• 186 syf.
    ·3 günde
    DİL- DÜŞÜNMEK- DELİLİK

    Aklın peşinde koşa koşa varacağım noktanın delilik olacağını bilsem hiç girer miydim bu yola? Tabii ki girerdim. Hakikatin karşı konulmaz çekiciliğine kim karşı koyabilmiş ki biz karşı koyabilelim. Rodin'in felsefe sembolü heykelini (http://gazetemanifesto.com/...heykeli-bakirkoy.jpg ), bir tımarhanenin bahçesinde bulunduran ülkem için fazla düşünmek deliliğe eşdeğer de olsa bu yanlış algının hakikate bakan bir tarafı olduğunu keşfettim. Bütünlüğün olduğu yerde keşif mümkün olmuyor düşünce kardeşlerim. Eksiklik varlığa bir övgü aslında. Tıpkı kötülüğün iyiliğe, çirkinliğin güzelliğe bir övgü olması gibi delilik de aklın anlaşılacağı bir övgü, bir yadı cemil, bir eşik.

    Biraz geç ve düşe kalka, deneye deneye öğrendim bu hakikati. Tabi bu keşiften sonra bu kuralın hayatın her noktasına uygulanabilirliği üzerine de düşünmeye başladım. Bize eksik gibi gelen parçalardan tüme varmayı öğrendim adım adım. Düşünmenin ne demek olduğunu düşünme sistemlerinde eksik olmayanlardan değil de, bu mekanizmasında bir şekilde aksaklık olan insanları gözlemleyerek öğrenmeye çalıştım. Konu düşünce olunca dilden bağımsız önermeler bulmak mümkün olmuyor haliyle. Wittgenstein '' Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır. '' sözüyle ışık tutar dil ve düşünce arasındaki çerçevesi belirsiz karanlık deryaya.

    Peki dilini, dolayısıyla düşüncelerini sesleri taklit ederek geliştiren insanoğlu sesleri duyamayacak olsa yani doğuştan sağır olsa, dil yeteneğini geliştiremediği için düşünce kabiliyetini de mi hiç kazanmadan yitirir mi? Kafanızda deli sorularla sizi baş başa bırakmadan bu kitabı nasıl okumaya karar verdiğimi anlatmak istiyorum sizlere. Tractatus Logico-Philosophicus 'u okuduktan sonra bir sabah uyanmış, yatağımda kitabın kafamda patlattığı havai fişek gösterilerini izlerken birden aklımda şu soru canlandı; '' Doğuştan sağır bir insan hangi dilde düşünür? Şartlar gereği herhangi bir dilde düşünemiyorsa düşünme eylemini hangi araçla yapar? Ya da en korkuncu dil yeteneği gelişmemiş bir insan düşünme eylemini gerçekleştirebilir mi? '' Bir durup düşünelim hakikaten; dil ve düşünce arasındaki bu kopmaz bağ doğuştan sağır, ya da işitme duyularını dil gelişimi öncesi evrede kaybedenlerde nasıl işler?

    Karısını Şapka Sanan Adam gibi ikonik kitapların yazarı ve aynı zamanda kendisi de nörolog olan Oliver Sacks , çok şükür ki bütün bu soruların cevabını bizden önce merak edip böyle enteresan ve enteresanlığı ölçüsünde de yol gösterici Sesleri Görmek 'i kaleme almış. Sağırların dünyasının anlatıldığı kitapları okuduktan ve Gallaudet'e yaptığı ziyaretler esnasında işaret dilinde verilen felsefe derslerine, tümüyle sessiz ortamlarda verilen kimya ve matematik derslerine şahit olduktan sonra sağırların kendine özgü bir dili ve kültürü olan insanlığın geri kalanından bağımsız bir millet olduğunu keşfetmiş Sacks.


    Yuhanna'da; '' Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. '' diye bir ifade geçer. Buna çok yakın ifadelere İslam dininde olduğu gibi diğer tüm inanç ve düşünce sistemlerinde rastlayabiliriz. Peki her şey söz ile başlıyorsa böyle bir durumda kavramları nasıl oluşturabilirsiniz. Bu düşünce, sembollerin sözcüklerden oluşması gerektiği yönündeki yargının yaslandığı arketip düşünce/ düşünce arketipinden temel alır. Düşünmek sembollerle, semboller de ancak sembolleri imgeleyen bir dil ile mümkün olur düşüncesidir bu tarz düşüncelerin kaynağı. Sağırların dünyasına girdiğimizde söz ve düşünce arasındaki bu tabularımızın o kadar sağlam temelli olmadığını görüyoruz. Doğuştan sağır ressam ve fotoğrafçı Theophilus d’Estrella'nın ; “Okula başlamadan önce resimlerle ve işaretlerle düşünürdüm.” (s. 52) sözü bu faktörü ispatlar nitelikte. D’Estrella’nın kozmolojik ve etik fikirlerini yansıttığı eserleri onun yalnız başına düşünmesinin meyveleriydi. Bu durumda okuyucuya şu yargıya varmak kalıyor; dil olmadan da soyut düşünce mümkündür.


    “ Düşüncenin birimleri olarak görev yapan psişik bağlantılar, görsel ve bazen kas hareketleriyle ilintili… Bazı imler ve az ya da çok berrak olan imgeler’dir. Bildiğimiz sözleri ve başka işaretleri ikinci bir safhada, bir çaba sonucu üretiriz.” Einstein
    Bir bebek konuşma aşamasına gelmeden önce işaretlerle çevresi ile iletişim kurar. Bunun nedeni işaret dilinin kolaylığıdır. Konuşmada yüzlerce farklı beyinsel işlevin aynı anda yıldırım hızıyla koordine edilmesi gerekir. Günlük hayatta bize çok basit gelen, düşünme, dil, iletişim, sohbet etme zinciri aslında insan beyninin yürüttüğü en kompleks ve karışık işlemlerden biridir. 100 kişi toplansak bir haftada yapamayacağımız matematiksel işlemleri bir saniyede yapabilecek yapay zekaların yani bilgisayarların hala normal bir insan gibi sohbet edecek yetenekte olamamasının nedeni de budur.

    Bize çok sıradan gelen ve sıradanlaştığı için ülfet peyda olan bu eylem aslında insanın sahip olduğu en mükemmel ve kompleks mekanizmalarından birinin sonunda ancak vücut bulur. Sesleri görmek, bu ve benzer konularda da insana çok büyük farkındalıklar sağlayan bir kitap. Sacks' 'ın bu noktadaki en büyük katkılarından biri de insana farkındalık dediğimiz şeyin paket program gibi yüklenen bir şey olmadığı , çabaya ve meraka tabi olduğunu göstermesi.


    Tanımadığımız , bilmediğimiz kültürlerin , dünyaların ancak içine derinlemesine dalarak bir şeylerin farkında olabiliyoruz. Sağırların dünyası için farkındalık , körlerin dünyası için farkındalık , yürüme engelli olanlar için farkındalık , dünyanın gürültüsüne mahkum ama kendi sesine hasret lalların dünyası için farkındalık derken insan bir de bakıyor ki bütün bu eksikler aslında bütünün kendisine bir övgü. Ve onların eksikliği aslında bir eksiklikten ziyade insan anlayışının çeşitlendirilmesi ve derinleşmesi için birer nimet.

    İç konuşmada sözcükler ölür ve düşünce öne çıkar. İç konuşma büyük oranda saf anlamlarla düşünmektir. Schopenhauer; “ Düşünceler sözcüklerle somutlaştıkları anda ölürler.” der. Kişi en derinde müzikle ya da denklemlerle düşünmez; sözcük ustaları bile dille düşünmez. Schopenhauer ve Vygotsky büyük söz ustalarıdır ve düşüncelerini sözcüklerden ayırmak imkansız gibi görünür ama her ikisi de düşüncelerinin sözcüklerin ötesinde olduğunu söylemişlerdir. “Kelimeler düşünceyi dile getirirken ölür.” Doğuştan sağır olmayan biri için bu yazdıklarım akıl almaz olabilir. Zira ne kadar zorlarsak zorlayalım biz '' normal '' olanlar, '' eksik olmayanlar '' bütüne sahip olduğumuz için bütünü anlama yetisine kendimiz üzerinden ulaşamıyoruz. Dilden bağımsız bir düşünce bize imkansız gibi geliyor ama sağırların dünyasında bu mümkün. Hatta doğuştan sağır olan insanlar bizim düşüncede bile kapısına varamayacağımız kadar mükemmel bir dünyada yaşar ve bu kitap o dünyanın ne olduğuna anlamak değil ama en azından anlamaya yaklaşmak anlamında çok büyük '' farkındalık '' sağladı bana.

    Tabii burada değinmek istediğim bir nokta daha var. Esasen dil insanın yalnızlığının hatırlatıcısıdır. İlk ses çıkarmamız yani ağlamamız bile annemizin bir parçası olmadığımızı, ayrı ve yalnız bir varlık olduğumuzu anlamamızla olur. Ağlamak, ses çıkarmak dil oluşumunun ilk adımıdır. Anneden ayrı düşen tatminsiz bebek, ses ve dil aracılığıyla bu ayrılığı gidermenin, kendini çevresine ifade etmenin yolunu önce kendi sesini keşfederek, daha sonra da çevresinden duyduğu sesleri taklit ederek arar. Kısaca dil, bireyin düşünmek ve iletişim kurmak için duyduğu bastırılmaz ihtiyaçtan türer. Doğuştan sağır insanlarda düşünce tamamen kaybolmasa da form değiştirir. Çünkü iletişimin bozulması durumunda, entelektüel gelişim, sosyal ilişkiler, dil gelişimi ve duyusal tavırlar, hepsi birden ve aynı anda bundan etkilenir. Buna karşın Aydınlanma’nın temel ilkesi; “ insan kültür olmadan var olamaz '' dır. Kitle ile olan iletişimimiz bizi düşünce temelinde daha insan yapar. Hatta burada bir şey de ekleyeyim. Çoğumuzun duyduğu bir geyiktir bu. '' İnsanlar ve maymunlar arasındaki DNA dizilimi yüzde 99 oranında aynıdır. '' Peki kalan yüzde bir hangi farktan kaynaklanıyor? Bizi maymun değil de insan yapan o yüzde bir nedir diye baktığımızda kaşımıza çıkan şey; dil oluyor. Dilin temel fonksiyonu ise bize iletişim için imkan veriyor olması. Doğuştan sağır olan insanlarda temel sorun bir dilleri olmaması değil, yeterli eğitimi çevrelerinden alamadıkları için iletişim yeteneğini geliştirememeleri. “ Sağır çocukların çoğu, sekiz yaşlarında soruları anlamada gerilemeye başlarlar, her şeye bir etiket yapıştırmaya devam ederler, yanıtlarında “meselenin özüne” ilişkin bir yan bulmak zorlaşır. Nedensellik merakları zayıftır, gelecek hakkında pek az fikir yürütürler.” (Schlesinger) (s. 76)

    Toparlayacak olursak dil iletişimden, iletişim de düşünceden bağımsız olmadığından doğuştan sağır insanlardaki temel sorun iletişimsizlik yüzünden kendi kültürlerini oluşturamamaları. Bu noktada oluşturulacak farkındalıklar hem onların sorunlarına çözüm olacak hem de bizim onlara göre daha karanlık olan dünyamızın daha aydınlık olmasını sağlayacaktır.

    Sağırların dünyasını anlamanıza yardım edecek, bu konuda size en büyük katkıyı sağlayacak olan şeylerden biridir bu kitap. Kitap ile ilgili tek sıkıntım ise çok fazla dipnot vermesiydi. Bazen öyle anlar oldu ki dipnotun devamını okumak için üç dört sayfa ilerleyip geri dönmek zorunda kaldım. Bu yüzden bana okuması en zor gelen kitaplardan biriydi Sesleri Görmek. İnsan deneyiminin en uç örneklerini okumak isteyenler için Oliver Sacks 'ın diğer kitapları ile beraber Sesleri Görmek kitabını da şiddetle tavsiye ederim.

    NOT: Dil ve düşünce arasındaki bu karmakarışık ilişkiye bir değişken daha katmak (dil- düşünce-zaman) ve beyinlerinizi biraz daha yakmak için bir de film tavsiyesinde bulunmak istiyorum. Son zamanlarda izlediğim en etkileyici ve başarılı filmlerden biri olan Arrival: http://www.imdb.com/title/tt2543164/ filmini izlemenizi ve dil üzerine olan fikirlerinizi bir daha düşünmenizi rica ediyorum. Ve tabii şu harika soundtrack için ne kadar minnet duysam az filmin yapımcılarına: https://www.youtube.com/...a2jPvZxCA0IYXcopcYJc

    Keyifli okumalar, keyifli izlemeler ve de keyifli keşifler

    İTHAF NOTU: İncelememi bu kitabı beraber okumalıyız deyip, beni yarı yolda bırakan Hayriye Gül 'e ithaf ediyorum :)
  • 190 syf.
    ·5 günde
    Tractatus Logico-Philosophicus Wittgenstein'ın hayatı boyunca yayımladığı tek eseri. Kitabın önsözü aynı zamanda Wittgenstein'ın hocası da olan Bertrand Russell tarafından yazılmış. Türkçe çevirisi ise Oruç Oruoba'ya ait. Evet, kitabı önünüz ilikli ve saygı duruşunda okumanız gerekiyor :)
    (Burada küçük bir not düşmek istiyorum. Wittgenstein'ın sayfasında gördüğünüz diğer kitaplar, kendisinin ölümünden sonra notlarından, defterlerinden, makalelerinden derlenmiş. Yani aslında kendisinin tek eseri Tractatus Logico-Philosophicus oluyor.)

    Wittgenstein'nın hayatı temelde iki döneme ayrılıyor. Russell’ın etkisinde kaldığı dönemlerde yazdığı bir tür mantık felsefesi denemesi olan Tractatus’ta, felsefi sorunları mantıksal açıdan incelemekte ve dilin sınırları içinde dünyayı da betimleyip, dünyanın sınırlarını çizmekte. İkinci dönemi olan Felsefi Soruşturmalar döneminde ise Tractatus’an farklı bir felsefe yapısını inceliyor.

    Tractatus Logico-Philosophicus 21. yüzyılın en önemli felsefi eserlerinden biri olarak kabul ediliyor, hatta en önemlisi. ( Bu kitap için Tevrat, Zebur, İncil, Kur'an, Tractatus sıralaması yapanlar bile var. ) Kitap 1921'de yayımlanmış ve daha sonra da 1929 yılında Wittgenstein kitabı sayesinde Cambridge Üniversitesi'nden doktora derecesi almış.

    Wittgenstein'ın kitabı; din, mistisizm, etik, mantık, bilim, dil, dilin mantığı, tasarım-tasarım felsefesi, düşünce ve felsefe alanlarında yaptığı yedi temel önerme ve bu önermeleri açıklayan içinde matematiksel ifadeler yardımıyla açıklamalar da barındıran alt önermelerden oluşuyor. Kitabın ana hatlarını belirleyen yedi temel önermesi ise şu şekilde:

    1 - Dünya, olduğu gibi olan her şeydir. (Die Welt ist alles, was der Fall ist.)
    2 - Olduğu gibi olan, olgu, olgu bağlamlarının öyle varolmasıdır. (Was der Fall ist, die Tatsache, ist das Bestehen von Sachverhalten.)
    3 - Olguların mantıksal tasarımı, düşüncedir. (Das logische Bild der Tatsache ist der Gedanke.)
    4 - Düşünce anlamlı tümcedir. (Der Gedanke ist der sinnvolle Satz.)
    5 - Bir önerme basit önermelerin doğruluk fonksiyonudur (Basit bir önerme kendinin doğruluk fonksiyonudur). (Der Satz ist eine Wahrheitsfunktion der Elementarsätze.)
    6 - Bir doğruluk fonksiyonunun genel biçimi p, \bar\xi, N (\bar\xi) şeklindedir. Bu bir önermenin genel biçimidir. (Die allgemeine Form der Wahrheitsfunktion ist: p, \bar\xi, N (\bar\xi) Dies ist die allgemeine Form des Satzes.)
    7 - Üzerinde konuşulamayan konusunda susmalı. (Wovon man nicht sprechen kann, darüber muß man schweigen.)

    Kitap motto olarak '' dilimin sınırları benim sınırlarımdır '' düşüncesini benimsediğinden sanırım, orijinal dili olan Almanca'dan başka bir dile çevrildiğinde nüanslarını büyük ölçüde kaybediyor. Bu yüzden kitap hangi dile çevrilirse genelde yanında Almanca orijinal metinle birlikte basılıyor. İncelemem de eksik kalmasın diye orijinal metinden maddeleri de ekledim, maksat adet yerini bulsun :)


    Dünyanın en büyük miraslarından birini reddedip, işçi olarak başvurduğu Sovyetlerden de red cevabı almış Ludwig Bey. Tabii bu kadarla da bitmiyor kendisinin acayiplikleri. Rivayetlere göre Keynes'i dövmüşlüğü, Popper'ı kızgın maşa ile tehdit etmişliği hatta bir kız öğrencisini dövmüşlüğü bile var kendisinin. Birinci Dünya Savaşına gönüllü katılıp, Tractatus'u da cephede yazmış. Wittgenstein Tractatus Logico-Philosophicus'u yayımladıktan sonra felsefedeki bütün sorunları çözdüğüne inandığından '' Atom fiziğine de profesörlüğe de lanet olsun '' diyerek çalışmalarını bırakmış ve ilkokul öğretmenliği, manastırda bahçıvanlık ve kızkardeşinin Viyana'daki evinin mimarlığı gibi çeşitli işlerde çalışmış. Daha sonra 1929'da, Cambridge'e dönüp öğretim görevliği yapmış ve önceki çalışmalarını tekrar gözden geçirip kendi tezlerine antitez yazmış. Kanser tedavisini reddedip, 62 yaşında da vefat etmiş ünlü filozof. Böyle enteresan bir kişilik kendisi.


    Wittgenstein'ın kitapta incelediği temel sorun, dilin mantıksal yapısıdır. Dilin sınırları aynı zamanda felsefenin ve düşüncenin de sınırlarını oluşturur. Kant'ın yolunu takip eden Wittgenstein, dil bağlamında aklın ve bilginin sınırlarının sınırlarının nereye kadar ulaşabileceğini sorgular. Wittgenstein felsefesine göre dilin sınırlarını belirleyen etken olgularımızdır ve dünya da bu olgulardan oluşur. Wittgensteinca söylersek; '' Dilin sınırları dünyanın sınırlarıdır. ''


    Kitabın önerme dizilişleri o kadar ilginç ki kitabın bir başı veya sonu yokmuş gibi hissettim okurken. Wittgenstein kitabın başında '' Anlayarak okuyan tek bir kişiye zevk verebilirse, amacına ulaşmış olacak. '' diyor kitabı için. Tam olarak anladım mı emin olamasam bile :/ kesinlikle çok zevk aldım.

    NOT: İşbu inceleme Wittgenstein'ın yazdıklarının ancak yüzde onu anlaşılabildiğinden kısa tutulmuştur. Geniş bir zamanda kitabın tekrar ayrıntılı bir şekilde incelenmesi sonrası güncellenecektir. :)

    Not: İncelememi Tractatus Logico-Philosophicus'u '', '' adını okuyamadığım kitap '' olarak özetleyen Hayriye Gül 'ya ithaf ediyorum.