• tüm “öteki”lere ithaftır.

    Hêjîra çiyayî
    Delala çîyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nav gul û giyayî
    Nav gul û giyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Bûk dilê zava ye
    Bûk dilê zava ye
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nazım : Kürtçe biliyor musun?
    Dünya : Hayır.
    Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
    Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
    Nazım :

    Dağların inciri,
    Dağların güzeli
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Güllerin içindesin,
    Güllerin içindesin
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Gelin, damadın yüreğidir
    Gelin, damadın yüreğidir
    İncir ağacısın
    Gam götürensin

    https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

    Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

    BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

    Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
    Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

    ---------------------------------------------------------------------

    Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

    Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

    Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

    Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

    Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

    Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

    Yavaştan kitaba geçelim.

    Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
    https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

    Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan Esra ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

    Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

    Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

    1) Nar Çiçekleri
    Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

    “Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

    “Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

    Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

    “Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

    <<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

    “Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

    Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

    Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

    “Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

    “Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

    “İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

    İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


    2)Welatê Xerîbıyê

    Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

    “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

    “Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

    Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
    Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

    Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

    “... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

    3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

    Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

    Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

    “Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

    “Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

    Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

    Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

    “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

    Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

    “5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

    “... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

    “Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

    Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

    1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
    “Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

    Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

    Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

    “Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

    Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

    Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

    “Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

    "Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

    4) Çokkültürlü Toplum

    Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

    “İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

    ------------------------------------------------------------------

    Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

    Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

    Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

    “Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

    Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

    “Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

    Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

    SON OLARAK;

    Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

    ANA DİLİ

    Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
    Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
    Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
    Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
    Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
    Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
    Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
    Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
    Hatırlar mı anamın dilini?
    Eriyip toprağa düşen sular,
    Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
    Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
    Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
    Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
    Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
    Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

    Ölürsem, dilinde saramadan seni,
    Koklayamadan kuş göğsünü,
    Gidersem gözüm açık, bundan işte!
    Anamın dili, baharın dili,
    Baharda esen yelin, akan suyun dili...
    Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

    Li-3

    Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.
  • Ehmedê Xani’nin anadilimiz için yaptıklarını bugün daha iyi anlamış durumda olduğumuzu belirtebilirim. Gerçekten de bir toplumu ayakta tutan, direği sayılan dilin çok önemli olduğunu belirtmemiz gerekir.

    Nihat Gültekin



    1932 yılında, ilk kez Latin alfabesi kullanılarak Celadet Bedirxan tarafından çıkarılan Hawar adlı Kürtçe derginin yayına başlama tarihi olan 15 Mayıs, 2006 yılından bu yana Kürt Dil Bayramı olarak kutlanıyor. Bu yıl da çeşitli il ve ilçelerde Kürt dilinin yaşam ve pazar dili haline gelmesi için eylem ve etkinliklerle kutlanmaktadır.
    2006 yılından bu yana Kürt Dil Bayramı etkinliklerinde, Kürt halkının ana dilinde eğitim başta olmak üzere, Kürtçenin kullanılması önündeki engellerin kaldırılması, Kürtçenin geliştirilmesi için çalışmaların desteklenmesi talepleri öne çıkıyor. Bir yazı ile de olsa hem dil bayramına, hem de Ehmedê Xanî’ye dikkat çekmek için yazının aydınlığına sığınıyorum.
    Kürt edebiyat tarihinde tartışmasız bir yeri olan Ehmedê Xanî eserlerini 300 yıl önce Kürtçe yazmıştır. Ehmedê Xanî'nin yaşadığı dönemde de egemenlerin Kürtçe dili üzerindeki baskısının söz konusu olmasına rağmen, yine de Xanî'nin kendi dilinde, Kürtçe eserler üretmiştir. Xanî bir çok dili bilmesine rağmen, o dönemin kullanılan dilleri yerine yazım çalışmalarında hep Kürtçeyi kullanmıştır. Ehmedê Xani revaçta olanların dilini bir tarafa bırakıp Kürtçe yazdığı zaman alışılagelmiş örf ve adetlerin dışında bir şey yaptığını çok iyi bilmekteydi. Çok yönlü olan Ehmedê Xanî’nin öne çıkan yönlerinden biri de Kürtçeye olan ilgi, alaka ve mücadelesidir.
    Xani’yi  Kürtçenin ilk savunucusu ve mücadelecisinin öncülerinden biri olarak tanımlayabiliriz. Xani Kürtçe yazmayı mecburiyetten değil gönüllü bir biçimde isteyerek seçmiştir. İktidardakilerin bütün tepkilerine rağmen farklı bir tutum sergilemiş ve kendi anadiline sahip çıkmıştır. Bu gün Ehmedê Xanî’nin türbesinin bir ziyaretgah haline gelmesi, adına kültür - sanat eylem ve etkinliklerin yapılmasında, yine Xani baba olarak anılmasında bu tutumun belirleyici bir yönü olduğunu düşünüyorum.
    Ehmedê Xani yalnızca Kürt ulusal düşüncenin öncülerinden değil aynı zamanda bilinen ilk Kürtçe sözlüğün kurucusu, Kürtçeyi geliştirme ve koruma mücadelesinin de öncüsüdür. Kürtçe yazma  nedenlerini belirtmede ve Kürtçe  konusundaki tutumuyla Kürtçeye sahip çıkma konusunda net bir tavra sahip olduğunu göstermektedir. Her ne kadar Kürtçe revaçta bir dil değilse de o, inci gibi tanımladığı Kürtçe diliyle yazmıştır. Bu gün bu dilin yazımsal alanda kısmen de olsa süregelmişse, hiç kuşkusuz Ehmedê Xani’nin önemli bir rol oynadığını  düşünüyorum.Yani bir dilin yazım dili haline gelmesini önemli bir gelişme olarak değerlendirmek gerekir. 350 yıl önce bu bilinçle hareket eden Xani’nin büyüklüğü tartışmasızdır. Aşağıdaki dizeler dilin derlenip, toparlanmasında önemli bir veri olmaktadır;
    ‘Ve aynen inci gibi olan Kürd dilini
    Derleyip topladı ve düzene getirdi
    Ve böylece kamu için cefalar  çekti’.
    Ehmedê Xani bir dili koruyup, geliştirmek  için çok önemli iki konuya dikkat çekmiştir. Bunlardan biri yeni nesiller ya da çocuklardır. Zira; ”Revaçta olanlar için değil, belki Kurmanc çocukları için” diye yazmaktadır. Bu amaçla Nubara Biçukanı yazar. İkinci konu da eğitimdir. Eserleriyle, Kürdistan medreselerinde sistemli bir müfredat yerleştirmeyi hedeflemiştir. Açıktır ki Xani’nin Kürtçeye olan aşkı Kürt halkına olan aşkından kaynaklanmaktadır. Çünkü o eserinde Kürt halkının ve Kürtçenin değerini yükseltmekte ve bunu da şu sözlerle ifade etmektedir;
    “Ki el demesin Kürtler İrfansız,
    asılsız ve temelsizdirler.
    Çeşitli milletler kitap sahibidirler
    Sadece Kürtler nasipsizdirler
    Hem düşünce adamları demesin ki Kürtler
    Amaç edinmediler aşkı
    Olsaydı eğer bir sahibimiz
    Bir yüce himmetlimiz,
    incelikleri bilenimiz
    İlim, kabiliyet, kemal, izan
    Şiir, gazel, kitap, divan,
    Bu çeşitler onun yanında geçerli,
    Paralar onun yanında mukbul olsaydı,
    Ben o zaman manzum sözlerin bayrağını,
    Dünya damının üstüne asardım
    Geri getirirdim Cizreli Mela’nın ruhunu,
    Ve diriltirdim onunla Harirli Ali’yi
    Feqiyê Teyran’a öyle bir sevinç verirdim ki,
    Edebiyata kadar hayran kalırdı”.
    Ehmedê Xanî, Kürt dili ve edebiyatının temel zorluğunun sahipsizlik olduğunu göstermiş, Kürt edebiyatında eserlerini Kürtçe yazanlardan ve  kullananlardan  haberdardır. Bundan dolayı kendinden öncekilere büyük bir saygı ve değer vermiştir. Arapçanın eğitim öğretim dili  olduğu bir dönemde, Kürtçe gibi bir dili kullanmak, Xani’nin hayata geçirmeye çalıştığı, çok cesaretli bir toplumsal tasarı idi. Xani, anadilini çok sevmesine rağmen, medresede öğrencilerine Arapça eğitim vermek zorundaydı. Ancak bu zorluklara rağmen Arapça –Kürtçe bir sözlük hazırladı. İlk Kürtçe sözlükte şunları belirtiyor;
    “Lisanın bu kelimeleri,
    Çocukların ilk meyvesine Nubar adını veren
    Ehmedê Xani tarafından  bir araya getirildi
    Eğitimli kişiler için değil
    Kuranı hatmettikten sonra
    Daha edebiyat sever olması gereken
    Kürt çocukları için yazıldı”…
    Söz konusu sözlük çok tutuldu ve hala, Kurmanci konuşulan bölgelerde dini okullarda kullanılır. Yöremizde medrese olarak kullanılan yerlerde hala eğitim kitabı olarak okutulmaktadır. Nubar adlı eserin önemi, hem ilk sözlük olması, hem de dini eğitim sisteminde yazılı Kürtçe’yi kurumsallaştırmış olmasıdır. Xanî, şu sözleriyle de;
    “Neyleyim ki epey durgundur pazar
    Ve yoktur bu kumaşa alıcılar..”
    derken, Kürtçenin derin yarasına parmak basmaktadır. O da, pazarın kesatlığı ve kumaşın alıcısının yokluğudur. Eğer bir dilin pazarı yoksa, imkanları da kısıtlıdır ve o dil öylece değersiz kalır kimse ona önem vermez. Bu bilinen bir gerçektir. Onun için Xani tüm enerjisini dile verdi, pazar oluşturmak ve kumaş alıcısını ortaya çıkarmak için uğraşıp durdu.
    “İster kötü, ister iyi olsun bu kitap
    onunla çektik biz iki yüz ıstırap
    Turfandadır bu, yavrudur ve de yeni yetişme
    Gerçi olmasa bile pek beğenilen bir seçme
    Ne var ki ben bağlardan hiç yararlanmadım ki
    Yanlışlarımı araştırsınlar, hırsızlarınki gibi
    Gönül bahçesinin taze bir fidanıdır bu
    Masum ve iffetlidir, evin yavrusudur bu
     
    İster acı, ister tatlı olsun bu, turfandadır
    Ve yaratılışla çocuk türü gibidir, o huydadır
    Halden anlayanlardan ricam şu
    Ki, kötülemesinler bu yavruyu
    Bu meyve, sulu olmasa bile
    Kürtçedir, yeter bu kadarı bile
    Narin ve nazlı değilse bile bu yavru turfandadır,
    Bana çok tatlı gelir bu
    Bu meyve olmasa bile çok lezzetli
    Bu yavru benim için çok azizdir ve sevimli.”
    Ehmedê Xani’nin anadilimiz için yaptıklarını bugün daha iyi anlamış durumda olduğumuzu belirtebilirim. Gerçekten de  bir toplumu ayakta tutan, direği sayılan dilin çok önemli olduğunu belirtmemiz gerekir. Dilin başarıya ulaşmasının  yolu da dile önem verilmesinden, yazılıp çizilmesinden ve de konuşulmasından geçtiğini belirtmek gerekir. Belki bugün  bu dilin pazarı yok, ama bu pazarın olması için yüreğimizle, beynimizle bir bayram heyecanıyla çalışmalıyız.
    Yılmadan, ümitsizliğe kapılmadan.
    Xani’nin torunları, Onun 300 yıllık hayalini gerçekleştirmek için Kürt dil bayramını kutlamaktadırlar.
    Bizler de yapılan tüm çalışmaları önemsemeli ve bu yolda yürümeliyiz. (NG/HK)
    Kaynak:
    Mem û Zîn- Ehmedê Xanî
    Nûbihara Biçûkan- Ehmedê Xanî
  • Bilinçli Okumaların Sentezi: 1

    İncelemeye başlamadan önce bir kereliğine mahsus, yukarıdaki kelimeleri ve birkaç konu hakkındaki düşüncelerimi söyleyeceğim.

    İlk defa birkaç ay önce Ankara Buluşmasında söz edildiğini duyduğum "Bilinçli Okuma" şeklinde yansıtılan, eline kağıt kalem alarak ve notlar çıkartılarak yapılan okuma çeşidini, aylar sonra ilk defa bu kitap için kullanmak beni biraz üzdü. Gönül isterdi ki daha önce başlayayım.

    Bu noktada yukarıda da bahsettiğim gibi Bilinçli Okuma kısmı için kitabı okurken notlar alarak okumamın sonucunda karşınıza Hegel'in Diyalektiğindeki Sentez kavramı ortaya çıkar.

    Normalde bir kitabı okuduğum zaman ki bu genelde roman,anı ya da biyografi olur, kitap hakkında inceleme yaparken hislerimden ve kitabın bana yaşattıklarından bahsederim. Ama Bilinçli Okuma kısmı için Felsefe, Sosyoloji,Bilim, Psikoloji gibi daha nesnel konuları seçiyorum ve bu noktada hislerimi paylaşmadan kitap hakkında birkaç alıntı ile deyim yerindeyse "Sentez" yapacağım.

    İncelemenin bu kısmına kadar gelenler için özel olarak söylemek isterim ki; normalde incelemelerim bazı kişiler tarafından "komik" diye adlandırılırken "Bilinçli Okumaların Sentezi" yazılı incelemelerim tamamıyla öznellikten uzak,resmi ve sıkıcı bir dille yazılacaktır. Bu noktada incelemelerim çok bilgilendirici olmakla beraber eleştirel gözle bakamayan "çomar,yobaz ya da bağnaz" diye adlandırılan kesimlerin bu tarz incelemelerimi okumamalarını rica ederim!

    Her zaman insanın kendi fikirlerinin arkasında korkusuzca durmasını ve düşüncelerini her yerde çekinmeden açıklamasını,söylemesini savunan birisi olarak bu şekildeki incelemelerimde de çok açık olacağım ki bu bazılarını kırabilir hatta kavga çıkartmaya çalışabilirler. Cinsellik, Din, Siyaset gibi deyim yerindeyse kırmızı çizgi olan konulara çekinmeden gireceğim.

    Bu yüzden lütfen köyünüze dönün ve bu incelemeleri okumayın :)

    Şimdi ise kalanlar ile incelememize geçelim.

    Paul Bloom adlı Psikoloji Profesörünün düşüncelerini yansıttığı Bebeklerin Ahlaki Yaşamı: İyiliğin ve Kötülüğün Kökenleri adlı kitap (Orijinal adıyla, Just Babies, The Origins of Good and Evil)
    2015 yılında Verita adlı yayınevinden çıkmıştır. (1. Baskı, Haziran 2015)
    Şu anda basımı bulunmamakla beraber okumak isteyenlere yardım etmek istediğim için bana ulaşabilirler.

    Kitap 282 sayfadır ve genel olarak Ahlak hakkında söylemler içermektedir. 100'e yakın deneyi örnek göstererek ve açıklayarak genel bir düşünce ortaya koyar.

    Kitabın genel olarak konusu 151. sayfa şu şekilde geçer:
    "Bu kitapta tartıştığım ahlaki yargıların çoğu evrilmiş adaptasyonlar şeklinde değerlendirilebilir."

    Yani bu noktada kitapta da geçen bazı örneklerdeki gibi insanın hayatta kalabilmesi için oluşturduğu bazı düşüncelere zamanla Ahlaki Yargı denilmeye başlanmış. Sırası gelince yazacağım bunu da...

    İlk başta karşımıza çıkan 23. ve 24. sayfalarda olan Ahlak'ın bir çeşit kültürel, geleneksel durum olduğunu şu şekilde yazar:

    "istisnasız herkes kendi yerel adetlerinin ve mensup olduğu dinin diğerlerinden üstün olduğuna inanır.
    "O esnada sarayında bulunan Yunanları huzuruna çağırdı ve babalarının ölmüş bedenlerini yemeleri için ne kadar para isteyeceklerini sordu. Dünyadaki bütün paraları verse bile bunu yapmayacaklarını söylediler. Daha sonra, Yunanlar oradayken ve söylenenleri anlayabilmeleri için bir tercüman da hazır bulunurken, gerçekten de ebeveynlerinin ölmüş bedenlerini yiyen Callatiae kabilesine mensup bazı Hintlilere bu bedenleri yakmak için ne kadar para isteyeceklerini sordu. Dehşete kapılıp çığlık attılar ve böyle korkunç bir şeyin sözünü dahi etmemesini istediler. Adetlerin nelere kadir olduğu buradan da anlaşılabilir.

    Kitabın bu kısmında da anlaşılacağı gibi Ahlak birazcık da genellemelere, geleneklere ya da kültürlere de bağlıdır.

    Kitabın 114. ve 115. sayfalarında ise Irkçılık denilen kavramın ve Irkçılığın Kökenlerinin çocuklara kadar gittiği anlatılır.

    "Bebekler yalnızca tanıdık insanlardan değil, aynı zamanda tanıdıkları türden insanlardan da hoşlanırlar.
    (Bu noktada yapılan deneyden bahsediyor.) ...Bu bulgular ırkçılığın kökenine ilişkin basit bir teoriyi destekler niteliktedir: Bebeklerin tanıdık olana yönelik uyumsal eğilimi vardır, böylelikle tanıdıklarına benzeyen kişiler için bir öncelik, benzemeyen kişilere karşı ise bir ihtiyat geliştirirler."

    Kitabın isminden de anlaşılacağı gibi insanlığın başlangıcı,temelleri olan bebekler üzerinde çalışılarak ulaşılan bazı sonuçlar kitapta anlatılmaktadır.

    Yine 117. sayfada da geçtiği şeklinde Irkçılık bir çeşit kendin gibi gözükeni tercih etme şeklinde ortaya çıkar: "...tanıdık olana iltimas geçme eğilimimizin..."

    Yukarıda da bahsetttiğim gibi "benzerlik" olgusu yine 121. sayfa da "dil benzerliği" üzerinden şu şekilde geçer:
    "...sizinle aynı dili konuşan kişiyle arkadaş olmak kolaydır..."

    Özel olarak üzerinde durduğum ve günümüzde bazı kesimler "Kadın-Erkek ayrı eğitim görmeli!" şeklindeki haykırışlarına karşı olarak öne sürülebilecek bir olgu olarak "Temas Hipotezi"nden bahsetmek isterim.

    Kitabın 123. sayfasında da şu şekilde geçen: "Irk bakımından heterojen olan okullardaki beyaz çocuklar, resimlerdeki karakterlerin ırkından etkilenmemiştir."

    Yine aynı kitabın 201. sayfasında da şu şekilde geçen: "Demek ki çocuklarının ırkçı olmamasını engellemek için onları karma okullara gönderen aileler gayet mantıklı davranmaktadır."

    Bu noktada Kadın ile Erkeği ayırmaya çalışan kesim sanırım cevabını almıştır.

    Kitabın 127. sayfasında ise insanlar her şey üzerinden ayrımlaştırılabileceği ve gruplandırılabileceği örneklerle açıklanıp "...yazı-tura aracılığıyla dahi insanların gruplaştırmanın mümkün olduğu..." ortaya çıkarılmıştır.

    141. sayfadan itibaren Ahlak ile Din beraber gitmekte olup kitap içerisinde de neden din ya da neden din geçiyor sorusu 205. sayfada şu şekilde cevaplanmıştır:
    "...dini ele almayan hiçbir ahlak tartışması, tamamlanmış sayılmaz."

    206. sayfada ise Din ile Ahlak bağıntısı irdelenmekle beraber iki farklı görüşte ortaya konulmuştur. "...bireylerin Tanrı inancı yoksa bile iyi olabileceklerini, fakat bu iyiliğin bir kısmını dini değerlere sahip bir toplumda yetişmeye borçlu olduklarını savunur."

    Bir diğer görüş olarak ise; "Christopher Hitchens'ın dinin "şiddet dolu, mantık dışı,tahammülsüz,ırkçı, aşiretçi ve bağnaz olduğunu..." savunan düşüncesini benimser. "

    Bu noktada yine kitapta geçen şekliyle insanların da dini ahlak konusu için farklı şekilde yorumlayabilecekleri anlatılır.. Yani bir kesim Kutsal sayılan kitaplarında iyilik yap yerlerini okuyup iyilik yapabilir, bir kesim ise öldür yazan yerleri okuyup insanları öldürebilir...

    210. sayfada ise din yine de faydalıdır şeklinde bir yorum olarak: "...hızlandırıcı işlevi görebilirler." denir.

    141. sayfadan itibaren ise din üzerinden giderek temizlik kavramlarının kullanılmasını cinsellik ile ilişki içine sokar, ve örnekler ile durumu açıklar.

    159. sayfada ise din-temizlik-cinsellik konusu ise :"Hıristiyanlık ve Sihizm'deki vaftiz ya da İslam'daki abdest gibi." diye örneklendirir.

    195. sayfada ise Ahlak ile ilgili araştırmalar yapmanın, bir açıdan da insanın ahlakı kendi kendine geliştiremeyeceğini ve buna ek olarak bir "üst akıl" olması gerektiğini ve eğer ahlak çözülürse "...Tanrı'nın varlığının kesin kanıtına doğru götürür." şeklinde açıklar.

    196. sayfada ise bu durumun tam tersi açıklamasını da yaparak Tanrı'ya ulaşılamayacağını ve "üst akıl" şeklinde yansıtılan olayın aslında "...gelişkin ahlakımız da insan etkileşiminin ve insan zekasının ürünüdür." şeklinde açıklamasını yapar.

    Kitapta ve daha geçenlerde de burada da geçen bir olay ile de bağlantılı olan kısmını da sizinle paylaşmak isterim.
    Yazar 189. sayfadan itibaren "Ahlaki Tercih" ile "Ahlaki Tutum"un farkını anlatıp bu noktada ikisini karıştırmamak gerektiğini söyler.

    "Ben kuru üzümden hoşlanmam.Fakat bu ahlaki bir tutum değil, bir tercihtir. Bu yüzden, başkalarının kuru üzümden hoşlanıp hoşlanmaması umurumda değildir, kuru üzüm yiyenlerin de cezanlandırılması gerektiğini düşünmem."

    Bu açıklamayla beraber geçen günlerde buradaki bir arkadaşımıza da giyiminden dolayı hakaret eden o "gelişmemiş varlık" için ve diğer kesimler için de söylemek istediğim: Din sizin için bir ahlaki tercihtir. Bu yüzden de kendi dini inançlarınıza göre kimseye şu şekilde giyineceksin, bu tarz düşüneceksin diye karışamazsınız. Haddinizi bilin!

    İncelememi bitirmeden önce de son nokta olarak bir çeşit tartışma konusu olarak da seçilebilecek olan "Uç noktalar neler?" adlı soru ile 211. sayfadaki yazıları paylaşmak isterim.

    "1500'lerin Paris'inde, eğlenmek amacıyla bir kediyi ateşe doğru sarkıtmak gayet kabul edilebilir bir şeydi...
    ...peki ya bir sonraki adım, hayvanları avlamayı, yemeyi ve tıbbi araştırmalarda onlardan yararlanmayı bırakmamız mı olacak?"

    Yine kitabın devamında da bu soruya cevap veriyor yazar...

    Kitap hakkında yaptığım incelemeyi buraya kadar okuyabilenlere teşekkür ederim. Kitap hakkında fazla derine girmeden aldığım notlar eşliğinde yaptığım "Sentez"in sonuna geldik.

    Kitap içerisinde geçen ya da alıntı yapılan kitaplar listesi:
    Freud-Uygarlığa Dair Hoşnutsuzluğumuz
    Alison Gopnik- Filozof Bebek
    Ahlak Psikolojisi El Kitabı (Moral Psyhology Handbook)
    Peter Singer- Genişleyen Ortam (The Expanding Circle)
    Robert Wright- Tanrı'nın Evrimi
    David Brooks- Sosyal Hayvan
    Leslie Irvine- Biz ve Onlar (Us and Them)
    Gordon Allport- Ön Yargının Kökeni Üzerine( On The Nature of Prejudice)
    Adam Smith- Ahlaki Duyguların Teorisi
    Chiristopher Boehm- Ormandaki Hiyerarşi
    Jane Goodall- Gombe'nin Şempazeleri

    Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim.
  • “Fi-Zilal-il Kur’an” tefsirinin sahibi Seyyid Kutup dikkat edilirse bir gazetecinin ve bir politikacının tabi’i sanatı olan yaldızlı ve heyecanlı yazıları ile okuyuculatını vecde getiren bir hatiptir. O, kapalı bir hazineyi satılığa çıkaran bir tellal gibi, İslamiyeti yalnız övmekte, içini açıp cevherleri teşhir etmeyip, İslam alimlerini ve onların kitaplarını sanki gençlerden saklayıp, kendi görüşlerini din bilgisi olarak teşhir etmektedir.

    Bir artist rolü ile okuyucularını teshire çalışırken, çok yerde tezatlara düştüğünü, kendi kendini yalanladığını anlayamamıştır.

    İslamiyeti kendine göre yorumlaması, yazdıklarını benimseyenlerin küfre kadar götürmektedir.

    Bakınız mesela Maide suresinin 115. Ayetini tefsir ederken “Semadan sonra inme kıssası, hıristiyan kitaplarında, Kur’an-ı Kerimde varid olduğu gibi zikredilmez. Hazreti İsa’nın vefatından çok sonra kaleme alınmış olan bu İncillerde…) demektedir. Halbuki “hazreti İsa’yı öldürmediler, Onu asamadılar” ayeti kerimesini daha önce kendisi uzunca açıklamıştı. Ayeti kerimeler İsa Aleyhisselam’ın öldürülmediğini açıkça belirtiyor. Nisa suresi 157. Ayetinde: “O’nu öldürmediler ve asmadılar” buyruluyor. Seyid kutub’un öldürüldü diyerek tefsir ettiği ayete ise “teveffi” dedildiğini, yani göğe çıkarılma işinin tam olduğunu haber veriyor.

    İsa (Aleyhisselam’ın) öldürüldüğünü savunarak Ehli sünnetten ayrılan Seyyid Kutup’un ne denli cahil olduğunu şimdi daha iyi anlayacaksınız.

    İBNİ TEYMİYYE’Yİ ÖVÜYOR
    “Cihan Sulhü ve İslam” kitabında ibni Teymiyye’ye bağlılığını göstermekten geri kalmayan Seyyid kutup’un görüşlerinden bazı misaller vereceğiz. İnanın bu birkaç tanesini yüzlercesi arasından sizin için seçiyoruz.

    Yine Cihan Sulhü ve ve İslam kitabında şöyle diyor: “Devletçilik sahasında çalışmalar henüz pek azdır. İslamın bu tarafı gereği kadar açıklanamamıştır.”

    Kutup, İslamın bu tarafını kendisi açıklayacakmış. Hâlbuki 600 senelik Osmanlı devletini, kanunları, anayasaları, fetvaları, arşivlerdeki fetvaları, sayılamayacak kadar çoktur. İslam’da devletçiliği anlatan binlerce kitabı incelemek için bir ömür harcamak gerekir.

    “İslam ve medeniyetin Problemleri” adlı kitabında bakın ne diyor:
    “İslam toplumunu inşa ederken, bağlı olduğumuz şey, İslam fıkhı değildir. Bu fıkha yabancı kalmıyor isek de, bağlı olduğumuz şey, İslam yolu, İslam düsturu, İslam anlayışıdır.”

    Fıkıh kitapları ve asırlar boyunca yazılan devletçilik kitapları İslam yolu değil de Seyyid Kutup’un açıklayacağı yol İslam yolu imiş.

    Yine “Cihan Sulhü” kitabında: “İslam’a göre bütün insanlar, birbirlerine yakın bağlarla bağlı bir ailedir.” diyor.

    Gazali’nin “Kimya-ı Saadet” adlı kitabında bildirdiği bir hadis-i şerifte ise şöyle buyruluyor:
    “İmanın temeli ve en kuvvetli alameti, müslümanları sevmek, kâfirleri sevememektir.” buyrulmakta ve Mücadele suresini son ayeti kerimesi zikredilmektedir: “Allah’u Teâlâ’ya ve kıyamet gününe iman edenler, Allah’u Teâlâ’nın düşmanlarını sevmezler”

    Yani Allah’u Teâlâ ve Peygamberi, müminler ile kâfirleri ayırmamızı emrediyor. Yalnız müminlerin kardeş oldukları, bir kalenin duvarı gibi sapa sağlam aile olacakları bildiriliyor.

    Seyyid kutup yine “Cihan Sulhü” kitabınca şöyle diyor: “İslamiyet diğer dinlere nefret manasını taşıyan dini taassubu kabul etmez”

    Bu cümleler biraz tanıdık geldi nedense değil mi kardeşler? Her neyse, Seyyid Kutup kâfirleri sevmemeye taassup damgasını vuruyor.
    İmam-ı Masum Hazretleri 29. Mektubunda şöyle buyuruyor: “Kâfirleri sevmemek, onlara kalp ile düşmanlık etmek ve darul harpte bulunanlarına sert davranmak ve onlarla muharebe etmek Kur’an-ı Kerimde açık olarak emredilmiştir. Kur’an-ı Kerime uymamız farzdır.”



    ZEKATTA İBNİ TEYMİYYE’YE TABİ
    Seyyid Kutup “Cihan Sulhu ve İslam” kitabında şöyle diyor: “Zekât, her sene esas servetten yüzde iki buçuk mikdarında tahsil edilir. Bu vergiyi (vergi diyor) her vergiyi tahsil ettiği gibi, ancak devlet tahsil eder. Sarf edilmesi ile vazifeli olan da, devlettir. Yüzyüze ve iki ferd arasında meydana gelen bir muamele değildir. İşte zekat bir vergidir. Bunu devlet tahsil eder ve belirli yerlere sarfeder…. Eğer bu gün bazı kimseler zekâtını bizzat kendi elleri ile dağıtıyorlarsa, bu, İslamın farz kıldığı bir şekil ve nizam değildir.”

    Seyyid Kutup, zekât üzerinde de İbni Teymiyye’nin sözlerini tekrar etmekten kendini alamamıştır. Burada da Ehli Sünnetten defalarca olduğu gibi ayrılmıştır.

    Hani kafadan “bu böyledir” demekten daha kolay bir şey yoktur herhalde. İslam âlimleri ise deliller ile konuşurlar.

    ZEKÂT MESELESİNİ BİR AÇIKLAYALIM!
    Yeri gelmiş iken bu konuda bir açıklama yapmak ve Sahabe efendilermize atılan iftiraya değinmek gerekiyor.

    Ehli sünnet dört mezhep imamı sözbirliği ile bildiriyor ki. “zekat” demek “bir müslümanın tam mülkü olan zekat malı”nın yani helal yoldan malik olduğu, elindeki zekat malının belli bir kısmını, Kur’an-ı Kerimde bildirilen sekiz sınıf müslümandan yedisine temlik, teslim etmesi, vermesi demektir. Hanefi mezhebinde bunlardan yalnız birine de verilebilir.
    Bu 7 kimse: fakir, miskin, amil (hayvan zekatını ve öşür denilen toprak mahsulünü toplayan kimse) hac ve gazada olan kimse, evinden ve malından uzak kalmış olan ve borçlu olan ve azad olacak köledir.
    MÜELLEFİ KULUB NESH EDİLDİ
    Sekizinci Sınıf “mellefi Kulub” denilen kimseler olup, kalplerine iman yerleştirilmesi istenilen veya kötülükleri önlenmek istenilen bazı kafirler ve yeni iman etmiş olan bazı zayıf müslümanlar idi. Resulüllah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bunların üçüne de zekat verirdi.
    Fakat Hazreti Ebubekir zamanında, Beytül Mal emini olan Hazreti Ömer, (İbni Abidin’de delil olarak yazılı olan) ayeti kerimeyi ve (kütübü sitteninde hepsinde olan) “Mu’az” hadisini okuyarak, “müellefi kulub olanlara zekat verilmesini Resulüllah nesh eylemiştir” dedi. Halife ve Ashab-ı Kiramın hepsi bunu kabul ederek ayrıca icma hâsıl oldu.

    Nesh Resulüllah hayatta iken olur, İcma ise vefatından sonra olur. Bu inceliği anlayamayanlar, bunu Hazreti Ömer’in neshettiğini zannediyorlar. Ashab-ı Kirama ve fıkıh âlimlerine dil uzatıyorlar. “Bedayi” ve diğer kitaplarda bildirildiği gibi, İslamiyete yardım için, düşmanın zararını önlemek için onlara para ödenebilir ama bu zekât kısmından değil, başka bölümden ödenir.

    Zekat konusu ayrı bir bölüm gerektirdiğinden burada noktalıyoruz…

    DEVLET TOPLUMUN MALINI İSTEDİĞİ GİBİ ALIRMIŞ!
    Seyyid kutup “Cihan Sulhu” adlı kitabında hezeyanlarına devam ediyor. “Devlet yalnız vergi yolu ile değil, şahsi mülkiyetlerden ihtiyacın gerektirdiği miktarı karşılıksız ve iade etmemek üzere alır. Toplumun umumi ihtiyaçlarına harcar” diyor.

    Aslında tam bizim devlet adamlarına göre bir fetva. Onlarda nereden vergi alsak diye düşünüyorlardı. Bak düşünmenize gerek yok, Seyyid Kutup’un aklına uyarak milleti soyabilirsiniz.

    “Mecelle” de geçtiği üzere “Başkasının mülkünü kullanmak için emrolunamaz”. Mesela filancanın malını, falanca kimseye ver diye birisine emredilemez.
    “Dürrül Muhtarda” da: “Bir kimsenin malı, onun gönlü rızası olmadan alınırsa helal olmaz” buyruyor.

    İmam-ı Ahmedin Müsnedinde ve Ebu Davud’da geçen bir hadis-i şerifte ise Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Bir kimsenin malı, onun gönül rızası olmadan alınırsa helal olmaz.”

    Seyyid Kutup’un sosyalist yaklaşımı, İslamiyet’ten ne kadar uzaklaştığının da bir göstergesi. Çünkü onun savunduğu sistem adaletin olmadığı sosyalist sistemlerde mevcuttur. İslam’da ise kapitalist bir sistem yoktur. Herkes alın terinin, çalışmasının karşılığını bulur. Devlet de, reisler de milleti sömürmez.

    HIRSIZ SOYAR, DEVLETE YARAR!
    Yine Cihan Sulhu adlı kitabına şöyle diyor: “Yağma, soygunculuk, gasp, hırsızlık, rüşvet, hile ve faiz, ihtikar ve bunlara vesile olan yollardan şahsi mülkiyet meydana gelmez. Devlet istediği zaman bunu tamamen veya kısmen hazineye alabilir. Tarihi örnekler, bu hakkın tamamen devlete verildiğini göstermektedir.”

    Haksız kazançlar elbette helal değildir. Devletin bunlar istediği zaman değil hemen geri alması lazımdır fakat geriye aldığı, devletin olmaz. Bunları sahibine ulaştırması lazımdır. Devletin vazifesi, acizin hakkını zalimden alıp, ona yardımcı olmaktır. Bunu mazluma ulaştırmayıp hazineye alırsa o hırsızdan ne farkı kalır?

    İbn-i Abidin beşinci ciltte şöyle demektedir: “haramdan elde edilen, mesela gasp edilen mallar sahiplerine geri verilir. Böyle mallar, Beytül malın olmaz. Bütün müslümanların ortak malı da olmaz.”

    SAHABE-İ KİRAMA DİL UZATAN
    Seyyid kutup “İslamda Sosyal adalet” adlı kitabında mezhepsizliğini ve sahabeye olan kini kusmaktan geri durmamıştır. Bakın 247. Sayfasında ne zırvalıyor:
    “Beni Ümeyyenin iktidara gelişi zararlı oldu. Hazreti Ömer birkaç sene daha hilafette kalsaydı veya Hazreti Ali üçüncü halife olsaydı yahut hazreti Osman iktidara geldiğinde yirmi yaş daha genç bulunsaydı, İslam tarihinin çehresi daha başka olurdu. Hazreti Ömer, zenginlerin artan mallarını alıp, fakirlere eşit tevzi ederdi”

    Bu yazılarında Hazreti Osman (Radıyallahu Anh) ın idaresiz, beceriksiz olduğunu ima ediyor. Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) ise “Osman halife olamaya daha layıktır, muktedirdir” buyuruyor. Şimdi acaba hangisine hak vereceğiz?

    O halde Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) yanılmış mıdır? Peygamberimiz ise şöyle buyuruyor: “Allah’u Teâlâ, doğru sözü Ömer’in dili üstüne koymuştur”…

    ALİM DEĞİL, DİN ÖĞRENİLMEZ
    Seyid kutup’un “bana göre”lerini saymakla bitiremezsiniz. Bu gün hem müslüman hem sosyalist geçinen “yeşil komünistlerin” ilham kaynağı olan Seyyid Kutup yine birçok reformist tarafından övülmekte ve fikirleri gençlere aşılanmaya çalışılmaktadır.

    Ancak Seyyid Kutup bir alim değildir, dini ondan öğrenenler bu sebeple büyük bir hata etmiş olurlar.

    Kendince bir mücadele vermiş ancak İslam’ı ideolojiyle yorumlama ve alanı olmadığı halde tefsir yazma gibi hatalara düşmüştür.

    İslam’ı İslam alimlerinden öğrenmek en uygun olanıdır
  • --- Bu inceleme ufak tefek (belki de büyük) 'spoiler'lar içerebilir arkadaşlar. Sonra demedi demeyin:)---

    Türkiye'de henüz herhangi bir Hasan Ali Toptaş kitabı okumamış 8 kişiden biri olarak, gerçek bir baskı ve endişeyle açtım kitabın kapağını...

    Artık bu buluşma gerçekleşmeli, ben de ortamlarda herkes gibi Hasan Ali Toptaş konusu açıldığında üzerine bir çift söz söyleyebilmeli, 'Türkçe'yi çok akıcı kullanıyor', 'betimlemeleri harika', 'ne kadar duru bir dili var' gibi kalıplar kullanarak kendimi ifade edebilmeliydim...

    İşte bu şartlarda başladı okuma süreci ve haliyle ilk sayfalar baya zor geçti benim açımdan. Hatta itiraf etmem gerekir ki, anlatıcı, eşine babasının yaşadığı problemin gerçek nedenini ilk kez anlatırken kitabı yarıda bırakmayı dahi düşündüm. Yeni bir Zülfü Livaneli vakası mı yaşayacaktım yoksa? Hasan Ali Toptaş da mı asıl konuya odaklanıp geriye kalan detayları çalakalem yazan bir yazardı? Çünkü kitaptaki çiftin 5 yaşında çocuğu olduğuna göre minimum 6-7 yıldır evli olmaları gerekiyor. Bunun bir de flört dönemi var tabii... Hadi biz yine de 6 yıl diyelim... Yahu bir insan 6 yıl boyunca babasının neden tek bacağının olmadığının gerçek sebebini karısına anlatmaz mı? Bunun hiç gerçek hayatta bir karşılığı var mı sizce?

    Hayır Aziz Amca'nın bacağı uyuşturucudan falan kesilse hadi, bir nebze anlarım durumu. Adam şoför yahu; kaza yapmış ve bacağı kurtaramamışlar. Herkesin başına gelebilecek bir durum. Ortada bir gizem falan da yok. O zaman neden 6 yıl boyunca karına anlatmazsın ki?!

    Konuyu bu kadar uzatmış olmamı garip karşılayabilirsiniz ama bence önemli bir konu. Çünkü okuduğum kitapların ilk bölümlerinde bu tip durumlarla karşılaştığımda bir anda kitaptan kopup uzaklaşabiliyorum. Ancak bu sefer 'yarım bırak jokeri'ni kullanmak istemedim açıkçası. Yine de Toptaş'ın, Aziz karekterinin başından geçen kazayı bize anlatmak için seçtiği yöntemi yetersiz bulduğumu ve burada bir çeşit yazar tembelliği yapıp kolaya kaçtığını belirtmeden geçemeyeceğim...

    -----------------------------

    Kitabı okuyanlar çok iyi bilirler ki, bu kitap üzerine dönen tartışmalardan birisi de 'Hasan Ali Toptaş çok mu tekrara düşmüş, yoksa anlatmak istediklerini pekiştirmek için sık sık tekrar yoluna mı başvurmuş' meselesidir.

    Yani Denizli-Ankara arasında süregelen yol hikayeleri, kasabaya geliş, kapının girişini engelleyen uzun asma yaprağı, akşamları eve doluşan misafirlerin tek tek isim listesi ve benzer birkaç konu kitap boyunca neredeyse copy-past yöntemiyle sık sık tekrar ediyor. Tartışma da bunun üzerine dönüyor.

    Ben bu tartışmada 'tekrarcı' ekibin içerisinde görüyorum kendimi. Çünkü amaç pekiştirme olsaydı, aynı konular yeni detaylar da eklenerek farklı şekillerde de anlatılabilirdi. Mesela geçenlerde okuduğumuz Dino Buzzati 'nin Tatar Çölü adlı eseri, konusu itibariyle tekrara düşülmesi en elverişli kitap olmasına rağmen, konuda evet ama anlatımda herhangi bir tekrara rastlamıyorsunuz.

    Ancak Toptaş böyle bir zahmete girmeyi gerek görmemiş. Her kasaba sahnesinin belli bir rutini var. Eve gelen misafirlerin sıralaması bile neredeyse aynı. Eve geldikten sonra yapılanlar da öyle... Bu sahneler, olayı yaşayanlar için böyle olabilir. Yani kişiler, konuşmalar, odadaki gerginlik falan aynı olabilir. Ancak bunu bir kurguda işlerken yazıya da aynı sıralamayla geçirilmesi benim nazarımda bir tekrardır deyip bu bahsi de kapatıyorum...

    ---------------------------

    Kitabın isimsiz baş karakteri olan yazarın nasıl bir kişiliği olduğunu çözmek kolay değil... Karakterin yazar olması, ailesinin Denizli'de yaşaması ister istemez bu kitap otobiyografik bir kitap mı sorusunu sordurmuş okurlara... Toptaş ise bunu önceden kestirdiği için kitabın içerisinde kızıl sakallı akademisyene salladığı bölümde 'hayır, bu kitap otobiyografik değil' anlamına gelen mesajlar vermiş okuruna. Sonrasında yaptığı bir röportajda da ayrıca belirtmiş zaten... Ancak bence her roman farklı seviyelerde otobiyografik izler taşır. Zaten bu kitapta da pek çok detayın, özellikle akrabaların, gözleme dayalı bir bilinçle yazıldığı çok açık. Bu insanlar veya benzerleri mutlaka hayatının bir döneminde Toptaş'ın çevresinde bulunmuşlar...

    Ana karakter, dışarıdan bakıldığında bol bol türkü dinleyen, anne-babasının sözünden çıkmayan, onlar için her türlü fedakarlığı yapan, sık sık gözyaşı döken, naif, insancıl, içimizden biri gibi bir profil çiziyor... Ancak detaylara bakıldığında onun kibirli, çevresindekilere biraz tepeden bakan farklı bir yanının olduğunu da görmek mümkün... Özellikle akrabalarıyla yan yana geldiğinde o şehirli-yazar kimliğinden gelen kibir kendini inceden de olsa hissettiriyor...

    -------------------------

    Hasan Ali Toptaş'ın meşhur betimlemeleri konusuna gelirsek; evet gerçekten usta işi betimlemeler var kitapta. Ancak buraya da bir şerh koymadan geçemeyeceğim. Toptaş, betimlemeleri kitabın bütünselliği içinde değil de ana konunun dışında spot spot şeklinde kaleme almış. Demek istediğim; yazar karakter kitapta ne zaman sigara içmek için balkona veya bahçeye çıksa bilin ki orada betimleme yapacak:) Yani betimlemeler reklam arası gibi karakterin sigara molalarında araya serpiştirilmiş. Oysa ki, Hüseyin Dayı'nın sarı tesbihi gibi daha çok detay eklenerek, insanlar üzerine de biraz daha tasvir ve tahlil yapılabilirmiş bence...

    Ancak dil olarak Toptaş'ın gerçekten de çok sade ve akıcı bir dili olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Zaten kitabın sonunda kendi kendime şu tespiti yaptım: Dili o kadar kuvvetli ve akıcı ki, bütün kusurlarını örtecek kadar güçlü bir kalemi var! Ancak bu kitabında diline ve üslubuna o kadar güvenmiş ki, inceleme boyunca anlatmaya çalıştığım gibi pek çok bölüm bu özgüvenin etkisi altında aceleye gelmiş... O yüzden Hasal Ali Toptaş'ın ilk kitaplarından birini fırsat bulursam mutlaka okumayı düşünüyorum...

    -----------------------

    Listemde daha yazacağım çok şey vardı ama zaten yeterince uzayan bir incelemeyi daha da uzatıp vaktinizi almak istemediğim için burada sonlandırıyorum...

    Her şeye rağmen bu kitap insanın zihninde hoş bir tat bırakıyor. Bende de öyle oldu. Gözüme batan detayları halının altına süpürdüğümde 2 günde biten su gibi bir kitap kaldı geriye...

    Artık üzerimdeki baskıyı da attığıma göre, Toptaş'la bundan sonraki buluşmalarımız eminim çok daha pozitif ve verimli geçecektir...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • Zodyak Kuşağını eskiden beri tanıyanlar ve gökyüzünün büyülü bilgeliğini yetkin bir şekilde kullananların başında Kızılderililer gelir. Kızılderililer, Zodyak Kuşağını bir Şifa Çemberi olarak tanımlarlar ve insan özgü her türlü problemin bu çember sayesinde çözülebileceğine inanırlardı.Bu Büyülü Çemberin rehberliğinden faydalanarak, yaşamlarına yön verirler, önemli tarihlerini belirlerlerdi. Değişik yaşlarda, değişen enerjilerinin akışını sağlamak ve kendilerini farklı şartlara adapte edebilmek için kendi yaşamlarının doğum-ölüm-yeniden doğum çemberini tanımayı isterlerdi. Onlara göre, her insanın doğduğu tarih Şifa Çemberine giriş noktasını ve madenler-bitkiler-hayvanlar alemine, yani kısacası dünyadaki yaşama katılımını belirlerdi. Siz de kendi doğum tarihinize göre, kadim Kızılderili bilgeliğinden yararlanabilir, yaşamınıza rehberlik sağlayabilirsiniz. Kızılderili Mitolojisi
    Gökteki Yıldızlar: Ayının Peşinde!
    Avcı, balıkçı, çiftçi gibi, geçimlerinin topraktan ya da denizden sağlayan bütün insanlar, hava, yıldızlar ve mevsimlere ilişkin bir şeyler bilmek zorundadır. Her çeşit üretim çabası, doğrudan doğruya doğa tarafından yürütülür ve bunlarla uğraşan insanlar, bu gerçekleri bilir. Kuzey Amerika Kızılderilileri'nin büyük törenleri, mevsimden mevsime yapılır. Bazı törenler, mevsim dönenceleri ve gece-gündüz eşitliği temeline dayanır. Diğerleri de gökyüzündeki bazı yıldızlar ya da yıldız kümelerine ilişkindir. Bazı nedenlerden dolayı, Kuzey Amerika Kızılderilileri'nin yıldız bilimleri kaybolmuştur. İlk neden, törenler için karar verme yetkisinin yalnızca rahiplerin açıklayabildiği gizli sırlara bağlı kalması ve rahiplerin de bu sırları,yalnızca kendilerinden sonra rahip olmak üzere yetiştirdikleri kimselere söylemesidir. İkinci neden, Kızılderilililer'in bildiği bir çok burç ve takım yıldızının Avrupa bilgilerinde karşılığının bulunmamasıdır. Üçüncü neden de, Kızılderilileri inceleyip bilgi derleyen kimselerden birçoğunun, kendi kültürlerinin astronomisine ilişkin hiçbir şey bilmeyen, şehirli sade vatandaş olmalarıdır.

    Muskuakiler (Sarı toprak insanları), ya da Tilkiler, kendileriyle birlikte olan Saukalarla (Kızıl toprak insanları) birlikte Avrupalılar'ın akınları ve Irokian saldırıları sonucunda daha batıya doğru sürülen ve Algonkian dilini konuşan Kızılderili toplulukları arasındaydılar. Verimliliği ve nehirlere yakin olması nedeniyle seçtikleri asıl topraklarında Tilkiler, kemerli, hasır kaplı çadırlardan ve yazları kullanmak üzere, etrafı mısır tarlalarıyla çevrili, ağaç kabuklarından yapılmış evlerinden oluşan bir köy kurdular. Mısır ektikleri tepelerin arasına fasulye ve kabak ektiler ve hasat ettikleri ürünleri kurutup kışın kullanmak üzere depoladılar. Başka kabilelerde, özellikle Algoniakan Dili'ni konuşan diğer gruplarda da bu ayıya ve onu avlamaya çalışan avcılara ilişkin, benzer öyküler bulunmaktadır. Bu öykü, "Derler ki, bir zamanlar…" gibi başlayan kalıplaşmış öykü açılışlarının güzel bir örneğidir. Böyle bir başlangıç, anlatılacak olan öykünün içinde, öyküyü anlatan kimsenin kişisel gözlem ve deneyimlerinin bulunmadığı, belirtilmektedir. Bu öyküde, küçük öykülerden daha çok, büyük destanlarda daha sık kullanan kalıplaşmış öykü kapanışlarının da iyi bir örneği bulunmaktadır. Aşağıda sizlere sunacağım öykü,daha uzun ve büyük bir gerçek oluşum öyküsünün,belki de yalnızca bir parçasıdır ve asil uzun öykünün diğer parçaları kaybolmuş olabilir.

    Derler ki, bir zamanlar, çok eskiden, kışın ilk aylarıymış. Bir gece önce kar yağmış ve bu ilk kar, ertesi gün, yerde öylece taptaze duruyormuş. Günün ilk ışıklarıyla birlikte, sabahleyin erkenden üç delikanlı, avlanmaya çıkmışlar. Delikanlılardan biri, adı "Sıkı Tut" olan köpeğini yanına almış. Nehir boyunca dolaşıp küçük koruluklara girmişler ve sonra fundalık, çalılık ve ağaçların daha bodur; ama kalın olduğu bir tepenin yamacına gelmişler. Burada çalılıkların arasında dolaşırken genç avcılar, bir iz bulmuşlar ve bu izi takip etmeye başlamışlar. İzler, onları tepenin yamacındaki bir mağaraya götürmüş. Böylece bir ayı ini bulmuşlar.

    "Hangimiz içeri girsin de ayıyı sürüp dışarı çıkarsın?" diye birbirlerine sormuşlar genç avcılar. Sonunda en büyükleri, "Ben girerim" demiş, dizlerinin üzerinde emekleyerek ayinin inine girmiş ve ayıyı sürüp dışarı çıkarmak için yayıyla onu dürtmeye başlamış. Bir süre sonra mağaradaki genç, arkadaşlarına "Geliyor! Geliyor!" diye seslenmiş. Ayı, kendisini zorlayan avcıdan kurtulmuş ve kendisini mağaranın dışına atmış. Avcılar da onun peşinden gitmişler. "Bakın!" diye bağırmış en gençleri. "Bakın, ne kadar da hızlı gidiyor. Kuzeye doğru, soğukların geldiği yerlere gidiyor." Genç avcı, ayıyı çevirip diğerlerine doğru sürmek için hayvanin peşimden koşup uzaklaşmış. Ortanca avcı, "Dikkat!" diye bağırmış. "İste geliyor! Doğuya, öğle zamanının geldiği yere doğru gidiyor. Koşun kardeşler. Gittiği yer işte orası."

    O ve küçük köpeği de, ayıyı geri çevirmek için olanca hızlarıyla batıya doğru koşmuşlar. Genç avcılar ayıyı kovalarken en büyükleri, eğilip söyle bir bakınmış. "Oooo!" diye haykırmış. "Altımızda Yeryüzü Büyükannemiz var. Bu ayı, bizi gökyüzüne doğru götürüyor. Haydi kardeşler, çok geç olmadan geri dönelim."

    Ama artık çok geç olmuş. Gökyüzü ayısı, onları çok, çok yükseklere götürmüş. Sonunda avcılar, ayıyı yakalayıp öldürmüşler. Akçaağaç ve somak dallarını üst üste yığmış ve bu dal yığınının üstünde de ayıyı parçalara ayırmışlar. Akçaaagaç ve somakan sonbaharda kan kırmızısına dönüşmesi iste bu nedenledir. Daha sonra avcılar ayağa kalkıp hep birlikte ayinin başını doğu yönüne atmışlar.

    Simdi, kışın, sabahleyin erkenden, tanyeri ağarmadan az önce ufkun hemen altından ayı başını andıran bir takımyıldızı kümesi belirir. Daha sonra da avcılar, ayının omurga ve belkemiğini uzaklara, kuzey yönüne atmışlar. Kış ortasında, gece yarısı eğer kuzey yönüne bakarsanız, orada yıldızlarla şekillenmiş olarak ayının omurga ve belkemiğini görürsünüz. Yılın herhangi bir zamanında gökyüzüne bakacak olursanız, kare seklini oluşturan dört parlak yıldız ve onların arkasında da üç büyük parlak yıldız ve bir de küçük donuk bir yıldız görürsünüz. Dört yıldızdan oluşan kare, ayı, bunların peşindeki üç yıldız, o üç delikanlı ve belli belirsiz görebildiğiniz o küçük yıldız da "Sıkı Tut" adındaki o küçük köpektir. Bu sekiz yıldız, gökyüzü boyunca bütün sene birlikte dolaşır durur ve öbür yıldızların yaptığı gibi asla dinlenmeye çekilmezler. avcılar, ayıyı yakalayıncaya kadar, kendileri ve küçük köpek, asla durup dinlenmezler. Öykü de burada biter...
  • Biçimci eleştiri Yeni Eleştiri kuramıyla başlamıştır. T.S Eliot, I. Armstrong Richards gibi araştırmacılar ilebaşlar. Yeni eleştiri sanat eserinin tam anlamıyla kendisine yönelerek ona odaklanır. Dilsel bütünlüğe, eserin içerisindeki öğelerin birbiriyle olan bütünlüğüne dikkat çekeler. Rus Biçimciliği de böyle bir temel üzerinden gelerek sanatçıya, okura ya da döneme yönelmek yerine edebiyat eserinin kendisine bakar.
    Sovyetlerin toplumcu sanat anlayışına ters düşerek susmak zorunda kalmışlardır fakat 15 yıllık yazın hayatıyla edebiyat bilimine katkı sağladılar. İki grup üniversite öğrencilerin tartışmaları sonucunda ortaya çıkmıştır. Kuram’ın doğuşunda OPAJAZ ‘’Şiir Dilinin Araştırılması Derneği’’ etkili olmuş, devamında ise Moskova Dilbilim Çevresinden Roman Jakopson tarafından Prag’da Prag Dilbilim Topluluğuyla bir bakıma devamılılığı sağlanmıştır. En önemli temsilcileri: Osip Brik, Boris Tomaşevski, Yuri Tinyanov, Boris Eichenbaum, Viktor Şklovski. Vladimir Propp’tur. Berna Moran, Osip Brik ve Vladimir Propp’u Rus Biçimciliğini anlattığı kısımda kuramcılara dahil etmemiştir.
    İlyas Kayaokay’ın Boris Eichenbaum’dan aktardığına göre “Edebiyat tarihçileri şimdiye kadar ekseriya belirli bir şahsı tutuklamak amacıyla her halükarda dairede oturan bütün insanları tutuklayan zabıta gibi davranıyorlardı, üstelik orada caddeden geçen bir kaç kişiyi de onların arasına katıyorlardı. Buna benzer tarzda onlar ellerine ne geçerse tümünü okuyup tüketiyorlardı; çevre bilgisi, psikoloji, politika, felsefe gibi. Edebiyatın bir bilimi yerine evde
    Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 3. sınıf öğrencisi.

    kendilerinin imal ettikleri bir abur cubur ortaya çıkmıştır.’’(2015,163) Biçimciler, ‘biçimin kabuk olarak işe yaradığı yorumuna sırt çevirdiler. İçine sıvının döküldüğü bir kap (içerik ve biçim ilişkisi) diye bu ilişkiyi belirten görüşe karşı çıktılar.(Eichenbaum,1994:17)

    Rus Biçimcileri edebiyatı başlı başına bir bilim haline getirmek istiyorlar. Her şeyden önce edebiyat eserini diğer eserlerden ayıran özelliğin yazınsallığın ne olduğunu bulmaya çalışıyorlar ve bunu ‘’alışkanlığı kırma’’ kavramı ile ele alıyorlar. Berna Moran şu şekilde açıklar. ‘’İddia şu: biz dış dünyaya, nesnelere, davranış ve düşünüş biçimlerine baka baka bunları kanıksarız. Şiir ise kendine özgü dili sayesinde bu kanıksamayı sarsarak, nesneleri, davranışları, düşünceleri ve duyguları taze bir bakışla yeniden görmemizi, yeniden algılamamızı sağlar. Çünkü bu dil alıştığımız kullanılmış dilden farklıdır.’’(1991,162)
    Kayaokay’ın Todorov’dan aktardığı şekilde “Alışkanlık, nesneleri görmemizi hissetmemizi engeller; gözümüzün buralara takılması için biçimlerinin bozulmuş olması gerekir. Sanat alanında ortaya çıkan biçem değişiklikleri de aynı süreçle açıklanır.” (2015,164) Yabancılaştırma “algılamanın gucluğunu ve suresini artırma tekniğidir. Sanatta algılama edinimi,kendi başına bir erektir ve uzatılması gerekir; sanat nesnenin oluşunu hissettirme aracıdır, daha önce olmuş olanın sanat için bir önemi yoktur.’’(Kayaokay,2015.164)

    Biçimciliğin bir başka sorunu biçim-içerik kaygısıdır. Berna Moran’a göre kısaca belirtecek olursak ‘’Söylenen şey (içerik), söyleyişten ayrı olarak vardır: söyleyiş(biçim) buna adeta sonradan eklenmiş, daha doğrusu giydirilmiş bir değerdir.’’ Şimdi anlatılan şey konu aynı olabilir. Hz. Süleyman ile ilgili bir hikaye, Mem u Zin ya da ezilenler; bunlar birer konu olmakla birlikte her yazar/şair tarafından farklı biçimde ele alınabilir. Konu eserden önce var olan bir durumdur. Tek başına işe yaramaz ve ançak bir biçim, içerik kazanırsa değeri olur. Mesela ölüm konusu sanatçının elinde işlenirse bir içerik kazanmış olur. Şair kendi ölğm algısını dile getirir. Biçim ise şairin elindeki ölüm konusunun kalıba girmiş, hayat bulmuş halidir.

    Biçimcilik, Şklovski ve Eichenbaum aracılığıyla Fütürüstlere yaklaşmıştır. Şklovski, Biçimciliği Fütürizme bir köprü olarak kullanmıştır. Onlar mantıklı cümleler kurmayı reddederek ‘sözcüklere özgürlük’ parolasına yönelirler. Şiir ve Akılötesi Dil Hakkında adlı makalesiyle fütüristleri bütünüyle destekleyen Şklovski, "keyfi" ve "türetilmiş" sözcüklerin şiir dilinin gereği olduğunu kanıtlama çabasındadır. Şklovski sözcüklerin yalnızca düşünceyi ifade etmek, bir sözcüğün yerine diğerini kullanmak veya bir nesneyi adlandırmak için değil, "anlamının dışında" da gerekli olduğunu ve kullanıldığını yalnızca fütürist ozanlardan değil, Gorki, Gonçarov gibi klasik Rus yazarlardan ve Knut Hamsun'dan örnekler. (Parer,2002:59) Seçilen kelimelerin de alışılmışı kırması gerekir. Bunun için de akılötesi dile başvururlar.
    Brik, şiir dili üzerinde durmuş ve “sözcüklerin düzeni, şiir dilinin ritmik yapısının kesinlikle kabul etmediği belli bir tonlamayı gerektirir. Bu nedenle de dizelerin düzyazı biçimindeki okunuşu, onların ritmik yapılarını bozacaktır.” (Brik, 1995:129) Ritim dizenin asıl temelini oluşturur. “Ritmik hareket dizeden önce gelir. Ritmi dizelerden yola cıkarak anlamak olanaksızıdır; ama tersine dize, ritmik hareketten yola çıkılarak anlaşılacaktır.’’
    Kısaca anlatmaya çalıştığımız Rus Biçimciliği bu şekildedir. Şimdi bu çerçevede Cahit Sıtkı Tarancı’ya bakacak olursak, Asım Bezirci’nin hazırladığı Otuz Beş Yaş şiir kitabında Tarancı ile Şiir Üstüne başlıklı yazıda Cahit Sıtkının edebiyat ve şiir görüşünü yakalayabiliriz. Biçimciler gibi şiirin dış dünyaya araç olmasına karşı çıkmıştır. ‘’Şiirle hayat arasındaki bu sıkı ilişkiye inandığım içindir ki, şiiri hiçbir zaman bir düşüncenin kanıtlanması, bir davanın savunulması, bir felsefe sisteminin sunulması olarak düşünmedim.Şiirin yapısının gerektirdiği bu bağımsızlık, şairlerin özgürlük aşkıyla da açıklanabilir.’’(Tarancı,2002,14)
    Tarancı’ya göre ‘’Şiir bir deyiştir, sözcüklerle güzel biçimleri kurmak sanatıdır... Bu sanatın anlatım aracı dil ve gereci de sözcükler olduğuna göre, şiir yazmak isteyen adamın kullandığı dilin bütün kurallarını iyi bellemesi, sözcüklerini sınıf arkadaşları gibi yakından tanıması, hangi sözcüğün nerede ve nasıl kullanıldığı zaman kendisinden beklenen ödevi yerine getireceğini bilmesi gerektir.’’(2002,17/2) Şaire göre şair, ister sevgilisinin selvi boyunu ,ster savaşı, ister mahallenin yoksullarını anlatsın bu kendi bileceği iştiri yeter ki şair olmadığını aklından çıkarmasın.
    Berna Moran kitabının Rus Biçimciliğini anlattığı kısmınde Cahit Sıtkı’dan örnek verir.

    Bir namazlık saltanatın olacak,
    Taht misali o musalla taşında.
    Cemaatin cenaze namazı kılması gibi sıradan bir alışılmış bir olay anlatılır. Tarancı bunu anlatırken musalla taşını tahta, ölüyü bir sultana benzeterek bildiğimiz bir sahneyi farklı şekilde sunarak bizi alışılmışın dışana çıkarıyor. Buna göre edebiyat eserinin yaptığı şey gerçekleri yansıtmak değil olanşeyi daha farklı durumlarda göstermektir. Şair kullanılan sıradan dili bozar, büker, altüst edip bizi bu dille silkeler uyandırır.
    Yukarıdakı mısrada ‘’Dil belli bir vezinle ritme sokulmuştur, ayrıca bazı seslerin tekrarı ve ikinci dizenin ilk yarısını oluşturan kısım ile ikinci yarıyı oluşturan sözcüklerin tersine kullanılmasıyla kurulan ses dengesi gibi özellikler, dilin günlük kullanılışında rastlamadığımız bir özel düzenlemeyi sergiliyor... dil bu alışılmamış düzenlenişinden ötürü kendi dikkati üzerine çeker... kendi düzenlenişini sergiler. Rus Biçimcileri için önemli olan, şairin gerçeklik karşısındaki tutumu değil, dil karşısındaki tutumudur.''


    Yine ödev maksatlı okuduğum bir kitaptı onun için yazmaya çalıştığım bolll alıntılı yazımdan bir kısım :) iyi okumalar