağırlık ve ayrıcalık tanımadığını sanıyorum. En azından okumalarımdan bunu çıkardım. Ancak yine de ‘berceste’ olarak bir kenara alıntılanmaya değer pek çok dizesi var. Buna sayısız örnek verilebilir, ama ben 16 örnekle yetineyim: “uzağın iki fersah gerisinde mi yine yalnızlık?” (s. 14, ‘Sorular’) “sendeleyerek yere düştü camı tıklatışın” (s. 17, ‘Eriyiş’) “okuyorum şimdiye dek yazdığım en güzel boş sayfayı” (s. 19, ‘Şiir’) “geceye savuruyor rüzgâr ölmüş elvedaları” (s. 22, ‘Gece’) “yürüyor yağmur okşarken su testisini” (s. 24, ‘Köylü’) “sıkıntı yazgımızdır ömrün sonuna dek yaşamak” (s. 31, ‘Yol’) “ıslanır etekleri bulutsu derinliğin hatırla gasilhaneden sekerek uzaklaşan güğümü” (s. 32, ‘Gökyüzü’) “kütüphane raflarının uyuyan zamanında sağaltılmış yara kanamaya başlar yeniden” (s. 35, ‘Kütüphane’) “üzülecek hava kararırsa eğer dünyanın sonsuz olduğuna” (s. 38, ‘Uzak’) “çimenlere oturmuş yaşlı bir sessizlik” (s. 42, ‘Sessizlik’) “haydi söyle insan neyi affedebilir son kez” (s. 45, ‘Susmak’) “nöbetçi baloncular kapanıyor birer birer parklarda” (s. 49, ‘Çocuk’) “terk etmiş kumsalı iki berduş yengeç” (s. 51, ‘Giden’) “hep unuttuğun gibi tanıdın dünyayı sen” (s. 53, ‘Tren’) “sıcak bir ekmek gibi patlıyor bomba” (s. 57, ‘Savaş’) “yaralı bank eskimiş çocukları hatırladıkça” (s. 60, ‘Son’) Sözün özü: Polat Onat has bir şair. Şiirin yakasını bırakmayacağını umuyorum. Bırakmayı denese bile, şairini arayan şiir onun yakasını bırakmaz. Ey okuyucu, şiirleriyle usuna ve yüreğine sokulacak ve de günlük tutuyorsan ‘tabula rasa’nda bir yer edinmeyi deneyecek olan bu şaire dikkat diyorum. AZİZ KEMAL HIZIROĞLU 10.01.2010 Eliz Edebiyat Dergisi-14 ---------------------------
Son
10.0/10 · 7 okunma
2
30
293 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.
©2022 · 1000Kitap Web Uygulaması · 2.26.42