• Doğa olaylarını olaylarını açıklayan bir bilimsel kuramın, bilimde geçerliliğini koruduğu sürece, dinsel çevrelerce de benimsenmiş olmasında bir sakınca yoktur. Ancak, din çerçevesi içerisine girince, donup kalıplaşır, dokunulmazlık kazanır. İleride bu kuramın yanlış olduğu bilim çevrelerince anlaşılır ve terk edilmesi gerekirse, o zaman bir “din-bilim çatışması” kaçınılmaz olur. Bundan dolayı Kopernik kuramı, bilimsel açıdan yanlış olduğu anlaşılan bir kuramın yerine gerçeğe daha yakın olduğu varsayılan bir kuramın getirilmesi olayı iken, bir din-bilim çatışmasına dönüşerek, Batı aleminde bir
    hayli sarsıntaya neden oldu.
  • İngiliz filozof Herbert Spencer: “Bilim ile dinin karşı karşıya olmaları zorunludur; çünkü bir yandan din, yalnız bilimin çözebileceği sorunlara karışmakta, bilim de dinin kendi tekelinde saydığı alana el atmaktadır.”
  • Sapiens, Homo Deus ve son olarak 21.yüzyıl için 21 Ders kitaplarını art arda olmayacak şekilde üç aylık bir süre içerisinde okudum. Üç kitapta da satır aralarında kendimi kaybettim ve çok şey öğrendim. Umarım iyi tahlil edebilmişimdir:


    Yahudi olan ve Siyonizmin katı kültürüyle yetiştirilen Harari kendisinin bahsettiği üzere aydınlanışı çok erken yaşlarda başlamış. Bütün dinlerde olduğu gibi küçük yaşlarda öğretilen tartışılmaz gerçekleri reddetmek katiyen kolay değildir. Bu aydınlanma süreci ne yazık ki eğitimle de olamıyor. Bu sebeple sebeple Harari’ye geçmiş ve gelecekle de ilgilenen sıradışı bir tarihçinin ötesinde aydın ve entelektüel kimlik kazandırıyor.

    Sapiens kısaca insanın önemsiz bir maymundan nasıl dünyanın efendisine dönüştüğünü anlatıyor. Homo Deus ise geleceğin tarihini değil; Bugünkü teknolojik gelişme ile uzun vadeli gelecekte olabilecek senaryoları yaratıyor.

    21. Yüzyıl için 21 Ders’te ise önümüzdeki yüzyılda Sapiens’in yaşayabileceği beş zorluğu incelemiş, bunlar; Teknolojik zorluk, Siyasi Zorluk, Umut ve Umutsuzluk, Hakikat ve Direnç. Bu kısımlardan 21 ders çıkarıyor yüzyılınıza dair.

    Sapiens ve Homo Deus’a nazaran bu son kitap, bir tarihçinin araştırma inceleme kitabı değil de sanki hayat bilgeliği üzerine yazılan felsefe kitabıymış gibi hissettirdi bana. İnsanın biyoteknoloji ve yapay zeka alanlarındaki gelişmeler karşısında yaşamda kalabilmek adına neler yapabileceğinin rotasını oluşturuyor. Siyasi, teknolojik, toplumsal ve varoluşçu sorunlar 21. Yy da karşımıza neler çıkarabilir görüyoruz.

    Post modern felsefenin de temellerini eleştiren Harari özellikle Simülasyon Kuramı üzerinde bir hayli duruyor. Din konusunda yazılan gerçekler bu kitabın özüne ulaşmanızı umuyorum engellemez.
  • Darwin’in kuramı basıldığında, ‘evrim’ diye adlandırılan geçek ile; Tanrı’nın yaratma işine son verilmiş; artık dünyayı değişmez yaslar uyarınca yönetmekten uzaklaşılmıştır.”
    Bertrand Russell
    Sayfa 63 - Bilgi Yayınevi
  • İlk felsefi roman, Tanpınar'ın deyişiyle "Müslüman aleminin tek romanı", Spinoza'nın çeviri yaptığı bir evrendoğum (kozmogoni) kitabı, bir "ilk" arama kitabı, bir nevi insanlık için bir "ilk" yardım.

    Bir kitap düşünün ki, içerisinde hem 4 elementten insanın olgunluğuna erişimine kadar geçirdiği süreç hem evrime göndermeler hem Kur'an motifleri ve tasavvufu savunanlar için ek olarak tasavvufi görüşler hem de evrenin başlangıcına ait bir arayış var. İşte o kitap, bu kitap. Bugüne kadar okuduğum ilk evrendoğum kitabı.

    Öncelikle kitapta pek çok yerde geçen özdek tanımından başlamalı. Özdek, bilinçten bağımsız olarak var olan her şeydir. Aldığı ilk biçimler su, hava, ateş ve topraktır. Ama yine de konumuz Avatar değil. Söz konusu olan, hepimizin hayatlarının başlangıcı ve daha doğrusu evrenin başlangıcına doğru zamansız bir fener tutma "id"i.

    Kitapta önce İbn Sina'nın Hay bin Yakzan'ı, daha sonrasında da İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ı var. Evreni, akıl ile anlamlandırma süreçlerinden geçen çeşitli insanların bir bedende dünyaya getirildiklerinin bilincinde olmalarının sonucunda düşünme süreçlerine indirgenen bir farkındalık anlatılmakta. Etkin bir akılla birlikte, öfke ve kösnü güçlerine hakim olan insanın kendi bedensel güçlerinin akli güçlerinin önüne geçmesinin savaşı ön planda.

    Her şeyden önce, özdek konusu evren gibi kitabın da ana hammaddeleri. Özdek ile biçimleşmenin ilk buluşmasından oluşan 4 elementle birlikte maden, bitki, hayvan ve insanın oluşumları akılla duyuların, aklın kendi kendine hükmedebilmesinin açıklamasıyla birlikte aynı zamanda gökbilim açısından göklerin kademelerinin tanımlanması ve imge-akıl karışımında evrenin sorgulanması konularında bilgilerin 170 sayfaya doyurucu bir şekilde sığdırılabilmesi eminim ki pek çok okur için eşsiz bir deneyim olacaktır, bu en azından benim için çok farklı bir deneyim oldu.

    İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ı zamanında büyük tartışmalara yol açan üç ana sorunu çözümlemeyi amaçlıyor:
    1-İnsan kendi başına, hiçbir eğitim ve öğretim görmeksizin, sadece doğayı inceleyerek düşünme yoluyla yetkin insan, üst insan aşamasına ulaşabilir, insani nefs etkin akılla birleşebilir.
    2- Gözlem, deney ve düşünme yoluyla elde edilen bilgiler, vahiy yoluyla gelen bilgilerle çelişmez, yani felsefe ile din arasında tam bir uygunluk vardır.
    3- Mutlak bilgilere ulaşmak, bütün insanların üstesinden gelebileceği bir şey değil, bireysel bir olaydır.

    Yukarıda yazılan 3 tartışma konusu üzerinden gidilerek ve başka bir bakış açısından gerek Nietzsche'nin üst insan konusuna paralellik gösterilebilecek bir konuda gerekse de bir insanın yalnız başına, etrafında kimse olmaksızın sadece sorgulayarak, deney ve gözlem süreçleriyle birlikte Tanrı'yı ve bir Yaratıcı olmasının zorunluluğu konularına eğilmesi anlatılıyor. Bireysel sezgilerin, akıl ve deney ile uyumluluk reaksiyonları aşamalarından sonra her bilginin üstüne bilgi katılmasıyla -bir nevi 4 elementin evreni başlatması gibi- gerçekleşen bu süreçler zinciri İbn Tufeyl'in de Hay bin Yakzan'ı Kur'an'dan pek çok motiflerle bezemesine sebep olmuş.

    Varsayımlarla birlikte ilerleyen hikayede, bütün nesnelerin hamurunun 4 elementin çeşitli oranlarda birleşimi olarak belirtilirken bu kısımdan sonrası için hem teist hem ateist okurlar açısından görüş ve bakış açısı farklılıklarına neden olup güzel, verimli tartışmalar çıkabilecek konular başlıyor.

    Teizmi savunan insanlar açısından, yaratılışın çamurdan başlayıp bunun verimli koşullarda mayalanmasıyla birlikte kabarcık sürecinden geçmesi ve ardından bir Yaratıcı'nın ona bir amaç, rol belirlemek suretiyle onu salt tesadüfilikten kurtarıp adeta büyütmesi, bana ilk olarak Hacc Suresi 5. ayette geçen nutfe, alak, mudga gibi bir tekamül sürecini, yani evrimi çağrıştırdı. Ayrıca Nuh Suresi 14. ayette de "Oysa O, sizi bu aşamaya kadar aşama aşama yaratmıştır." diye belirtilir, bu da yaratılışı savunan insanlar için bir evrendoğum sebebidir. Bu kitapta da eminim ki kafasında bu konularda soruları olan insanlar, daha çok soru işaretine sahip olacaklardır. Yine de "Neden?" sorusuna eğilmek açısından dini, "Nasıl?" sorusuna eğilmek açısından bilimi kendine yol arkadaşı edinmiş insanlar için kesinlikle keşfedilmesi gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

    Ateizmi savunan insanlar açısından da Çağrı Mert Bakırcı'nın Evrim Kuramı ve Mekanizmaları kitabının 59. sayfasında belirttiği gibi, cansızlıktan canlılığa geçiş aşamaları okyanusların tabanlarında, tıpkı bugün kıtaların üzerinde gördüğümüz gibi volkanik bacaların bulunduğu, evrenin yaklaşık başlangıcı olan milyarlarca yıl öncesine gidildiği ve ilk yaşamın oradaki kabarcıklanmalardan ve çeşitli kimyasal reaksiyonlarla birlikte kimyasal moleküllerin oluşmasının etrafında gelişen bir canlılık süreci var. Engelsiz bir doğal seçilim süreci, doğal koşulların elverişliliği ve aşama aşama türdeşleşme konuları Hay bin Yakzan'ın da beslendiği diğer konulardan.

    Apateizmi savunan arkadaşlar buraları okumasalar da olur sanırım? :)

    Kitaptan küçük bir örnek vermek gerekirse, Hay bin Yakzan daha çok kabul edilen varsayımda bir çamurun şekillenip mayalanması ve Yaratıcı'nın ona hayat vermesinden oluşuyor, daha sonrasında ise kendi çocuğunu kaybetmiş bir ceylan onu emzirip büyütüyor. Bu aslanların avcılık karakterleri güçlü olan yavruyu diğerlerinden daha çok kollaması gibi bir içgüdü doğuruyor. İçgüdü konusunda yaptığımız tartışma için şu alıntının altındaki yorumlara bakabilirsiniz : #35329239

    Özet olarak, Spinoza'nın töz felsefesine yakınsayan bir yaklaşımda özdek, 4 element, evrim ve yaratılış konularının harmanlandığı, evrenin ilk anına gitme idi güden bir sorgulamada, adaptasyon, çevreyi tanıma, sezgi, deney ve gözlemlerin hepsinin bir arada kullanılıp bir insanın bir tümevarım minvalinde düşünce süreçleri sonucunda etrafında bunu sorabilecek ne kimsesi ne de interneti olan bir insan sizce Tanrı'nın var olmasının zorunluluğuna, amaçlılığa mı ulaşır, yoksa bu tam tersi bir tarafta amacın gereksizliğine mi?

    İncelemeyi buraya kadar okuyanlar için bir teşekkür mahiyetinde kendi hayat felsefesini, yani evrenin ilk anlarına ait düşüncelerini, inancı ne olursa olsun aşağıya yorum olarak yazmış olan arkadaşlarım arasından bu kitabı isteyenlere, kitabı hediye ettim. Kur'an ve yaratılış, Darwin ve evrim teorisi, hayatın tamamen bir simülasyon olma ihtimali, insan ırkının Anunnaki'ler tarafından yaratılması vs... Ben bu kitapla birlikte kendi hayati görüşlerimi ve amaçlarımı sorgulayıp soru işaretlerime yeni renkler kattım. Tartışmalardan, eleştirilerden kendime o kadar çok şey katıyorum ki kesinlikle tartışmaların etkisini yadsıyamıyorum.

    Görüşlerimiz ne olursa olsun bu kitabı okuyup daha çok sorgulayabilir, kimliğimizi oluşturma yolunda belki de büyük adımlar atabiliriz. Gerçek olan şu ki, içinde yaşadığımız evren ve beden hakkında ne kadar fazla çeşitlilikte kitap okuyabiliyorsak bu bizim için kârdır. Bundan dolayı, bu kitap daha çok bilinmeyi ve okunmayı hak ediyor. Sevgiler...
  • İnsan, karanlık bir şekilde belirsiz içtenlik olduğu şeyi kaybeden veya hatta fırlatıp atan varlıktır. Bi­linç, eğer rahatsız edici içeriklerine sırtını dönmemiş olsaydı uzun sürede açık hale gelemezdi, ama açık bilinç kendisinin gizlediği şeyin arayışı içindedir ve bu şeye yaklaştığı ölçüde onu yeniden gizlemek zorundadır. Tabii ki sakladığı şey kendinin dışında değildir, nesnelerin açık bilincinin sırtını döndüğü şey, bilincin karanlık istencidir. Özü kaybedilen
    iç­tenliği aramak olan din, tam olarak kendinin bilinci olmak isteyen açık bilincin çabasına bağlanmaktadır ama bu ça­ba faydasızdır çünkü içtenlik bilinci ancak bilincin, artık, so­nucunun süreyi içerdiği bir işlem olmadığı seviyede yani işlemin sonucu olan açıklığın artık verilmediği seviyede müm­kündür.
  • Hiç kimse ölümün varolduğu zaman onu bilmiyor, o halde ölüm gerçek şeylerin yararına gözar­dı edilmiştir ölüm diğer şeyler gibi gerçek bir şeydir. Ama ölüm birdenbire gerçek toplumun yalan söylediğini gösteri­yor. O halde gözönüne alan şeyin, faydalı üyenin kaybı değildir. Gerçek toplumun kaybettiği şey, bir üye değil kendi gerçeğidir. Tam olarak bana ulaşma gücünü kaybeden ve özden bir şey olarak ele aldığım bu içten yaşamı tam olarak duyarlılığıma veren şey yokluktur. Ölüm yaşamı doluluğu içinde ortaya çıkarır ve gerçek düzeni yıkar.