• 1024 syf.
    ·126 günde·Beğendi·10/10
    Levh-i Mahfuz; A ve B yüzünden oluşan, A yüzünde Tanrı'nın Doğum Günü'nü , B yüzünde Peygamber Çocuklar'ı anlatan, iki ayrı kitabın birleşimidir.

    "Tanrı bana gelsin, O'nu yeniden 1 numara yapayım!" cümlesiyle 'Dona (Tanrı) ve Ben'in sohbeti başlıyor. Ben'in Tanrı'yı, inancı, imanı, kaderi, Kur-an'ı ve kendini sorgulamasıyla yolculuğa başlıyorsunuz kitapta.

    "Levh-i Mahfuz Kur-an, bilinegelmiş bilgiler ansiklopedisine meydan okuyacak cesaretin , İslâmî olgulara 'Neden?' sorusunu soracak cürete bürünmesiyle ortaya çıktı." (s 1016)
    Kişilerin kendine bile sormakta zorlandığı soruları Ben, Dona'ya ya soruyor. Sizi de soru sormaya, sorgulamaya, araştırmaya, düşünmeye sevk ederek size farklı bakış açıları sunuyor.

    Kitapta insan, Tanrı, öz, ol, din, kişisel, ayet, rab, hakikat, İslâm, musa, rahim, Allah ve rahman kelimeleri koyu yazılarak vurgulanmış, böylelikle okuyucunun bu kelimelere dikkati çekilmiştir.

    Din ile tarih, siyaset, coğrafya, psikoloji gibi birçok bilimin ilişkisini, bunların insan üzerindeki etkilerini anlatarak kişisel gelişime katkı sunan bu kitabı okurken çok etkilendim. Kendimi, inancımı, hayatımı sorgularken buldum. İyi ki okumuşum dediğim kitaplardan biri. Yalnız kitap bir solukta okunmuyor. Okuduğunuzu anlamanız, kavramanız ve içselleştirmeniz için zaman gerekiyor.

    Değişim ve tekamül...


    Keyifli okumalar diliyorum.
  • Hiç şüphesiz, İslâm dininin eski Türk inanç ve düşüncelerine uygun tarafları çoktu. Türkler uzun süreden beri Tek Tanrı inancına (yani Gök-Tanrı) âşina bulunduklarından, bununla İslâm dininin Allâh'ı arasında bir fark görememişlerdi. Türk toplumunda bulunan eski ozan ve kamlar (şamanlar), İslâm evliyaları ve mutasavvıf dervişleriyle benzerlik göstermekteydiler. Ayrıca bu yakınlığın en kuvvetli tarafı İslâm dinindeki cihâd (din uğruna düşmanla savaşma) fikriyle, Türklerin savaşçılık temayülleri arasında bir münasebetin bulunması idi.

    Öte taraftan Abbâsî Devleti'ni esas itibarıyla iki kısımda incelemek mümkündür. Birinci devir; 750'den 847'ye kadar süren gerek merkezî otorite ve gerekse medeniyet yönünden parlak bir devredir. Daha sonra Abbâsîlerin 1258'de yıkılışına kadar devam eden ikinci kısımda ise, kısmen kültürün muhafazasına rağmen, merkezî otoritenin zayıflaması, bu İslâm devletinin uzak köşelerinde bir takım yeni hanedanların doğmasına yol açmıştır. Bu devrede ortaya çıkan ilk sülale Horasan'da hüküm süren Tâhirîler (821-873) idi. Daha sonra Sistân'da hüküm süren Saffârîler (867/1495) göze çarpmaktadır. Saffârîlerden sonra Abbâsî Devleti toprakları üzerinde kurulan başka bir hanedan, Sâmânîler (819-1005) idi. Sâmânîler 819 yılında Fergana şehrinde vali olarak siyaset sahnesinde görünmüş, daha sonra esas itibarıyla Horasan ve Mâverâünnehr'de hüküm sürmüş bir İranlı hanedan kabul edilmekte iseler de, son araştırmalarda Türk oldukları hususunda görüşler ortaya konmaktadır. Nitekim bu devletin Türk tarihinde önemli bir yeri vardır. Sâmânîler hâkim oldukları Mâverâünnehr bölgesi sebebiyle daima Türkler ile temasta olmuşlar, bu bölgenin ve Fergana'nın kuzey sınırlarını putperest Türk akınlarına karşı korumuşlar, hatta bunlara karşı gazâlarda bulunmuşlardı. Nitekim 893 yılında Sâmânîlerden İsmâ'il b. Ahmed Karahanlılara hücum ederek, onların başkenti Talas (Tarâz)'ı yağmalamıştı. Abbâsîler ve öteki İslâm devletlerinin ordularının büyük bir kısmını teşkil eden askerlerin Mâverâünnehr'den sağlanması, Türk kütlelerini yeni din ve medeniyet çevresine sokmak hususunda aracı olması, bu bölgenin önemini artırmaktaydı. Ayrıca Sâmânîler de gittikçe artan bir nisbette ordu ve devlet idaresinde Türklerden faydalanma yoluna gitmişlerdi. İslâmiyetin Orta Asya bozkırlarında yaşayan Türk kütleleri arasında yayılmasında, Mâverâünnehr'deki ilmî ve ticari faaliyetlerin de önemli etkisi görülmüştü. Türkler ile devamlı münasebetlerde bulunan Müslüman tüccarlar ile uç bölgelerdeki medreselerde yetiştikten sonra bu ticaret kervanlarına katılan mutasavvıf dervişler de Türk kütleleri arasında İslâm dininin yayılmasına önayak olmuşlardı. İşte bu gibi nedenler sonucunda, Türkler arasında İslâm dini süratle yayılmıştı.
    Erdoğan Merçil
    Sayfa 16 - Bilge Kültür Sanat, 8. Baskı
  • İnsanları köleleştirmek isteyen her mütegallibenin arkasında, mutlaka onların yaptıkları işleri meşrulaştıracak fetvalar veren "din adamları(!)" vardır ki bu zümre, kendi yanlış din anlayışlarını halka empoze ederek, kendi çıkarlarını yürütmektedir.
  • Hegel, Bölderlin ve Schelling, Devrim karşısında coşku duymaya başladıkları sıralarda Antik Yunan'a karşı bir hayranlığı da paylaşmaya başladılar (dönemin Alman entelek­ tüellerinde çok sık görülen bir şeydi bu) ve kafalarında bu iki fikir iç içe geçti. Devrim'i yeni bir tür Reform olarak anlayarak bu tutumla­rını sürdürdüler ve bu yenilenmeyi eski Atina'da simgelenen idealleş­ tirilmiş bir Yunanistan imgesiyle beraber düşünmeye başladılar. Hegel ve Hölderlin'in idealleştirdiği Yunanistan aynı zamanda Rousseau'nun idealleştirilmiş ütopyalarından algıladıklarıyla da biçimlenmişti. İde­aldeki klasik Yunan polis'i, -onu bireyin, çevresindeki toplumsal dü­zene yabancılaşmadığı ve siyaset, din ve gündelik yaşamın toplumsal uzlaşımlarının bireyin dünyadaki kendi yerine ilişkin duygusunu yık­ mak yerine olumlamaya hizmet ettiği bir toplumsal yaşam biçimi ola­rak görüyorlardı- Devrim'in Avrupa'ya ve özellikle de Kutsal Roma İmparatorluğu'nun çökmüş yapısına getireceğini umdukları her şeyi simgeliyordu. Yunan sanatında, daha sonra Batı sanatının erişemediği bir tür mükemmellik görüyorlardı; Johann Joachim Winckelmann'ın son derece etkileyici yazılarının etkisi altında da bunu en başta Yunanlı­ların özgürlüğe düşkünlüklerine bağlıyorlardı. Böylece Winckelmann'ın Yunan sanatına ilişkin görüşü onları çeken Aydınlanma yazarlarının gö­ rüşleriyle iyice birbirine geçiyor ve klasik Yunan yaşamının bütün biçimi onların gözünde Devrim'in özgürlük, eşitlik ve kardeşlik çağrısına bağ­lanmaya başlıyordu. Özellikle, Hıristiyan ve Alman uygarlığının kendi çağlarında düşmüş olduğu yoz durumu olarak gördükleri şey karşısında olumlu bir dinsel ve toplumsal seçenek olarak görünüyordu. Yunanlılar ilahi güzelliği insan yaşamıyla birleştirmişler , bunu da özgürlük bayrağı altında yapmışlardı. Dolayısıyla "Hen kai Pan" onların Hıristiyan ol­mayan (ya da sapkın Hıristiyan olan) düşünce ideallerinin ve Devrim'e bağlılıklarının , aynı zamanda da Devrim'e duydukları heves ve umut­larla klasik Yunan dünyasına duydukları gittikçe büyüyen hayranlığı kendi kafalarında bağlama tarzlarının simgesi olmuştu- Devrim, ilahi güzellikle insan özgürlüğünün, sıradan insanların gündelik yaşamlarının (çağdaş yaşamın otoriter çirkinliği olarak gördükleri şeye karşıt olarak) bir parçası haline geleceği yeni bir dönemin, gelecekteki bir toplumsal düzenin vaadi olarak görünür olmuştu.
  • 104 syf.
    ·9 günde·9/10
    Kitabın video incelemesi kısa süre içinde YouTube kanalımda olacak. Şuradan takip edebilirsiniz: https://www.youtube.com/c/SesliAlinti

    Metin inceleme hemen aşağıdadır:

    "Hayvan Çiftliği", Orwell'ın en popüler iki romanından birisi. Hatta öyle büyük kitaplar ki bunlar, "1984" felsefe literatürüne ve tarihine bile girmiş bir kitap ve "Hayvan Çiftliği" de gene felsefe derslerinde, özellikle siyaset felsefesi konusunda bolca örneklenen ve alıntılanan kitaplardan birisi. Fakat kitap müthiş bir yayıncı hatasıyla başlıyor. Bu üzücü. Şöyle ki daha kitabın başında, sunuş başlığı altında, çevirmen Celâl Üster bütün kitabı bize anlatıyor. Hatta kitabın son sahnesini bile veriyor. Şimdi bu sunuşu okuduktan sonra biz nasıl bir heyecanla okuyacağız bu kitabı? Ayrıca kitabı alenen açıklayarak inceleyen bu metnin üstüne biz çevirmen tarafından yapılan bu eleştirileri aşarak nasıl bunlardan bağımsız eleştiri yazabileceğiz? Bu büyük bir hata. Umarım bendeki 2014 baskısına özgü bir hatadır.

    Kitabın eleştirilerini ve yorumlarını çokça okudum. Her türlü platformda... Ve genel olarak insanlar siyasal zemine oturtmuşlar kitabı. Ben kitabın siyasal eleştirisi ile ilgilenmiyorum su aşamada. Sosyalizm, komünizm, faşizm vesaire bunlar herkesin kendi ideolojik bakışıyla yorumlanacak şeyler. Ben bu incelemeye ideoloji katmadan, konu, olay ve karakterleri sadece insan faktörü çerçevesinde değerlendireceğim.

    Kitapta ağır siyasal, dinî, toplumsal, felsefi eleştiriler var. Bunlardan bahsetmektense ben 57. sayfada geçen bir çeviri harikası olan şu sözcüğü buraya bırakıp siyasal, dinsel, toplumsal ve felsefesel eleştirileri sizlere de bırakmak istiyorum. Şimdi şu cümledeki çeviri efsanesine bakar mısınız?: "... onur kırıcı bir bozguna uğramışlar, geldikleri gibi gidiyorlardı." Çeviri diye, buna denir. Tebrikler Celâl Üster.

    Gelelim azıcık da diğer içeriğe. Bakınız kitapta sıkça vurgulanan "Yedi Emir" apaçık bir din eleştirisi. "On emir"i bilmeyen yoktur sanırım? Doğrudan doğruya dine atıf yapılmış ve din yerden yere vurulmuş. Sürekli değişen emirler, dinlerin de insanların çıkarlarına göre değiştirilip durduğunu anlatıyor bizlere. Yani "Hiçbir din, tarihin her döneminde aynı din değildir." vurgusu öyle güzel yapılıyor ki...

    Orwell'ın "Hayvan Çiftliği"nde, yaşananları düz mantıkla değerlendirip "Konuşan hayvanlar mı? Alışveriş yapan hayvanlar mı, haydi canım!?" diye değerlendirip hayvanları küçümseyen akıllar için "Peki hayvanların yapamayacağını düşündüğünüz bunca eylemi kim yapıyor ya da yapabilir?" sorusu ile ters köşe yapılıyoruz. İnsan, hayvandan daha hayvandır. Ya da daha doğrusu şu mudur acaba: "Hayvan, insandan daha insandır." Karar gene sizlerin...

    Şimdi de kısa bir karakter analizi ve yapılan analojilerin, ironilerin, imaların vurgusu ile asıl anlatılmak istenenleri bağlayıp bu güzel kitaba bir nokta koyacağım:

    Kuş Moses, dindir. Eşek Benjamin; düşünürdür, aydındır, filozoftur. Domuz Napoleon kavgacı ve silahlı mücadele yanlısı bir devrimcidir. Domuz Snowball, akıllı ve entelektüel bir devrimcidir. Koyunlar, bildiğiniz koyundur; nasıl güderseniz, öyle devinirler. Domuz Squealer; sözcüdür, hatiptir, medyadır, manipülatördür ve yani yalancıdır. At Boxer; körü körüne bağlı, cahil fakat güçlü halktır. At Clover, halkın az biraz aklı başında olan kısmıdır.

    Tabii daha birçok karakter var kitapta. fakat bunlar en öne çıkanlardır. Sadece bu "zoomorfizm" bile kitabın ne kadar güzel olduğunun ispatı niteliğindedir.

    Peki insanoğlu "Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek." ile "Hiçbir hayvan başka bir hayvanı sebepsiz yere öldürmeyecek." kurallarının arasındaki farkı ne zaman anlayabilecek dersiniz? Kanunlarda, kurallarda yapılan niceliği önemsiz, niteliği son derece önemli değişiklikleri önemsemeyi ne zaman akıl edebilecek? Unutturulan tarihi ne zaman hatırlayacak, propagandanın kölesi olmayı ne zaman bırakacak, bırakabilecek? İnsan, ne zaman insan olacak, olabilecek?

    Bu sorular cevaplandığında, işte felsefe orada bitmiş demektir.
  • BİR VEZİRİN OĞLUNA NASİHATİ

    Babaların oğullarına nasihatte bulunmaları geleneğinin İslâm medeniyetindeki izdüşümü Kur’ân-ı Kerîm’deki Lokman Sûresi’ne kadar götürülebilir. Bu sûrede “kendisine hikmet verildiği” bildirilen Lokman, oğluna “Allah’a ortak koşmamasını, yani tevhîd inancına sahip olmasını ve birtakım temel dinî/ahlâkî ilkelere sıkı sıkıya bağlı kalmasını” salık vermektedir. Bu hususa ilaveten Hz. Peygamber’in kendisinden nakledilen rivayetlerde hem tüm Müslümanları hem de özellikle siyasî idarecileri kastederek “Din nasihattir” buyurması ve emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker ilkesinin temel bir dinî yükümlülük olması da, İslâm medeniyetinde nasihatnâme literatürünün ortaya çıkışındaki temel saikler arasında sayılmalıdır. İslâm siyaset düşüncesinin ilk siyasî nasihatnâme örneklerinden birisi olan Abbâsî veziri Ebu’t-Tayyib Tahir b. Hüseyin’in, oğlu Abdullah’a gönderdiği bu mektup, Lokman’ın oğluna olan tüm öğütlerini de içeren, esas itibariyle Kur’an ve Sünnet merkezli bu dinî geleneğe yaslanmaktadır.

    Raiyyeni gece gündüz muhafaza et. Allah sana dirlik ve düzenlik (âfiyye) vermiştir, bu vesileyle ahireti hatırında tut, ölüm sonrası gideceğin yer aklından hiç çıkmasın. Üzerine ne sorumluluk aldıysan, ne ile yükümlü kılındıysan bunları unutmamalısın. Her amelinin, seni kıyamet gününde Allah’ın elîm azabından kurtaracak bir amel olmasına dikkat et. Tüm noksan sıfatlardan münezzeh olan (Sübhânehû) Allah seni idareci yapmakla sana ihsanda bulunmuş ve emrin altına verdiği kullarına karşı şefkatli (re’fe) olmanı vacip kılmıştır. Onlara adaletle muamele etmekle yükümlü kılmış (ilzâm), onlarla ilişkilerinde seni Allah’ın hak ve hududuna riayetle sorumlu tutmuştur. Bir işi tevdi ettiğin kişileri, durumları tam manasıyla açıklığa kavuşmadıkça itham etme. Çünkü suçsuz kişileri itham etmek, günahtır. Beraberindekilere hüsn-i zan besle, sû-i zandan kendini uzak tut. Böylece onların, verdiğin emirlere itaat etmelerinin önünü açmış olursun…

    Raiyyeni her daim gözetme gereğinin bir sonucu olarak yapılan işleri kontrol etmelisin. Raiyye için neyin iyi ve güzel olduğunu tetkik edip ona yönelmelisin. Raiyyeyi gözetmek için gereken ne varsa yapmak, din için de en uygun yoldur. Bu, sünneti de ihya etmek anlamına gelir. Suçlulara Allah’ın hadlerini tatbik et. Ancak bunu hak ettikleri oranda yap. Cezalandırmayı asla terk etme, gevşeklik gösterme. Cezalandırmayı tehir de etme. Eğer aşırı gidersen hüsn-i zannını ifsad etmiş olursun. Cezaî tatbikatta senden öncekilerin yoluna (sünen ma’rûfe) tabi ol. Bidat ihdas etme. Bu anlattıklarım doğrultusunda davranırsan dindarlığın baki kalır, mürüvvetine halel gelmez. Bilesin ki mülk, Allah’ındır; dilediğine verir, dilediğinin (elinden) ise çeker, alır. En hızlı el değiştiren nimet, bu nimettir. İdareci ve maiyeti nimete nankörlük ederler, raiyyeye büyüklük taslarlarsa Allah’ın fazlından lutfettiği bu nimet hızla el değiştir(erek bir başkasının olur).

    Hırsa kapılma. En büyük hazinen iyilik, takvâ, adalet, raiyyenin maslahatını gözetmek, memleketini imar etmek, raiyyenin durumunu araştırıp soruşturmak, onların muhafazası ve mazlumlara yardım etmek olsun. Fakihlerle sıklıkla istişâre et. Onlara hilm ile muamelede bulun. Tecrübe ehlinden, akıllı kimselerden, re’y ve hikmet sahiplerinden faydalı gördüğün herşeyi al, önemli konuları onlarla konuş. Müsrif ve keyfine düşkün, nimetler arasında refah hayatı yaşayan kimselerler cimrileri asla istişârene ortak etme. İdareciye saadet olarak ordusu ve raiyyesinin kendi adaleti, muhafazası, insafı inayeti, şefkati, iyiliği ve onlara tanıdığı genişlik dâhilinde rahmet üzere olmaları yeter. Bilesin ki kazâ (yani insanlar arasında hükmetmek) Allah’tandır. Kazâ öylesine önemlidir ki, buna denk ehemmiyette bir başka konu daha yoktur. Çünkü kazâ, Allah’ın yeryüzünde insanların ahvalini düzenleyip düzelten ve dosdoğru olmalarını sağlayan bir mîzanıdır. Kazâda meselenin hükme bağlanıp adaletin uygulanması ile raiyyenin ahvâli salâh bulur, yol güvenliği sağlanır, mazlum hakkını talep eder, insanlar haklarını alır.

    Özgür Kavak
  • "İslam, kuvvetli bir değirmendir ki, farklı cins ve din müntesiplerini öğütüp, dinen, cinsen bir, aynı haklara sahip, yek-diğerinden hiç farksız Müslümanlar çıkarır..."