• “Fi-Zilal-il Kur’an” tefsirinin sahibi Seyyid Kutup dikkat edilirse bir gazetecinin ve bir politikacının tabi’i sanatı olan yaldızlı ve heyecanlı yazıları ile okuyuculatını vecde getiren bir hatiptir. O, kapalı bir hazineyi satılığa çıkaran bir tellal gibi, İslamiyeti yalnız övmekte, içini açıp cevherleri teşhir etmeyip, İslam alimlerini ve onların kitaplarını sanki gençlerden saklayıp, kendi görüşlerini din bilgisi olarak teşhir etmektedir.

    Bir artist rolü ile okuyucularını teshire çalışırken, çok yerde tezatlara düştüğünü, kendi kendini yalanladığını anlayamamıştır.

    İslamiyeti kendine göre yorumlaması, yazdıklarını benimseyenlerin küfre kadar götürmektedir.

    Bakınız mesela Maide suresinin 115. Ayetini tefsir ederken “Semadan sonra inme kıssası, hıristiyan kitaplarında, Kur’an-ı Kerimde varid olduğu gibi zikredilmez. Hazreti İsa’nın vefatından çok sonra kaleme alınmış olan bu İncillerde…) demektedir. Halbuki “hazreti İsa’yı öldürmediler, Onu asamadılar” ayeti kerimesini daha önce kendisi uzunca açıklamıştı. Ayeti kerimeler İsa Aleyhisselam’ın öldürülmediğini açıkça belirtiyor. Nisa suresi 157. Ayetinde: “O’nu öldürmediler ve asmadılar” buyruluyor. Seyid kutub’un öldürüldü diyerek tefsir ettiği ayete ise “teveffi” dedildiğini, yani göğe çıkarılma işinin tam olduğunu haber veriyor.

    İsa (Aleyhisselam’ın) öldürüldüğünü savunarak Ehli sünnetten ayrılan Seyyid Kutup’un ne denli cahil olduğunu şimdi daha iyi anlayacaksınız.

    İBNİ TEYMİYYE’Yİ ÖVÜYOR
    “Cihan Sulhü ve İslam” kitabında ibni Teymiyye’ye bağlılığını göstermekten geri kalmayan Seyyid kutup’un görüşlerinden bazı misaller vereceğiz. İnanın bu birkaç tanesini yüzlercesi arasından sizin için seçiyoruz.

    Yine Cihan Sulhü ve ve İslam kitabında şöyle diyor: “Devletçilik sahasında çalışmalar henüz pek azdır. İslamın bu tarafı gereği kadar açıklanamamıştır.”

    Kutup, İslamın bu tarafını kendisi açıklayacakmış. Hâlbuki 600 senelik Osmanlı devletini, kanunları, anayasaları, fetvaları, arşivlerdeki fetvaları, sayılamayacak kadar çoktur. İslam’da devletçiliği anlatan binlerce kitabı incelemek için bir ömür harcamak gerekir.

    “İslam ve medeniyetin Problemleri” adlı kitabında bakın ne diyor:
    “İslam toplumunu inşa ederken, bağlı olduğumuz şey, İslam fıkhı değildir. Bu fıkha yabancı kalmıyor isek de, bağlı olduğumuz şey, İslam yolu, İslam düsturu, İslam anlayışıdır.”

    Fıkıh kitapları ve asırlar boyunca yazılan devletçilik kitapları İslam yolu değil de Seyyid Kutup’un açıklayacağı yol İslam yolu imiş.

    Yine “Cihan Sulhü” kitabında: “İslam’a göre bütün insanlar, birbirlerine yakın bağlarla bağlı bir ailedir.” diyor.

    Gazali’nin “Kimya-ı Saadet” adlı kitabında bildirdiği bir hadis-i şerifte ise şöyle buyruluyor:
    “İmanın temeli ve en kuvvetli alameti, müslümanları sevmek, kâfirleri sevememektir.” buyrulmakta ve Mücadele suresini son ayeti kerimesi zikredilmektedir: “Allah’u Teâlâ’ya ve kıyamet gününe iman edenler, Allah’u Teâlâ’nın düşmanlarını sevmezler”

    Yani Allah’u Teâlâ ve Peygamberi, müminler ile kâfirleri ayırmamızı emrediyor. Yalnız müminlerin kardeş oldukları, bir kalenin duvarı gibi sapa sağlam aile olacakları bildiriliyor.

    Seyyid kutup yine “Cihan Sulhü” kitabınca şöyle diyor: “İslamiyet diğer dinlere nefret manasını taşıyan dini taassubu kabul etmez”

    Bu cümleler biraz tanıdık geldi nedense değil mi kardeşler? Her neyse, Seyyid Kutup kâfirleri sevmemeye taassup damgasını vuruyor.
    İmam-ı Masum Hazretleri 29. Mektubunda şöyle buyuruyor: “Kâfirleri sevmemek, onlara kalp ile düşmanlık etmek ve darul harpte bulunanlarına sert davranmak ve onlarla muharebe etmek Kur’an-ı Kerimde açık olarak emredilmiştir. Kur’an-ı Kerime uymamız farzdır.”



    ZEKATTA İBNİ TEYMİYYE’YE TABİ
    Seyyid Kutup “Cihan Sulhu ve İslam” kitabında şöyle diyor: “Zekât, her sene esas servetten yüzde iki buçuk mikdarında tahsil edilir. Bu vergiyi (vergi diyor) her vergiyi tahsil ettiği gibi, ancak devlet tahsil eder. Sarf edilmesi ile vazifeli olan da, devlettir. Yüzyüze ve iki ferd arasında meydana gelen bir muamele değildir. İşte zekat bir vergidir. Bunu devlet tahsil eder ve belirli yerlere sarfeder…. Eğer bu gün bazı kimseler zekâtını bizzat kendi elleri ile dağıtıyorlarsa, bu, İslamın farz kıldığı bir şekil ve nizam değildir.”

    Seyyid Kutup, zekât üzerinde de İbni Teymiyye’nin sözlerini tekrar etmekten kendini alamamıştır. Burada da Ehli Sünnetten defalarca olduğu gibi ayrılmıştır.

    Hani kafadan “bu böyledir” demekten daha kolay bir şey yoktur herhalde. İslam âlimleri ise deliller ile konuşurlar.

    ZEKÂT MESELESİNİ BİR AÇIKLAYALIM!
    Yeri gelmiş iken bu konuda bir açıklama yapmak ve Sahabe efendilermize atılan iftiraya değinmek gerekiyor.

    Ehli sünnet dört mezhep imamı sözbirliği ile bildiriyor ki. “zekat” demek “bir müslümanın tam mülkü olan zekat malı”nın yani helal yoldan malik olduğu, elindeki zekat malının belli bir kısmını, Kur’an-ı Kerimde bildirilen sekiz sınıf müslümandan yedisine temlik, teslim etmesi, vermesi demektir. Hanefi mezhebinde bunlardan yalnız birine de verilebilir.
    Bu 7 kimse: fakir, miskin, amil (hayvan zekatını ve öşür denilen toprak mahsulünü toplayan kimse) hac ve gazada olan kimse, evinden ve malından uzak kalmış olan ve borçlu olan ve azad olacak köledir.
    MÜELLEFİ KULUB NESH EDİLDİ
    Sekizinci Sınıf “mellefi Kulub” denilen kimseler olup, kalplerine iman yerleştirilmesi istenilen veya kötülükleri önlenmek istenilen bazı kafirler ve yeni iman etmiş olan bazı zayıf müslümanlar idi. Resulüllah (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bunların üçüne de zekat verirdi.
    Fakat Hazreti Ebubekir zamanında, Beytül Mal emini olan Hazreti Ömer, (İbni Abidin’de delil olarak yazılı olan) ayeti kerimeyi ve (kütübü sitteninde hepsinde olan) “Mu’az” hadisini okuyarak, “müellefi kulub olanlara zekat verilmesini Resulüllah nesh eylemiştir” dedi. Halife ve Ashab-ı Kiramın hepsi bunu kabul ederek ayrıca icma hâsıl oldu.

    Nesh Resulüllah hayatta iken olur, İcma ise vefatından sonra olur. Bu inceliği anlayamayanlar, bunu Hazreti Ömer’in neshettiğini zannediyorlar. Ashab-ı Kirama ve fıkıh âlimlerine dil uzatıyorlar. “Bedayi” ve diğer kitaplarda bildirildiği gibi, İslamiyete yardım için, düşmanın zararını önlemek için onlara para ödenebilir ama bu zekât kısmından değil, başka bölümden ödenir.

    Zekat konusu ayrı bir bölüm gerektirdiğinden burada noktalıyoruz…

    DEVLET TOPLUMUN MALINI İSTEDİĞİ GİBİ ALIRMIŞ!
    Seyyid kutup “Cihan Sulhu” adlı kitabında hezeyanlarına devam ediyor. “Devlet yalnız vergi yolu ile değil, şahsi mülkiyetlerden ihtiyacın gerektirdiği miktarı karşılıksız ve iade etmemek üzere alır. Toplumun umumi ihtiyaçlarına harcar” diyor.

    Aslında tam bizim devlet adamlarına göre bir fetva. Onlarda nereden vergi alsak diye düşünüyorlardı. Bak düşünmenize gerek yok, Seyyid Kutup’un aklına uyarak milleti soyabilirsiniz.

    “Mecelle” de geçtiği üzere “Başkasının mülkünü kullanmak için emrolunamaz”. Mesela filancanın malını, falanca kimseye ver diye birisine emredilemez.
    “Dürrül Muhtarda” da: “Bir kimsenin malı, onun gönlü rızası olmadan alınırsa helal olmaz” buyruyor.

    İmam-ı Ahmedin Müsnedinde ve Ebu Davud’da geçen bir hadis-i şerifte ise Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Bir kimsenin malı, onun gönül rızası olmadan alınırsa helal olmaz.”

    Seyyid Kutup’un sosyalist yaklaşımı, İslamiyet’ten ne kadar uzaklaştığının da bir göstergesi. Çünkü onun savunduğu sistem adaletin olmadığı sosyalist sistemlerde mevcuttur. İslam’da ise kapitalist bir sistem yoktur. Herkes alın terinin, çalışmasının karşılığını bulur. Devlet de, reisler de milleti sömürmez.

    HIRSIZ SOYAR, DEVLETE YARAR!
    Yine Cihan Sulhu adlı kitabına şöyle diyor: “Yağma, soygunculuk, gasp, hırsızlık, rüşvet, hile ve faiz, ihtikar ve bunlara vesile olan yollardan şahsi mülkiyet meydana gelmez. Devlet istediği zaman bunu tamamen veya kısmen hazineye alabilir. Tarihi örnekler, bu hakkın tamamen devlete verildiğini göstermektedir.”

    Haksız kazançlar elbette helal değildir. Devletin bunlar istediği zaman değil hemen geri alması lazımdır fakat geriye aldığı, devletin olmaz. Bunları sahibine ulaştırması lazımdır. Devletin vazifesi, acizin hakkını zalimden alıp, ona yardımcı olmaktır. Bunu mazluma ulaştırmayıp hazineye alırsa o hırsızdan ne farkı kalır?

    İbn-i Abidin beşinci ciltte şöyle demektedir: “haramdan elde edilen, mesela gasp edilen mallar sahiplerine geri verilir. Böyle mallar, Beytül malın olmaz. Bütün müslümanların ortak malı da olmaz.”

    SAHABE-İ KİRAMA DİL UZATAN
    Seyyid kutup “İslamda Sosyal adalet” adlı kitabında mezhepsizliğini ve sahabeye olan kini kusmaktan geri durmamıştır. Bakın 247. Sayfasında ne zırvalıyor:
    “Beni Ümeyyenin iktidara gelişi zararlı oldu. Hazreti Ömer birkaç sene daha hilafette kalsaydı veya Hazreti Ali üçüncü halife olsaydı yahut hazreti Osman iktidara geldiğinde yirmi yaş daha genç bulunsaydı, İslam tarihinin çehresi daha başka olurdu. Hazreti Ömer, zenginlerin artan mallarını alıp, fakirlere eşit tevzi ederdi”

    Bu yazılarında Hazreti Osman (Radıyallahu Anh) ın idaresiz, beceriksiz olduğunu ima ediyor. Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) ise “Osman halife olamaya daha layıktır, muktedirdir” buyuruyor. Şimdi acaba hangisine hak vereceğiz?

    O halde Hazreti Ömer (Radıyallahu Anh) yanılmış mıdır? Peygamberimiz ise şöyle buyuruyor: “Allah’u Teâlâ, doğru sözü Ömer’in dili üstüne koymuştur”…

    ALİM DEĞİL, DİN ÖĞRENİLMEZ
    Seyid kutup’un “bana göre”lerini saymakla bitiremezsiniz. Bu gün hem müslüman hem sosyalist geçinen “yeşil komünistlerin” ilham kaynağı olan Seyyid Kutup yine birçok reformist tarafından övülmekte ve fikirleri gençlere aşılanmaya çalışılmaktadır.

    Ancak Seyyid Kutup bir alim değildir, dini ondan öğrenenler bu sebeple büyük bir hata etmiş olurlar.

    Kendince bir mücadele vermiş ancak İslam’ı ideolojiyle yorumlama ve alanı olmadığı halde tefsir yazma gibi hatalara düşmüştür.

    İslam’ı İslam alimlerinden öğrenmek en uygun olanıdır
  • --- Bu inceleme ufak tefek (belki de büyük) 'spoiler'lar içerebilir arkadaşlar. Sonra demedi demeyin:)---

    Türkiye'de henüz herhangi bir Hasan Ali Toptaş kitabı okumamış 8 kişiden biri olarak, gerçek bir baskı ve endişeyle açtım kitabın kapağını...

    Artık bu buluşma gerçekleşmeli, ben de ortamlarda herkes gibi Hasan Ali Toptaş konusu açıldığında üzerine bir çift söz söyleyebilmeli, 'Türkçe'yi çok akıcı kullanıyor', 'betimlemeleri harika', 'ne kadar duru bir dili var' gibi kalıplar kullanarak kendimi ifade edebilmeliydim...

    İşte bu şartlarda başladı okuma süreci ve haliyle ilk sayfalar baya zor geçti benim açımdan. Hatta itiraf etmem gerekir ki, anlatıcı, eşine babasının yaşadığı problemin gerçek nedenini ilk kez anlatırken kitabı yarıda bırakmayı dahi düşündüm. Yeni bir Zülfü Livaneli vakası mı yaşayacaktım yoksa? Hasan Ali Toptaş da mı asıl konuya odaklanıp geriye kalan detayları çalakalem yazan bir yazardı? Çünkü kitaptaki çiftin 5 yaşında çocuğu olduğuna göre minimum 6-7 yıldır evli olmaları gerekiyor. Bunun bir de flört dönemi var tabii... Hadi biz yine de 6 yıl diyelim... Yahu bir insan 6 yıl boyunca babasının neden tek bacağının olmadığının gerçek sebebini karısına anlatmaz mı? Bunun hiç gerçek hayatta bir karşılığı var mı sizce?

    Hayır Aziz Amca'nın bacağı uyuşturucudan falan kesilse hadi, bir nebze anlarım durumu. Adam şoför yahu; kaza yapmış ve bacağı kurtaramamışlar. Herkesin başına gelebilecek bir durum. Ortada bir gizem falan da yok. O zaman neden 6 yıl boyunca karına anlatmazsın ki?!

    Konuyu bu kadar uzatmış olmamı garip karşılayabilirsiniz ama bence önemli bir konu. Çünkü okuduğum kitapların ilk bölümlerinde bu tip durumlarla karşılaştığımda bir anda kitaptan kopup uzaklaşabiliyorum. Ancak bu sefer 'yarım bırak jokeri'ni kullanmak istemedim açıkçası. Yine de Toptaş'ın, Aziz karekterinin başından geçen kazayı bize anlatmak için seçtiği yöntemi yetersiz bulduğumu ve burada bir çeşit yazar tembelliği yapıp kolaya kaçtığını belirtmeden geçemeyeceğim...

    -----------------------------

    Kitabı okuyanlar çok iyi bilirler ki, bu kitap üzerine dönen tartışmalardan birisi de 'Hasan Ali Toptaş çok mu tekrara düşmüş, yoksa anlatmak istediklerini pekiştirmek için sık sık tekrar yoluna mı başvurmuş' meselesidir.

    Yani Denizli-Ankara arasında süregelen yol hikayeleri, kasabaya geliş, kapının girişini engelleyen uzun asma yaprağı, akşamları eve doluşan misafirlerin tek tek isim listesi ve benzer birkaç konu kitap boyunca neredeyse copy-past yöntemiyle sık sık tekrar ediyor. Tartışma da bunun üzerine dönüyor.

    Ben bu tartışmada 'tekrarcı' ekibin içerisinde görüyorum kendimi. Çünkü amaç pekiştirme olsaydı, aynı konular yeni detaylar da eklenerek farklı şekillerde de anlatılabilirdi. Mesela geçenlerde okuduğumuz Dino Buzzati 'nin Tatar Çölü adlı eseri, konusu itibariyle tekrara düşülmesi en elverişli kitap olmasına rağmen, konuda evet ama anlatımda herhangi bir tekrara rastlamıyorsunuz.

    Ancak Toptaş böyle bir zahmete girmeyi gerek görmemiş. Her kasaba sahnesinin belli bir rutini var. Eve gelen misafirlerin sıralaması bile neredeyse aynı. Eve geldikten sonra yapılanlar da öyle... Bu sahneler, olayı yaşayanlar için böyle olabilir. Yani kişiler, konuşmalar, odadaki gerginlik falan aynı olabilir. Ancak bunu bir kurguda işlerken yazıya da aynı sıralamayla geçirilmesi benim nazarımda bir tekrardır deyip bu bahsi de kapatıyorum...

    ---------------------------

    Kitabın isimsiz baş karakteri olan yazarın nasıl bir kişiliği olduğunu çözmek kolay değil... Karakterin yazar olması, ailesinin Denizli'de yaşaması ister istemez bu kitap otobiyografik bir kitap mı sorusunu sordurmuş okurlara... Toptaş ise bunu önceden kestirdiği için kitabın içerisinde kızıl sakallı akademisyene salladığı bölümde 'hayır, bu kitap otobiyografik değil' anlamına gelen mesajlar vermiş okuruna. Sonrasında yaptığı bir röportajda da ayrıca belirtmiş zaten... Ancak bence her roman farklı seviyelerde otobiyografik izler taşır. Zaten bu kitapta da pek çok detayın, özellikle akrabaların, gözleme dayalı bir bilinçle yazıldığı çok açık. Bu insanlar veya benzerleri mutlaka hayatının bir döneminde Toptaş'ın çevresinde bulunmuşlar...

    Ana karakter, dışarıdan bakıldığında bol bol türkü dinleyen, anne-babasının sözünden çıkmayan, onlar için her türlü fedakarlığı yapan, sık sık gözyaşı döken, naif, insancıl, içimizden biri gibi bir profil çiziyor... Ancak detaylara bakıldığında onun kibirli, çevresindekilere biraz tepeden bakan farklı bir yanının olduğunu da görmek mümkün... Özellikle akrabalarıyla yan yana geldiğinde o şehirli-yazar kimliğinden gelen kibir kendini inceden de olsa hissettiriyor...

    -------------------------

    Hasan Ali Toptaş'ın meşhur betimlemeleri konusuna gelirsek; evet gerçekten usta işi betimlemeler var kitapta. Ancak buraya da bir şerh koymadan geçemeyeceğim. Toptaş, betimlemeleri kitabın bütünselliği içinde değil de ana konunun dışında spot spot şeklinde kaleme almış. Demek istediğim; yazar karakter kitapta ne zaman sigara içmek için balkona veya bahçeye çıksa bilin ki orada betimleme yapacak:) Yani betimlemeler reklam arası gibi karakterin sigara molalarında araya serpiştirilmiş. Oysa ki, Hüseyin Dayı'nın sarı tesbihi gibi daha çok detay eklenerek, insanlar üzerine de biraz daha tasvir ve tahlil yapılabilirmiş bence...

    Ancak dil olarak Toptaş'ın gerçekten de çok sade ve akıcı bir dili olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Zaten kitabın sonunda kendi kendime şu tespiti yaptım: Dili o kadar kuvvetli ve akıcı ki, bütün kusurlarını örtecek kadar güçlü bir kalemi var! Ancak bu kitabında diline ve üslubuna o kadar güvenmiş ki, inceleme boyunca anlatmaya çalıştığım gibi pek çok bölüm bu özgüvenin etkisi altında aceleye gelmiş... O yüzden Hasal Ali Toptaş'ın ilk kitaplarından birini fırsat bulursam mutlaka okumayı düşünüyorum...

    -----------------------

    Listemde daha yazacağım çok şey vardı ama zaten yeterince uzayan bir incelemeyi daha da uzatıp vaktinizi almak istemediğim için burada sonlandırıyorum...

    Her şeye rağmen bu kitap insanın zihninde hoş bir tat bırakıyor. Bende de öyle oldu. Gözüme batan detayları halının altına süpürdüğümde 2 günde biten su gibi bir kitap kaldı geriye...

    Artık üzerimdeki baskıyı da attığıma göre, Toptaş'la bundan sonraki buluşmalarımız eminim çok daha pozitif ve verimli geçecektir...

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • Zodyak Kuşağını eskiden beri tanıyanlar ve gökyüzünün büyülü bilgeliğini yetkin bir şekilde kullananların başında Kızılderililer gelir. Kızılderililer, Zodyak Kuşağını bir Şifa Çemberi olarak tanımlarlar ve insan özgü her türlü problemin bu çember sayesinde çözülebileceğine inanırlardı.Bu Büyülü Çemberin rehberliğinden faydalanarak, yaşamlarına yön verirler, önemli tarihlerini belirlerlerdi. Değişik yaşlarda, değişen enerjilerinin akışını sağlamak ve kendilerini farklı şartlara adapte edebilmek için kendi yaşamlarının doğum-ölüm-yeniden doğum çemberini tanımayı isterlerdi. Onlara göre, her insanın doğduğu tarih Şifa Çemberine giriş noktasını ve madenler-bitkiler-hayvanlar alemine, yani kısacası dünyadaki yaşama katılımını belirlerdi. Siz de kendi doğum tarihinize göre, kadim Kızılderili bilgeliğinden yararlanabilir, yaşamınıza rehberlik sağlayabilirsiniz. Kızılderili Mitolojisi
    Gökteki Yıldızlar: Ayının Peşinde!
    Avcı, balıkçı, çiftçi gibi, geçimlerinin topraktan ya da denizden sağlayan bütün insanlar, hava, yıldızlar ve mevsimlere ilişkin bir şeyler bilmek zorundadır. Her çeşit üretim çabası, doğrudan doğruya doğa tarafından yürütülür ve bunlarla uğraşan insanlar, bu gerçekleri bilir. Kuzey Amerika Kızılderilileri'nin büyük törenleri, mevsimden mevsime yapılır. Bazı törenler, mevsim dönenceleri ve gece-gündüz eşitliği temeline dayanır. Diğerleri de gökyüzündeki bazı yıldızlar ya da yıldız kümelerine ilişkindir. Bazı nedenlerden dolayı, Kuzey Amerika Kızılderilileri'nin yıldız bilimleri kaybolmuştur. İlk neden, törenler için karar verme yetkisinin yalnızca rahiplerin açıklayabildiği gizli sırlara bağlı kalması ve rahiplerin de bu sırları,yalnızca kendilerinden sonra rahip olmak üzere yetiştirdikleri kimselere söylemesidir. İkinci neden, Kızılderilililer'in bildiği bir çok burç ve takım yıldızının Avrupa bilgilerinde karşılığının bulunmamasıdır. Üçüncü neden de, Kızılderilileri inceleyip bilgi derleyen kimselerden birçoğunun, kendi kültürlerinin astronomisine ilişkin hiçbir şey bilmeyen, şehirli sade vatandaş olmalarıdır.

    Muskuakiler (Sarı toprak insanları), ya da Tilkiler, kendileriyle birlikte olan Saukalarla (Kızıl toprak insanları) birlikte Avrupalılar'ın akınları ve Irokian saldırıları sonucunda daha batıya doğru sürülen ve Algonkian dilini konuşan Kızılderili toplulukları arasındaydılar. Verimliliği ve nehirlere yakin olması nedeniyle seçtikleri asıl topraklarında Tilkiler, kemerli, hasır kaplı çadırlardan ve yazları kullanmak üzere, etrafı mısır tarlalarıyla çevrili, ağaç kabuklarından yapılmış evlerinden oluşan bir köy kurdular. Mısır ektikleri tepelerin arasına fasulye ve kabak ektiler ve hasat ettikleri ürünleri kurutup kışın kullanmak üzere depoladılar. Başka kabilelerde, özellikle Algoniakan Dili'ni konuşan diğer gruplarda da bu ayıya ve onu avlamaya çalışan avcılara ilişkin, benzer öyküler bulunmaktadır. Bu öykü, "Derler ki, bir zamanlar…" gibi başlayan kalıplaşmış öykü açılışlarının güzel bir örneğidir. Böyle bir başlangıç, anlatılacak olan öykünün içinde, öyküyü anlatan kimsenin kişisel gözlem ve deneyimlerinin bulunmadığı, belirtilmektedir. Bu öyküde, küçük öykülerden daha çok, büyük destanlarda daha sık kullanan kalıplaşmış öykü kapanışlarının da iyi bir örneği bulunmaktadır. Aşağıda sizlere sunacağım öykü,daha uzun ve büyük bir gerçek oluşum öyküsünün,belki de yalnızca bir parçasıdır ve asil uzun öykünün diğer parçaları kaybolmuş olabilir.

    Derler ki, bir zamanlar, çok eskiden, kışın ilk aylarıymış. Bir gece önce kar yağmış ve bu ilk kar, ertesi gün, yerde öylece taptaze duruyormuş. Günün ilk ışıklarıyla birlikte, sabahleyin erkenden üç delikanlı, avlanmaya çıkmışlar. Delikanlılardan biri, adı "Sıkı Tut" olan köpeğini yanına almış. Nehir boyunca dolaşıp küçük koruluklara girmişler ve sonra fundalık, çalılık ve ağaçların daha bodur; ama kalın olduğu bir tepenin yamacına gelmişler. Burada çalılıkların arasında dolaşırken genç avcılar, bir iz bulmuşlar ve bu izi takip etmeye başlamışlar. İzler, onları tepenin yamacındaki bir mağaraya götürmüş. Böylece bir ayı ini bulmuşlar.

    "Hangimiz içeri girsin de ayıyı sürüp dışarı çıkarsın?" diye birbirlerine sormuşlar genç avcılar. Sonunda en büyükleri, "Ben girerim" demiş, dizlerinin üzerinde emekleyerek ayinin inine girmiş ve ayıyı sürüp dışarı çıkarmak için yayıyla onu dürtmeye başlamış. Bir süre sonra mağaradaki genç, arkadaşlarına "Geliyor! Geliyor!" diye seslenmiş. Ayı, kendisini zorlayan avcıdan kurtulmuş ve kendisini mağaranın dışına atmış. Avcılar da onun peşinden gitmişler. "Bakın!" diye bağırmış en gençleri. "Bakın, ne kadar da hızlı gidiyor. Kuzeye doğru, soğukların geldiği yerlere gidiyor." Genç avcı, ayıyı çevirip diğerlerine doğru sürmek için hayvanin peşimden koşup uzaklaşmış. Ortanca avcı, "Dikkat!" diye bağırmış. "İste geliyor! Doğuya, öğle zamanının geldiği yere doğru gidiyor. Koşun kardeşler. Gittiği yer işte orası."

    O ve küçük köpeği de, ayıyı geri çevirmek için olanca hızlarıyla batıya doğru koşmuşlar. Genç avcılar ayıyı kovalarken en büyükleri, eğilip söyle bir bakınmış. "Oooo!" diye haykırmış. "Altımızda Yeryüzü Büyükannemiz var. Bu ayı, bizi gökyüzüne doğru götürüyor. Haydi kardeşler, çok geç olmadan geri dönelim."

    Ama artık çok geç olmuş. Gökyüzü ayısı, onları çok, çok yükseklere götürmüş. Sonunda avcılar, ayıyı yakalayıp öldürmüşler. Akçaağaç ve somak dallarını üst üste yığmış ve bu dal yığınının üstünde de ayıyı parçalara ayırmışlar. Akçaaagaç ve somakan sonbaharda kan kırmızısına dönüşmesi iste bu nedenledir. Daha sonra avcılar ayağa kalkıp hep birlikte ayinin başını doğu yönüne atmışlar.

    Simdi, kışın, sabahleyin erkenden, tanyeri ağarmadan az önce ufkun hemen altından ayı başını andıran bir takımyıldızı kümesi belirir. Daha sonra da avcılar, ayının omurga ve belkemiğini uzaklara, kuzey yönüne atmışlar. Kış ortasında, gece yarısı eğer kuzey yönüne bakarsanız, orada yıldızlarla şekillenmiş olarak ayının omurga ve belkemiğini görürsünüz. Yılın herhangi bir zamanında gökyüzüne bakacak olursanız, kare seklini oluşturan dört parlak yıldız ve onların arkasında da üç büyük parlak yıldız ve bir de küçük donuk bir yıldız görürsünüz. Dört yıldızdan oluşan kare, ayı, bunların peşindeki üç yıldız, o üç delikanlı ve belli belirsiz görebildiğiniz o küçük yıldız da "Sıkı Tut" adındaki o küçük köpektir. Bu sekiz yıldız, gökyüzü boyunca bütün sene birlikte dolaşır durur ve öbür yıldızların yaptığı gibi asla dinlenmeye çekilmezler. avcılar, ayıyı yakalayıncaya kadar, kendileri ve küçük köpek, asla durup dinlenmezler. Öykü de burada biter...
  • Yeni bir incelemeden daha herkese merhaba!
    İnceleme şunu söyleyerek başlamak istiyorum; diğer okuduğum kitaplardan farklı bir kitap, farklı bir üslup okudum.
    Peki bu iyi bir şey mi? Hem iyi, hem kötü, şimdi onları inceleyelim...

    Aslında kitabın kurgusu, hayatımızın içinde yer alan unurlar üzerine kurulmuş: baba-oğul ilişkisi, usta-çırak ilişkisi, ilk aşk vb. Ve, sığ bakışlı biri; "Böyle konulardan roman çıkmaz, hayatın içinden kurgu mu olurmuş hiç, zırva!" diyecektir; ama bence "yazarlık" mesleğindeki asıl marifet, oldukça gündelik konuları, farklı bir bakış açısı ile ele almak, sorgulatmak, düşündürmek, etkili bir üslup kullanmak... Zaten bu yüzden Dostoyevski edebiyatın devidir ya! Oldukça sıradan görünen konuları ele alır, farklı bir bakış açısıyla okuyucuyu güzel üslubuyla aktatır... Bu kitap da, artı ve eksi yönleri olmakla beraber, bir nebze öyle. Okuduğum ilk Orhan Pamuk kitabım deyip, biraz Orhan Pamuk'dan bahsedeyim:

    Açıkçası, Orhan Pamuk'tan pek de etkilenemedim, yalnız kitabından değil, yazarından... Bu yazıyı yazarken, bir yazarın hayata bakış açısı, siyasi görüşleri, ideolojileri, okuyucuyu etkiler mi, diye düşünüyorum, ve galiba cevabım evet. Çünkü, istese de istemese de, yazar, hayata bakış açısını, ideolojisini, siyasî görüşlerini okuyucuya yansıtacaktır... Orhan Pamuk da, az da olsa yansıtmış... Bu beni etkiledi mi? Eh. Ama bu benim için pek de sorun olmadı. Neyse. Orhan Pamuk; fikirleri bazen resim sanatıyla aktaran, bazen de yazılar aracılığı ile aktaran bir yazar. Kimi zaman aklına bir fikir gelir, ama onu resmedemez, sözcüklerle anlatır, kimi zaman da aklına bir fikir gelir ama yazıya dökemez, sadece aklında bir resim olarak canlandırır... Kitapta da bu söylediklerime değiniliyor.... Gelelim kitaba:

    Dediğim gibi, okuduğum ilk Orhan Pamuk kitabım. Diğer kitaplarını okumak için bir heves oluştu mu içimde? Hayır. Neden?
    Nedensizce, kitaptaki sayfaları çevirmekte zorlandım, öyle ki 4 günde bitirdim... Aslında dili gayet sade, akıcı ama bir türlü sayfaları çeviremedim... Sıkıcı olduğundan mı? Sanmam çünkü Cem'in ilk aşkını, hayatını, babasıyla ilişkisini vb. okumak güzeldi ama bir türlü sayfalar akmadı...
    Gelelim, efsanelere...
    Orhan Pamuk, kitabında aslında efsanelerin kendini tekrarladığını, hayatımızda yer bulduğunu söylemiş ve yaşadığımız ilk aşkın, ya da onun gibi küçük görünen bir şeyin, hayatımızı nasıl değiştirebileceğine de değinmiş... Kral Oidipus ve Rüstem ile Sührab efsaneleri kitabın zeminini oluşturuyor diyebilirim ama bu efsaneler kurguya zorla sokulmuş gibi hissettim ayrıca efsaneler o kadar çok sık tekrarlanıyor ki, kitabın sonunu başından tahmin edebiliyoruz, bu da puanımı kırmamın sebeplerinden biri idi... Sonu fena değildi, ama beklenmedik de değildi, aslında Orhan Pamuk sonunun böyle olacağını ilk sayfalarda okuyucuya "isteyerek" sezdiriyor... Neyse genel olarak kurgusu zayıftı, efsanelerin kurguya zorla sokulmasının dışında göze batan pek de bir şey yoktu ve, Kral Oidipus efsanesini de okumaya karar verdim... Gelelim, kitabın diline...

    Okuduğum diğer kitaplardaki gibi değildi, kitabın dili... Benzetmeler, betimlemeler, okuyucuya ustaca aktarılmış, kuyu kazma zanaatı, ustaca resmedilmişti. Kuyu kazarken ki ince ayrıntıları iyi bir şekilde anlatması, Orhan Pamuk'un kitaplarını yazarken sıkı bir araştırma yaptığını kanıtlar nitelikte... Ama... ama... ama... kitabın başlarında fazla ayrıntıya yer vermediği için, oldukça sade tuttuğu için, okuyucuya bir özet gibi aktardığı için 0.5 puanımı da buradan kırıyorum; tabii her kitap kusursuz olacak değil ama bir okur olarak da kitabı eleştirmek, yeri geldiğinde övmek, HAKKIMDIR diye düşünüyorum...

    Gelelim kitaba genel bir bakışa...

    Kısaca, başkarakterimiz Cem'in hayatını okuyoruz biz kitap boyunca: babası küçük yaşta evi terk ettiği için, annesine daha bağlı, hâliyle maddi sıkıntı çeken Cem'in çalışması gerekir, ara ara Deniz Kitabevinde çalışsa da, dershane masraflarını karşılamaya yetmez, maaşı daha dolgun bir iş aramaya başlar: kuyuculuk. Mahmut Usta'nın yanında çalışmaya başlayan Cem'in ilk aşkını, o ilk aşkının hayatını nasıl değiştirdiğini, yazar olmak isterken nasıl jeoloji mühendisi ve müteahhit olduğunu, Mahmut Usta'yı babası gibi görmesi vb. okuyoruz biz bu kitapta ama ana tema: baba-oğul ilişkisi...
    Bu noktada söyleyeceğim şey, o efsaneleri kurguya katmasa daha mı iyi olurdu sanki? Daha kendine özgün bir şeylerle kurguyu kursa daha mı iyi olurdu sanki? Her ne kadar, baba-oğul ilişkisine dikkat çekse de, verilmek istenen mesajın tam başarıyla okuyucuya aktarıl(a)madığını düüşüyorum. Baba-oğul ilişkisinden etkilendim mi? Hayır. Babasız kalan bir oğul yahut oğulsuz kalan bir baba...

    Son olarak şunları söyleyerek incelememi noktalamak istiyorum: şundan eminim hayatta okunacak bundan daha iyi kitaplar var. Ben kurgusu sağlam, anlatımı da yerinde olan kitapları seviyorum. Benim için bu kitap, ortalamanın bir tık üstünde kaldı. Verilmek istenen mesaj güzel ama başarılı değil; daha iyi bir kurgu üzerinden verilebilirdi sanki... Bana kattıkları şeyler ise, öncelikle, beni iki efsaneyle tanıştırması oldu. Bunun dışında pek de bir yararı olduğunu söyleyemem. Okumaya değer mi? Emin değilim. Okuduğuma pişman mıyım? Hayır. Okumasak bir şey kaybeder miyiz? Hayır.

    Lafın kısası, karar okuyucuya bağlı... Ara ara Kırmızı Saçlı Kadın'a âşık oldum ama sonradan vazgeçtim... Bu kitap benim için, pek de kayda değer olmayan kitaplar listesine alındı...

    Keyifli okumalar.
  • Biçimci eleştiri Yeni Eleştiri kuramıyla başlamıştır. T.S Eliot, I. Armstrong Richards gibi araştırmacılar ilebaşlar. Yeni eleştiri sanat eserinin tam anlamıyla kendisine yönelerek ona odaklanır. Dilsel bütünlüğe, eserin içerisindeki öğelerin birbiriyle olan bütünlüğüne dikkat çekeler. Rus Biçimciliği de böyle bir temel üzerinden gelerek sanatçıya, okura ya da döneme yönelmek yerine edebiyat eserinin kendisine bakar.
    Sovyetlerin toplumcu sanat anlayışına ters düşerek susmak zorunda kalmışlardır fakat 15 yıllık yazın hayatıyla edebiyat bilimine katkı sağladılar. İki grup üniversite öğrencilerin tartışmaları sonucunda ortaya çıkmıştır. Kuram’ın doğuşunda OPAJAZ ‘’Şiir Dilinin Araştırılması Derneği’’ etkili olmuş, devamında ise Moskova Dilbilim Çevresinden Roman Jakopson tarafından Prag’da Prag Dilbilim Topluluğuyla bir bakıma devamılılığı sağlanmıştır. En önemli temsilcileri: Osip Brik, Boris Tomaşevski, Yuri Tinyanov, Boris Eichenbaum, Viktor Şklovski. Vladimir Propp’tur. Berna Moran, Osip Brik ve Vladimir Propp’u Rus Biçimciliğini anlattığı kısımda kuramcılara dahil etmemiştir.
    İlyas Kayaokay’ın Boris Eichenbaum’dan aktardığına göre “Edebiyat tarihçileri şimdiye kadar ekseriya belirli bir şahsı tutuklamak amacıyla her halükarda dairede oturan bütün insanları tutuklayan zabıta gibi davranıyorlardı, üstelik orada caddeden geçen bir kaç kişiyi de onların arasına katıyorlardı. Buna benzer tarzda onlar ellerine ne geçerse tümünü okuyup tüketiyorlardı; çevre bilgisi, psikoloji, politika, felsefe gibi. Edebiyatın bir bilimi yerine evde
    Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 3. sınıf öğrencisi.

    kendilerinin imal ettikleri bir abur cubur ortaya çıkmıştır.’’(2015,163) Biçimciler, ‘biçimin kabuk olarak işe yaradığı yorumuna sırt çevirdiler. İçine sıvının döküldüğü bir kap (içerik ve biçim ilişkisi) diye bu ilişkiyi belirten görüşe karşı çıktılar.(Eichenbaum,1994:17)

    Rus Biçimcileri edebiyatı başlı başına bir bilim haline getirmek istiyorlar. Her şeyden önce edebiyat eserini diğer eserlerden ayıran özelliğin yazınsallığın ne olduğunu bulmaya çalışıyorlar ve bunu ‘’alışkanlığı kırma’’ kavramı ile ele alıyorlar. Berna Moran şu şekilde açıklar. ‘’İddia şu: biz dış dünyaya, nesnelere, davranış ve düşünüş biçimlerine baka baka bunları kanıksarız. Şiir ise kendine özgü dili sayesinde bu kanıksamayı sarsarak, nesneleri, davranışları, düşünceleri ve duyguları taze bir bakışla yeniden görmemizi, yeniden algılamamızı sağlar. Çünkü bu dil alıştığımız kullanılmış dilden farklıdır.’’(1991,162)
    Kayaokay’ın Todorov’dan aktardığı şekilde “Alışkanlık, nesneleri görmemizi hissetmemizi engeller; gözümüzün buralara takılması için biçimlerinin bozulmuş olması gerekir. Sanat alanında ortaya çıkan biçem değişiklikleri de aynı süreçle açıklanır.” (2015,164) Yabancılaştırma “algılamanın gucluğunu ve suresini artırma tekniğidir. Sanatta algılama edinimi,kendi başına bir erektir ve uzatılması gerekir; sanat nesnenin oluşunu hissettirme aracıdır, daha önce olmuş olanın sanat için bir önemi yoktur.’’(Kayaokay,2015.164)

    Biçimciliğin bir başka sorunu biçim-içerik kaygısıdır. Berna Moran’a göre kısaca belirtecek olursak ‘’Söylenen şey (içerik), söyleyişten ayrı olarak vardır: söyleyiş(biçim) buna adeta sonradan eklenmiş, daha doğrusu giydirilmiş bir değerdir.’’ Şimdi anlatılan şey konu aynı olabilir. Hz. Süleyman ile ilgili bir hikaye, Mem u Zin ya da ezilenler; bunlar birer konu olmakla birlikte her yazar/şair tarafından farklı biçimde ele alınabilir. Konu eserden önce var olan bir durumdur. Tek başına işe yaramaz ve ançak bir biçim, içerik kazanırsa değeri olur. Mesela ölüm konusu sanatçının elinde işlenirse bir içerik kazanmış olur. Şair kendi ölğm algısını dile getirir. Biçim ise şairin elindeki ölüm konusunun kalıba girmiş, hayat bulmuş halidir.

    Biçimcilik, Şklovski ve Eichenbaum aracılığıyla Fütürüstlere yaklaşmıştır. Şklovski, Biçimciliği Fütürizme bir köprü olarak kullanmıştır. Onlar mantıklı cümleler kurmayı reddederek ‘sözcüklere özgürlük’ parolasına yönelirler. Şiir ve Akılötesi Dil Hakkında adlı makalesiyle fütüristleri bütünüyle destekleyen Şklovski, "keyfi" ve "türetilmiş" sözcüklerin şiir dilinin gereği olduğunu kanıtlama çabasındadır. Şklovski sözcüklerin yalnızca düşünceyi ifade etmek, bir sözcüğün yerine diğerini kullanmak veya bir nesneyi adlandırmak için değil, "anlamının dışında" da gerekli olduğunu ve kullanıldığını yalnızca fütürist ozanlardan değil, Gorki, Gonçarov gibi klasik Rus yazarlardan ve Knut Hamsun'dan örnekler. (Parer,2002:59) Seçilen kelimelerin de alışılmışı kırması gerekir. Bunun için de akılötesi dile başvururlar.
    Brik, şiir dili üzerinde durmuş ve “sözcüklerin düzeni, şiir dilinin ritmik yapısının kesinlikle kabul etmediği belli bir tonlamayı gerektirir. Bu nedenle de dizelerin düzyazı biçimindeki okunuşu, onların ritmik yapılarını bozacaktır.” (Brik, 1995:129) Ritim dizenin asıl temelini oluşturur. “Ritmik hareket dizeden önce gelir. Ritmi dizelerden yola cıkarak anlamak olanaksızıdır; ama tersine dize, ritmik hareketten yola çıkılarak anlaşılacaktır.’’
    Kısaca anlatmaya çalıştığımız Rus Biçimciliği bu şekildedir. Şimdi bu çerçevede Cahit Sıtkı Tarancı’ya bakacak olursak, Asım Bezirci’nin hazırladığı Otuz Beş Yaş şiir kitabında Tarancı ile Şiir Üstüne başlıklı yazıda Cahit Sıtkının edebiyat ve şiir görüşünü yakalayabiliriz. Biçimciler gibi şiirin dış dünyaya araç olmasına karşı çıkmıştır. ‘’Şiirle hayat arasındaki bu sıkı ilişkiye inandığım içindir ki, şiiri hiçbir zaman bir düşüncenin kanıtlanması, bir davanın savunulması, bir felsefe sisteminin sunulması olarak düşünmedim.Şiirin yapısının gerektirdiği bu bağımsızlık, şairlerin özgürlük aşkıyla da açıklanabilir.’’(Tarancı,2002,14)
    Tarancı’ya göre ‘’Şiir bir deyiştir, sözcüklerle güzel biçimleri kurmak sanatıdır... Bu sanatın anlatım aracı dil ve gereci de sözcükler olduğuna göre, şiir yazmak isteyen adamın kullandığı dilin bütün kurallarını iyi bellemesi, sözcüklerini sınıf arkadaşları gibi yakından tanıması, hangi sözcüğün nerede ve nasıl kullanıldığı zaman kendisinden beklenen ödevi yerine getireceğini bilmesi gerektir.’’(2002,17/2) Şaire göre şair, ister sevgilisinin selvi boyunu ,ster savaşı, ister mahallenin yoksullarını anlatsın bu kendi bileceği iştiri yeter ki şair olmadığını aklından çıkarmasın.
    Berna Moran kitabının Rus Biçimciliğini anlattığı kısmınde Cahit Sıtkı’dan örnek verir.

    Bir namazlık saltanatın olacak,
    Taht misali o musalla taşında.
    Cemaatin cenaze namazı kılması gibi sıradan bir alışılmış bir olay anlatılır. Tarancı bunu anlatırken musalla taşını tahta, ölüyü bir sultana benzeterek bildiğimiz bir sahneyi farklı şekilde sunarak bizi alışılmışın dışana çıkarıyor. Buna göre edebiyat eserinin yaptığı şey gerçekleri yansıtmak değil olanşeyi daha farklı durumlarda göstermektir. Şair kullanılan sıradan dili bozar, büker, altüst edip bizi bu dille silkeler uyandırır.
    Yukarıdakı mısrada ‘’Dil belli bir vezinle ritme sokulmuştur, ayrıca bazı seslerin tekrarı ve ikinci dizenin ilk yarısını oluşturan kısım ile ikinci yarıyı oluşturan sözcüklerin tersine kullanılmasıyla kurulan ses dengesi gibi özellikler, dilin günlük kullanılışında rastlamadığımız bir özel düzenlemeyi sergiliyor... dil bu alışılmamış düzenlenişinden ötürü kendi dikkati üzerine çeker... kendi düzenlenişini sergiler. Rus Biçimcileri için önemli olan, şairin gerçeklik karşısındaki tutumu değil, dil karşısındaki tutumudur.''


    Yine ödev maksatlı okuduğum bir kitaptı onun için yazmaya çalıştığım bolll alıntılı yazımdan bir kısım :) iyi okumalar
  • Akademi nedir? Akademi deyince akla ne gelir? Neden ismi akademidir? Bu kabilenin üyeleri neler yaparlar, ne konuşurlar, nasıl yazarlar?

    – “Merhaba, akademisyenim ben!”
    – Yani?
    – Akademisyenim işte, üniversitede öğretim görevlisiyim.
    – Haa, şimdi oldu, öğretmensiniz yani!
    – Olur mu canım, o başka, ben üniversitede hocayım.
    – Hoca mı? Ne farkı var öğretmenden? Neden öğretmen değil de hoca deniyor ki size?
    – Bilmem, öyle işte, araştırma da yapıyoruz ya biz.
    – Yav he he…

    “Akademi”, “Akademisyenlik”, “Hoca”; tüm bu ağdalı ve büyülü kelimeler çeker sizi içine, karşı konulamaz biçimde; götürür bambaşka bir dünyaya, sizin de rızanızla; özellikle gençken, daha “tıfıl” bir öğrenciyken veya “akademi kabilesine” dışarıdan bakan, ona uzak bir yabancıysanız eğer. Her meslek, icra ediliş koşullarının da bir ürünü olan çeşitli fiziki ve sembolik göstergeleri bedene kazır. Giyim kuşamdan, vücudun hareket tarzına, oradan da dilin kullanımına dek bu göstergeler, “öteki”yle ilişkide bir anlam kazanır, arzu veya nefret nesnesi olur, “aşağı-üste” şeklinde sınıflandırılır, idrake taşınır. Toplumsal sihir (veya trajedi) bu seviyede bütünüyle dilseldir de. Gerçek, az çok sözcük ve şey, isim ve nesnedir eş zamanlı olarak. Bu iki evren (şeylerin ve sözcüklerin dünyası), bir ve bölünmezdir; bir Katolik nikâhının sonsuza dek bağladığı çiftlerdir onlar. Kelimenin kendisinin tek başına, telaffuz edildiği veya zihne düştüğü anda, gönderdiği imge-şey oradadır; bilinir işte, uzatmaya gerek yoktur. Ne olduğunu tam olarak tanımlayamasa bile, “en azından şu değil” der zihin; ilişkisel ve durumsal olarak kavrar her daim. Sosyal Bilim zaman zaman (her zaman değil), “gizil” olanı ifşa eden özgürleştirici bir edim hayalinden çok uzaklarda, “kabile üyesi”nin bildiğini sayfalarca tasvirleyen “kuru” bir egzersiz de olur böylece.

    Peki, akademi nedir? Akademi deyince akla ne gelir? Neden ismi akademidir? Bu kabilenin üyeleri neler yaparlar, ne konuşurlar, nasıl yazarlar? Örneğin, ortaöğretimden bahsederken, “eğitim yuvası” ifadesi rahatça kullanılabilirken, aynı ifadeyi yükseköğretim mevzubahis olduğunda kullanmak neden alaycı bir tebessüm doğurabilir. Bir saniye, doğru, yükseköğretim de diyoruz, öyle değil mi? “Yükseköğretimimizin sorunları” başlıklı bir sunum mesela? Çok kuru, çok sıradan, çok “devlet” kokuyor öyle değil mi? Aynen öğretmen kelimesinin zihinde yarattığı o memur çağrışımı gibi. O halde sanki her şey, akademi denilen kabileyi, akrabalık bağı olan diğer bir kuzen kabileyle, yani ortaöğretimle zıtlığında tefrik eder gibi gelişir.

    Lévi-Strauss’cu, dikotomiler üzerinden düşünme usulünü burada da tatbik edelim, zihin açıcı olabilir. Akademi, ortaöğretim olmayandır! Ortaokul/lise; tekrarken, ezbercilikken, zihinleri şekillendirmekken, devletken, ideolojiyken, malumatçılıkken, tasnifçilikken, disiplinken, memuriyetken akademi; yaratıcılıktır, özgürlüktür, isyandır, yorumdur, teoridir, üretmektir, araştırmaktır, muhalefettir, uçarılıktır, sınırları zorlamaktır, aşmaktır… Ortaöğretim “kuru-ölü” tedrisattır, akademi ise “canlı-yaratıcı” tefekkür. Bu dikotomi, mekânlara ve bedenlere de kazınır. Hocanın tefekkürünün derinliği, sınır tanımazlığı; odasının dağınıklığında, sakalının intizamsızlığında, vazgeçemediği sigarasının ve anason kokulu akşam sohbetlerinin hür ritminde, üslubunun vuruculuğunda, dil oyunlarının karmaşık dehlizlerinde tecessüm eder. Peki bunun karşısında öğretmen? Bir hiç… sadece bir kravat. Aynen o kravatlı öğretmenin karşısındaki kravatlı öğrenci gibi, tedrisatın en hasbi ürünü, hiçliğin kendisidir o da. Oysa hocanın öğrencisi bir vâristir; Freud’çu anlamda, babasını öldürüp onun yerine geçmek isteyendir. Hoca, hem rakibi hem de modelidir; sakalından, yürüyüşüne, üslubundan, yazım diline kadar içindeki hoca, kutsanması için katli vacip tanrıdır.

    Bu dikotomi elbette çok keskin ve eksik, ama tam da bu keskinliğiyle bir ideal-tip olarak, yani yaklaşık ve kısmi bir inşa olarak (fiiliyatta gözlemlenen, bu inşanın bin bir türde melez varyantıdır), bir çözümleme aracı olarak işimize yarayabilir. Diğer bir ifadeyle, o sakalın, o dağınık odanın, o uzun ve karmaşık cümlelerin, basit bir “gösteriş” etkisinden öte, mesleğin icra koşulları ve değer sistemiyle ilişkili olabileceğini ve bunun da az çok evrensel bir nitelik taşıyabileceğini varsayalım. Elbette, bu her zaman böyle olmak zorunda değildir ama olmasında bir beis de yoktur. İşin okuma, aktarma (tedrisat) kısmını bir yana bırakırsak eğer, araştırmacı yönü ağır basan bir akademisyenin çalışma temposunun, sabah 9-akşam 5 mesaisine riayet edemeyeceği su götürmez. Araştırmanın o kendi kaotik dinamiği, modern toplumun en temel kutsallarından biri olan, yaşamın birbirinden az çok kopuk kutucuklar içerisine sıkıştırılması (özel yaşam-iş yaşamı) ilkesini erozyona uğratır. Hakkını vererek bu işi yapan bir araştırmacı, o araştırmayı zihninde, pratiğinde ve ilişkilerinde 24 saat yaşar. Sanıldığının aksine araştırmacı (ki akademik bir unvana sahip olmak zorunda da değildir), şehrin hoş mekânlarında boy göstermeyi alışkanlık haline getirmiş burjuva-bohem bir entelektüelden-küratörden çok uzaklarda, fevkalade asosyal, sıkıcı, mesai delisi ve obsesif bir tiptir. Ketumdur, hasbelkader kendini bulduğu bir sohbette aklı hep başka yerdedir zira zihni, 5 saniye önce o ortamda takıldığı bir detay yüzünden kısa devre yapmış durumdadır; “şeytan detayda gizlidir” der sanki sürekli; o detaylar onu, kendi kendini yıkıcı bir intihara ve sil baştanlara da sürükler yeri gelir. Böyle bir kronik “ruh hastası”nın; zihni, yıkıcı-yaratıcı kısa devrelerle işleyen birinin; üslup ve yazım dili hususunda da kılı kırk yarmasında şaşırtıcı bir yan yoktur. O uzun ve karmaşık cümleler, ezoterik dil; çok da anlaşılır bir derde, şeylerle-dilin buluştuğu o evreni olabildiğince özenli biçimde, kırıp-dökmeden, yani şeylere tecavüz etmeden betimleyebilme kaygısına-saygısına denk düşebilir. Kısacası, sadece demek istediğini söyleyebilme, ne eksiğiyle ne fazlasıyla, sağa-sola çekiştirilemeyecek şekilde; varsın bu ütopyanın bedeli bir paragraflık uzun cümleler, karmaşık kavram setleri olsun. O dilin karmaşıklığı ve zorluğu, hikâyenin kendisinin karmaşıklığı ve zorluğu olamaz mı?

    Analizi artık toparlayıp güzel ve dar ülkemize çevirelim. Ama önce şu iki hatırlatma: İlk olarak, yukarıda, bir meslekle (araştırmacı olmakla) ilişkili bir dizi tutum ve tavırdan bahsediyorum. Tüm bu niteliklerin her araştırmacıda aynı şekilde tecessüm etmesi gerekmez (ki bu mümkün de değildir). İkinci olarak, kabaca (ideal-tip şeklinde) tasvir ettiğim kişi, akademisyen (yani üniversitede resmi bir konumu olan kişi) de olmak zorunda değil. Ancak akademisyenlik, bu yönü de içine alabilir ve almalıdır da. Yoksa adı sadece ve sadece tedrisi memuriyet olur.

    Tedrisi memuriyet, evet, Türkiye örneğinde, yukarıda tesis ettiğim dikotomiyi alt-üst eden ve tanımların içerisini boşaltan en önemli karakteristik sanırım burada yatmakta. Türkiye’de akademi, her şeyden önce, memuriyetin başka yollarla devamıdır. Güzel ama dar ülkemizde, neredeyse tüm kurumlarda karşılaşılan bir sorundur aslında bu: dış itibar sembolleri veya göstergeleriyle tamamıyla doğru orantılı bir yetkinsizlik, kopukluk, içi boşluk… İçinde uzman barındırmayan uzmanlık kurumları, bilgi işlemcisi olmayan bilgi işlem daireleri, sekreteri olmayan sekreterlikler, akademisyeni olmayan akademiler. Tersine, tüm bir kurumu çekip çeviren tek bir kişi; Ahmet abi! Hiç kimsenin hiçbir şeyden mesul olmadığı ve hiçbir şeyi bilmediği bir kurumda; dışarıdan bakıldığında tabelası ve binası bir antik yunan tanrısı gibi sizi dehşetle etkisi altına alan bir kurumda işleri götüren ve tek başına o kurumu var eden bir tek kişi; evrak kısmındaki Ahmet abi.

    Bu gibi durumlarda, bir dizi ritüel ve sembolik oyun vasıtasıyla (yeniden tarih yazımı, geleneğin icadı, gösterişli isimler, saygı ve itibar göstergelerinin aşırı kullanımı, vb.), kurum işlemesi gerektiği gibi işliyormuş izlenimi verilmeye çalışılır. Akademi denilen kurumun bundan muaf olması elbette mümkün değil. Burada temel obsesyon, akademiyi, ortaöğretimle olan farklılığında tefrik etmeye dönüşür. Türkiye örneğinde, kurumun neredeyse tek amacı budur. Bu, anlaşılır bir amaçtır da zira nesnel anlamda onu ortaöğretimden ayırt edecek pek de bir şey yoktur. Tüm o ağdalı vokabüler (akademi, hoca, enstitü, profesör, vb.) biraz da bunun için vardır; kendinden “kaçan” ama kendisi dışında pek bir şey de olamayan, bu “olamama” durumunu ise “olması gerekene” gönderme yaparak veya “olması gerektiği” şeyin dış itibar sembollerini kullanarak telafi etmeye çalışandır Türkiye akademisi. Akademisyen, tüm o ontolojik zemininde (dertleriyle, saikleriyle), sıradan bir memurdur ama bunu kabul etmek istemez; yaşam ritmi itibariyle, kendisini yanında çalışan “sivil memurdan” (ahh sivil memurlar, yemekhaneleri bile ayrı, öyle değil mi?) ayırt edecek pek bir şey yoktur ama bunu düşünmek dahi istemez. Hoca, sadece ve sadece bir öğretmendir Türkiye’de; sıradan ama çok sıradan bir tedrisattır bu ikiliyi buluşturan, ama hayır, bu parazit düşünce de defedilmelidir zihinden (Hocayım ben!). Üniversitelerin enstitüleri ise sıradan bir kayıt birimi; yönetmeliklerinde yazan araştırma-geliştirme önceliklerinden çok uzaklarda, basit bir idari kurum: kayıt yap, yenile, dondur, notları gir, hepsi bu işte.

    Bir mesleğin icrasını öğretmenin (aktarmanın) ve araştırma pratiğinin kendisinin bu kadar ötelendiği, silikleştiği bir kurumda tedrisat ve memuriyetin bu kadar öne çıkmasında şaşılacak bir şey yok. Teorisizim, malumatçılık veya fikri mümessillik, burada, durumu kurtarmaya, yani o “akademi” ilüzyonunu dış semboller üzerinden muhafaza etmeye imkân tanıyan bir dizi strateji olarak da ortaya çıkar. Memuriyetle de pek uyumludur çünkü “oturarak” yapılır! Kavramlarla sevişmek, teorileri çarpıştırmak, uzun ağdalı cümleler kurmak burada (yukarıda yaptığım tasvirdekinin tersine, karıştırılmasın bu), başka bir şeyin olmadığı bir tedrisi kurumda sadece ve sadece sembolik bir ikame stratejisidir; sıradan bir jargon etkisidir. Nedir bu etki? Bir kere bu etki, mesela benim şu anda “uydurduğum” bu terimi ecnebi dilde, örneğin Fransızca yazmakla başlayabilir: effet de jargon! “Türkçede nasıl deniyor?” şeklinde de devam edebilecek bu yarı ukala-yarı bigâne (veya ukala olduğu ölçüde bigâne) style, uzun ve pek “seksi” cümlelerin art arda sıralanmasıyla sürebilir: “Hegelyan itirazın, Gramsci’ci perspektiften yeniden okunması suretiyle Bourdieu’nün illusio’su üzerinden tartışılması” [Uyarı! Okur, bu cümlenin hiçbir anlamı yok, tamamen uydurma veya varsa da ben bilmiyorum!].

    Mesleğe veya akademik-entelektüel alana yeni girmiş “gençlerin” bir jargonu, bir “yapma-etme biçimi”, karizmatik hallerde karşı cinsi etkilemenin sevimli bir yolu ya da kariyerin, geçilmesi zorunlu bir aşaması olarak görüldüğü sürece burada elbette bir sorun yok. Mesele, bu “numaranın”, kurumun varoluş kipine dönüşmüş olması: mış-miş gibi yapmak… Öyle ki, ziyadesiyle öğrenilen ve sürekli yeniden üretilen bir jargon, yapma-etme biçimi bu. Tüm lisans eğitimi boyunca, okumalarını ekseriyetle tasnif-özet kitaplarıyla “sınırlamış”, ancak ve ancak yüksek lisans ya da doktora seviyesinde, araştırmacıların/düşünürlerin orijinal eserlerini okumaya başlamış (o da en iyi ihtimalle birkaçını) ve bu seviyede bile işlerin sürekli (doktora yeterlilik sınavlarını düşünelim), “o ne demiş, bu ne demiş” şeklinde gittiği bir tedrisattan geçmiş bir akademisyen adayından, başka bir dile veya pratiğe sahip olmasını beklemek makul olabilir mi? Ayrıca, bu öyle “büyülü” bir dildir ki, örneğin Habermas’ı tartışan bir yazar-öğrenci-akademisyen, kendisini onunla aynı seviyeye koyar neredeyse; evrensel âlimler cemiyetinin eş düzey bir üyesi olarak çıkar Habermas’ın karşısına: “Bu makalede, Habermas’ın rasyonel iletişim kuramına bazı itirazlar getirilecek ve…”: Pür tatmin, pür haz…

    Artık bitirelim. Sonuç itibariyle, burada meslek yoktur, araştırma yoktur, mesai yoktur. Tersine, mesleğin icrasına, araştırma pratiğinin kendisine ciddi biçimde ket vuran bir dil ve pratiktir söz konusu olan (konformizme, malumatçılığa sürükler). Zamanının doğan görünümlü şahinleri gibi, entelektüel görünümlü bir tedrisattır elimizde olan yegâne şey. Acı da olsa önce bunu kabullenelim, çıkışı sonrasında düşünürüz. Son söz, bu cümleleri kaleme alan kişi de burada yapılan eleştirilerden elbette tümüyle muaf değildir: Hocayım ben de en nihayetinde!

    LEVENT ÜNSALDI,

    Duvar dergisi, sayı: 23
  • Dili kötü kullanan bir yazar yerilmeli ama iyi kullanan övülmemeli. Dili iyi kullanmak yeter şarttır çünkü.