Jokha Alharthi’nin kaleminden okuduğum ikinci
kitap Turunç Ağacı. Tıpkı Dolunay Kadınları’ndakine benzer bir anlatımla, yine karakterler ve zamanlar arasında mekik dokuyarak bir hikâyeye eşlik ediyoruz. Yalnız bu sefer farklı olarak bu sefer biraz daha dağınık bir şekilde, bir kaybın çevresinde, Zuhur’un ailesine, büyüdüğü çevreye, köklerine iniyoruz. Büyükannesi kaybetmesiyle onun omuzlarına binen, taşımak zorunda kaldığı yükü daha derinden okuyoruz.
Neden taşımak zorunda kaldığı yük? Aslında Dolunay Kadınları’ndaki gibi Turunç Ağacı da yıllar öncesinden bugüne, Orta Doğu’da bir kadın olarak var olmak, kadının toplum içerisindeki rolünü gözler önüne seriyor. Bunu yaparken kadınların hayatlarını bir zincir gibi diziyor, bir önceki kuşağın bastırılmışlığı, vazgeçtikleri ya da kaybettikleri bir sonraki kuşağın omuzlarına çöküyor. Kadınların yasları, kaybettikleri çocukları. Vazgeçmek zorunda kaldıkları hayatları. Hiç sahip olamadıkları hayatları. Bu yüzden kitap boyunca büyükannenin, Amir’in kızının hikayesini öğrenirken tekrar tekrar okuyoruz Zuhur’un büyükannesinin hiç sahip olamadıkları altında ezilmişliğini.
Turunç Ağacı hissettirdikleri ve anlattıklarıyla güzel bir kitaptı. Sadece Dolunay Kadınları’na kıyasla bir kurgu çevresinde ilerleme hissedemedim. Yani çok dağınık ve kopuk hissettirdi bu sefer.