Hocayım Ben!
Akademi nedir? Akademi deyince akla ne gelir? Neden ismi akademidir? Bu kabilenin üyeleri neler yaparlar, ne konuşurlar, nasıl yazarlar?

– “Merhaba, akademisyenim ben!”
– Yani?
– Akademisyenim işte, üniversitede öğretim görevlisiyim.
– Haa, şimdi oldu, öğretmensiniz yani!
– Olur mu canım, o başka, ben üniversitede hocayım.
– Hoca mı? Ne farkı var öğretmenden? Neden öğretmen değil de hoca deniyor ki size?
– Bilmem, öyle işte, araştırma da yapıyoruz ya biz.
– Yav he he…

“Akademi”, “Akademisyenlik”, “Hoca”; tüm bu ağdalı ve büyülü kelimeler çeker sizi içine, karşı konulamaz biçimde; götürür bambaşka bir dünyaya, sizin de rızanızla; özellikle gençken, daha “tıfıl” bir öğrenciyken veya “akademi kabilesine” dışarıdan bakan, ona uzak bir yabancıysanız eğer. Her meslek, icra ediliş koşullarının da bir ürünü olan çeşitli fiziki ve sembolik göstergeleri bedene kazır. Giyim kuşamdan, vücudun hareket tarzına, oradan da dilin kullanımına dek bu göstergeler, “öteki”yle ilişkide bir anlam kazanır, arzu veya nefret nesnesi olur, “aşağı-üste” şeklinde sınıflandırılır, idrake taşınır. Toplumsal sihir (veya trajedi) bu seviyede bütünüyle dilseldir de. Gerçek, az çok sözcük ve şey, isim ve nesnedir eş zamanlı olarak. Bu iki evren (şeylerin ve sözcüklerin dünyası), bir ve bölünmezdir; bir Katolik nikâhının sonsuza dek bağladığı çiftlerdir onlar. Kelimenin kendisinin tek başına, telaffuz edildiği veya zihne düştüğü anda, gönderdiği imge-şey oradadır; bilinir işte, uzatmaya gerek yoktur. Ne olduğunu tam olarak tanımlayamasa bile, “en azından şu değil” der zihin; ilişkisel ve durumsal olarak kavrar her daim. Sosyal Bilim zaman zaman (her zaman değil), “gizil” olanı ifşa eden özgürleştirici bir edim hayalinden çok uzaklarda, “kabile üyesi”nin bildiğini sayfalarca tasvirleyen “kuru” bir egzersiz de olur böylece.

Peki, akademi nedir? Akademi deyince akla ne gelir? Neden ismi akademidir? Bu kabilenin üyeleri neler yaparlar, ne konuşurlar, nasıl yazarlar? Örneğin, ortaöğretimden bahsederken, “eğitim yuvası” ifadesi rahatça kullanılabilirken, aynı ifadeyi yükseköğretim mevzubahis olduğunda kullanmak neden alaycı bir tebessüm doğurabilir. Bir saniye, doğru, yükseköğretim de diyoruz, öyle değil mi? “Yükseköğretimimizin sorunları” başlıklı bir sunum mesela? Çok kuru, çok sıradan, çok “devlet” kokuyor öyle değil mi? Aynen öğretmen kelimesinin zihinde yarattığı o memur çağrışımı gibi. O halde sanki her şey, akademi denilen kabileyi, akrabalık bağı olan diğer bir kuzen kabileyle, yani ortaöğretimle zıtlığında tefrik eder gibi gelişir.

Lévi-Strauss’cu, dikotomiler üzerinden düşünme usulünü burada da tatbik edelim, zihin açıcı olabilir. Akademi, ortaöğretim olmayandır! Ortaokul/lise; tekrarken, ezbercilikken, zihinleri şekillendirmekken, devletken, ideolojiyken, malumatçılıkken, tasnifçilikken, disiplinken, memuriyetken akademi; yaratıcılıktır, özgürlüktür, isyandır, yorumdur, teoridir, üretmektir, araştırmaktır, muhalefettir, uçarılıktır, sınırları zorlamaktır, aşmaktır… Ortaöğretim “kuru-ölü” tedrisattır, akademi ise “canlı-yaratıcı” tefekkür. Bu dikotomi, mekânlara ve bedenlere de kazınır. Hocanın tefekkürünün derinliği, sınır tanımazlığı; odasının dağınıklığında, sakalının intizamsızlığında, vazgeçemediği sigarasının ve anason kokulu akşam sohbetlerinin hür ritminde, üslubunun vuruculuğunda, dil oyunlarının karmaşık dehlizlerinde tecessüm eder. Peki bunun karşısında öğretmen? Bir hiç… sadece bir kravat. Aynen o kravatlı öğretmenin karşısındaki kravatlı öğrenci gibi, tedrisatın en hasbi ürünü, hiçliğin kendisidir o da. Oysa hocanın öğrencisi bir vâristir; Freud’çu anlamda, babasını öldürüp onun yerine geçmek isteyendir. Hoca, hem rakibi hem de modelidir; sakalından, yürüyüşüne, üslubundan, yazım diline kadar içindeki hoca, kutsanması için katli vacip tanrıdır.

Bu dikotomi elbette çok keskin ve eksik, ama tam da bu keskinliğiyle bir ideal-tip olarak, yani yaklaşık ve kısmi bir inşa olarak (fiiliyatta gözlemlenen, bu inşanın bin bir türde melez varyantıdır), bir çözümleme aracı olarak işimize yarayabilir. Diğer bir ifadeyle, o sakalın, o dağınık odanın, o uzun ve karmaşık cümlelerin, basit bir “gösteriş” etkisinden öte, mesleğin icra koşulları ve değer sistemiyle ilişkili olabileceğini ve bunun da az çok evrensel bir nitelik taşıyabileceğini varsayalım. Elbette, bu her zaman böyle olmak zorunda değildir ama olmasında bir beis de yoktur. İşin okuma, aktarma (tedrisat) kısmını bir yana bırakırsak eğer, araştırmacı yönü ağır basan bir akademisyenin çalışma temposunun, sabah 9-akşam 5 mesaisine riayet edemeyeceği su götürmez. Araştırmanın o kendi kaotik dinamiği, modern toplumun en temel kutsallarından biri olan, yaşamın birbirinden az çok kopuk kutucuklar içerisine sıkıştırılması (özel yaşam-iş yaşamı) ilkesini erozyona uğratır. Hakkını vererek bu işi yapan bir araştırmacı, o araştırmayı zihninde, pratiğinde ve ilişkilerinde 24 saat yaşar. Sanıldığının aksine araştırmacı (ki akademik bir unvana sahip olmak zorunda da değildir), şehrin hoş mekânlarında boy göstermeyi alışkanlık haline getirmiş burjuva-bohem bir entelektüelden-küratörden çok uzaklarda, fevkalade asosyal, sıkıcı, mesai delisi ve obsesif bir tiptir. Ketumdur, hasbelkader kendini bulduğu bir sohbette aklı hep başka yerdedir zira zihni, 5 saniye önce o ortamda takıldığı bir detay yüzünden kısa devre yapmış durumdadır; “şeytan detayda gizlidir” der sanki sürekli; o detaylar onu, kendi kendini yıkıcı bir intihara ve sil baştanlara da sürükler yeri gelir. Böyle bir kronik “ruh hastası”nın; zihni, yıkıcı-yaratıcı kısa devrelerle işleyen birinin; üslup ve yazım dili hususunda da kılı kırk yarmasında şaşırtıcı bir yan yoktur. O uzun ve karmaşık cümleler, ezoterik dil; çok da anlaşılır bir derde, şeylerle-dilin buluştuğu o evreni olabildiğince özenli biçimde, kırıp-dökmeden, yani şeylere tecavüz etmeden betimleyebilme kaygısına-saygısına denk düşebilir. Kısacası, sadece demek istediğini söyleyebilme, ne eksiğiyle ne fazlasıyla, sağa-sola çekiştirilemeyecek şekilde; varsın bu ütopyanın bedeli bir paragraflık uzun cümleler, karmaşık kavram setleri olsun. O dilin karmaşıklığı ve zorluğu, hikâyenin kendisinin karmaşıklığı ve zorluğu olamaz mı?

Analizi artık toparlayıp güzel ve dar ülkemize çevirelim. Ama önce şu iki hatırlatma: İlk olarak, yukarıda, bir meslekle (araştırmacı olmakla) ilişkili bir dizi tutum ve tavırdan bahsediyorum. Tüm bu niteliklerin her araştırmacıda aynı şekilde tecessüm etmesi gerekmez (ki bu mümkün de değildir). İkinci olarak, kabaca (ideal-tip şeklinde) tasvir ettiğim kişi, akademisyen (yani üniversitede resmi bir konumu olan kişi) de olmak zorunda değil. Ancak akademisyenlik, bu yönü de içine alabilir ve almalıdır da. Yoksa adı sadece ve sadece tedrisi memuriyet olur.

Tedrisi memuriyet, evet, Türkiye örneğinde, yukarıda tesis ettiğim dikotomiyi alt-üst eden ve tanımların içerisini boşaltan en önemli karakteristik sanırım burada yatmakta. Türkiye’de akademi, her şeyden önce, memuriyetin başka yollarla devamıdır. Güzel ama dar ülkemizde, neredeyse tüm kurumlarda karşılaşılan bir sorundur aslında bu: dış itibar sembolleri veya göstergeleriyle tamamıyla doğru orantılı bir yetkinsizlik, kopukluk, içi boşluk… İçinde uzman barındırmayan uzmanlık kurumları, bilgi işlemcisi olmayan bilgi işlem daireleri, sekreteri olmayan sekreterlikler, akademisyeni olmayan akademiler. Tersine, tüm bir kurumu çekip çeviren tek bir kişi; Ahmet abi! Hiç kimsenin hiçbir şeyden mesul olmadığı ve hiçbir şeyi bilmediği bir kurumda; dışarıdan bakıldığında tabelası ve binası bir antik yunan tanrısı gibi sizi dehşetle etkisi altına alan bir kurumda işleri götüren ve tek başına o kurumu var eden bir tek kişi; evrak kısmındaki Ahmet abi.

Bu gibi durumlarda, bir dizi ritüel ve sembolik oyun vasıtasıyla (yeniden tarih yazımı, geleneğin icadı, gösterişli isimler, saygı ve itibar göstergelerinin aşırı kullanımı, vb.), kurum işlemesi gerektiği gibi işliyormuş izlenimi verilmeye çalışılır. Akademi denilen kurumun bundan muaf olması elbette mümkün değil. Burada temel obsesyon, akademiyi, ortaöğretimle olan farklılığında tefrik etmeye dönüşür. Türkiye örneğinde, kurumun neredeyse tek amacı budur. Bu, anlaşılır bir amaçtır da zira nesnel anlamda onu ortaöğretimden ayırt edecek pek de bir şey yoktur. Tüm o ağdalı vokabüler (akademi, hoca, enstitü, profesör, vb.) biraz da bunun için vardır; kendinden “kaçan” ama kendisi dışında pek bir şey de olamayan, bu “olamama” durumunu ise “olması gerekene” gönderme yaparak veya “olması gerektiği” şeyin dış itibar sembollerini kullanarak telafi etmeye çalışandır Türkiye akademisi. Akademisyen, tüm o ontolojik zemininde (dertleriyle, saikleriyle), sıradan bir memurdur ama bunu kabul etmek istemez; yaşam ritmi itibariyle, kendisini yanında çalışan “sivil memurdan” (ahh sivil memurlar, yemekhaneleri bile ayrı, öyle değil mi?) ayırt edecek pek bir şey yoktur ama bunu düşünmek dahi istemez. Hoca, sadece ve sadece bir öğretmendir Türkiye’de; sıradan ama çok sıradan bir tedrisattır bu ikiliyi buluşturan, ama hayır, bu parazit düşünce de defedilmelidir zihinden (Hocayım ben!). Üniversitelerin enstitüleri ise sıradan bir kayıt birimi; yönetmeliklerinde yazan araştırma-geliştirme önceliklerinden çok uzaklarda, basit bir idari kurum: kayıt yap, yenile, dondur, notları gir, hepsi bu işte.

Bir mesleğin icrasını öğretmenin (aktarmanın) ve araştırma pratiğinin kendisinin bu kadar ötelendiği, silikleştiği bir kurumda tedrisat ve memuriyetin bu kadar öne çıkmasında şaşılacak bir şey yok. Teorisizim, malumatçılık veya fikri mümessillik, burada, durumu kurtarmaya, yani o “akademi” ilüzyonunu dış semboller üzerinden muhafaza etmeye imkân tanıyan bir dizi strateji olarak da ortaya çıkar. Memuriyetle de pek uyumludur çünkü “oturarak” yapılır! Kavramlarla sevişmek, teorileri çarpıştırmak, uzun ağdalı cümleler kurmak burada (yukarıda yaptığım tasvirdekinin tersine, karıştırılmasın bu), başka bir şeyin olmadığı bir tedrisi kurumda sadece ve sadece sembolik bir ikame stratejisidir; sıradan bir jargon etkisidir. Nedir bu etki? Bir kere bu etki, mesela benim şu anda “uydurduğum” bu terimi ecnebi dilde, örneğin Fransızca yazmakla başlayabilir: effet de jargon! “Türkçede nasıl deniyor?” şeklinde de devam edebilecek bu yarı ukala-yarı bigâne (veya ukala olduğu ölçüde bigâne) style, uzun ve pek “seksi” cümlelerin art arda sıralanmasıyla sürebilir: “Hegelyan itirazın, Gramsci’ci perspektiften yeniden okunması suretiyle Bourdieu’nün illusio’su üzerinden tartışılması” [Uyarı! Okur, bu cümlenin hiçbir anlamı yok, tamamen uydurma veya varsa da ben bilmiyorum!].

Mesleğe veya akademik-entelektüel alana yeni girmiş “gençlerin” bir jargonu, bir “yapma-etme biçimi”, karizmatik hallerde karşı cinsi etkilemenin sevimli bir yolu ya da kariyerin, geçilmesi zorunlu bir aşaması olarak görüldüğü sürece burada elbette bir sorun yok. Mesele, bu “numaranın”, kurumun varoluş kipine dönüşmüş olması: mış-miş gibi yapmak… Öyle ki, ziyadesiyle öğrenilen ve sürekli yeniden üretilen bir jargon, yapma-etme biçimi bu. Tüm lisans eğitimi boyunca, okumalarını ekseriyetle tasnif-özet kitaplarıyla “sınırlamış”, ancak ve ancak yüksek lisans ya da doktora seviyesinde, araştırmacıların/düşünürlerin orijinal eserlerini okumaya başlamış (o da en iyi ihtimalle birkaçını) ve bu seviyede bile işlerin sürekli (doktora yeterlilik sınavlarını düşünelim), “o ne demiş, bu ne demiş” şeklinde gittiği bir tedrisattan geçmiş bir akademisyen adayından, başka bir dile veya pratiğe sahip olmasını beklemek makul olabilir mi? Ayrıca, bu öyle “büyülü” bir dildir ki, örneğin Habermas’ı tartışan bir yazar-öğrenci-akademisyen, kendisini onunla aynı seviyeye koyar neredeyse; evrensel âlimler cemiyetinin eş düzey bir üyesi olarak çıkar Habermas’ın karşısına: “Bu makalede, Habermas’ın rasyonel iletişim kuramına bazı itirazlar getirilecek ve…”: Pür tatmin, pür haz…

Artık bitirelim. Sonuç itibariyle, burada meslek yoktur, araştırma yoktur, mesai yoktur. Tersine, mesleğin icrasına, araştırma pratiğinin kendisine ciddi biçimde ket vuran bir dil ve pratiktir söz konusu olan (konformizme, malumatçılığa sürükler). Zamanının doğan görünümlü şahinleri gibi, entelektüel görünümlü bir tedrisattır elimizde olan yegâne şey. Acı da olsa önce bunu kabullenelim, çıkışı sonrasında düşünürüz. Son söz, bu cümleleri kaleme alan kişi de burada yapılan eleştirilerden elbette tümüyle muaf değildir: Hocayım ben de en nihayetinde!

LEVENT ÜNSALDI,

Duvar dergisi, sayı: 23

Enes Çubukçu, bir alıntı ekledi.
16 Şub 12:27 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Dili kötü kullanan bir yazar yerilmeli ama iyi kullanan övülmemeli. Dili iyi kullanmak yeter şarttır çünkü.

Başlarken Yalnızsın Bitirdiğinde Daha Da Yalnız, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 56 - Everest)Başlarken Yalnızsın Bitirdiğinde Daha Da Yalnız, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 56 - Everest)
DİLEK ŞAHİN, Celile'yi inceledi.
 08 Şub 09:40 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Ela Gözlü Pars Celile’ Kitap Yorumum;
Osman Balcıgil’i ilk Sabahattin Ali’yi anlattığı ‘Yeşil Mürekkep’ kitabıyla tanıdım, kitabın tesirinde o kadar çok kalmıştım ki diğer eserlerini de okumam gerektiğini düşünmüş ve ikinci hakkımı Nazım’ın da içinde çokça geçtiği, Nazım’ın annesinin hayatını konu alan ‘Ela Gözlü Pars Celile’den yana kullanmak istedim. Kitap geçtiğimiz yıl Mart ayında Destek yayınlarından çıkmıştı, bir senesinin dolmasına bir ay kala 60. Baskısını yaptığını görüyorum elimde ki kitabın kapağından. Kitaba duyulan ilginin açık bir kanıtıdır baskı sayısı, ne kadar talep gördüğünü de buradan anlamak mümkün zaten..
Yazar üslubunda beni yine şaşırtmadı demekten büyük kıvanç duyuyorum, zira roman tadında kaleme alınan ve beni uzun süre tesiri altına bırakan Yeşil Mürekkep’ten sonra daha azına razı olamazdım doğrusu. Celile hanımla, Nazım’la ve o dönemin birçok tanıdık ismiyle ilgili ne kadar az bilgiye sahip olduğumu öğrendiğimde yüzüm hayli kızardı diyebilirim. Ama er ya da geç öğrenmenin vermiş olduğu haz gerçekten de paha biçilmez ve buna vesile olduğu için yazarımıza teşekkürü borç bilirim..
Gelelim kitapla ilgili detaylara, iki ayrı dönem aynı anda işleniyor, yani şimdiki zaman ve geçmişin ustaca harmanlandığını söyleyebilirim. Kitabın başladığı noktada Nazım’ı açlık grevinden kurtarmak için Celile hanımın planlamak üzere olduğu bir protesto gösterisinin hazırlıklarını anlatırken, birden Celile hanımın Nazım’a hamile olduğu döneme dönüyorsunuz yani tarihler 1902’yi gösteriyor ve Nazım’ın doğumuna sayılı günler var. Selanik’te başlıyoruz Celile hanımı tanımaya, eşi Hikmet beyin görevi münasebetiyle iki yıl yaşıyorlar Selanik’te. Osmanlı İmparatorluğunda görev yapmış bir paşanın torunu, bir paşanın kızı ve bir diğer paşanın da gelini Celile hanım, yani sözün özü ailesi itibariyle sarayın müdavimlerinden..
Çok alımlı, çok iyi eğitim görmüş genç bir kız olduğundan küçük yaşta fazlaca ilgiye mazhar oluyor ve daha genç bir kız bile değilken görücüleriyle tanışmak zorunda kalıyor, kendine en münasip aday olan Mehmet Nazım Paşanın oğlu Hikmet’te karar kılıyor. Şimdiler de çocuk dediğimiz yaşta dünya evine giriyor sosyetenin göz bebeği Celile ve daha ilk gecelerinden anlıyor Hikmet’i seçmekle ne yanlış bir karar verdiğini. Tek tesellisi kendisinden 40 yaş büyük olmasına karşın onu kendi oğlundan bile fazla benimseyen sevgili kayınpederi Mehmet Nazım Paşa ile yaptığı sohbetler, aynı çatı altında geçirdiği zamanlar, onun sanatına karşı duyduğu ilgi alakadır. 14 yıla 3 çocuk (2’si sağ 1’i ölü), bir çok şehir ve bir çok anı sığdırıyor Celile ve sonrasında da yaptığı yanlışı daha fazla uzatmak istemeyerek son veriyor Hikmet’le olan evliliğine..
Dönemin yeni yeni filizlenen genç şairlerinden olan Yahya Kemal’e kaptırıyor gönlünü güzel kadın, onun için evlatlarının ve çevresinin tepkisini hiçe sayıyor, hatta işi daha da abartarak adada birlikte yaşamaya kadar götürüyor. Lakin işler ciddiye dönüp de evlenme vakti gelip çattığında uğruna şiirler yazan, gözyaşları döken, onunla konuşabilmek pahasına türlü oyunlar çeviren genç şairin güvercin yüreği kadar bir yüreğe bile sahip olmadığını anlıyor. Şair, el alem ne der korkusuyla ela gözlü pars diye uğruna şiirler yazdığı güzel Celile’ye sırtını dönüyor ve Celile’de bu aşkı kalbine gömerek ülkeyi terki diyar ediyor, genç kızlıktan beri mektuplaştığı fakat 20 yıldır görmediği Paris’te yaşayan sevgili dostu Marcel’in yanına gidiyor..
Tabi bunlar olurken aynı zamanda çok çalkantılı bir dönemin sorunlarıyla da boğuşmak zorunda kalır, babası ve kayınpederi iki önemli paşa olan Celile, saraya istediği gibi girip çıkabilen sayılı kişilerdendir. Bu yüzden de en önemli hadiseleri birinci ağızdan ilk öğrenen kişiler arasındadır. Dönemin padişahı Vahdettin, Osmanlı imparatorluğunun son halifesi olarak ülkesini ve topraklarını ardında bırakarak bir gemiyle kaçmak durumunda kalır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu Atatürk’ün başlattığı Anadolu Hareketinin başarası, ardı ardına imzalanan ve günümüz Türkiye’si için olmazsa olan anlaşmalar derken Celile’nin hayatının üzerinden bir imparatorluğun çöküşüne ve yeni bir devletin doğuşuna tanıklık ediyorsunuz. Öyle ki okuduğunuz kitabın bir biyografiden ziyade tarihi bir roman olduğunu düşünmeniz bile çok olası. Ben biyografi diyorum lakin sizi yanıltmış olmak istemem aslında kitabın türü roman, lakin bende bıraktığı tadı tam olarak tarihi bir biyografidir..
Kitabın altında numaralandırma sistemiyle açıklamalar kısmı yine çok şahane düşünülmüş bir detay, zira bahsi geçen isimlerin ve olayların tam hali ve tarihleriyle birlikte okuyucuya alt yazı mahiyetinde sunulmuş, çok da iyi düşünülmüş doğrusu. Bunca bilgiyi toplayıp, harmanlamak ve bir kurguyla okuyucuya sunmak gerçekten büyük bir emek, üstün bir çaba ve üst düzey bir bilgi birikimi demektir. Bu açıdan dönemin olaylarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren yazar bu işte ne kadar usta olduğunu bir kez daha okuyucusuna kanıtlamış oluyor. Tıpkı Yeşil Mürekkep’te anlatılan Sabahattin Ali’nin hayatından notlar gibi Celile hanımın hayatında da tarihimizin tozlu sayfalarını çeviriyor ve o dönemin zorluklarını bir kez daha idrak ediyorsunuz..
Aynı zamanda dönemin ilk kadın Nü ressamı olan Celile hanımı okurken resimle ilgili bilmediğiniz o kadar çok şey öğreniyorsunuz ki, çizdiği tabloları anlatırken bir an gözlerinizi kapatıp hayal etmeye başlıyorsunuz, ya da o piyanosunun başına her oturuşunda çaldığı ezgiyi duyuyormuş hissiyatına kapılıyorsunuz. Öylesine içine alıyor ki kitap sizi, 416 sayfa ne ara bitti diye hayıflanırken buluyorsunuz kendinizi. Her şey bir yana Nazım’ı doğumundan başlayarak annesinin gözünden görüyor, onun bakış açısından analiz etmeye çalışıyorsunuz. Çünkü o özverili bir anne ve kaç yaşında olursa olsun evlat hep evlattır deyip Nazım’ın peşinde şehir şehir dolaşan cefakar bir kadın..
Çevresi, yaşadığı şaşalı hayat, ailesi, arkadaşları, sosyal durumu geçirdiği zaman zarfında öylesine değişkenlik gösteriyor ki bir ömür nerede başlayıp, nerede son buluyor akıl erdiremiyorsunuz. Nazım’ın en umutsuz anlarında yanında olan ve tutunduğu birkaç kişiden biri olan annesi Celile hanım ona sanatın hep içinde olmasını umut ederek vermişti aynı zamanda kayınpederinin de adı olan Mehmet Nazım adını, üstelik çok da isteyerek yapmıştı bunu ama sonrasında Nazım’ın şiir tutkusu ve şiirlerinde kullandığı sivri dili ilerleyen hayatı boyunca hep derde sokmuştu başını. Lakin o hep onun biricik oğlu, ele avuca sığmaz bahriyelisi Nazım’ıydı, hangi kuvvet ondan vazgeçirebilirdi ki Celile hanımı? Geçiremedi de! Her daim yanında ve destekçisi oldu oğlunun, zaman zaman zıt taraflarda olsalar dahi bu gerçeği hiçbir şey değiştirmedi..
Çok uzattım lafı farkındayım ama bu denli emek verilerek yazılmış bir kitabı daha az anlatmaya gönlüm razı gelmezdi doğrusu. Nazım’ı bir de annesinin gözlerinden okumanızı katiyetle tavsiye ederim. Onun şiirleriyle süslenmiş kısımları da benim gibi pür dikkat okuyacağınızı taahhüt ederim. Ve dahası hiçbir bölümünde sıkılmayacağınız, nadide güzellikte bir kitap olduğunu da söyleyebilirim. Tarihe, şiire, resme meraklıysanız, sanatın her dalından esintiler bulabileceğiniz bu güzel eseri mutlaka okumalısınız. Ben yazara bu güzel serüvene beni de ortak ettiği için bir kez daha teşekkür ediyor, kaleminize zeval gelmesin diyorum, okuyucusunun zaten bol olduğunu bildiğimden bu konuda yorum yapmayı es geçiyorum. Başka bir kitap yorumunda daha görüşmek üzere kitaplarla kalın sevgili dostlar..

MAVİ DÜŞ - OKURGEZER, Işık Bahçeleri'ni inceledi.
 03 Şub 21:52 · Kitabı okudu · 11 günde · Beğendi · 9/10 puan

Yazarın dili gerçekten çok akıcıydı çok beğendim. Özellikle anlatılan konu çok dikkat çekiciydi. Sıkılmadan bitti kitap.
Kitap, ışığın peygamberi Mani'nin hayatını anlatıyor. Asırlarca önce yaşamış olan Mani'nin öğretileri günümüze de "ışık" tutabilecek niteliktedir. Çocukluğundan beri fikir dünyasına olan ilgisinden,sürekli okumasından bahseder. Politika denilen aygıt bu filozofu da kendi çıkarına hizmet etmek için kullanmak ister, başta her şey iyi gidiyorken sonra rüzgar tersine döner. Mani'nin kendi düşüncesinde kurduğu öbür dünya kavramı ve bu kavrama duyduğu sadakatin hüzünlü ve güzel öyküsüdür.
Bu kitap sadece Mani'nin hayat hikayesini anlatmakla kalmıyor, yaşadığı zamanın çok ilerisinde, çağı tarafından yeterince değer görmemiş büyük aydını sahipleniyor. 
Kitapta Mani'nin yaşam serüveni anlatılırken temelini aydınlık-karanlık , iyilik-kötülük unsurlarının oluşturduğu öğretisine çok ayrıntılı olmasa da yer verilmiş olması Mevlana ile Mani'nin birbirlerine düşünce yapısı olarak benzediği algısı oluşturdu.Okursanız sizde benzerlik kurarsanız geri dönüş yapar mısınız? İyi okumalar.

Kitabı okuyacak olanlar ya da şu an okumakta olanlar okumak istemeyebilir. Sürpriz bozan olmayacak yazımda ancak bazı hataları örneklendirirken hikâyeye dair parçalar kullanmak zorundayım. Bunları bilerek okumak istemeyebilirsiniz.

İskender Pala bundan önceki romanı Karun Ve Anarşist’ ten sonra beni bir kez daha hayal kırıklığına uğrattı. Bir kere baştan şunu belirteyim: Bu bir Hz. İbrahim romanı değil, alt başlığa aldanmayın. Bundan önceki alt başlıklar kitapların içeriğiyle uygundu; bir Yunus romanı, bir Barbaros romanı gibi. Bu kitabın Hz. İbrahim’le pek ilgisi yok. Sadece zemin oluşturmak için kullanılmış. Ekşi Sözlük’ te Hz İbrahim’ le ilgili daha çok bilgi vardır tahmin ediyorum. Hikâye günümüzde geçen bir casus romanı.

İskender Pala türü dışına çıktığından olsa gerek çok acemice yazmış. Baştan savma, savruk geldi bana. Böyle bir kitabı Ahmet Ümit’ in çok iyi yazacağını düşünüyorum. Bazı işler hiç olmayacak şekilde gerçekleşiyor. Örneğin bir CIA ajanı üzerine yerleştirilen dinleme cihazını fark etmiyor. CIA’ in üst düzey yöneticilerinden biri (Susan Stone) kendisinden bilgi almak istediği Ürdünlü bir Müslüman bilim adamını etkileyebilmek için kadınlığını bile kullanmaya çalışıyor. Hatta ona içki ikram ediyor. Tabiî adam içki içmediğini söylüyor. Bu bir Müslüman içki içmez demek için kurulmuş ancak olmamış. Bu seviyede bir ajan, bu kadar ciddi bir işi olduğu adamın içki içip içmediğini bilir. Ayrıca aksiyon sahneleri de çok beceriksizce yazılmış. Bildik Hollywood klişeleri dolu bu sahneler ancak okurken zihnimde bir şey canlandıramadım. Tipik Indiana Jones sahneleri de bol bol var ama bunlar çok basitçe geçiştirilmiş. Örneğin Zara’ nın morgdan kaçış sahnesi. Çırılçıplak kadın görevlinin ceketini ve bulduğu bir hasta bakıcı önlüğünü giyip çıkıyor ve şehrin öbür ucuna bu halde, ayakkabısız gidiyor ve hiç dikkat çekmiyor. Tipik Battal Gazi filmi klişeleri çok. Düşman beldenin yiğit güzeli örneğin: Zara. Aslında Müslüman ve iyi biri, kaçırılıp kandırılmış ancak tıpkı Elonora gibi içinde doğruyu hissediyor ve taraf değiştiriyor. Hayret sonunda Selim’ le evlenmediler. Tabiî düşmanların hepsi hain, bizimkiler saf, kusursuz, adil, süper kahramanlar. Yer yer Türke Türk propagandası da hamasi bir şekilde yer bulmuş hikâyede. Kişiler bu şekilde kullanılınca hiç karakter de oluşturulamamış. Kişilerin hepsi basma kalıp tipler olarak kalmış.

Bazı teknik hatalar da gözüme çarptı. Bir iki örmek vereyim. Navigasyon/konum belirleme teknolojisi için GPS yerine GPRS demek. Şarjörlü silah boşken birden çok kez, silahı yeniden kurmadan, tetiği çekebilmek bunlardan bazıları. Sayfa 418’ de Noah kasayı tuşlara basarak (dijital şifre sistemi) açıp, kapatırken şifre halkasını çeviriyor (mekanik şifre sistemi). Sayfa 359 ve 399’ da kullanılan resimlerle, resimlerin yanındaki açıklamalar arasında tutarsızlık var. Bunlar bu tür hataların bazıları, emimin başkaları başka hatalar da görmüştür.

Birkaç söz de kitabın dili ve üslubu üzerine edelim. Hiç Pala’ nın edebî dil ve üslubunu beklemeyin. Okuma zevki vermiyor. Belki türüyle uyumlu ancak yazar adına sadeden aşağı, basite kaçan bir üslup ve dil var. Bazıları basım hatası olabilir ancak Pala’ nın, bir Türk Dili ve Edebiyatı profesörünün uğraşsa yapamayacağı dil yanlışları var. Neredeyse sosyal medyanın anlaşılmaz dili. Paylaşmak kelimesini sosyal medyada kullanılan tüm saçma ve yanlış anlamlarda kullanmış. Zaten kitapta genel bir dağınıklık var. Birbirini takip eden cümleler yeni bir şey söylemiyor, sadece yazıyı uzatıyor. İçerik de çok şişirilmiş. Gereksiz yere ansiklopedi gibi bilgiye boğmuş. Gerçi bunu yaparken hiç ipin ucunu kaçırmamış. Dağınıklıkta mantık hatasına, kurguda ve akışta kusura rastlamadım. Yer yer kitabı İskender Pala’ nın yazmadığını, bir ekip tarafından yazılıp onun adıyla yayımlandığını bile düşündüm. Kişilerin kendi kendilerine konuşmaları, zihinlerinden geçirmeleri şeklinde kendi düşüncelerini vermeye çalışmakta önceki kitaptaki gibi yine başarısız olmuş. Neredeyse tamamı dam üstünde saksağan tarzında ilgisiz ve yersiz olmuş.

Şimdi yazacaklarım belki öküz altında buzağı aramak türünden ancak önceki romanı Karun ve Anarşist’ i okumamış olsam bunları düşünmeyebilirdim. O kitap tamamen siyasi propaganda için sipariş üzerine yazılmış gibiydi. Onun kadar değil ama bu kitapta da benzer parçalar var. Bazı bölümler haber bülteni gibi. Hangi televizyonu açsanız aynı ses sürekli aynı şeyleri tekrar ediyor zaten. Bunun bir Hz İbrahim romanı olmadığını söylemiştim; günümüzde Orta Doğu’ da yaşanan olaylara karşı bazı bakış açılarını empoze etme çabası gibi geldi bana. Bazı yerler de ayrıca çok saçma olmuş. Elin Amerikalısı, Yahudisi, ilk kez geldiği İstanbul’ da, kendi aralarında konuşurken, zihninden geçirirken, uzun uzun 15 Temmuz Şehitler Köprüsü diyor. Ne yol bilirler, ne yer ama bunu kendi kendilerine bile düşünebiliyorlar. Sanırım kitap bitmek üzereyken İBB sponsor falan olmuş. Bir de belediyenin reklâmı var. Japon komiser, o da hayatında ilk kez İstanbul’ a geliyor, Keiko’ nun ruhuyla (yani kendi kendine) konuşurken, İBB’ nin Beltur Cafe’ sinden, metro inşaatlarından ve yine 15 Temmuz Şehitler Köprüsü’ nden bahsedebiliyor.

Karun ve Anarşist’ te olduğu gibi yine işin ciddi yanı kültür ve tarih üzerine söylemeye çalıştıkları. Bu konuda ki görüşlerini yine destekliyorum. Ancak bunlar ayrıntıda kalıyor ve öykünün içine yedirememiş bu kitapta da. Ayırca Batı’ nın her şeyi kendilerinin saydığı, Doğu’ nun geçmişini kendine mal ettiği ya da yok saydığı bilgisinin doğru olmadığını düşünüyorum. Artık dünyanın her yerinde herkes bunu açıkça söylüyor. Bu kandırmaca eskide kaldı.

Beklediğimi bulamadım ancak İskender Pala okumaya devam edeceğim kendi tarzına döneceği umuduyla. Son iki kitabı hariç her eserini baş yapıt saydığım ve hayranı olduğum bir yazardan bu tür sıradan işler okumak beni hayal kırıklığına uğratıyor. Daha mı kolay acaba bunları yazmak ya da daha mı çok para kazandırıyor? Yoksa sipariş üstüne yazmak zorunda mı kalıyor?

Kübra Nur, Beyaz Kale'yi inceledi.
 10 Oca 19:30 · Kitabı okudu · 3 günde · Puan vermedi

Bana göre Doğu-Batı ayrımı ve karşılaştırmasından çok içsel bir süreçti.
O kadar iyi kurgulanmış ve yazılmış ki yazı dili bile tam yerindeydi...
Aynaya bakma kısmı, veba kısımları beni fazlasıyla gerdi...
Güzel bir eleştiri olarak da sürekli ilimleri İslam adı altında boş sorularla kurcaladığımızı ve asıl ilerlememiz gereken ilmin o olmadığını güzelce anlatmış. Açıkçası Astronomiyi sadece gelecek görmek için kullanmak yeterli olmuyor, bu fikre katılıyorum.

Güzel bir kitaptı. Ama lütfen "Aa bak Osmanlı'yı kötülemiiiş" yargısıyla okumayın. Satırlarda onu aramayın ki zaten bu kanıya ulaştırabilecek bir kitap olduğunu düşünmüyorum.
İçsel karmaşaya odaklandığımda çok daha keyif aldım.

"Dili kötü kullanan bir yazar yerilmeli ama iyi kullanan övülmemeli. Dili iyi kullanmak yeter şarttır çünkü."
Hasan Ali Toptaş

Hocayım Ben!
Akademi nedir? Akademi deyince akla ne gelir? Neden ismi akademidir? Bu kabilenin üyeleri neler yaparlar, ne konuşurlar, nasıl yazarlar?

– “Merhaba, akademisyenim ben!”
– Yani?
– Akademisyenim işte, üniversitede öğretim görevlisiyim.
–  Haa, şimdi oldu, öğretmensiniz yani!
– Olur mu canım, o başka, ben üniversitede hocayım.
– Hoca mı? Ne farkı var öğretmenden? Neden öğretmen değil de hoca deniyor ki size?
– Bilmem, öyle işte, araştırma da yapıyoruz ya biz.
– Yav he he…

“Akademi”, “Akademisyenlik”, “Hoca”; tüm bu ağdalı ve büyülü kelimeler çeker sizi içine, karşı konulamaz biçimde; götürür bambaşkabir dünyaya, sizin de rızanızla; özellikle gençken, daha “tıfıl” bir öğrenciyken veya “akademi kabilesine” dışarıdan bakan, ona uzak bir yabancıysanız eğer. Her meslek, icra ediliş koşullarının da bir ürünü olan çeşitli fiziki ve sembolik göstergeleri bedene kazır. Giyim kuşamdan, vücudun hareket tarzına, oradan da dilin kullanımına dek bu göstergeler, “öteki”yle ilişkide bir anlam kazanır, arzu veya nefret nesnesi olur, “aşağı-üste” şeklinde sınıflandırılır, idrake taşınır. Toplumsal sihir (veya trajedi) bu seviyede bütünüyle dilseldir de. Gerçek, az çok sözcük ve şey, isim ve nesnedir eş zamanlı olarak. Bu iki evren (şeylerin ve sözcüklerin dünyası), bir ve bölünmezdir; bir Katolik nikâhının sonsuza dek bağladığı çiftlerdir onlar. Kelimenin kendisinin tek başına, telaffuz edildiği veya zihne düştüğü anda, gönderdiği imge-şey oradadır; bilinir işte, uzatmaya gerek yoktur. Ne olduğunu tam olarak tanımlayamasa bile, “en azından şu değil” der zihin; ilişkisel ve durumsal olarak kavrar her daim. Sosyal Bilim zaman zaman (her zaman değil), “gizil” olanı ifşa eden özgürleştirici bir edim hayalinden çok uzaklarda, “kabile üyesi”nin bildiğini sayfalarca tasvirleyen “kuru” bir egzersiz de olur böylece.

Peki, akademi nedir? Akademi deyince akla ne gelir? Neden ismi akademidir? Bu kabilenin üyeleri neler yaparlar, ne konuşurlar, nasıl yazarlar? Örneğin, ortaöğretimden bahsederken, “eğitim yuvası” ifadesi rahatça kullanılabilirken, aynı ifadeyi yükseköğretim mevzubahis olduğunda kullanmak neden alaycı bir tebessüm doğurabilir. Bir saniye, doğru, yükseköğretim de diyoruz, öyle değil mi? “Yükseköğretimimizin sorunları” başlıklı bir sunum mesela? Çok kuru, çok sıradan, çok “devlet” kokuyor öyle değil mi? Aynen öğretmen kelimesinin zihinde yarattığı o memur çağrışımı gibi. O halde sanki her şey, akademi denilen kabileyi, akrabalık bağı olan diğer bir kuzen kabileyle, yani ortaöğretimle zıtlığında tefrik eder gibi gelişir.

Lévi-Strauss’cu, dikotomiler üzerinden düşünme usulünü burada da tatbik edelim, zihin açıcı olabilir. Akademi, ortaöğretim olmayandır! Ortaokul/lise; tekrarken, ezbercilikken, zihinleri şekillendirmekken, devletken, ideolojiyken, malumatçılıkken, tasnifçilikken, disiplinken, memuriyetken akademi; yaratıcılıktır, özgürlüktür, isyandır, yorumdur, teoridir, üretmektir, araştırmaktır, muhalefettir, uçarılıktır, sınırları zorlamaktır, aşmaktır… Ortaöğretim “kuru-ölü” tedrisattır, akademi ise “canlı-yaratıcı” tefekkür. Bu dikotomi, mekânlara ve bedenlere de kazınır. Hocanın tefekkürünün derinliği, sınır tanımazlığı; odasının dağınıklığında, sakalının intizamsızlığında, vazgeçemediği sigarasının ve anason kokulu akşam sohbetlerinin hür ritminde, üslubunun vuruculuğunda, dil oyunlarının karmaşık dehlizlerinde tecessüm eder. Peki bunun karşısında öğretmen? Bir hiç… sadece bir kravat. Aynen o kravatlı öğretmenin karşısındaki kravatlı öğrenci gibi, tedrisatın en hasbi ürünü, hiçliğin kendisidir o da. Oysa hocanın öğrencisi bir vâristir; Freud’çu anlamda, babasını öldürüp onun yerine geçmek isteyendir. Hoca, hem rakibi hem de modelidir; sakalından, yürüyüşüne, üslubundan, yazım diline kadar içindeki hoca, kutsanması için katli vacip tanrıdır.

Bu dikotomi elbette çok keskin ve eksik, ama tam da bu keskinliğiyle bir ideal-tip olarak, yani yaklaşık ve kısmi bir inşa olarak (fiiliyatta gözlemlenen, bu inşanın bin bir türde melez varyantıdır), bir çözümleme aracı olarak işimize yarayabilir. Diğer bir ifadeyle, o sakalın, o dağınık odanın, o uzun ve karmaşık cümlelerin, basit bir “gösteriş” etkisinden öte, mesleğin icra koşulları ve değer sistemiyle ilişkili olabileceğini ve bunun da az çok evrensel bir nitelik taşıyabileceğini varsayalım. Elbette, bu her zaman böyle olmak zorunda değildir ama olmasında bir beis de yoktur. İşin okuma, aktarma (tedrisat) kısmını bir yana bırakırsak eğer, araştırmacı yönü ağır basan bir akademisyenin çalışma temposunun, sabah 9-akşam 5 mesaisine riayet edemeyeceği su götürmez. Araştırmanın o kendi kaotik dinamiği, modern toplumun en temel kutsallarından biri olan, yaşamın birbirinden az çok kopuk kutucuklar içerisine sıkıştırılması (özel yaşam-iş yaşamı) ilkesini erozyona uğratır. Hakkını vererek bu işi yapan bir araştırmacı, o araştırmayı zihninde, pratiğinde ve ilişkilerinde 24 saat yaşar. Sanıldığının aksine araştırmacı (ki akademik bir unvana sahip olmak zorunda da değildir), şehrin hoş mekânlarında boy göstermeyi alışkanlık haline getirmiş burjuva-bohem bir entelektüelden-küratörden çok uzaklarda, fevkalade asosyal, sıkıcı, mesai delisi ve obsesif bir tiptir. Ketumdur, hasbelkader kendini bulduğu bir sohbette aklı hep başka yerdedir zira zihni, 5 saniye önce o ortamda takıldığı bir detay yüzünden kısa devre yapmış durumdadır; “şeytan detayda gizlidir” der sanki sürekli; o detaylar onu, kendi kendini yıkıcı bir intihara ve sil baştanlara da sürükler yeri gelir. Böyle bir kronik “ruh hastası”nın; zihni, yıkıcı-yaratıcı kısa devrelerle işleyen birinin; üslup ve yazım dili hususunda da kılı kırk yarmasında şaşırtıcı bir yan yoktur. O uzun ve karmaşık cümleler, ezoterik dil; çok da anlaşılır bir derde, şeylerle-dilin buluştuğu o evreni olabildiğince özenli biçimde, kırıp-dökmeden, yani şeylere tecavüz etmeden betimleyebilme kaygısına-saygısına denk düşebilir. Kısacası, sadece demek istediğini söyleyebilme, ne eksiğiyle ne fazlasıyla, sağa-sola çekiştirilemeyecek şekilde; varsın bu ütopyanın bedeli bir paragraflık uzun cümleler, karmaşık kavram setleri olsun. O dilin karmaşıklığı ve zorluğu, hikâyenin kendisinin karmaşıklığı ve zorluğu olamaz mı?

Analizi artık toparlayıp güzel ve dar ülkemize çevirelim. Ama önce şu iki hatırlatma: İlk olarak, yukarıda, bir meslekle (araştırmacı olmakla) ilişkili bir dizi tutum ve tavırdan bahsediyorum. Tüm bu niteliklerin her araştırmacıda aynı şekilde tecessüm etmesi gerekmez (ki bu mümkün de değildir). İkinci olarak,  kabaca (ideal-tip şeklinde) tasvir ettiğim kişi, akademisyen (yani üniversitede resmi bir konumu olan kişi) de olmak zorunda değil. Ancak akademisyenlik, bu yönü de içine alabilir ve almalıdır da. Yoksa adı sadece ve sadece tedrisi memuriyet olur. 

Tedrisi memuriyet, evet, Türkiye örneğinde, yukarıda tesis ettiğim dikotomiyi alt-üst eden ve tanımların içerisini boşaltan en önemli karakteristik sanırım burada yatmakta. Türkiye’de akademi, her şeyden önce, memuriyetin başka yollarla devamıdır. Güzel ama dar ülkemizde, neredeyse tüm kurumlarda karşılaşılan bir sorundur aslında bu: dış itibar sembolleri veya göstergeleriyle tamamıyla doğru orantılı bir yetkinsizlik, kopukluk, içi boşluk… İçinde uzman barındırmayan uzmanlık kurumları, bilgi işlemcisi olmayan bilgi işlem daireleri, sekreteri olmayan sekreterlikler, akademisyeni olmayan akademiler. Tersine, tüm bir kurumu çekip çeviren tek bir kişi; Ahmet abi! Hiç kimsenin hiçbir şeyden mesul olmadığı ve hiçbir şeyi bilmediği bir kurumda; dışarıdan bakıldığında tabelası ve binası bir antik yunan tanrısı gibi sizi dehşetle etkisi altına alan bir kurumda işleri götüren ve tek başına o kurumu var eden bir tek kişi; evrak kısmındaki Ahmet abi.

Bu gibi durumlarda, bir dizi ritüel ve sembolik oyun vasıtasıyla (yeniden tarih yazımı, geleneğin icadı, gösterişli isimler, saygı ve itibar göstergelerinin aşırı kullanımı, vb.), kurum işlemesi gerektiği gibi işliyormuş izlenimi verilmeye çalışılır. Akademi denilen kurumun bundan muaf olması elbette mümkün değil. Burada temel obsesyon, akademiyi, ortaöğretimle olan farklılığında tefrik etmeye dönüşür. Türkiye örneğinde, kurumun neredeyse tek amacı budur. Bu, anlaşılır bir amaçtır da zira nesnel anlamda onu ortaöğretimden ayırt edecek pek de bir şey yoktur. Tüm o ağdalı vokabüler (akademi, hoca, enstitü, profesör, vb.) biraz da bunun için vardır; kendinden “kaçan” ama kendisi dışında pek bir şey de olamayan, bu “olamama” durumunu ise “olması gerekene” gönderme yaparak veya “olması gerektiği” şeyin dış itibar sembollerini kullanarak telafi etmeye çalışandır Türkiye akademisi. Akademisyen, tüm o ontolojik zemininde (dertleriyle, saikleriyle), sıradan bir memurdur ama bunu kabul etmek istemez; yaşam ritmi itibariyle, kendisini yanında çalışan “sivil memurdan” (ahh sivil memurlar, yemekhaneleri bile ayrı, öyle değil mi?) ayırt edecek pek bir şey yoktur ama bunu düşünmek dahi istemez. Hoca, sadece ve sadece bir öğretmendir Türkiye’de; sıradan ama çok sıradan bir tedrisattır bu ikiliyi buluşturan, ama hayır, bu parazit düşünce de defedilmelidir zihinden (Hocayım ben!). Üniversitelerin enstitüleri ise sıradan bir kayıt birimi; yönetmeliklerinde yazan araştırma-geliştirme önceliklerinden çok uzaklarda, basit bir idari kurum: kayıt yap, yenile, dondur, notları gir, hepsi bu işte.

Bir mesleğin icrasını öğretmenin (aktarmanın) ve araştırma pratiğinin kendisinin bu kadar ötelendiği, silikleştiği bir kurumda tedrisat ve memuriyetin bu kadar öne çıkmasında şaşılacak bir şey yok. Teorisizim, malumatçılık veya fikri mümessillik, burada, durumu kurtarmaya, yani o “akademi” ilüzyonunu dış semboller üzerinden muhafaza etmeye imkân tanıyan bir dizi strateji olarak da ortaya çıkar. Memuriyetle de pek uyumludur çünkü “oturarak” yapılır! Kavramlarla sevişmek, teorileri çarpıştırmak, uzun ağdalı cümleler kurmak burada (yukarıda yaptığım tasvirdekinin tersine, karıştırılmasın bu), başka bir şeyin olmadığı bir tedrisi kurumda sadece ve sadece sembolik bir ikame stratejisidir; sıradan bir jargon etkisidir. Nedir bu etki? Bir kere bu etki, mesela benim şu anda “uydurduğum” bu terimi ecnebi dilde, örneğin Fransızca yazmakla başlayabilir: effet de jargon! “Türkçede nasıl deniyor?” şeklinde de devam edebilecek bu yarı ukala-yarı bigâne (veya ukala olduğu ölçüde bigâne) style, uzun ve pek “seksi” cümlelerin art arda sıralanmasıyla sürebilir: “Hegelyan itirazın, Gramsci’ci perspektiften yeniden okunması suretiyle Bourdieu’nün illusio’su üzerinden tartışılması” [Uyarı! Okur, bu cümlenin hiçbir anlamı yok, tamamen uydurma veya varsa da ben bilmiyorum!].

Mesleğe veya akademik-entelektüel alana yeni girmiş “gençlerin” bir jargonu, bir “yapma-etme biçimi”, karizmatik hallerde karşı cinsi etkilemenin sevimli bir yolu ya da kariyerin, geçilmesi zorunlu bir aşaması olarak görüldüğü sürece burada elbette bir sorun yok. Mesele, bu “numaranın”, kurumun varoluş kipine dönüşmüş olması: mış-miş gibi yapmak…  Öyle ki, ziyadesiyle öğrenilen ve sürekli yeniden üretilen bir jargon, yapma-etme biçimi bu. Tüm lisans eğitimi boyunca, okumalarını ekseriyetle tasnif-özet kitaplarıyla “sınırlamış”, ancak ve ancak yüksek lisans ya da doktora seviyesinde, araştırmacıların/düşünürlerin orijinal eserlerini okumaya başlamış (o da en iyi ihtimalle birkaçını) ve bu seviyede bile işlerin sürekli (doktora yeterlilik sınavlarını düşünelim), “o ne demiş, bu ne demiş” şeklinde gittiği bir tedrisattan geçmiş bir akademisyen adayından, başka bir dile veya pratiğe sahip olmasını beklemek makul olabilir mi? Ayrıca, bu öyle “büyülü” bir dildir ki, örneğin Habermas’ı tartışan bir yazar-öğrenci-akademisyen, kendisini onunla aynı seviyeye koyar neredeyse; evrensel âlimler cemiyetinin eş düzey bir üyesi olarak çıkar Habermas’ın karşısına: “Bu makalede, Habermas’ın rasyonel iletişim kuramına bazı itirazlar getirilecek ve…”: Pür tatmin, pür haz…

Artık bitirelim. Sonuç itibariyle, burada meslek yoktur, araştırma yoktur, mesai yoktur. Tersine, mesleğin icrasına, araştırma pratiğinin kendisine ciddi biçimde ket vuran bir dil ve pratiktir söz konusu olan (konformizme, malumatçılığa sürükler). Zamanının doğan görünümlü şahinleri gibi, entelektüel görünümlü bir tedrisattır elimizde olan yegâne şey. Acı da olsa önce bunu kabullenelim, çıkışı sonrasında düşünürüz. Son söz, bu cümleleri kaleme alan kişi de burada yapılan eleştirilerden elbette tümüyle muaf değildir: Hocayım ben de en nihayetinde!

LEVENT ÜNSALDI,

Duvar dergisi, sayı: 23

Dili iyi kullanmak, yazıp, okumak düşünmeyi ve fikri geliştiriyor. O damarı keserseniz, düşünmek ve fikir üretmek zaten kaynağından kurutulmuyor mu?

.., bir alıntı ekledi.
 30 Eyl 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

İsim sözcüğü deyince, bir şeyi tamı tamına tanımlayan bir sözcük gelir akla. Bazı şeylere, örneğin bir masaya, bir eve, bir kitaba ve bir otomobile sahip olduğumu söyleyebilirim. Bir eylemi, bir süreci tanımlamakta ise, eylem sözcükleri ya da başka bir deyişle fiiller kullanılır. ''Seviyorum, istiyorum, nefret ediyorum'' gibi. Ama son zamanlarda eylem bildiren sözcükler, sahip olmak kavramları ile ifade ediliyor. Böyle bir durumda da, isimler fiillerin yerinde kullanılıyor. Eylemleri, sahip olmak tandanslı (eğilimli) isimlerle birlikte kullanmak, dili mahvetmek demektir. Çünkü süreçler ve eylemlere sahip olmak mümkün değildir, onlar yalnızca yaşanırlar.
.....................
18. yy.da yaşamış olan Du Marais, ''Les Veritables Principes de La Grammaire'' (gramerin belli başlı ilkeleri) adlı kitabında, konuyu çok iyi değerlendiriyor: ''Benim bir saatim var'' örneğindeki ''benim var'' deyişi doğru anlamda kullanılmıştır. Ama ''benim bir fikrim var'' sözündeki ''benim var'' deyişi, yaklaşık anlamdadır ve üzeri örtülü bir ifade taşımaktadır. ''Benim bir fikrim var'' demek, bir şey düşünüyorum, bir şeyler tasarlıyorum, anlamına gelir. Buna benzer biçimde: ''Bir isteğim var'' demekle, ''istiyorum'' anlamı yaratılır.
...................
''Kendime bazı şeyleri dert ediyorum'' yerine ''bazı sorunlarım var'' demekle, öznel deneyi, benim dışımda olan ve benim sahip olduğum bir nesneye dönüştürmüş oluruz. Deneyi yapan 'ben' yerini, sahip olduğum 'o şey'e bırakmıştır. Kişinin duyguları, onun sahip olduğu şeye dönüşmüş ve bir sorun olmuştur. başka bir deyişle, ben kendimi sorun haline dönüştürdüğüm için, yarattığım bu benim dışımdaki nesne, beni belirlemeye, bana sahip olmaya başlamıştır. Bu tür bir konuşma, toplumdaki gizli ve bilince çıkmamış yabancılaşmanın açığa vurulmasını sağlamaktadır.

Sahip Olmak Ya da Olmak, Erich FrommSahip Olmak Ya da Olmak, Erich Fromm