• Ben mekânsızlıktan gelme kutsal bir doğanım;
    Avlanmak ve avlamak için kalıp bağladım.
    Yakınlık Kaf’ının Ankası'yım, varlık tuzağından kurtulmuşum
    Arş bağının yuvasından uçmuş bir tavusum.

    Men şahbazi kudsem ez la mekan reside
    Behri şikarü saydi der kaleb aremide
    Simurgi yeterli kurbem ez dami kevn ceste
    Tavüsi baği arşem ez aşiyan peride

    Mevlana


    Mevlevilik ve Mevlevi büyüklerinden söz eden "menakıp" adı verilen kitaplarda Mevlana'nın özgeçmişine ait bilgiler çok noksandır, tarihlerin çoğunda doğruluk yoktur. Ancak, ölüm tarihleri mezar kitabelerinde bulunduğu için doğru kabul edilir; geri kalanın doğruluğuna güvenilemez,
    "Mevlana" unvanı birçok bilgine verilir. Hala Hindistan ve bazı ülkelerde bilgin yerine kullanılırsa da bu nitelik salt ve soyut olarak kullanılınca Mevlana Celalettin Rumi anlaşılır. "Mesnevi" terimi şiir türü iken salt Mesnevi denilince yine Mevlana'nın yapıtı ve salt "Türbe" denilince Mevlana Türbesi hatıra gelir. Terimlerdeki bu ayrışma, Mevlana'nın büyüklüğüne ve evrenselliğine özgü bir ayrıcalıktır.

    Menakıplara göre, Mevlana Muhammet Celalettin Rumi 6 Rebiyülevvel 604 Hicri (30 Eylül 1207) tarihinde Afganistan'ın kuzeyindeki Belh53 şehrinde doğmuş ve 5 Cemaziyelahir 672 Hicri yılında, Pazar akşamı Konya'da gözlerini dünyaya kapa¬mıştır. Ölüm tarihinin 23 Kasım 1273 yılına rastladığını hesaplayan varsa da genel olarak ve resmi şekilde 17 Aralık 1273 gününe rastladığı kabul edilmiştir.54

    Mevlevi büyüklerinden Şeyh Galip bir şiirinde Mevlana'nın, ebcet hesabıyla, "Aşkı Samet" söylemine karşılık gelen bir tarihte doğduğunu, bu tarihin '"Huda" sözcüğünden bir tek noksan olduğunu, yaşının "saz" ve "sultanı aşıkan" sözcüğüne karşılık geldiği bir tarihte öldüğünü yazar.

    53-) Belh, Hindukuş daglarının kuzey yamaçlarında Afgan Türkıstanı denilen
    bölgededir. Bu bölgede Türkçe konuşan Türkmenler ve Ozbekler yaşar, (ED)
    54-) Yazar, M.C.D. bu tarihi 1275 olaIak hesaplamıştlr (ED)
  • Hariciler, Hz. Ali döneminde ortaya çıkmış olup fikirlerini tam olarak ortaya koyamamış, kendini anlatamamış, sürekli olarak taşkınlıklarıyla gündeme gelen, bu sebeple marjinal olarak yaşamak zorunda kalan bir gruptur. Dindardırlar, Kur’an’ı her konuda öncelerler. Bunlarda samimi bedevi imanı vardır. Cömert ve sertlikleri ile meşhurdurlar.[1]


    Hariciler, önemli kısmı Kuzey[2] ve taşra Araplarından oluşan ancak homojen bir yapı arz etmeyen ve birlikteliklerinin merkezine Müslümanlığın değerlerini koyup, kavmiyetçiliğe özellikle Kureyş merkezli ayrımcılığa karşı mücadele ettikleri için sürekli dışlanmış ve merkezi iktidarlarca kötü gösterilmiş topluluktur. Bu dışlanmışlık, sonraki yıllarda kendilerini merkezden uzakta ifade etmeye sevk etmiş ve Müslüman coğrafyasının uzak topraklarında (Batı Afrika, İç İran, Umman, İç Afrika ve Cezire dağları…..) kendilerini göstermeye çalışmışlardır.

    Onlar, Hz. Ali’nin ordusundan ayrıldıkları zaman Abdullah b. Habbab ve hamile eşini katlettikleri, aynı zamanda başkasına ait bir hurmayı yediklerine hemen ağızlarından çıkardıkları,[3] bir Hıristiyanın domuzunu öldürdükleri için parasını ödedikleri gibi rijit örnekler üzerinden tanıtılmışlardır.[4] Ancak bu anlatımlar, rakiplerinin tanımlamasıdır. Onlar, İbn Habbab olayını sürekli reddetmişler ve bu eylemi yapan Basra Haricilerinden olan Misar isimli şahsı da içlerine kabul etmemişlerdir. Hurma ve domuz olayı ise onların kötülüğüne değil erdemine işaret eden bir olaydır. Ancak sürekli bu iki rijit olayın kıyası üzerinden kötülenmişler ve kendilerini bir türlü anlatamamışlardır.

    Hariciler, sürekli İslam tarihinin daimi suçluları olarak anlatılmaktan kurtulamazlar. Nerede yanlış bir iş varsa onlara mal edilir. Örneğin bu grubun Hz. Osman’ın katledilme sürecinde Medine’yi basan ve halifeyi katledenler oldukları yaygın bir kanaattir.[5] Halbuki Medine’yi basan grubun içinde Eşter gibi Hz. Ali’nin taraftarı ve Adiy b. Hatem gibi Hz. Ali’nin yanında Haricilere karşı savaşan önemli kişiler vardır. Belki bu grubun içinden bir kısmının daha sonra Haricilere katıldığı söylenebilir. Ancak bu durum, Medine’yi basan isyancıların Harici olarak nitelendirilmesini gerektirmez.

    Yine Cemel savaşına sebep oldukları iddia edilen muhayyel İbn Sebe grubu ile Haricilerin aynı oldukları, Tahkim olayında Hz. Ali’yi tahkime zorlayan ve Muaviye ile anlaşmaz ise gerekirse kılıç kullanabilecekleri tehdidini yapanların da yine Hariciler olduğu yaygın olarak bilinir.[6] Oysaki Hariciler, Hz. Ali’nin hilafetinin son yıllarında ortaya çıkan bir gruptur.[7] Hz. Osman’ın katilleri daha çok Hz. Ali’nin yanındadırlar ve Haricilere karşı kıyasıya mücadele etmişlerdir. Yine bazı müelliflerin belirttiği gibi; Sebeilerin sonradan Haricilere dönüştüğü tezi doğru değildir. Onlar Sebeiyye denilen gruptan ayrılmış değil, Müslümanlıktan neşet etmiş bir gruptur ve aşırı şiayı savunan Sebeiyye ile tamamen ters düşmüşlerdir.[8] Daha ilginç olanı; Hariciler, Şiilere “Sebeiler” şeklinde hitap etseler de[9] Sünni müelliflerce Sebeilerden neşet ettikleri ithamından kurtulamazlar.[10]

    Aslında Hariciler İslam adına kendilerine öğretilen öğretiler üzerinden hareket ediyor ve Müslümanlığı ilkeler üzerinden savunuyorlardı. Onlar ilkesizlikleri sorguluyorlardı. Kendilerine öğretilen din doğru ise, buna göre hareket edilmeliydi. Mesela, onlara göre bu ilkeler gereği; Zübeyr, Talha, Aişe halifeye yani Hz. Ali’ye isyan eden baği konumundaydılar.[11]

    Samimiyetle Müslüman olmuşlardı. Ancak “gelin Müslüman öldürelim!” denilince şaşırmışlardı. Onlar samimiyetle Hz. Ali’ye şunu soruyorlardı: “Cemel’de savaşıp Müslüman öldürmek caiz de esir almak neden haram oluyor?”[12]Doğrusu bu soruya cevap verilememiştir. Eğer Cemel’de katledilen Aişe grubundaki Müslümanlar öldürülmeyi hak ettilerse, daha hafif bir şey olan ganimetlerinin alınması veya esir edilmeleri hangi ilkeye göre yasak olacaktır? Sıffin’de savaşa girişmişler sonra anlaşma yapılmasına anlam verememişlerdir. “Şimdiye kadar niye bu kadar insanı öldürttünüz o zaman?” diye düşünüyorlardı. Doğrusu onlarınki yaşananlar karşısında bir hayalkırıklığı tepkisiydi. Örneğin, onların ortaya çıkışına zemin hazırlayan sebeplerinden biri de Hz. Osman ile başlayan süreçte, ganimetten pay almasınlar diye bedevilerin savaşa gönderilmemesini kabullenememeleriydi.[13]

    İşte ilk İslam cemaatinin bütün bu ilkesizlikleri, Haricilerde savrulmalar meydana getirdi, bir daha Müslüman dünya ile entegre olamadılar ve aralarındaki makas gittikçe açıldı. Sonuçta Haricileri ilk baştan itibaren gayet tutarlı, söylediklerinin arkasında duran, ilkeli bir grup olarak görmekteyiz.[14] Onlar, Cemel Savaşı’nda savaşı başlatmamışlar, Tahkim’de de baştan itibaren sürekli Hz. Ali’ye savaşa devam etmesini telkin etmişlerdir.

    [1]              Adnan Demircan, Din-Siyaset İlişkisi, İstanbul 2000, 34.

    [2]              Adnan Demircan, Hz. Ali Dönemi ve Ehl-i Beyt, İstanbul 2008, 86.

    [3]              Ebu Ubeyd, Kitabu’l-Emval, Kahire 1968, 477. Madde.

    [4]              Belazuri, Ensabu’l-Eşraf, Beyrut 1996III, 136.

    [5]              Harun Yıldız, Hariciliğin Doğuşu ve Gelişimi, Ankara, 2010, 44.

    [6]              Demircan, Hz. Ali Dönemi ve Ehl-i Beyt, 53.

    [7]              Demircan, Din-Siyaset İlişkisi, 44.

    [8]              Julius Wellhausen, İslamiyetin İlk Devrinde Dini-Siyasi Muhalefet Partileri, çev. Fikret Işıltan, Ankara, 1989, 16.

    [9]              Taberi, Tarihu’t-Taberi, Kahire, trz, II, 43; Wellhausen, İslamiyetin İlk Devrinde Dini-Siyasi Muhalefet Partileri, 13-15.

    [10]            Sabri Hizmetli, İslam Tarihi, Ankara 2006, 450.

    [11]            Bkz. Salim b. Zekvan, es-Sire, Newyork, 2001, 7-40.

    [12]            Yıldız, 58.

    [13]            Yıldız, 45.

    [14]            Yıldız, 68.
  • "Zikir denilince sayı, hesap, kitap anlaşıldı hep! Halbuki zikir, mana ve muhtevanın kalbi ihyasından ibaretti..."
    Aygün Akyol
  • Şaban Ali Düzgün Hoca
    Cihad kelimesi, cehd/gayret; mücâhede (oto kontrol/ kendini disipline etme), içtihat (sorun çözecek düşünce üretme), müçtehid (mütefekkir âlim) anlamlarının tamamını kapsayan şemsiye bir kavramdır. Bu anlamlarıyla cihad, insanın kendinde sürekli iyi olanı hâkim kılma gayretinin ve karşılaştığı her problemi açık bir zihinle karşısına alıp çözüm üretme çabasının adıdır.

    Denilebilir ki bugün cihad denilince bunlar değil de savaş anlamı akla gelmektedir. Cihad’ın savaş anlamı yok mu? Buhari’nin şarihi Aliyyü’l-Kâri’de cihadın küçük cihad ve büyük cihad olarak ayrıldığını görürüz. Küçük cihad savaş için, büyük cihad kişinin nefsiyle mücadelesi karşılığında kullanılmıştır.

    Silahın elde bulunduğu bir aşamaya cihad adı verilmesi hadislerden kaynaklıdır. Kur’an bu son aşama yani savaş durumu için cihad değil kıtal terimini kullanmaktadır. Kur’an, “size saldırılması durumunda savaşmanıza izin verildi” diyerek savaşın Müslümanlar cephesinde saldırıya değil savunmaya dönük bir çaba olduğunu beyan eder. Zira insanın vatanını, namusunu, temel haklarını, insanlık onurunu vs. korumak için savaşmasından daha doğal bir şey yoktur. Kur’an’ın cihada teşvik ettiğini ama savaşa izin verdiğini düşündüğümüzde iki terim arasında ciddi bir farkın bulunduğunu görürüz. Kıtal son çare olarak başvurulan bir yoldur. Savunma amaçlı savaşa izin veren Kur’an-ı Kerim, ardından bunun çirkin ve zorlu (kerih) bir eylem olduğunu söyler. Zira savaşta ölmek-öldürmek var, yerinden yurdundan olmak, yersiz yurtsuz kalmak var. Orta Doğu halklarının içinde bulunduğu durumu gözünüzün önüne getirin. Onun için cihad, kerih görülen savaşa/kıtale yahut bundan daha da kötü görülen iç savaşa (fitne, Bakara 191) girmemek için her türlü çabayı içinde barındıran farz/zorunlu bir süreç olarak görülmelidir. Buna Kur’an’ın mücadele/diplomasi (Nahl, 125) dediği süreç de dâhildir. Allah bu barış hâlinin bütün insanlık için esas olduğunu ve herkesin gayretini bu yönde seferber etmesini istemekte ve “Ey insanlar! Hep birlikte barışı arayın” (Bakara, 208) demektedir. Bazı bilginler bu ayetteki ‘silm’ ifadesini İslam olarak anlamışlarsa da İmam Matüridî bunu sulh ve barış olarak yorumlamıştır.

    Ben cihad denince şu üç kavrama dikkat çekmek isterim: Mücâhede, Mücadele ve Mükatele.

    Mücâhede: Temel dinî/ahlakî/insanî/vicdanî ilkelere bağlı insan gücü yetiştirmek. Terörü ve şiddeti asla diplomasi aracı olarak kullanmayacak bir güçtür bu.

    Mücadele/diplomasi: Anılan ilkeler ışığında yetişen insan gücü, farklı din, dil, etnik köken, vs. insanlarla karşılaştığında kullanacağı etkin bir söylem geliştirir. Bu aşamada sözün/kelimenin etkin bir güç olarak kullanılması söz konusudur (Nahl, 125). Bunun modern karşılığı diplomasidir.

    Unutmamak gerekir ki, peygamberlerin insanlarla ilişkide kullandıkları yegâne ikna silahı kelimeleridir. Kelimelerle/vahiyle/Kur’an’la yapılan cihada Kur’an büyük cihad adı vermektedir (Furkan, 51, 52). Cihadın hedefi kâfirler ve müşriklerdir (Tevbe, 73). Savaşın/kitalin/mukatelenin hedefi ise zalimlerdir. Kâfirlerin ve müşriklerin hakikate ikna edilmesi, zalimlerin ise bertaraf edilmesi gerekir. Cihad büyük bir sabrı, kital/savaş ise azmi/kararlılığı gerektirir. Bu kelimelerin beslediği mücadele en derin ihtilafları bile çözebilecek dinî, felsefî, psikolojik, sosyolojik, vs. bir içerik desteğiyle yürütülür. Mücahede ile mücadele arasında doğrusal bir ilişki vardır. Etkin bir mücahede, sonuç alan bir mücadele/diplomasi getirir.

    Mükatele/savaş: Mücadeleyle/diplomasiyle çözülemeyen bir mesele sonunda temel insan haklarına, insan onuruna dokunan bir duruma evrilirse Kur’an’ın zulüm dediği hâl ortaya çıkar. Hoşumuza gitmese ve çirkin bir şey olarak tanımlansa da bu hâl savaşı zorunlu kılar. (Bakara, 216).

    Cihad’a kutsal savaş anlamının verilmesi ve insanları Müslümanlaştırmanın bir yolu olarak sunulması, İslam’ı kılıç dini olarak lanse etmeye çalışan bir algı operasyonunun parçasıdır. Tekrar tekrar vurgulanması gereken şudur: savaş insanları dine girdirmenin yolu olarak asla meşru görülmemiştir. Savaşın iki sebebi var: ya saldırı karşısında savunmadır ya da zulmü ortadan kaldırma eylemidir. Zira savaşı zorunlu kılan haksızlıklar, zulümler, adaletsizlikler var. Bunlara duyarsızlığın ne gibi sonuçlar doğuracağı Hacc suresinin 39. ve 40. ayetlerinde anlatılmaktadır: “Kendileriyle saldırılanlara zulme uğramış olmaları sebebiyle savaşma izni verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardım etmeye mutlak surette kadirdir. Onlar, başka değil, sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile etkisiz hâle getirmeseydi, içlerinde Allah’ın ismi anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi. Allah Kendisine yardım edenlere muhakkak yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, Azizdir.”

    Mücahede ve mücadele, mukatele’ye/savaşa giden yolun kapatılmasını öngörür. Mücahede ve mücadele, dinin refleksidir; mükatele ise devletin refleksidir. Kastım şu: din bireyi muhatap aldığına göre, ilk iki aşama yani mücahede ve mücadele birey(ler) vasıtasıyla yerine getirilir. Mükatele ise organize bir gücün varlığını gerektirdiği için devlet eliyle deruhte edilir. Bireylerin kendilerinin karar alarak savaşa, tek kişilik eylemlere, açıkçası terör eylemlerine girişmelerinin hiçbir dinî dayanağı bulunamaz.

    Müslümanların tarih boyunca gayr-i Müslimlere gösterdikleri tahammülü, toleransı ve saygıyı kendilerine, diğer Müslümanlara göstermediklerini görüyoruz. Bu hoyratlık, bu kendimize şiddet niye? Yukarıda saydığımız örgütlerin birbiriyle savaşmalarını nasıl yorumlamalıyız?

    Şöyle diyor Kur’an-ı Kerim; “Eğer iki mümin gurup savaşırsa aralarını uzlaştırmaya çalışın. Eğer bir tanesi uzlaşmaya yaklaşmazsa hepiniz bir araya gelin onu bertaraf edin.” (Hucurat, 9) Kur’an uzlaşmaya yanaşmayan tarafın Müslüman olmasına bakmadan bertaraf edilmesini istiyor. Uzlaşmayı reddedip insanların katline sebep olma hâlini Kur’an zulüm olarak etiketlemekte, bunda ısrar edenleri de zalim olarak görmekte ve etkisiz hâle getirilmelerini istemektedir
  •   Müslümanların siyasi tarihi gözden geçirildiğinde, tarihi süreçte en çok tartışma konusu olan problemlerin ve birçok siyasî-itikâdî mezhebin ilk varoluş sebebinin “Halifelik Sorunu” olduğu görülecektir. Halifelik konusunda birçok dini-siyasi tartışma yapılmış, kanlar dökülmüş ve mezhepsel ayrılıklar meydana gelmiştir. Hilafet meselesinden dolayı ana bünyeden en büyük ayrılışı gerçekleştiren ise Şia olmuş ve hilafetin kimde olup olmayacağı tartışması yüzünden faklı bir yapılanma içine girmiştir.

    Yazar kitabın önsözünde; eğer hilafet kurumu, tarihi süreçte problemsiz bir şekilde yerini alabilseydi, İslam fetihleri daha geniş alanlara yayılabilir, İslam Medeniyeti ve Kurumları daha net bir şekilde kendini ortaya koyabilirdi diyerek, hiçbir devletin engelleyemediği yeni dinin fetihlerini, hilafet kavgalarının engellediğini belirtmiştir.

    Bununla birlikte, Hz. Peygamber’den sonra ashabın karşı karşıya kaldığı ilk önemli problemin ve daha sonraki asırlarda da Müslümanlar arasında en büyük ihtilafın hilafet sorunundan kaynaklandığını vurgulamıştır.


    Hocamızın bu çalışması 1999 yılında doktora çalışması olarak “Halifeliğin Kurumsallaşması” adı ile hazırlanmış, daha sonra da şekilsel olarak yapılan bazı düzenlemelerle “Halifelik Tarihine Giriş” adıyla yayınlanmıştır. Daha sonra Çizgi Kitabevi Yayınlarından üç baskı daha yapan eser; 3 bölümden oluşmaktadır.

    Eserin Giriş Bölümünde ‘Hilafetin Anlam Çerçevesi’ üzerinde durularak Hilafetin sözlük, Terim anlamı verilerek Halifeler için kullanılan sıfatlar ele alınmıştır.

    Yazar, İlk dört halife döneminden sonra Emevilerin ‘Halifetullah’ sıfatını kullanmaları üzerine tartışmalar olduğunu, Emevi ve Abbasi halifelerinin, Raşid halifelerin aksine, yaptıkları zulümleri örtmek için ‘Emirü’l-Müminin’ sıfatını terk ederek Allah’ın Halifesi, Zillullahi fi’l-Arz ve Sultanullahi fi Arzihiunvanlarını kullandıklarını belirtmektedir.


    I.  Bölümde “HİLAFET KURUMUNUN TEORİK TEMELLERİ” başlığı altında; Hz. Peygamber’den (s) sonra Müslümanların yüz yüze geldikleri ilk problemin yönetim meselesi olduğu ve bu noktada İslam tarihinde bu kadar önem arz eden Hilafet kurumunun gerekli olup olmadığı konusundaki görüşlere ve İslam’daki yerine değinilmiştir.

    Yazar, Hilafetin gerekliliği konusundaki tartışmaların en yoğun yaşandığı dönemin XX. Yüzyıl olduğunu ve Hilafet konusundaki tartışmaların en büyüğünü çağdaş yazarlardan Mısırlı Ali Abdurrazık’ın başlattığını belirterek, Abdurrazık’ın; Halifeliğin İslam ile alakasının olmadığını, Kur’an’da hilafetin söz konusu edilmediğini, bu kurum yüzünden Müslümanların başına hep felaketlerin geldiğini ve tarihte halifelik denilince akla hep kan geldiğini ifadeettiğini aktarmaktadır.

    Ayrıca Cumhuriyet döneminde de Seyit Beyin; Kur’an’da hilafet kurumundan bahsedilmediğini, hilafetin dört halife dönemine mahsus olduğunu, daha sonraki dönemlerde böyle bir kurumun olamayacağını ifade ettiği belirtmektedir.

    Bu bölümde birçok değerlendirme ile birlikte yazar özetle şunu belirtmektedir: Kur’an belli bir yönetim biçimi ve devlet yapısını öngörmemiş bu konuda ayrıntılı, kesin kurallar koymamıştır. Kur’an’da sadece devlet yapısının ana hatlarına ve temel ilkelerine bazı işaretlerde bulunulmuştur. Hadislerde de bu konuda kesin ve bağlayıcı denebilecek hükümler bulmak mümkün değildir. Bu işin kesin kurallarla tespit edilmemiş olması bu konunun, dönemin insanlarına bırakıldığının en açık göstergesidir. Seyit Bey’in de yerinde bir ifadesi ile “Hilafet doğrudan doğruya milletin işi olup zamanın icâbâtına bağlıdır”.

    Hilafet ve Dînî Temsil İlişkisi; Halifeliğin dini bir otorite olup olmadığı konusu önem arz eden bir konudur. Çünkü özellikle halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte en çok gündeme gelen sorulardan biri olmuştur.

    Halifenin dini bir yönü ve bağlayıcılığının olmadığını savunan görüşlerin önemli temsilcileri; Ali Abdurrazık, Taha Hüseyin, Halid Muhammed Halid gibi bilginlerdir.

    Din ile dünyanın birbirinden ayrılması gerektiği konusunda benzer fikirler Seyit Bey tarafından da dile getirilmiştir. Bu ayrımı Muhammed Hamidullah’ın da biraz yumuşatarak desteklediği belirtilmektedir. Söz konusu bu yazarlar halifeliğin dini bir kurum olmadığını, siyasal bir kurum olarak düşünülmesi gerektiğini belirtmişlerdir (s. 24-25).

    Buna karşılık Mâverdî, İbn Haldun, Hasan İbrahim Hasan, Arnold gibi bilginlerin; halifelik kurumunun dini ve siyasi olarak ayrılamayacağını, halifenin dini, temsil eden ve aynı zamandan da devleti yöneten bir şahsiyet olduğunu belirtmektedirler (s. 25-26).

    Yazar bu bölümde, karşıt görüşte yer alan söz konusu bilginlerin görüşlerini tek tek aktardıktan sonra değerlendirmelerde bulunmaktadır.

    Hilafetin, ilk İslam cemaati olan sahabelerin, dönemsel faktörlerin de etkisiyle geliştirdikleri bir yönetim biçimi olup dini bir bağlayıcılığının olmadığını, Hz. Peygamberin ve ilk halifelerin uygulamalarının açık naslara dayananlar hariç, genel itibariyle konunun değişmez ve ideal hükmü olarak değil, dönemin siyasetinin bir gereği olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir. Sonuç olarak da hakkında nas olmayan konularda, Hz. Peygamberin ve dört halifenin devlet başkanı olarak yaptıkları idari uygulamaların bağlayıcı nitelikte yapılması gerekli nihai uygulamaların olmadığı şeklinde düşünülmesi gerektiğini ifade etmektedir (s. 31).

    Halifeliğin Şartları; İslam siyaset bilimcileri, ilk dönemdeki uygulamaları da göz önünde bulundurarak halife olacak kişide birtakım şartların olması gerektiğini belirtmişlerdir. Ancak biz bu bölümde şartları tek tek incelemek yerine en çok tartışma konusu olan “Halife Kureyş’ten Olmalıdır” şartı üzerinde durmak istiyoruz.

          Sakîfe Toplantısında Hz. Ebu Bekir’in söylediği ‘Halifenin Kureyş Kabilesinden olması’ gerektiğine dair sözü etrafında tarihsel bir tartışma ortaya çıkmış ve farklı görüşler savunulmuştur.

          Halifeliğin mutlak olarak Kureyş’ten olması gerektiğini savunanların delilleri şunlardır:

    1-    Hz. Ebu Bekir’in Sakife’de söylediği ve Hz. Peygamberden naklettiği ‘İmamlar Kureyş’tendir’ sözü.

    2-    ‘Bu din toplam 12 halife gelinceye kadar aziz olacak. Bunların hepsi de Kureyş’ten olacak’ hadisi.

    3-    ‘Emirlik kıyamete kadar Kureyş’te kalacak’ hadisi.

          Yazar, aktarılan bu hadislerin sahihliğinin tartışılır olduğunu bir kenara bırakarak, Hz. Peygamberden nakledilen bu hadislerin tam tersine anlam taşıyan rivayetleri aktarmaktadır. Örneğin; “Başınıza Habeşli bir köle gelse de itaat edin” hadisi ile Hz. Ömer’in vefatı sırasında “Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim olsaydı onu halife tayin ederdim”demesi Kureyşli olmayan birinin rahatlıkla halife olabileceğinin göstergesi olduğunu vurgulamaktadır.

          Bununla birlikte AZİMLİ hocamız, Hz. Ebu Bekir’in Sakîfe’de söylediği sözün o dönemdeki bir realiteyi ortaya koymaktan ibaret olduğunu, ancak daha sonraları hadis olarak anlaşıldığının altını çizmektedir. ‘Şayet böyle bir hadis olsaydı, Ensar kesinlikle böyle bir toplantı yapmaz, Hz. Ebu Bekir’in halifeliğine itiraz etmez ve tartışmazlardı diyerek’ bu iddianın kabul edilebilir olmadığını vurgulamaktadır.

          Halifelik Kurumunun Oluşumu Ve Yapılanması; Tabiatı gereği insanoğlu düzen ister ve toplumlar kurulu bir düzen olmadan yaşayamazlar. Kurulu bir düzen de Devlet demektir.

          İslam siyasi düşüncesinde, Allah’ın hakimiyet ve yetkisi siyasi açıdan milletin hakimiyet ve yetkisi anlamını taşır. “Hakimiyet Allah’a aittir” ancak bununla birlikte, İslam toplumunda siyasi yetki ve yönetim Müslüman halkın elinde bulunur. Halka bırakılan bu siyasi hakimiyet, insanın zaaf ve kararsızlığına da bırakılmamış, sağlam ilkelere bağlanmıştır.

          Eserde yer verilen Mısırlı Ali Abdurâzık’ın ifadesiyle “İslam devlet işlerini halkın görüşüne bırakmıştır”. Halk da halife yanlış yapmadığı müddetçe halifeye itaat edecektir. Dört halife döneminde durum önemli ölçüde böyle olmakla birlikte aslında halifenin yanlış yapması durumunda onu azledecek bir mekanizmanın olduğu söylenemez. Nitekim Hz. Osman örneğinde olduğu gibi, yapılan yanlışlara rağmen halifenin azledilmesi mümkün olmamıştır ve niyetinde şehit edilmiştir.

          Halifenin Belirlenmesi meselesinde; Halifelik tarihi incelenirken, belki de üzerinde durulması gereken en önemli konuların başında, halifenin seçimi konusu olmuştur. Çünkü halifelik kurumu şekillenirken üzerinde en fazla tartışılan konu, halife seçimi veya seçim modeli olmuştur.

          İslam tarihi boyunca devlet yönetiminde düşünülmüş olan Saltanat, İmamet ve Hilafet modellerinin, halife seçimi konusundaki kanaatleri belirlemede önemli olduğu vurgulanarak, bu üç yönetim modelinde de birtakım aksaklıkların olduğu belirtilmiştir.

          Halife seçimi konusunda düşünülen usuller şu şekilde sıralanmıştır:

    a-    Zorla Başa Geçme Usulü (İstilâ)

    b-    Vasiyet ve Veliaht tayini (İstihlaf)

    c-    Seçim Usulü

          Mamafih eserde, Halifenin seçilmesi olayına bakıldığında, Kur’an ve Sünnette, konuyla alakalı kesin bir delilin bulunmadığı belirtilerek, Halifenin seçimi konusunda en uygun olan ve kalıplaşmış fikri gelişmeye engel olan bir sistemden öte, her çağa ve şartlara göre esneklik gösteren bir yapının gerekliliği vurgulanmıştır.

          Raşid halifelerin seçiliş tarzlarına bakıldığında, hiç birisinin halifeliğe zorla geçmediği, kendi belirledikleri seçim tarzlarını uyguladıkları ve bunu halkın onayına da sundukları görülecektir.

          Bu noktada halifenin seçilmesinden sonra gerçekleşen ve halkın yetkilerini halifeye devrettiği Bey’at olayı önemli bir unsurdur. Bu olayın bir anlamda idare edenle edilen arasında yapılan ve bağlılık karakteri taşıyan sosyo-politik bir akittir. Böylece Halife güç ve yetkiyi halktan bey’atle almış olur.

          Emevîler ile birlikte zorla bey’at almanın kurumsallaştığı, Saltanat döneminde ise, halifenin önceden belirlenmesi nedeniyle, ilk dönemlerdeki gibi bir bey’at uygulamasının olmadığıgörülmektedir. Zaten halkın kabul veya itiraz hakkı da bulunmamaktaydı.

          Kur’an ve Sünnette, halife seçimiyle alakalı kesin bir delilin bulunmadığı belirtilerek, Halifenin seçimi konusunda en uygun olan ve kalıplaşmış fikri gelişmeye engel olan bir sistemden öte, her çağa ve şartlara göre esneklik gösteren bir yapının gerekliliği vurgulanmıştır.

          Bununla birlikte “Şûra”sız bir yönetim tarzını İslam tasvip etmediğini ve Şûra bir anlamda hakkında nass olmayan durumlarda, halkın temsilcilerinin yönetime katılmaları olduğunu ifade eden  Yazar, Tarihin bize halifelerin yönetim işlerinde şûraya danışmadıklarında büyük hatalar işlediklerini aktardığını belirterek, bu sebeple bilginlerin, şûrayı terk eden halifenin azledilmesi gerektiğini belirttiklerinin altını çizmiştir. Bununla birlikte Şûra olayının, aslında insanlığın ilk baştan beri ortaya çıkardığı, görüşe mükemmellik kazandıran bir tecrübesin olduğunu da vurgulamaktadır (s. 57-58).

          Halifenin Azledilmesi meselesinde; İslam Tarihine bakıldığında, halifenin hayat boyu yönetimde kalmak üzere seçildiği görülmektedir. Bu durum halifeye, yapacağı uygulamalarda icraat rahatlığı vermek ve aynı zamanda “Devlet yönetiminde devamlılık esastır” ilkesine de uymaktadır. Ancak uygun olmayan uygulamalar sebebiyle azledilebileceği de belirtilmiştir. Ancak halifenin azledilmesi mekanizmasının iyi işletilemediğini belirten Yazar, eğer İslam siyasi tarihinde halifenin azli meselesi kurumsallaştırılıp işletilebilseydi, saltanat olayı gelişmeyebilirdi ifadesini kullanmaktadır.

    II.   Bölümde “RAŞÎD HALİFELER DÖNEMİ” başlığı altında Raşîd Halifeler dönemi ele alınmış ve halifelerin sırasıyla halife seçilmeleri, hilafete geliş şekilleri ve hilafet dönemleri ele alınmıştır. Bu bölümle ilgili genel bir değerlendirme yapılacak olursa;

          Dört halife döneminde uygulanan halife seçimlerinde, halka halife seçimi konusunda kesinlikle bir dayatma olmamıştı. Onların seçimlerine bakıldığında halktan onay alarak seçildikleri görülecektir. Yine onların seçimlerinde kabile şartı gözetilmemişti. Sadece o zamanın gereği olarak Kureyş’ten seçilmesi tercih edilmişti. Bir dayatmanın olmaması gerektiğinin ilk örneğini Hz. Peygamber vererek halife seçme hakkının bir anlamda halka ait olduğunu bildirmek için kimseyi tayin etmemişti.

    İlk dört halifenin seçiliş tarzlarından önümüze üç seçim tarzı çıkmaktadır.

    1-    Halkın kendi arasından birini halife seçmesi. Hz. Ebubekir ve Hz. Ali’nin seçilmesi

    2-    Halkın, bir önceki halifenin teklif ettiği bir adayı onaylaması. Hz. Ömer’in seçilmesi

    3-    Halkın, bir önceki halifenin teklif ettiği birden fazla aday arasından birini halife seçmesi. Hz. Osman’ın seçilmesi gibi.

    Hz. Peygamber (s) döneminde devlet görevlilerini kurumlaşmış bir yapı içinde mütalaa edemiyoruz. Ancak ilk dört halife döneminde devlet kurumlarının yavaş yavaş oluştuğu görülmektedir. Onlar çağlarının durumunu göz önünde bulundurarak en güzel uygulamaları ortaya koymaya çalıştıkları ve uygulamalarında genel olarak toplum menfaatini ön plana çıkarmışlardı.

    Ne Hz. Peygamberin, ne de ilk dört halifenin lider olmalarından kaynaklanan özel alametleri ve giysileri vardı. Onlar halkın içinde özelleşmeye çalışmamışlardı. Bununla birlikte ‘Hutbe’ halifenin alametlerinden biriydi ve cami de siyasi-sosyal merkez idi. Minber ise halife makamıydı ve oraya ondan başka kimse çıkamaz, konuşamazdı. Halifeler mesajlarını minberden bildiriyorlardı. Ayrıca ‘sikke’ bastırmak da halifenin alametlerinden birisi sayılıyordu. Sonraki yıllarda sikke olayı kurumsallaşarak devam etti.

    Dört Halife döneminde kurumsal anlamda bir vezaret olayından söz etmek mümkün değildir. Ancak bazı yardımcılar edinmişlerdi. Emevîler’de de genelde vezaret olayı tam anlamıyla yerleşmemişti. Ama Abbasîler’ de özellikle görevlerin paylaşılması anlamında Sasaniler’in de etkisiyle kurumsallaşmış bir vezaret kurumu görülmektedir. Bununla birlikte her üç dönemde de asıl karar mercii halife olmuştur. Bu dönemlerde vezirlik hiçbir zaman halifeliğin önüne geçmemiştir.

    Sonuç olarak devlet işleri ilk başta Arap toplumunun ihtiyaçları doğrultusunda kurumsallaşmışken, toprakların genişlemesi ve yeni kültürlerle tanışmalar, insanların çoğalması sonucunda yavaş yavaş yeni kurumlara ihtiyaç duyuldu ve yeri geldiğinde onlar da transfer edilerek uygulandı.

    III. Bölümde “SALTANAT DÖNEMİ” başlığı altında Hilafet konusu incelenirken, hilafetin saltanata dönüşümü açısından hilafet ve saltanat arası ilişkiye ve saltanata dönüşüm sürecine ve toplumsal düzen üzerindeki etkisine de göz atmak gerekir.

    İslam ilk geldiği dönemde Mekke’deki Araplar, çevrelerindeki ülkelerin krallıklarını yakından tanıdıkları için saltanata yabancı değillerdi. Ancak Araplarda böyle bir yapılanma söz konusu değildi. Hz. Peygamber ve ilk dört halifenin yaşantısına ve idare biçimine bakıldığında da böyle bir şeyden söz etmek mümkün değildir. Özellikle ilk iki halife azami ölçüde hassas davranarak gerek idarecilikleri döneminde ve gerekse kendilerinden sonra Hz. Ebubekir’in akrabası olmayan birini tavsiye etmesi ve Hz. Ömer’in de atadığı Şûra’da oğlunun aday olarak gösterilmemesini şart koşması saltanata giden yolda açık kapı bırakmamışlardır.

    Hz. Osman’ın da saltanata meyletmediğini ve ilk iki halifeye benzemeye çalıştığını görüyoruz ancak bununla birlikte en çok eleştirilen yönü, valilikleri kendi kabilesine vererek, bu kabilenin saltanata giden yolda ilerlemesini sağlamasıydı ve onun döneminde Muaviye Şam’da ileride kuracağı saltanatın temellerini atmıştı.

    Dördüncü halife Hz. Ali’de de saltanatçı bir mantık görülmemektedir. O saltanat kurmak isteyen Emevi ailesine karşı savaş açtığı için başına birçok fitne sarılmıştı.

    Dört halife dönemi IV. Halifenin şehit edilmesi ile bitmiş oldu. Artık güçlünün egemen olduğu, seçimin yerini verasetin aldığı, halkın yönetimden uzaklaştırıldığı, şûranın devre dışı bırakıldığı, hilafet ve halk arasına aşılmaz engellerin konulduğu, yönetimi eleştirenin ezildiği bir dönem başlamıştır. Bu dönemle birlikte hilafet için en önemli unsurlardan biri olan ‘Şûra’, saltanatla birlikte kalkmış ve toplumu ilgilendiren konularda tek kişinin kararı geçerli olmuştur. Yine önemli unsurlardan biri olan ‘Bey’at’ olayı da sadece rutin resmi bir şekle dönüşmüş ve halkın onaylaması anlamını kaybetmiş ve halife ölmeden önce sonrakine zorla peşinen alınmaya başlanmıştır.

    Sonuçta dört halife döneminde genelde halkı baz alan devlet uygulamaları varken, saltanatla birlikte halifeler güçlerini istibdatlarından ve kendi kabilelerinden almışlardır. Böylece kabile asabiyetinin etkisi de artmıştır. Halifeler gücünü halktan alarak kuralları uygulayan bir kimse olmalıyken, saltanat döneminde “Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi” gibi sıfatlarla halka baskı kurmuşlardır.

    SONUÇ

    Sonuç olarak, bu çalışmada İslam tarihinin en tartışmalı konusu olan hilafet kurumu konusunda ilk dönem meydana gelen olayların ve bu tarihi çerçevede gerçekleşen tartışmaların tahlilleri yapılmaya çalışıldı.

    Nihayetinde de varılan kanaat, Hilafet kurumu, İslam’ın emirleri ile ortaya konmuş dini bir kurum olmaktan öte halifelerin, dini referans olarak ortaya koymaya çalıştıkları ve sonraki kuşaklar açısından bağlayıcılığı olmayan tarihsel bir kurumdur. Bu yapının oluşumunda, başta Arap siyaset geleneği olmak üzere kabilevi tesirler ve Bizans, Sasani gibi o dönemin önemli devletlerinin idari geleneklerinin de tesiri olmuştur. Buna bağlı olarak da bu kurumda birçok eksiklik görülmektedir. İlk dönem Müslümanlarının dini referans olarak ortaya koymaya çalıştıkları Halifelik Kurumu, nihayetinde kurumsallaşamadan saltanatçıların eline geçmesi ile tarihe karışmıştır.

    Halifenin görev ve yetki alanları hakkında tartışmaların en büyüğü olan halifeliğin dini veya dünyevi bir yapıda olup olmadığı konusunda da oluşan kanaat; halifenin dini ve dünyevi bir lider olabileceği, ancak halifelik kurumunun dini bağlayıcılığı olamayacağı şeklindedir. Bu kuruma “dini referanslardan da faydalanılarak oluşturulan tarihsel bir kurumdur” denebilir.