• Kur'ân'da seksen sekiz yerde müminlere "Ey iman edenler!" diye hitap buyurulmuştur.

    Ey iman şerefiyle şereflenmiş olanlar "râinâ" demeyiniz de "unzurnâ" deyiniz, ve kulak veriniz, dinleyiniz! Rainâ "bize mürâat et" demektir.

    Mürâât: Müfâale babından ra'y ve riayette mübalağa veya müşareket ifade eder. Ra'y ve riayet, bir kimsenin, başkasının işlerini çekip çevirmesi, yönetip tedbir etmesi, onun lehine olacak şeyleri tedarik edip, ona fayda sağlaması ve korunmasına özen göstermesi demektir ki, hayvanat hakkında gütmek, insanlar hakkında da siyaset adı verilen yönetmek anlamına gelir. Nitekim siyaset ilmine, "ilmü'r-riaye" yani yönetim ilmi adı da verilir. Mürâât da, riayet de mübalağa veya karşılıklı riayet demek olur. Bir insanın haline müraat etmek, ne yapacağını, halinin nereye varacağını gözetmek, murâkabe etmek, saygı ile dikkate almak mânâsına da gelir ki, bizim dilimizde riayet bu anlamda kullanılır.

    Başlangıçta Peygamber Efendimiz (asm) tarafından bir şey tebliğ ve tâlim buyurulduğu zaman, ara sıra Müslümanlardan bazıları yani "Bize riayet et ey Allah'ın resulü." derlerdi ve bununla "Bizi gözet, acele etme, müsaade buyur ki anlayalım." demek isterlerdi. Cenab-ı Allah, böyle demeyi, bu "râinâ" tabirini kullanmayı yasaklayarak demeyiniz, bu tabiri kullanmayınız da "unzurnâ" bize bak, bizi gözet, deyiniz ve söze de iyi kulak veriniz, dikkatle dinleyiniz, iyi belleyip akılda tutunuz, buyuruyor ki, bunda çok ince ve mühim bir edep öğretimi vardır.

    Gerek ilim öğrenmede, gerek diğer nasihat ve tâlimatları anlama hususlarında Resulullah (asm) ile ümmeti arasındaki sosyal durumu ve buna göre İslâm'daki velayet-i âmme (genel velayet) ilişkisinin özünü ve hakikatini ve resmiyetteki teşrifât (protokol)ın asıl mahiyetini de ifade etmektedir. (Râinâ) demeyiniz. Acaba niçin?

    Birincisi: Yahudiler arasında birbirlerine sövmek için kullandıkları meşhur bir kelime vardı, "râînâ" derlerdi, bu tabir Arapça "bizim çoban" demek olduğu gibi, İbrânî ve Süryanî dillerinde "Dinle a dinlenmeyesi, dinle a sözü dinlenmez herif!" gibi hakaret ve alaya alma mânâsı ifade eden bir kelimeymiş. Müslümanların Hz. Peygamber'e karşı böyle diye hitap etmelerini, Yahudiler fırsat bilerek ve kendi dillerindeki kelimesini andıracak şekilde ağızlarını eğerek, bükerek, sövmek ve hakaret kastiyle "râînâ" demeye başlamışlardı. Sa'd b. Muaz Hazretleri, bunu işitmiş, "Ey Allah'ın düşmanları, lanet olsun size, vallahi hanginizin, Resulullah'a karşı bunu söylediğini bir daha işitirsem boynunu vururum." demiş, onlar da buna karşı "Siz böyle söylemiyor musunuz?" diye kaçamak bir cevap vermişlerdi. Bunun üzerine işte bu âyetin inmiş olduğu rivayet edilmiştir.

    Nisa Sûresi'nde,

    "Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirerek, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak, peygambere karşı da, "işittik ve isyan ettik, dinle ey dinlenmez olası, râinâ', derler." (Nisa, 4/46)

    âyeti bu hadiseyi açıkça göstermektedir.

    İkincisi: (Râinâ) emri, ahmaklık ve kabalık mânâsına "ruûnet" masdarından sıfatına da lafız olarak benzer bir kelimedir. Bundan dolayı da bir çirkin cinâs vardır. Bu ise edebe aykırıdır. Her iki sebeple nehiy, kelimenin çirkin olan ikinci bir anlamından dolayı sırf lafzî anlamda bir edebe dayanmaktadır. Riayetle nazaret arasındaki mânâ farkından dolayı değildir

    Üçüncüsü: "Mürâât" riayetten müfâale vezninde olduğu ve iki kişi arasında müşareket ifade ettiği için, taraflar arasında müsâvat, yani eşitlik var zannettirir. Bunu söyleyenler, sanki, "Sen bize riayet et, sözümüze kulak ver ki, biz de sana riayet edelim, biz de senin sözünü dinleyelim." demiş gibi olurlar. Böylece Resulullah'dan karşılıklı bir riâyet ve gözetim talep etmiş olurlar. Halbuki Resulullah ile ümmet arasındaki ilişki, öğretmen ile öğrenci, usta ile çırak, yöneticiler ile halk arasındaki karşılıklı taahhütlere ve nisbeten eşit şartlara dayalı bir ilişki değildir. O ilişkiyi karşılıklı şartlara dayalı böyle sosyal ilişkiler cinsinden bir ilişki sanmak, peygamberlik makamının kadrini ve kıymetini bilmemek, ayrıca toplum hayatının değişmez, zararlı ve terakkiye engel birtakım esaslara dayandığını zannetmek demek olur. Nitekim

    "Sen onların heva ve heveslerine uyma!" (Maide, 5/48) ve

    "Sakın o Resulü, kendi aranızda birbirinizi çağırdığınız gibi çağırmayın!" (Nûr, 24/63)

    buyurulmuştur. Şu hâlde imandan sonra müminlerin sosyal durumlarını belirlemenin ve kendilerini imanın hedeflediği maksatlara ve başarılı işlere, güzel hizmetlere sevkedecek bir öndere uymanın en mühim vazifeleri olduğu; fakat bunu mürâât mânâsıyle değil, nezâret mânâsıyle alıp, ona göre güzel sosyal edep ve terbiye kuralları altında takip edip gerçekleştirmek gerektiği beyan buyurulmuştur.

    Demek ki, Resulullah'a ait olan vazife mürâat değil, nazârettir. Mürâatın ise onun ümmetine düşen bir vazife olması gerekir. Bunun için ümmet, lafzî ve manevi her türlü kötü vehme düşmekten sakınmak için "râinâ" dememeli, "unzurnâ" demelidir: Öğretilen ilme, tebliğ olunan hükümlere, emirlere ve yasaklara iyi kulak verip dinlemelidir. Nezâret eden de nezâret görevinin gereklerini iyi bilmeli, ona da ümmet tarafından bu vazife ihtar olunacağı zaman, "bizi gözet" diye ihtar edilmelidir.

    Dördüncüsü: Mürââtın aslı olan ra'y ve riayette hayvanî bir gözetme anlamı vardır. Nazâret ise katıksız bir insanî kavramdır. Şu halde Müslüman ümmeti, hayvanî kavramlardan uzak durmalı ve sakınmalı, insanî kavramları kabul edip, uygulamalıdır. Bunu yapmak da ümmetin kabiliyetine bağlıdır. Nitekim "Siz nasıl olursanız öyle yönetilirsiniz." buyurulmuştur.

    Âyetten çıkan sonuca göre; söz konusu nazâreti talep etmek ve söz dinlemek ümmetin görevidir. Müminler başıboş, terkedilmiş, nazâretsiz bırakılmaya razı olmamalı, kendilerine nazaret edecek bir başkana, bir imama tabi olmalıdır. Bu suretle bir ümmet teşkil etmeliler, fakat "râinâ" diye müraat isteğinde bulunmamalılar, kendilerinin sürü yerine konulmasına razı olmamalılar.

    Aslında âyet mutlak anlamda olduğu için, hem Asr-ı saadet'e, hem de bütün asırlara şamil olan bir hüküm taşır. Ümmetin bizzat Resulullah'a karşı "unzurnâ" demeye izinli, hatta görevli ve mecbur olduğuna bakılırsa, bu hak veya vazifenin diğer yöneticilere karşı uygulanması öncelikle istenmekte demektir. Bu mesele akâid kitaplarında imamet bahsi adıyle ve farz-ı kifaye olmak üzere söz konusu edilmiştir. Görülüyor ki, müminlere imandan sonra ilk emir bu oluyor.
  • Hz. Yusuf (a.s.) kimdir? Hz. Yusuf’un (a.s.) annesi ve babası kimlerdir? Hz. Yusuf (a.s.) hangi dönemde yaşadı? Hz. Yusuf (a.s.) rüyasında ne gördü? Yusuf Peygamber’in kardeşleri ona neden ihanet etti? Hz. Yusuf (a.s.) zindana neden atıldı? Yusuf Aleyhisselam zindanda kaç yıl kaldı? Yusuf Peygamber’in duası neydi? Hz. Yusuf (a.s.) rüya yorumunu nasıl yaptı? Hz. Yusuf (a.s.) Mısır’a nasıl sultan oldu? Yusuf Kıssası hangi surede? Yusuf Kıssası’ndan çıkarılacak dersler nelerdir? Hazret-i Yusuf ve Züleyha hikayesi nasıl yaşandı? Bir müddet kölelik, sonra zindanda binbir çile ve ıztırabı müteakip Mısır’a ve gönüllere sultan olan Hz. Yusuf’un (a.s.) hayatı, mucizeleri ve kıssası.

    Kuran-ı Kerim’de “Ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli) diye ifadelendilen Hz. Yusuf’un (a.s.) kısaca hayatı.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) KISACA HAYATI - Yusuf Aleyhisselam Kimdir?

    Hazret-i Yusuf, Yakup Peygamber’in 12 oğlundan en çok sevdiği oğludur. Annesinin adı Rahîl’dir. Kenan diyarında doğdu. Kuran-ı Kerim’de adı 27 defa geçer. Kuran’da 12. surenin adı Yusuf Suresi’dir.

    Yusuf Aleyhisselam’ın kıssası, Kuran-ı Kerim’de “Ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli) diye ifadelendirilir ve müstakil bir sûre (Yusuf Suresi) ile anlatılır.

    Hz. Yusuf Kuran’da dürüstlük ve güvenilirlik bakımından övülür. Yusuf Aleyhisselam güzelliği ile meşhurdur ve darbımesel haline gelmiştir.

    Hz. Yakup’un sevgisinden dolayı kardeşleri kendisini kıskandılar ve sinsi bir plan kurarak onu kuyuya atıp ölüme terk ettiler. Oradan geçen bir kervan Hz. Yusuf’u kuyuda buldu ve onu köle olarak sattı.

    Hz. Yusuf, hizmetinden bulunduğu Züleyha ile nefis imtihanı geçirdi. Bu imtihanı kazanan Hz. Yusuf, Züleyha’nın iftirası ile zindana atıldı. Kendisine rüyaları yorumlama kâbiliyeti verilen Hz. Yusuf bu yeteneği sayesinde zindandan çıkarıldı ve Mısır’a yönetici oldu.

    Kıtlık sebebi ile kendisini kuyuya atan kardeşleri ile karşılaşan Hz. Yusuf onlara yardım etti ve kendilerini affetti.

    Kardeşleri ile buluşmasından sonra Hz. Yakup en çok sevdiği evlâdına, Bünyamin de ana-baba bir kardeşi Hz. Yusuf’a kavuştu. Oğlunun hasreti ile âmâ olan Hz. Yakup’un gözleri açıldı.

    Mısır Meliki Reyyân bin Velid bütün devlet işlerini Hz. Yusuf’a bıraktı ve ona îmân ederek Müslüman oldu. Hz. Yusuf’a iftira atan Züleyha yine onun duâsı hürmetine yeniden gençlik ve güzelliğine kavuştu ve onunla evlendi.

    Hz. Yusuf babasından sonra yirmi üç yıl daha yaşamış ve O’nun nâşını Mısırlılar mermer bir sandık içine koyarak Nil’e gömmüşlerdir. Mısırlılar O’nu çok sevdikleri için Hz. Yusuf’un kendi memleketlerinde kalmasını istemişler fakat daha sonra Hz. Musa, O’nun nâşını bularak babası Hz. Yakup’un yanına götürüp deftiği rivayet edilir.

    Kardeşlerinin kendisinin attığı kuyudan kurtulup köle olarak satıldığı Mısır’a sultan olan Hz. Yusuf’un (a.s.) hayatı ve kıssası.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) HAYATI - Yusuf Peygamber Kimdir?

    Hazret-i Yusuf’un babası, Hazret-i Yakup annesi, babasının dayısının kızı Rahîl idi. Rahîl’in uzun bir müddet çocuğu olmamıştı. Rahîl, Allâh Teâlâ’ya ilticâ etti ve ona Yûsuf bahşedildi. Ardından Bünyâmîn doğdu. Bu doğumun kırkında Rahîl vefât etti.

    Ya’kûb -aleyhisselâm- Hazret-i Yûsuf’un doğduğu sene peygamberlikle vazîfelendirildi. İnsanları tevhîd akîdesine dâvet etmeye başladı. Kendisine Kenan diyârı ahâlisinden çok kimse îmân etmiştir.

    Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:

    “...O’na (İbrâhîm’e) İshâk ve Ya’kûb’u bahşettik ve her birini peygamber yaptık. Onlara rahmetimizden ihsanlarda bulunduk. Onlar için dillerde (ve dinlerde) yüksek ve güzel bir nam bıraktık.” (Meryem, 49-50)

    “(Ey Rasûlüm! Dinde, ibâdette ve Allâh’ın emirleri husûsunda) kuvvet ve basîret sâhibi olan kullarımız İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’u da yâd et! Biz onları özellikle âhiret yurdunu düşünen ihlâslı kimseler kıldık. Doğrusu onlar bizim katımızda seçkin, sâlih kimselerdendir.” (Sâd, 45-47)

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de bu peygamberlerin fazîleti hakkında şöyle buyurmuştur:

    “Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm; İbrâhîm oğlu İshâk oğlu Ya’kûb oğlu Yûsuf’tur.” (Buhârî, Enbiyâ 19, Tefsir 12/1)

    Yûsuf -aleyhisselâm-, daha küçük yaşlarından itibâren babasının büyük bir sevgisine mazhar olmuştu. Her hâliyle kardeşlerinden farklıydı. Nitekim babası Ya’kûb -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’ta kendisindeki husûsiyetleri görmüştü. Bu sebeple O’na olan meyli, diğer evlâdlarından fazla idi. O’nu çok sever, bütün oğullarından azîz tutar ve yanından ayırmazdı.

    KISSALARIN EN GÜZELİ: YUSUF KISSASI

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kıssası, Kur’ân-ı Kerîm’de “ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli)[2] diye ifâdelendirilmiş ve müstakil bir sûre ile anlatılmıştır.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Yûsuf ve kardeşlerinde, (almak) isteyenler için âyetler (ibretler) vardır.” (Yûsuf, 7)

    Yûsuf kıssası, bu beyân-ı ilâhîden de anlaşılacağı üzere, ibret ve hikmet dolu bir kıssadır. Yûsuf kıssası hiçbir kitapta ve eserde Kur’ân-ı Kerîm’deki kadar güzel ve beliğ bir üslûb ile nakledilmemiştir.

    Yûsuf Sûresi’nin nihâyetinde de açıkça ifâde edildiği üzere, bu sûrenin gayb haberlerinden olduğu[3] ve uydurulmuş herhangi bir söz olmadığı[4] aklen ve naklen iyice açıklık kazanır.

    Yusuf Kıssasında neler Analtılır?

    Hakîkaten Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kıssası, ihtivâ ettiği hikmet ve ibretler cihetiyle Kur’an-ı Kerîm’deki en dikkat çekici kıssalardan biridir. Müfessirlerin, bu kıssadaki ibret dolu safhaları hulâsa sadedindeki bazı görüşleri söyledir:

    1. Yûsuf -aleyhisselâm- küçük yaşta başlayan çeşit çeşit belâ ve musîbetlere karşı büyük bir sabır göstermiştir.

    2. Kardeşlerinin yaptığı onca eziyet ve kötülüğe, hattâ kendisini öldürmeye kasdetmelerine rağmen Yûsuf -aleyhisselâm- onlarla karşılaştığında dâsitânî bir af ve müsâmaha örneği sergilemiştir.

    3. Bu kıssada peygamberlerden, sâlihlerden, meleklerden, şeytanlardan, insanlardan, cinlerden, hayvanlardan, hükümdarlardan, memleketlerden, tâcirlerden, âlimlerden, câhillerden, erkeklerden, kadınlardan, kadınların çeşitli hîle ve tuzaklarından bahsedilmektedir.

    4. Bu kıssada tevhîdden, fıkıhtan, siyerden, rüyâ tâbirinden, siyâsetten, muâşeretten, din ve dünyânın salâhı için gerekli olan pek çok hususlardan bahsedilmektedir.

    5. Çile, belâ, musîbet ve imtihanlarla dolu bir hayat mâcerâsının sonunda kavuşulan sonsuz saâdet anlatılmaktadır.

    Nitekim Yûsuf -aleyhisselâm- otuz yaşında Mısır’a melik oldu.

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın duâsı hürmetine Züleyhâ yeniden gençlik ve güzelliğine kavuştu ve onunla evlendi.

    Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın, Yûsuf’un hasretiyle ağlamaktan kör olan gözleri yeniden kendisine verildi.

    Ya’kûb -aleyhisselâm- en çok sevdiği evlâdına, Bünyamin de ana-baba bir kardeşi Yûsuf’a kavuştu.

    Yûsuf -aleyhisselâm- kendisini öldürmek isteyen kardeşlerini affetti, onlar da tevbe ederek sâlihlerden oldular.

    Ya’kûb -aleyhisselâm- ve âilesi Kenan diyârından Mısır’a hicret etti.

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın küçükken gördüğü rüyâ tahakkuk etti.

    Mısır Meliki Reyyân bin Velid bütün devlet işlerini Yûsuf -aleyhisselâm-’a bıraktı ve ona îmân ederek Müslüman oldu.

    6. Yûsuf -aleyhisselâm- o zamana kadar hiç kimsenin yapmadığı en güzel duâyı yaptı. (Yûsuf, 101)[5]

    En Güzel Kıssalar
    Şüphe yok ki en güzel kıssalar, hayâtın içinden, yaşanmış hâdiselerdir. Yâni bir kıssa, gerçek bir hâdisenin, ebedî güzelliklere delâlet eden bediî nüktelerle tasvîr edilmesi ve belîğ bir şekilde anlatılması nisbetinde güzelleşir. Zîrâ gerçek güzellik, dâimâ hayallerin ötesindedir ve ancak mutlak güzellikten bir misâl aksettirdiği nisbette ehemmiyet taşır.

    Ahsenül Kassas
    Yûsuf kıssası, Muhammedî güzelliğe kâmil mânâda bir başlangıç remzi olarak nâzil olmuş, gaybî bir hakîkattir. Bilhassa bu husûsiyetinden dolayı “ahsenü’l-kasas”, yâni kıssaların en güzelidir.

    Übeyy bin Ka’b -radıyallâhu anh-’ın rivâyetine göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdular:

    “Kölelerinize Yûsuf Sûresi’ni öğretiniz! Zîrâ herhangi bir müslüman, onu yazıp ehline ve kendi kölesine öğretirse, Allâh Teâlâ onun sekerât-ı mevtini (ölüm ânındaki sarhoşluk hâlini ve sıkıntılarını) kolaylaştırır. Hiçbir müslümana hased etmeye de mecâl bulamaz!” (Zemahşerî, Keşşâf, III, 98)

    Yûsuf -aleyhisselâm-, kardeşlerinin hasedine mâruz kalmış, kuyuya atılmış ve zindana düşmek gibi musîbetlere uğramıştı. Takvâsı neticesinde Cenâb-ı Hak, Yûsuf -aleyhisselâm-’a Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Birçok lutuflarda bulunarak O’nu tesellî etti. Belâlara karşı tahammül gücü verdi. Sonra da kuvvet, izzet ve saltanat bahşetti. Böylece Yûsuf -aleyhisselâm-, birçok ezâ ve cefâya mâruz kalması sebebiyle, saltanat yıllarında, yardıma muhtaç zayıf, fakir ve gariplere daha fazla merhametli davrandı.

    Bilinmelidir ki, kim Yûsuf Sûresi’ni okumaya, ondaki derûnî mânâları düşünmeye devam ederse, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ın nâil olduğu sürûrdan nasibdâr olur. Sûre-i Yûsuf, sayıya gelmeyecek kadar hikmet ve ibretlerle doludur. Bu sûrede; nübüvvet, rüyâ tâbiri, dünyâ riyâseti, belâ ânında metânetle davranıp muvâzeneyi bozmama, düşmanın ezâsına sabır, firkat, aşk, âşık, mâşûk, kadınların hîle ve desîseleri, imtihan, kölelik, hapis, halâs, azîzlik, ikbâl, kötülüğe aynıyla mukâbele etmeye gücü yeterken affetmek, nîmet, cezbe, işâret, beşâret, tâbir ve tefsîr gibi nice hikmet ve ibret dolu sırlar vardır.

    Yine bu sûrede; enbiyâ vârisliği, Allâh’a halîfe olmanın sırları, rûh ve kalb gibi cismânî ve rûhânî kuvvetlerden bahsedilmektedir. Yûsuf karşısında Züleyhâ, nefs-i emmâreyi temsîl eder. Züleyhâ müslüman olur, rûhu terbiye görerek rızâ makâmına erişir. Sonra rûhu Yûsuf ile kardeş gibi cem’ olur. Allâh’a vâsıl oluncaya kadar sıkıntı, ibtilâ ve belâlar, kendisini pişirip olgunlaştırır.

    Bu sûrenin nüzûl sebebi şöyledir:

    Yahûdî âlimleri, müşriklerin reislerine gelerek dediler ki:

    “–Muhammed’e sorun bakalım; Ya’kûb ve âilesi, Şam’dan Mısır’a niçin göç ettiler ve Yûsuf kıssası nedir?”

    Müşriklerin reisleri de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelip bunları sordular. Bunun üzerine Yûsuf Sûresi nâzil oldu. (Âlûsî, Tefsîr, XII, 170)

    Yusuf Suresi Ayetleri
    Yûsuf Sûresi’nin ilk âyetlerinde Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    “Elif. Lâm. Râ. Bunlar hem açık, hem de her şeyi açıklayıcı olan Kitâb’ın âyetleridir. Düşünüp mânâsını anlamanız için Biz, onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.” (Yûsuf, 1-2)

    Âyet-i celîlede “Arapça bir Kur’ân” diye buyrulması, Arapça’nın lisanların en mükemmeli olduğuna delâlet etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, mânâ, lafız ve kelime seçimi (diksiyon) itibâriyle de Allâh Teâlâ’ya âit olduğu için ilâhî bir sanat hârikasıdır. Kıyâmete kadar devâm edecek, benzeri, mahlûkat tarafından aslâ yapılamayacak ilâhî bir mûcizedir.

    Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’i Arapça inzâl buyurarak bu lisâna ayrı bir şeref bahşetmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in Arapça olarak indirilmesinin bir hikmeti de, nâzil olduğu çevrenin bahânelerini ortadan kaldırmaktı. Elbette ki ilâhî vahiy insanların konuştukları dillerden biri ile gelmeliydi. Zîrâ cihanşümûl de olsa her hareketin ilk çekirdeğinin mutlakâ bir yerde ve bir şekilde teşekkül etmesi îcâb eder.

    Yine âyet-i kerîmede buyrulur:

    “(Rasûlüm!) Biz, bu Kur’ân’ı sana vahyetmekle, geçmiş ümmetlerin birtakım haberlerini en güzel şekilde beyân ediyoruz. Şu bir gerçek ki, daha önce senin bundan hiç haberin yoktu.” (Yûsuf, 3)

    Bu sûre, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e kıssa olarak nâzil olan ilk sûredir. Lafız bakımından veciz, mânâ yönünden de çok derin ve engindir. Bu sûrede ibret alanlar için pek çok güzel hikmetler, incelikler ve nükteler bulunmaktadır.

    Yûsuf -aleyhisselâm- Hazret-i Ya’kûb’un evlâdlarının en güzeli idi. Neseb cihetinden de aynı şekilde güzeldi. O, üç nebînin neslinden gelmekle şereflerin yücesine nâil olduğu gibi aynı zamanda nübüvvet, güzel sîmâ, rüyâ tâbiri, dünyâ riyâseti, kıtlık ve belâ zamanında halkına ve yakınlarına en güzel şekilde muâmele etmek gibi üstün meziyetlerle de şerefli kılınmıştı. Bu ne yüce ve ne güzel bir kerîmlikti. O’nun duâsı da duâların en güzeli idi:

    “…(Yâ Rabbî!) Beni müslüman olarak vefât ettir ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle!” (Yûsuf, 101) diye ölümle Allâh’a kavuşmayı ilk önce Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- temennî ve niyâz etmişti.

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Kaç Kardeşi Var?
    Ayrıca bu sûrede Yûsuf -aleyhisselâm- kalbi, Ya’kûb -aleyhisselâm- rûhu, Rahîl cesedi, Yûsuf’un onbir kardeşi de nefsânî hisleri temsîl etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in beyânında bunun gibi daha nice eşsiz mânâ enginlikleri vardır. Tabiî ki bunları lâyıkıyla görebilmek, basîret işidir.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) RÜYASI

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Bir zamanlar Yûsuf babasına demişti ki: «Babacığım! Gerçekten ben (rüyâmda) onbir yıldızla Güneş ve Ay’ı bana secde ederlerken gördüm!»” (Yûsuf, 4)

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın rüyâsında gördüğü onbir yıldız, kardeşleri; Güneş, babası Ya’kûb -aleyhisselâm- ve Ay da, teyzesi Lâyâ’dır. Zîrâ annesi Rahîl, vefât etmişti.

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kardeşlerini yıldız sûretinde görmesinin hikmeti, kardeşlikte insanın hayat akışına yön veren mühim müessirlerin bulunmasıdır. Güneş ve Ay’ın yıldızlardan sonra zikredilmesi ise, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın, babası ve teyzesi ile kardeşlerinden sonra buluşacağına işâret etmektedir.

    Yûsuf -aleyhisselâm- bu rüyâyı gördüğünde yedi yaşında bulunuyordu.

    Bir Yahûdî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e geldi ve sordu:

    “–Yâ Muhammed! Bana haber ver; Yûsuf’un gördüğü yıldızlar hangileridir?”

    Rasûlullâh bir an sükût buyurdular. Cebrâîl -aleyhisselâm- geldi ve yıldızların isimlerini kendisine bildirdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, yahûdîye dönüp:

    “–Eğer sana haber verirsem, müslüman olur musun?” dedi.

    Yahûdî de:

    “–Evet.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–Bunlar, Cereyan, Târık, Zeyyâl, Kabis, Amûdan, Felîk, Mısbâh, Darûh, Fera’, Vesâb, Zâlkefiteyn’dir. Yûsuf, rüyâsında bu yıldızların, Güneş’in ve Ay’ın semâdan inerek kendisine secde ettiklerini görmüştü.” buyurdular.

    Yahûdî dedi ki:

    “–Vallâhi söylediğin isimler doğru isimlerdir!” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, c. IV, s. 212-213)

    Rüyâ Üç Kısımdır
    1. Hadîsü’n-nefs: Kişi, rüyâsında kendi işini ve sanatını görür; yahud âşık mâşûkunu görür. Bunlar insanın hayâlinin bir neticesidir.

    2. Şeytanın korkutması: Rûhu sıkıntıya düşüren karışık ve kargaşa içindeki rüyâlardır. Aslı yoktur.

    3. Allâh’tan gelen tebşîrât: Rüyâ meleği kişiye Ümmü’l-Kitâb’dan bir nüsha getirerek, Levh-i Mahfûz’dan eserler gösterir. Bu rüyâ sahîhtir, rüyâ-yı sâlihadır. Bunlara “sâdık rüyâ” da denir. Bunların hâricinde kalanlar ise, karışık rüyâlardır.

    Sâ­dık rüyâ­lar, Levh-i Mahfuz’dan istikbâle akseden pırıltılardır.

    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Za­man yak­laş­tık­ça[6] mü’minin rüyâ­sı ne­re­dey­se hiç ya­lan çık­maz. (Gör­dü­ğü gi­bi ger­çek­le­şir.) Mü’minin (sâ­dık) rüyâ­sı, nü­büv­ve­tin kırk altı cüzünden biridir. Nübüvvetten olan bir şey ise yalan olmaz.” (Buhârî, Tâbîr, 26; Müslim, Rüyâ, 6) buyurmuştur.[7]

    Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

    “(Babası Ya’kûb -aleyhisselâm-) dedi ki: «Yavrucuğum! Rüyânı sakın kardeşlerine anlatma! Sonra (onlar) sana (hasedlerinden dolayı) bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık bir düşmanıdır. İşte böylece (rüyâda gördüğün gibi) Rabbin seni seçecek. Sana (rüyâda görülen) hâdiselerin tâbirine dâir ilim verecek, daha önce iki atan İbrâhîm ve İshâk’a nîmetini tamamladığı gibi, sana ve Ya’kûb soyuna da nîmetini tamamlayacaktır. Şüphesiz ki Rabbin her şeyi çok iyi bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sâhibidir.»” (Yûsuf, 5-6)

    Yûsuf -aleyhisselâm- uyanıp rüyâsını babasına anlatınca, babası onun dünyâ ve ukbâda büyük bir şeref ve yüksek bir makâma ereceğini anladı. Rüyâsını gizleyip kardeşlerine anlatmamasını sıkı sıkı tembih etti. Aksi takdirde kardeşlerinin kendisini kıskanıp tuzak kurabileceklerini söyledi. Demek ki hased etmemek kadar, hasede mâruz kalmaktan da sakınmak îcâb eder.

    Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, bu hususta şöyle buyurmuşlardır:

    “İhtiyaçlarınızı elde etmede gizlilikten istifâde edin. Çünkü her nîmet sâhibine hased edilir.” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 34)

    Kalbi Öldüren Ateş: Kıskançlık
    Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın oğullarından Yehûda, Robil ve Şem’un, babalarının Yûsuf’a gösterdiği husûsî alâka ve muhabbetin hikmetini kavrayamadılar. Kıskandılar da:

    “Dediler ki: «Yûsuf ile kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgilidir. Hâlbuki biz (birbirimizi destekleyen) kuvvetli (ve kalabalık) bir cemâatiz. Babamız herhâlde apaçık bir yanlışlık içindedir. Yûsuf’u öldürün, yahud onu (uzak) bir yere atın ki, babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tevbe ederek) sâlih kimseler olursunuz!»” (Yûsuf, 8-9)

    Hazret-i Ya‘kûb, rüyâdan sonra Yûsuf’un peygamberliğe vâris olacağını anlamış, bu yüzden de ona karşı muhabbeti ziyâdeleşmişti. Ancak bu durumu sezen kardeşlerinin hasedi de gün geçtikçe arttı. Öyle ki bu hased, Yûsuf’a tuzak kurmalarına sebep oldu. Yâni Ya’kûb -aleyhisselâm- sevgide ileri gitmiş, belâlar da o nisbette ağırlık kazanmıştı. Çünkü Cenâb-ı Hak, “câmiu’l-ezdâd”, yâni zıt sıfatları kendisinde cem edendir. O’nun اَلرَّقِيبُyâni devamlı murâkabe altında tutan ve dâimâ üstün olan mânâsında bir ism-i ilâhîsi vardır. Bunun için fazla muhabbet firâk getirir. Zîrâ Allâh’a muhabbet, ortak kabûl etmez.

    Gerçekten Ya‘kûb -aleyhisselâm-, oğlu Yûsuf’un alnındaki nübüvvet nûrunu görmüş, bunun için O’na daha fazla ihtimam göstermişti. İşte babalarının bu meyil ve muhabbeti, Yûsuf’un diğer kardeşlerinin hasedlerine sebep oldu. Gün geldi bu hased bardağı iyice taştı ve kardeşleri Yûsuf için kötü plânlar yaptılar.

    Âyetten ibret alınacak en mühim nokta, sevginin, kıskançlığa sebep olmaması için gönülde saklı tutulmasının lüzûmudur. Sevginin sessizlikte ve derûnda olması gerekir.

    Ya’kûb -aleyhisselâm-’ın Yûsuf’a olan aşırı muhabbeti gayretullâha dokundu. Bu sebeple Allâh Teâlâ, ona bir iptilâ vermeyi murâd etti ve Yûsuf’u babasından ayırdı. Zîrâ evlâd, bazı hâllerde baba için büyük bir imtihandır.

    Sinsi Plân
    Kardeşleri, Yûsuf hakkında belli bir kanaat birliğine varınca:

    “İçlerinden biri: «Yûsuf’u öldürmeyin! Eğer mutlakâ (birşey) yapacaksanız, onu bir kuyunun dibine atın da (bari) geçen kervanlardan biri onu alsın (götürsün)!» dedi.” (Yûsuf, 10)

    Bu teklifi yapan Yehûda idi ve bunu kardeşlerine kabûl ettirmişti. Şu kardeşlerin hâli ne kadar ibretlidir ki; en merhametli olanı dahî hasedi sebebiyle Yûsuf’un kuyuya atılmasını tavsiye etti. Bu da gösteriyor ki, hasedleri sebebiyle dost libâsına bürünmüş nice gizli düşmanlar vardır. Onlardan mümkün olduğu kadar sakınmak lâzımdır.

    Rivâyet olunur ki Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm-, bir rüyâ görmüştü. Kendisi bir dağın başında, oğlu Yûsuf da sahrâda idi. Birden on kurt peydâ olup Yûsuf’a hücûm ettiler. Yûsuf aralarında kayboldu. Ya’kûb -aleyhisselâm- bu sebeple oğullarına Yûsuf için «O’nu kurt yemesinden korkarım!» diyerek tedirginliğini ifâde etmişti. Fakat böylece farkında olmadan, kardeşlerinin Yûsuf’a yapacağı hîle husûsunda onlara -âdeta- bir usûl telkîn etmiş oldu.

    Hadîs-i şerîflerde buyrulur:

    “Belâ ağızdan çıkan söze bağlıdır!” (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 110)

    “Nefsim bana öyle şeyler söylüyor ki, onları söylerim de, söylediklerimle müptelâ kılınırım korkusuyla söylemiyorum...” (Bursevî, Ruhu’l-Beyân, IV, 222)

    İnsan hasmına, aleyhine olacak hususlarda ipucu vermemelidir.

    Yûsuf’un kardeşleri o âna kadar böyle bir plân kurmamışlardı. Babalarının verdiği ipucu üzerine yine gizlice bir plân yaptılar.

    Dil Var Baş Kestirir
    Dili kesilerek öldürülen İbnü’s-Sikkît şöyle demiştir:

    “İnsanın, dilinin sürçmesiyle uğrayacağı musîbet, ayağının sürçmesi ile uğrayacağı musîbetten çok daha büyük olabilir! Zîrâ insanın ayağının sürçmesinden hâsıl olan yara zamanla iyileşir. Hâlbuki ağızdan çıkan söz, insanın başını bile götürebilir.”

    Ya’kûb -aleyhisselâm- gördüğü rüyâya rağmen acz içinde kalarak Yûsuf’u birâderlerine teslîm etti. Şu ifâde bu hâli ne güzel anlatır:

    “Kazâ ve takdîr gelince, basîret görmez olur!”

    “Şu yanlışı asla yapmam!” diyen bir kul, şeytana açık bir kapı bırakmış olur ki, şeytan her işini bırakarak ona Mûsâllat olur ve yapmam dediği şeyi kendisine yaptırıncaya kadar onun peşini bırakmaz. (Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, I, 110)

    Bu bakımdan asla büyük konuşmamak ve dâimâ Hakk’a sığınmak lâzımdır.

    Yûsuf’un birâderleri, babalarına ve kardeşlerine hürmette kusûr eden kimselerdi. Dolayısıyla, kurdukları hîleyi gerçekleştirebilmek için babalarının îkaz ve ihtârını geçiştiriverdiler:

    “Onlar! «Vallâhi biz böylesine güçlü bir grup iken onu kurt kapar da yerse, o zaman biz hüsrâna uğrayanlardan oluruz (yazıklar olsun bize!)» dediler.” (Yûsuf, 14)

    Kardeşlerinin İhâneti
    “Derken kardeşleri onu alıp götürünce ve kuyunun dibine bırakma konusunda görüş birliğine vardıklarında, Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik: «Zamanı gelecek, onların hiç hatırlarına gelmediği bir sırada, yaptıkları bu işi kendilerine hatırlatacaksın.»” (Yûsuf, 15)

    Âyette geçen «Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik» ifâdesinden hareketle müfessirlerin bir çoğu, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’a, daha o zaman peygamberlik verildiğini beyân ederler.[8]

    Ya’kûb -aleyhisselâm-, oğullarının kardeşleri Yûsuf’u sahrâya götürmek üzere ısrar etmeleri ve Yûsuf’un da buna istekli olması üzerine kazâya rızâ göstererek izin verdi. Kardeşleri, babalarının müsterih olması için gözden kayboluncaya kadar Yûsuf’u omuzlarında götürdüler. Babalarının gözünden kaybolduklarında ise, verdikleri sözü terk ettiler. Yûsuf’u yere attılar ve dediler ki:

    “–Ey yalancı rüyâ sâhibi! Hani nerede sana secde ettiğini gördüğün yıldızlar? Haydi gelip de seni bizim elimizden kurtarsınlar!”

    Ardından da Yûsuf -aleyhisselâm-’ı dövmeye ve eziyet etmeye başladılar. Yûsuf hangi kardeşine ilticâ etse, daha fazla eziyet görüyor, azarlanıyor ve dövülüyordu. Bu durum karşısında çâresiz ağlamaya başladı ve:

    “–Ey babacığım! Sana verdikleri sözü ve senin onlara verdiğin nasihati ne çabuk unuttular! Yaptıklarını bir görsen; oğluna edilen eziyetler bir köle evlâdına dahî revâ görülmez!” dedi.

    Rivâyete göre Robil, Yûsuf’u kaldırıp yere çarptı. Sonra da göğsüne hızlıca oturarak O’nu öldürmeye teşebbüs etti. Kardeşi Levi de boynunu kırmak istedi. Yûsuf, kardeşlerinin en merhametlisi olan Yehûda’ya yalvardı:

    “–Ey Yehûda! Allâh’tan kork da beni öldürmek isteyenlere mânî ol!” dedi. Yehûda merhamete gelip:

    “–O’nu öldürmeyiniz! Bu hususta bana söz vermemiş miydiniz?” dedi.

    Onlar da:

    “–Evet!” dediler.

    Bunun üzerine Yehûda:

    “–Öldürmekten daha hayırlısını size söyleyeyim mi? Onu kuyuya atın!” dedi.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) KUYUYA ATILMASI

    Diğerleri de Yehûda’nın teklifine «Pek iyi!» deyince, el birliği edip O’nu kuyuya atmak üzere sözleştiler.

    Bu kuyu, Ürdün civârında olup, Âd kavminin zâlim hükümdarlarından Şeddâd, onu Ürdün’ün îmârı sırasında kazdırmıştı. Kuyunun ağzı dar, dibi genişti.

    Nihâyet kuyunun başına geldiler. Yûsuf, kardeşlerinin elbiselerine yapışıp ağlıyor, fakat itilip kakılıyordu. Yûsuf’u kuyunun yarısına kadar sarkıttılar. Bir de hiçbir yere tutunamasın diye ellerini bağladılar, gömleğini soydular. Babalarını iknâ etmek için de bir koyun kesip kanını gömleğe bulaştırmaya karar verdiler.

    Gömleğini soyan kardeşlerine Yûsuf:

    “–Ey kardeşlerim! Gömleğimi verin; ölürsem bana kefen olur, sağ kalırsam libâsım olur!” dediyse de onu geri vermediler.

    Nihâyet Yûsuf’u kuyunun yarısına kadar sarkıttıktan sonra, düşüp ölsün diye ipi kestiler. Kuyuda su vardı. Yûsuf, kuyunun kenarındaki bir taşın üzerine çıktı. Ayağa kalkarak belki kardeşlerim merhamete gelip beni buradan çıkarırlar ümîdiyle nidâ etti. Ancak kardeşleri, “Ölmemiş!” diye taş atmak istediler. Yine Yehûda mânî oldu.

    Bu esnâda Allâh Teâlâ, Cibrîl’e nidâ etti:

    “Kuluma yetiş!”

    Cebrâîl -aleyhisselâm-, derhal emri yerine getirerek Yûsuf’u tutup kuyuda bir taşın üzerine oturttu. O’na cennet yemeğinden yedirip içirdi. Ardından İbrâhîm -aleyhisselâm-’ın gömleğini giydirdi.

    Hasan-ı Basrî der ki:

    “Yûsuf kuyuya atıldığında oniki yaşında idi. Babası Ya’kûb O’na kırk sene sonra kavuştu.”

    Kuyu, çok korkunçtu. İçinde yılanlar, akrepler ve sâir haşerât vardı. Hepsine de yerlerinden dışarı çıkmamaları emredildi.

    Yûsuf -aleyhisselâm-, kuyuya atılınca Allâh’a şöyle ilticâ etti:

    “–Ey gâib olmayan şâhid! Ey uzak olmayan yakın! Ey mağlûb olmayan gâlib! İçinde bulunduğum sıkıntıdan beni ferahlığa çıkar! Bana bir kurtuluş kapısı aç!”

    Rivâyete göre Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- kuyuda üç gün kaldı. Bir saat kaldığı rivâyeti de vardır.

    Cebrâîl -aleyhisselâm- da kuyuda Yûsuf’a şu duâyı öğretmişti:

    “Ey her türlü sıkıntıyı kaldıran! Ey her duâya icâbet eden! Ey her türlü kırıkları saran! Ey her türlü zorluğu kolaylaştıran! Ey her kimsesizin sâhibi ve her yalnızın mûnisi olan Allâh’ım! Ey kendinden başka ilâh olmayan Rabbim! Sen’i tenzîh ederim! İçinde bulunduğum şu sıkıntıdan bir ferahlık, bu belâdan bir kurtuluş kapısı açmanı Sen’den dilerim! İlâhî, muhabbetini kalbime öyle bir yerleştir ki, ondan sonra hiçbir tasam kalmasın, orada Sen’den gayrısının zikri bulunmasın. Ey Rabbim beni muhâfaza et! Yâ Erhame’r-Râhimîn!”

    Yûsuf -aleyhisselâm- kuyuya atılınca Allâh’ı zikretmeye başladı. Melekler O’nun sesini işitince, Allâh Teâlâ’dan bu güzel sesi dinlemek üzere izin istediler. Allâh -celle celâlühû- da meleklere:

    “–Siz daha önce;

    «…(Yâ Rabbî!) Biz seni hamdinle tesbîh edip dururken, bir de yeryüzünde kan dökerek fesat çıkaracak kimseleri mi yaratacaksın?» (el-Bakara, 30) dememiş miydiniz.” buyurdu. Meleklerin daha önce söylediklerini hatırlattıktan sonra onlara izin verdi.

    Yusuf Aleyhisselam Zindanda Kaç Sene Kaldı?
    Rûh ve kalb, rûhâniyet âlemine meylederler. Nefse âit kuvvet ve hisler ise, hayvâniyet âlemine meylederler. Eğer insan kendi hâline bırakılırsa, gâlibiyet nefsin olur; beden rûha tahakküm eder ki bu, fâsıkların hâlidir.

    Eğer kalb, zikir ve sohbetle güzel ahlâka nâil olursa, gâlibiyet rûhun ve kalbin eline geçer. Nefs ve beden, rûh ve kalbin istikâmetine tâbî olur. Bu da saîdlerin hâlidir.

    Enbiyâ ve evliyâ hazarâtı, Allâh tarafından vahiy ve ilham ile takviye olundukları için başlarına gelen belâlara sabır ve tahammül gösterir, bu imtihanları, kalblerinin Cenâb-ı Hakk’a yakınlaşmasına vesîle addederler.

    Allâh -celle celâlühû- Ya’kûb ve Yûsuf -aleyhimesselâm-’a şiddetli bir keder ve büyük bir üzüntü takdîr buyurdu ki, bütün acılığına rağmen sabretsinler de Allâh’a bağlılıkları daha da artsın ve her zaman Hakk’a yönelsinler. Dâimâ O’nunla beraber bulunsunlar ve bütün fânî alâkalardan kurtularak yüksek derecelere vâsıl olsunlar! Çünkü öyle dereceler vardır ki, onlara ancak mihnet ve meşakkatlere tahammül etmek sûretiyle vâsıl olunabilir.

    Nitekim Hazret-i Yûsuf’un oniki sene hapiste kalmasının bir hikmeti de, O’nun halvet, riyâzât, meşakkat ve mücâhede ile mânen kemâle erdirilmesi idi. Yûsuf, babasının yanında kaldığı takdîrde belki bunların tahakkuku kendisine müyesser olmayacaktı. İşte bu hikmet dolayısıyladır ki, nebîler, muayyen bir zaman için kendi vatanlarından uzakta bir garîb olarak yaşamışlardır.

    Yalan Gözyaşları
    Yûsuf’u kuyuya atan kardeşleri evin yolunu tutup, yalancıktan ağlayarak babalarına geldiler. Âyet-i kerîmelerde bu manzara şöyle beyân buyrulmaktadır:

    “Yatsı vakti, ağlayarak babalarının yanına dönüp dediler ki: «Sevgili babamız, biz yarışmak üzere bulunduğumuz yerden ayrılırken Yûsuf’u da eşyâlarımızın yanında bıraktık. (Bir de döndük ki) onu kurt yemiş! Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen, bize inanacak değilsin!»” (Yûsuf, 16-17)

    Kocasıyla Kavga Eden Kadın
    Rivâyete nazaran, kocasıyla kavga eden bir kadın ağlayarak gelip Kadı Şurayh’a mürâcaat etmişti. Bu esnâda orada bulunan Şa’bî ona dedi ki:

    “–Yâ Ebâ Ümeyye! Bu kadının mazlûm olduğunu zannediyorum. Görmüyor musun nasıl ağlıyor!”

    Bunun üzerine Kadı Şurayh dedi ki:

    “–Ey Şâ’bî! Yûsuf’un kardeşleri de zâlim oldukları hâlde ağlayarak babalarının yanına gelmişlerdi. Bu ağlamalara bakarak hüküm vermek doğru olmaz! Ancak meydana gelen hâdisenin açık hakîkatine bakarak hükmetmek gerekir.”

    YAKUP PEYGAMBER’İN SABRI

    Nitekim Yûsuf’un kardeşleri yalandan döktükleri gözyaşlarına ilâveten:

    “Yûsuf’un gömleğine sahte kan bulaştırarak getirmişlerdi. Babaları Ya’kûb: «Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp bu işe sevk etmiş. Artık bana düşen, (ümitvâr olarak) güzelce sabretmektir. Sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allâh’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!» dedi.” (Yûsuf, 18)

    Rivâyete göre, Yûsuf’un kana bulanmış olan gömleği Ya’kûb -aleyhisselâm-’a getirilince, onu yüzüne sürüp ağlamaya başladı ve:

    “–Bugüne kadar böyle yumuşak huylu bir kurt görmedim! Oğlumu yemiş de sırtındaki gömleği yırtmamış!” dedi.

    Böylece gözyaşı döken Ya’kûb -aleyhisselâm-’a artık sabretmekten başka birşey kalmamıştı. Nitekim hiç kimseye hâlinden şikâyet etmeden sabretti ve:

    “«Ben, sıkıntımı, keder ve hüznümü sâdece Allâh’a arz ediyorum.» dedi…” (Yûsuf, 86)

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cebrâîl -aleyhisselâm-’a sordular:

    “–Ya’kûb’un Yûsuf’a olan hicrânı ne dereceye varmıştı?”

    Cebrâîl de:

    “–Evlâdını kaybeden yetmiş annenin toplam hicrânına!” cevâbını verdi.

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    “–O hâlde onun sevâbı ne kadardır?” diye sordular.

    O da:

    “–Yüz şehîd sevâbıdır. Çünkü O, Allâh’a bir an bile sû-i zan beslemedi.” dedi. (Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 570)

    İşte bu sabır, “sabr-ı cemîl” idi.

    Sabr-ı cemîl, başa gelen belâ ve musîbetleri hiçbir şekilde kullara şikâyet etmeden, feryatsız, şikâyetsiz, metânetli ve mütevekkil bir şekilde karşılamak demektir. Şâyet Allâh, kullarına şikâyet edilirse, sabır husûsiyetini kaybeder.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) KUYUDAN ÇIKARILIP SATILMASI

    Babası sabr-ı cemîl hâli içindeyken Hazret-i Yûsuf da kuyuda aynı tevekkül ve teslîmiyet hâlini yaşıyordu. Bu esnâda:

    “Öteden bir kafile gelmiş, sucularını kuyuya göndermişlerdi. Saka, kovasını sarkıttı. “Â, müjde, müjde! İşte bir civân!” dedi. Onu ticaret malı olarak satmak niyetiyle gizlediler. Ama Allâh Teâlâ, onların ne yapacaklarını pek iyi biliyordu. Nihâyet Mısır’a varınca, onu düşük bir fiyata, bir kaç paraya sattılar. Zâten ona pek kıymet vermiyorlardı.” (Yûsuf, 19-20)

    Yûsuf’u satanlar, güzelliği karşısında gözleri kamaşmasına rağmen O’nu ehemmiyetsiz, düşük bir fiyata sattılar. Bir sâhibi çıkar da Yûsuf’u bizden ister diye güzelliğine rağbet etmeden korku içinde alelacele O’nu elden çıkarmaya baktılar.

    Zîrâ Yûsuf -aleyhisselâm-, birgün aynada sûretine bakarak güzelliğini seyretmiş ve:

    “–Eğer köle olup satılsaydım, bana paha biçilemezdi; çok para ederdim!” demişti.

    Kendini beğenerek işlediği bu zelle sebebiyle O’nu köle diye, hem de çok kıymetsiz bir fiyata sattılar.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Mısır’da Yûsuf’u satın alan vezir, hanımına: «Ona güzel bak! Belki bize faydası dokunur, yahut onu evlâd ediniriz!» dedi. Böylece Yûsuf’un o ülkede yerini sağlamlaştırdık, ona imkân verdik ve bu cümleden olarak, ona rüyâların tâbirini öğrettik. Allâh Teâlâ irâdesini yerine getirmekte her zaman mutlak gâliptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 21)

    Tefsîrlerde beyân edildiğine göre, Yûsuf -aleyhisselâm-’ı satın alan esîr tâciri, daha sonra O’nu Mısır’ın mâliye bakanına sattı. Çünkü mâliye bakanı, Hazret-i Yûsuf’un zekâ ve kâbiliyetini sezmiş, bu yüzden ileride kendisinden devlet işlerinde istifâde edebileceğini düşünmüştü. Ayrıca kendi çocukları olmadığı için O’nu evlâd edinmeyi de arzu etmişti.

    Azîz’in Yûsuf’u satın aldığı ifâdesi, O’nun kıymetsiz bir fiyata satıldıktan sonra yüksek bir pahâya da satıldığına işâret etmektedir. Nitekim Yûsuf’u ilk satın alan adam, O’nu süsleyip satılığa çıkardığında müzâyede (açık artırma) üç gün sürmüştü. Sonunda Yûsuf’u, ağırlığınca misk, ağırlığınca inci, ağırlığınca altın, ağırlığınca gümüş ve ağırlığınca ipek karşılığında Mısır azîzi satın almıştı.

    HAZRET-İ YUSUF VE ZÜLEYHA

    Kur’ân-ı Kerîm’de Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

    “O, kemâl çağına geldiğinde kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte muhsinlere biz böyle karşılık veririz.” (Yûsuf, 22)

    Hazret-i Yûsuf büyüdü, gelişti ve güzelliğiyle gösterişli bir genç oldu. O’nun bu hâli, yaşadığı evin hanımı olan Züleyhâ’da kendisine karşı farklı düşüncelerin belirmesine sebep oldu. Hâdise âyet-i kerîmede şöyle zikredilir:

    “Derken, bulunduğu evin hanımı, Yûsuf’u kendisine bağlamak, onun nefsinden murâd almak istedi ve kapıları kapatarak:

    «–Haydi gelsene bana!» dedi.

    O ise:

    «–Maâzallâh, (Allâh’a sığınırım!) Zîrâ kocanız benim velînîmetimdir, bana iyi davranıp güzel bir mevkî verdi. Gerçek şudur ki, zâlimler aslâ felâh bulmazlar!» dedi.

    Doğrusu, hanım ona sâhip olmayı iyice aklına koymuş ve buna meyletmişti. Eğer Rabbinin bürhânını (delil ve yardımını) görmeseydi o da kadına meyledecekti. İşte böylece Biz fenâlığı ve fuhşu O’ndan uzaklaştırmak için bürhânımızı gösterdik. Çünkü O, Biz’im tam ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.” (Yûsuf, 23-24)

    Zü­ley­hâ, ne­fis­le­rin en çok ze­bû­nu ol­du­ğu üç vas­fın; yâ­ni ser­vet, şöh­ret ve şeh­ve­tin şâ­hi­kasın­da bu­lu­nu­yor­du. Genç­ti, ce­mâl sâ­hi­biy­di ve pek çok kim­se­yi ken­di­si­ne râm ede­bi­le­cek bir câ­zi­be­ler meş­he­ri hâ­lin­dey­di. Üs­te­lik Züleyhâ, oda­nın ka­pı­sı­nı da sım­sı­kı ki­lit­le­miş­ti. Böy­le­ce giz­li­lik ve ten­hâ­lı­ğın, gü­nah­la­rı da­ha da kam­çı­la­yan hen­gâ­mın­da, Haz­ret-i Yû­suf’a şid­det­li bir ar­zuy­la:

    “–Hey­te lek! yâ­ni «–Gel­se­ne ba­na!»” di­ye ses­le­ne­rek, çir­kin bir fi­ile te­şeb­büs et­miş­ti. Mu­kâ­ve­met gös­ter­mek­te ni­ce irâ­de­le­ri eri­te­bi­le­cek böy­le bir man­za­ra kar­şı­sın­da, Yûsuf -aley­his­se­lâm-’ın bi­le hay­li güç bir va­zi­yet­te kal­dı­ğı­nı Yü­ce Rab­bi­miz:

    “Şâ­yet bür­hâ­nı­mız ye­tiş­me­sey­di, o da mey­le­di­yor­du.” be­yâ­nıy­la ifâ­de bu­yur­mak­ta­dır. Zîrâ bir er­ke­ğin, ha­ya­tı bo­yun­ca kar­şı­la­şa­bi­le­ce­ği en ağır imtihanlardan bi­ri; genç­lik, gü­zel­lik, ser­vet gi­bi her tür­lü câ­zi­be un­su­ru­na sâ­hip bir ka­dın­dan, üs­te­lik ten­hâ­lık­ta ge­len dâ­vet ve il­ti­fâ­ta “ha­yır” di­ye­bil­mek­tir.

    İş­te Yû­suf -aley­his­se­lâm-, önü­ne se­ri­len bun­ca deh­şet­li câ­zi­be­le­re aldan­ma­mak için “ma­âzal­lâh” di­ye­rek, mânevî bir zırha büründü, tam bir ihlâs ve yük­sek bir tak­vâ duygusuyla “Allâh’a sı­ğındı”. Böylece âyet-i kerîmede bildirilen “bürhân” ile ilâ­hî sıyânet ve muhâfazaya mazhar oldu.

    Bu yüzden insanoğlunu gü­nah­la­ra sü­rük­le­yen bü­tün dün­ye­vî câ­zi­be­le­rin “–Hey­te lek! yâ­ni «–Gel­se­ne ba­na!»” diyen dâ­vetle­ri­ne mu­kâ­ve­met gösterebilmenin ye­gâ­ne yolu, o an­da kal­ben “ma­âzal­lâh” di­ye­rek son­suz kud­ret sâ­hi­bi olan “Al­lâh’a sı­ğı­na­bil­mek”tir.

    “Sakın, Sakın!”
    Bazı tefsîrlerde, âyet-i kerîmedeki “bürhân” ifâdesiyle alâkalı olarak şunlar nakledilmektedir:

    Yûsuf -aleyhisselâm- “Sakın, sakın!” sesini işittiği zaman o sese aldırış etmedi. Fakat sesin üç kere tekrarından sonra o mahalde Hazret-i Ya’kûb -aleyhisselâm- temessül etti. Bundan sonra Yûsuf -aleyhisselâm- kendine gelip Züleyhâ’dan hemen yüz çevirdi.

    Allâh’ın izniyle Ya’kûb -aleyhisselâm- oğlu Yûsuf’a mânevî yardımda (istiânede) bulunmuş, nefs-i emmâreyi temsîl eden Züleyhâ’ya meyletmesine mânî olmuştu.

    Âyette anlatılan bu hâdise, istiâne, istiğâse (mânevî yardım) ve râbıtaya bir misâldir.

    Ali bin Hasen bir rivâyetinde der ki:

    Züleyhâ’nın hazırladığı odada onun putu vardı. Yûsuf’u nefsine dâvet etmeden önce onun üzerini bir libâs ile örttü. Bunu gören Yûsuf sordu:

    “–Niye böyle yaptın?”

    Züleyhâ:

    “–Beni musîbet ânında iken görmesinden hayâ ettim!” diye cevap verdi.

    Bunun üzerine Yûsuf şöyle dedi:

    “–Sen işitmeyen, görmeyen ve bir şey anlamayan bir taş parçasından utanırsın da, benim, beni yaratan, hem de en güzel sûrette yaratan Rabbimden hayâ etmeye hakkım yok mu?”

    Bebeğin Şahitliği
    Yûsuf -aleyhisselâm- Rabbinin bürhânını görünce, büyük bir korku içinde ve sür’atle kapıya koştu. Züleyhâ da arkasından O’nu takip etti:

    “İkisi de kapıya doğru koştular. Kadın O’nun gömleğini arkadan yırttı. Kapının yanında, birden, hanımın efendisi ile karşılaştılar! Kadın (hemen): «Zevcene kötülük etmek isteyenin cezâsı zindana atılmaktan, yâhud acıklı bir azaptan başka ne olabilir?!» dedi.” (Yûsuf, 25)

    Azîz dedi ki:

    “–Benim ehlime kötülük etmek isteyen kimdir?”

    Züleyhâ, işlediği cürme ikincisini ekledi. Yûsuf’a iftirâ ederek:

    “–Bu delikanlı nefsimden murâd almak istedi.” dedi.

    Azîz, Yûsuf’a doğru döndü ve:

    “–Ey delikanlı! Sana yaptığım ihsandan dolayı göreceğim karşılık bu muydu?!. Beni mahzûn etmemeliydin!” dedi.

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Temize Çıkması
    Yûsuf -aleyhisselâm-, hâdisenin gidişâtı karşısında iftirânın zehrinden korunmak için doğruları anlatarak:

    “«Asıl kendisi benim nefsimden murâd almak istedi.» dedi. Kadının akrabâsından bir şâhid şöyle dedi: «Eğer (Yûsuf’un) gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir, Yûsuf ise yalancılardandır. Yok eğer gömleği arkadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir, Yûsuf ise, doğru söyleyenlerdendir.»” (Yûsuf, 26-27)

    Yûsuf -aleyhisselâm-, kendisinin temiz olduğuna dâir bir delîl göstermesi için Allâh’a duâ etti. O sırada Züleyhâ’nın dayısının üç veya dört aylık olan oğlu, mûcizevî bir şekilde dile geldi ve Yûsuf’un temiz olduğuna şehâdet etti.

    “(Azîz) ne zaman ki, gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu gördü, o zaman (karısına) dedi ki: «Bu iş, siz kadınların tuzağındandır. Gerçekten de sizin tuzağınız çok büyüktür. Ey Yûsuf! Sakın sen bundan kimseye bahsetme! Ey kadın! Sen de günahından dolayı istiğfâr et. Sen gerçekten günahkârlardan oldun.»” (Yûsuf, 28-29)

    Hâdise, halkın arasında duyulmaya başladı.

    “Şehirdeki bazı kadınlar: «Azîzin karısı, delikanlısından murâd almaya kalkmış, (Yûsuf’un) sevdâsı onun kalbine işlemiş! Biz onu gerçekten açık bir sapıklık içinde görüyoruz.» dediler. (Yûsuf, 30)

    Yûsuf’u Gören Kadınlar Ellerini Kesti
    Hakkındaki dedikoduları öğrenen Züleyhâ, Mısır kadınlarını imtihân etmeye karar verdi:

    “Hanım, o kadınların kendisi aleyhindeki bu dedikodularını işitince onları konağına dâvet etmek üzere dâvetçi gönderdi. Onlar için dayalı döşeli bir sofra hazırlattı. Sofrada, ikrâm edilen meyveleri soyup kesmek gâyesiyle, her birine bir de bıçak vermişti. Onlar meyvelerini soyup kesmekle meşgul oldukları sırada, beriden de Yûsuf’a: «Onların huzûruna çık!» dedi. Kadınlar onu görünce hayran kaldılar, onun güzelliğine dalıp gittiklerinden, farkında olmadan kendi ellerini kestiler ve: «Hâşâ! Allâh için, bu bir insan olamaz, bu pek kıymetli bir melek! (Başka bir şey değil!)» dediler.” (Yûsuf, 31)

    Âyet-i kerîmedeki «Dayanılacak yastıklar» mânâsına gelen “müttekeen” kelimesi, “yemek meclisi” şeklinde de anlaşılmıştır. Çünkü onlar, mağrûr insanların âdeti üzere yerken, içerken ve sohbet ederken arkalarına dayanırlardı. Bu sebeple dayanarak yemek yeme âdeti yasaklanmıştır. Nitekim Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-;

    “Ben bir yere dayanarak yemek yemem.” (Buhârî, Et‘ime, 13) buyurmuştur.

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Güzelliği
    Mısır kadınlarının Yûsuf’un göz kamaştıran güzelliği karşısında düştükleri bu hayranlık üzerine Züleyhâ:

    “«İşte, beni kınamanıza sebep olan genç! Yemin ederim ki ben ondan murâd almak istedim, ama o iffetli davrandı. Yine yemin ederim ki kendisine emredeceğim işi yapmaması hâlinde O mutlakâ zindana atılacak, zelil ve perişan olacaktır!» dedi.” (Yûsuf, 32)

    Mısır sokaklarında gezerken yüzü güneş gibi parlayan ve ayın ondördünden daha güzel olan Yûsuf -aleyhisselâm-, kadın fitnesi karşısında Allâh’tan son derece korkarak ellerini açtı ve Rabbine ilticâ ederek kendisini muhâfaza etmesi için niyazda bulundu. Çünkü Hak’tan gâfil olan kadınların hîleleri, şeytanların tuzaklarından daha tehlikeliydi.

    “(Yûsuf:) «Rabbim! Zindan bana, bunların beni dâvet ettikleri şeyi yapmaktan daha sevgilidir! Eğer Sen bunların tuzaklarını benden döndürmezsen, belki onlara meyleder ve câhillerden olurum!» dedi.” (Yûsuf, 33)

    Bazı büyükler demişlerdir ki:

    “Nefse tâviz vererek, yâni nefsin arzularını yerine getirerek onun şerrinden kurtulmak mümkün değildir. Bundan kurtulmanın çâresi Allâh’a sığınıp, O’nun emirlerine sarılmaktır. Nitekim Yûsuf -aleyhisselâm- da Rabbine sığınarak felâha ermiştir.”

    “Bunun üzerine Rabbi, O’nun duâsını kabûl etti ve kadınların tuzaklarını O’ndan uzaklaştırdı. Çünkü O, hakkıyla işiten ve her şeyi bilenin tâ kendisidir.” (Yûsuf, 34)

    Allâh Teâlâ muhâfaza etmedikten sonra hiçbir kalb, -velev ki bir peygamber kalbinin kemâline sâhip de olsa-, beşeriyet îcâbı, dünyânın tuzaklarından, birtakım arzulara meyletmekten, nefsin fısıltılarından ve şeytanın vesveselerinden emîn olamaz, kendi kendini koruyamaz! Nitekim daha evvel geçen âyet-i kerîmedeki “Rabbinin bürhânı” ifâdesi de bu hakîkati îzâh etmektedir.

    Dolayısıyla bir kul olarak bizlere düşen; nefsimizin hîlesinden hiçbir zaman emîn olmayıp dâimâ teyakkuz hâlinde bulunmak ve bu husustaki acziyetimizi müdrik bir şekilde Allâh’a sığınmaktır.

    Zindan
    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın duâsının kabûlü vechile:

    “Bu kadar delili gördükleri hâlde, sonra yine de Yûsuf'u bir süre için zindana atma düşüncesi ağır bastı.” (Yûsuf, 35)

    Yûsuf’un üzerindeki elbiseler çıkarılıp O’na kıldan dokunmuş bir hırka giydirildi, ayaklarına da demirden zincir vuruldu. Yûsuf -aleyhisselâm- zindan kapısına yaklaşınca başını eğdi ve “Bismillâh” diyerek içeri girdi. Herkes etrafını çevirmiş, kendisi de ağlamaya başlamıştı. Cebrâîl gelerek niçin ağladığını sordu. Yûsuf, namaz kılabileceği bir yer bulamadığı için ağladığını bildirince Cebrâîl -aleyhisselâm- O’na:

    “–Dilediğin yerde namaz kıl! Allâh zindanın içinde ve dışında kırk arşın yeri senin için temiz kılmıştır.” dedi.[9]

    “Zindana onunla beraber iki genç daha girmişti. Onlardan biri: «–Ben rüyâmda, kendimi şarap (yapmak için üzüm) sıkarken gördüm.», öbürü de: «–Ben de başımın üstünde ekmek taşıdığımı ve bu ekmeği kuşların gagaladığını gördüm. Ne olur, bu rüyâmızın tâbirini bildir. Doğrusu biz seni muhsinlerden biri olarak görüyoruz.» dediler. Yûsuf: «–Size yedirilecek bir yemek gelmeden önce ben onun ne olduğunu muhakkak size haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Şüphesiz ki ben, Allâh’a inanmayan bir kavmin dîninden uzaklaştım. Onlar, âhireti de inkâr edenlerin tâ kendileridir.» dedi.” (Yûsuf, 36-37)

    Bu iki gencin zindana atılmaları husûsunda şöyle bir rivâyet vardır:

    Mısır’ın ileri gelenlerinden bir kısım insanlar, Melik Reyyân bin Velid’i zehirleterek öldürmek ve yerine aralarından belirledikleri bir kimseyi getirmek istiyorlardı. Bunun için Melik’in sofrasını hazırlayan biri aşçı biri şerbetçi olan iki kişiyi çeşitli vaadlerle kandırdılar. Onları, Melik’in yemeğine ve içeceğine zehir katmaları hususunda iknâ ettiler.

    Şerbetçi bu işin kötülüğünü anladı, zehir katmaktan vazgeçti. Aşçı ise bu kötü fiili irtikâb etti. Vaktâki sofra konup Melik elini uzatınca şerbetçi:

    “−Ey Melik! Sakın yeme, çünkü o yemek zehirlidir.” dedi.

    Aşçı da:

    “−Ey Melik! Sakın içme, çünkü o içecek zehirlidir.” dedi.

    Bunun üzerine Melik şerbetçiye sofradaki içeceği içmesini emretti. O da tereddüt etmeden içti.

    Sonra aşçıya dönüp yemekten yemesini emretti. Fakat aşçı yemedi. Yemeği bir hayvana yedirdiklerinde hayvan hemen orada ölüverdi.

    Bunun üzerine ikisi de zindana atıldılar. Zindanda, âyette bahsedilen rüyâları gördüler. (Kurtubî, el-Câmî, IX, 189)

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Tebliği
    Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, aynı zindanı paylaştığı bu iki gence tevhîd akîdesini tebliğ etmek istedi. Onların rüyâlarını tâbir etmeden evvel, kendisinin hak din üzere bulunduğunu, sâhip olduğu ilmin Cenâb-ı Hak tarafından bahşedildiğini ve Mısırlıların yanlış yolda olduklarını bildirdi. Onları tevhîde hazırlayarak hak dîni kendilerine tebliğ etti.

    Burada ibret alınacak husus, bir mü’minin en zor şartlar altında dahî emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerde bulunmayı ihmâl etmemesinin lüzûmudur.

    İşte bu ve bundan sonraki üç âyet, Hazret-i Yûsuf’un tebliğiyle alâkalıdır:

    “Atalarım İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’un dînine uydum. Allâh’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bize yaraşmaz. Bu tevhîd inancı, Allâh’ın hem bize, hem de insanlara olan ihsânıdır. Ama ne yazık ki insanların çoğu bu nîmete şükretmezler.

    Ey zindan arkadaşlarım! Darmadağınık bir sürü düzme tanrılar mı hayırlıdır, yoksa hepsine ve her şeye gâlip, gücüne karşı durulamaz olan bir tek Allâh mı?

    Allâh’ı bırakıp da o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Bunlara tapmanız için Allâh hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allâh’a âittir. O, size, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretti. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf, 38-40)

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) RÜYALARI TABİR ETMESİ

    Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, kendisine rüyâlarının tâbirini soran iki zindan arkadaşını tevhîd inancına dâvet ettikten sonra onlara dedi ki:

    “Ey hapis arkadaşlarım, gelelim rüyâlarınızın tâbirine: İlk soran, efendisine yine şarap sunacak, öbürü ise asılacak, kuşlar da başını gagalayacak. İşte tâbirini istediğiniz iş böylece hâlledilmiştir.” (Yûsuf, 41)

    “Onlardan kurtulacağını zannettiği arkadaşına: «–Efendine benden bahset, (suçsuz olduğumu hatırlat).» dedi. Fakat şeytan ona, bunu efendisine söylemeyi unutturdu. Böylece Yûsuf bir kaç yıl daha zindanda kaldı.” (Yûsuf, 42)

    Netîce, aynen Yûsuf -aleyhisselâm-’ın tâbir ettiği gibi oldu. Şerbetçi, zindandan kurtulup eski vazîfesine döndü. Aşçı ise îdâm edildi.

    Bazı müfessirlere göre, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın Rabbinden başka birinden yardım istemesi, gayretullâha dokundu. Bu hâl, peygamberler için “zelle” olmaktadır. Bu zellesinden ötürü Hazret-i Yûsuf, beş yıllık hapislikten sonra yedi yıl daha zindanda kaldı. Böylece hapis süresi oniki yıla çıkmış oldu.

    Rivâyete göre zindandan çıkanlar sık sık gelir Yûsuf -aleyhisselâm-’ı ziyâret eder, onunla oturup uzun uzun sohbet ederlerdi. Birgün zindancıbaşı Yûsuf -aleyhisselâm- ile sohbet ederken şöyle dedi:

    “−Ey Yûsuf! Seni o kadar çok seviyorum ki, hiçbir şeyi senin kadar sevmiyorum.”

    Yûsuf -aleyhisselâm- şöyle dedi:

    “−Bana olan sevginden Allâh’a sığınırım!”

    Zindancıbaşı:

    “−Niçin?” diye sorunca Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-:

    “−Babam beni çok sevdi, kardeşlerim kuyuya attılar; Züleyhâ sevdi, zindana attılar, şimdi bir de sen seversen kim bilir nereye atarlar!?” dedi.

    En Güzel Vekil Allah’'tır
    Mâlik bin Dinar’dan rivâyet edilir ki:

    Yûsuf -aleyhisselâm- şarabdâra:

    “–Beni efendinin yanında an!” deyince Allâh Teâlâ şöyle buyurdu:

    “–Ey Yûsuf! Benden gayri vekîl edindin. Ben de senin hapsini uzatacağım!”

    Bunun üzerine Yûsuf -aleyhisselâm- ağlamaya başladı ve dedi ki:

    “–Ey Rabbim! Hüzün ve belâların çokluğundan kalbime kasvet gelmiş; artık bundan sonra benden böyle bir kelime sudûr etmez!”

    Hasan-ı Basrî Hazretleri, bu rivâyeti her okudukça ağlar ve şöyle derdi:

    “Başımıza bir iş gelince insanlara koşuyoruz. Bu hâlimizle âkıbetimiz ne olacak?!”

    Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurmuşlardır:

    “Allâh, kardeşim Yûsuf’a rahmet etsin! O şarabdâra: «Beni efendinin yanında an!» demeseydi, zindanda beş seneden sonra yedi sene daha kalmayacaktı.” (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, IV, 264)

    Ancak Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlere ve velîlere vermiş olduğu iptilâ, sıkıntı ve çeşitli meşakkatler, onlara cezâ olarak değil, hediye olarak verilmiştir.

    FİRAVUN’UN RÜYASI

    Âyet-i kerîmede kıssanın devâmı şöyle anlatılır:

    “Melik dedi ki: «–Ben yedi semiz inek gördüm, bunları yedi zayıf inek yiyordu. Bir de yedi yeşil başak ile yedi kuru başak gördüm. Ey ileri gelenler! Siz rüyâ tâbir ediyorsanız, benim bu rüyâmı da açıklayın!» (Çevresindeki kâhinler) «–Bu gördükleriniz karışık rüyâlardır. Biz böyle karışık rüyâların tâbirini bilemeyiz.» dediler.

    O iki arkadaştan kurtulanı, nice zaman sonra Yûsuf’u hatırlayıp dedi ki: «–Rüyânın tâbirini size ben bildireceğim. Hele siz beni zindana bir gönderin.»

    Zindana gidip: «Ey Yûsuf! Ey doğru sözlü kişi! Şu müşkil rüyâ hakkında bize bir çözüm bildir: Yedi semiz ineği yiyen yedi zayıf inek ile yedi yeşil başak ve yedi kuru başağın mânâsı ne olabilir? Ümid ederim ki isâbetli tâbirini öğrenip insanlara aktarırım. Böylece onlar da doğruyu öğrenirler.»” (Yûsuf, 43-46)

    Hz. Yusuf’un (a.s.) Rüya Yorumu
    Yûsuf -aleyhisselâm- Allâh Teâlâ’nın kendisine bahşettiği ilimle rüyâyı şöyle tâbir etti:

    “Yedi sene, bildiğiniz şekilde ekin ekersiniz. Ama biçtiğinizi, yiyeceğiniz az miktar dışında, başağında bırakır, depolarsınız. Sonra, bunun peşinden yedi kurak yıl gelecek, tohumluk olarak saklayacağınız az bir miktar dışında, önce biriktirdiklerinizi yiyip tüketirsiniz. Sonra onun arkasından bir yıl gelecek ki, halk bol yağmura kavuşacak, sıkıntıdan kurtulacak, bol bol meyveler sıkacaklar.” (Yûsuf, 47-49)

    Hazret-i Yûsuf’un tâbiriyle rahatlayıp sevinen hükümdar, onu mükâfatlandırmak istedi:

    “Hükümdar dedi ki: «Getirin bana onu!» Elçi gelince Yûsuf: «Sen önce dönüp efendine o ellerini kesen kadınların meselesi neymiş, bir sor bakalım. Zâten benim efendim, o kadınların hîlelerini pek iyi bilir.»” (Yûsuf, 50)

    Hazret-i Yûsuf, burada Züleyhâ’nın ismini edeben söylemedi. Bir de onun düşmanlığın zirvesinde olduğuna inandığı için yeni bir hîle yapmasından sakındı. Hükümdar o kadınları toplayıp:

    “«–Yûsuf’u elde etmeye çalıştığınızda dâvânız ne idi?» diye sordu. Onlar da: «–Hâşa! Allâh için söylemek gerekirse, onun yaptığı hiç bir kötülüğü bilmiş, görmüş değiliz.» dediler. İşte o sırada vezirin eşi: «–Şimdi hak meydana çıktı. Ondan kâm almak isteyen bendim. O ise tam sâdık ve doğru insanlardandır.» diye îtiraf etti.” (Yûsuf, 51)

    Yûsuf -aleyhisselâm- bu hareketinin sebebini îzah sadedinde şöyle buyurdu:

    “Maksadım, kendisine arkasından ihânet etmediğimi, Allâh’ın hâinlerin hîlelerini muvaffâkıyete erdirmeyeceğini onun (vezirin) bilmesidir.” (Yûsuf, 52)

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) FİRASETİ

    Yûsuf -aleyhisselâm-, Melik hakîkate iyice vâkıf olmadan, mes’elenin aslı iyice anlaşılmadan ve haksız yere hapse atıldığı herkesçe kabûl edilmeden evvel zindandan çıkmak istemedi. Aklını kullanarak, sabırlı ve vakarlı bir tavır göstererek kendisine hased edenlerin işi daha fazla karıştırmalarına da mânî oldu. Kendisine yapılan bütün isnadların yalan ve iftirâ olduğunu ispat edip töhmetten tamamen kurtulunca, zindandan çıkmayı kabûl etti.

    Bu sebeple her Müslüman, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bu firâsetli hareketinden ibret alarak, üzerinden töhmeti atmak ve töhmet yerlerinden sakınmak husûsunda son derece dikkatli ve titiz davranmalıdır.

    İslâm âlimleri de, mü’minlerin töhmet[10] mahallerinden sakınması gerektiğini söylemişlerdir.

    Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ın töhmetten kurtulma husûsunda gösterdiği hassâsiyetin bir benzerini Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin örnek hayâtında da müşâhede etmekteyiz. Mü’minlerin annesi Safiyye bint-i Huyey -radıyallâhu anhâ-, Allâh Rasûlü ile yaşadığı bir hâtırasını şöyle anlatıyor:

    Töhmete mâruz kalmaktan sakınma husûsunda olduğu gibi, töhmet etmekten de son derece ictinâb etmenin lüzûmuna dâir, Hak Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de biz kullarını şöyle îkâz buyurmaktadır:

    “Hakkında kesin mâlûmâtın olmayan bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, (yâni) bütün bunlar, yaptıkları şeylerden suâl olunacaklardır.” (el-İsrâ, 36)

    Kendisinin tamâmen suçsuz olduğunu ispatlayıp halkın töhmetinden kurtulan Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, yine de nefsin hîlesinden Cenâb-ı Hakk’a sığınarak dedi ki:

    “(Bununla beraber) ben nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefs aşırı bir şekilde (olanca şiddetiyle) kötülüğü emreder. Meğer ki Rabbim merhamet edip korumuş ola! Şüphesiz Rabbim hatâları örten ve çok merhamet edendir.” (Yûsuf, 53)[11]

    Bir başka âyet-i kerîmede Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

    “…Eğer üstünüzde Allâh’ın lutuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse temize çıkamazdı. Fakat Allâh, dilediğini arındırır. Allâh hakkıyla işitir ve bilir.” (en-Nûr, 21)

    Bu bakımdan kula düşen, istiğfâr, ilticâ ve tazarrûya sarılmak sûretiyle nefsin şerrinden muhâfaza olunmayı ve âhirete yüz akıyla varabilmeyi Rabbinden niyâz etmektir.

    ALLAH KÖLEYİ SULTAN EDER

    Nihâyet Hazret-i Yûsuf’taki ince siyâset, zekâ ve fevkalâdeliği fark eden Melik, onu yüksek bir makâma getirmek istedi. Bu hâl âyet-i kerîmede şöyle ifâde edilmektedir:

    “Melik: «–Getirin O’nu bana! O’nu kendime husûsî bir müsteşâr edineyim.» dedi. Onunla konuşunca da: «–Sen bundan böyle, nezdimizde yüksek bir makam sâhibi ve tam îtimâd edilen bir müsteşârsın.» dedi.” (Yûsuf, 54)

    Yûsuf -aleyhisselâm- zindandan çıkarken kapısına şunları yazdı:

    “Burası belâlar menzili, diriler kabri, düşmanların hasımları aleyhine sevinerek güldüğü ve dostların imtihân edildiği mahaldir.”

    Ardından gusledip yeni elbiselerini giydi. Zindandakiler için de şöyle duâ etti:

    “Allâh’ım sâlihlerin kalblerini onlara meylettir ve dostlarının haberlerini onlardan gizleme!”

    Melik’in huzûruna girince de:

    “Allâh’ım! Bundan gelecek hayırdan evvel ve daha ziyâde Sen’den hayır beklerim. Bunun şerrinden Sen’in izzet ve kudretine sığınırım.” dedi.

    Bu hükümdar, Yûsuf -aleyhisselâm-’ı satın almış olan Azîz değildir. Züleyhâ’nın kocası olan Azîz, rivâyete göre Yûsuf -aleyhisselâm- zindandan çıkmadan ölmüştü. Burada bahsedilen hükümdar, Arabistan’dan gelerek dörtyüz yıl Mısır’da hüküm süren sülâleden, fazîletli bir zât idi. Çok lisân bilirdi. Yûsuf -aleyhisselâm-’ın kendinden daha fazla lisân bildiğini görünce çok şaşırdı. Daha sonra rüyâsının tâbirini bir de Yûsuf -aleyhisselâm-’ın bizzat kendisinden dinlemek istedi. Hazret-i Yûsuf ise daha evvel anlattıklarını tekrar anlattı. Bu güzel tâbir karşısında hayran kalan Melik, nasıl bir tedbîr almak gerektiğini sordu.

    Yûsuf -aleyhisselâm- şöyle cevapladı:

    “–Bolluk yıllarında çok ekin ekerek stok yapmalı. Böylece kıtlık yıllarında hem kendi geçiminizi te’min etmiş, hem de ihrâcat yaparak hazîneye gelir sağlamış olursunuz.”

    Bu sefer Melik:

    “–Peki, bu işi kim yapacak?” diye sorunca, Hazret-i Yûsuf:

    “«Beni ülkenin hazîneleri üzerine tâyin et! Çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işleri iyi bilirim.» dedi.” (Yûsuf, 55)

    Bu âyetten anlaşıldığına göre, adâleti ve dînin hükümlerini ikâme etmeye muktedir bir kimsenin, idârî bir vazîfeyi taleb etmesi câizdir. Ancak müslümanların kendi aralarında böyle isteklerin peşinde koşmaları câiz değildir.

    Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh- şöyle demiştir:

    Amcamın oğullarından ikisiyle Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûruna girmiştim. Onlardan biri:

    “–Yâ Rasûlallâh! İdâresini Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği vazîfelerden birine bizi âmir tâyin et!” dedi. Öteki amca oğlu da benzeri bir şey söyledi.

    Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

    “–Vallâhi biz isteyeni veya vazîfe hırsı bulunan kimseyi idâreci yapmıyoruz.” (Buhârî, Ahkâm, 7; Müslim, İmâre, 15)

    Bu hadîs-i şerîften de anlaşılacağı üzere, vazîfe verecek mevkîde bulunan kimseler işi mutlakâ ehline vermeli, vazîfeye tâlip olan insanların şahsî talep, arzu ve isteklerine değil, liyâkatlerine îtibâr etmelidirler.

    Yûsuf -aleyhisselâm-’ın idârî bir vazîfeye tâlib oluşunu bildiren yukarıdaki âyet-i kerîme, aynı zamanda Allâh’ın emrini hâkim kılıp bâtılı defetmek ve Hakk’ın bütün kudret ve varlığıyla zuhûr etmesi için başka çârenin kalmadığı zamanlarda, idâreyi kâfirin ve zâlim sultânın elinden almanın vâcib olduğuna da delâlet etmektedir. Ancak bu vazîfe ağırdır ve mes’ûliyeti pek büyüktür. Dolayısıyla lâyık olanlara âittir. İşte Yûsuf -aleyhisselâm- da, bu husustaki bütün şartları kendisinde yüksek derecede taşıdığı için ıslâh-ı âlem maksadıyla ve vaziyetin gerekli kılması sebebiyle mâliye nezâretini üzerine almış oldu.

    Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “İşte Biz böylece Yûsuf’a orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki (kudret ve şeref) verdik. Biz rahmetimizi kime dilersek, ona nasîb ederiz. Ve güzel davrananların mükâfâtını zâyî etmeyiz.

    Îmân edip takvâ yolunu tutanlar (kötülüklerden sakınanlar) için ise âhiret mükâfâtı elbette daha hayırlıdır.” (Yûsuf, 56-57)

    Melik, kendi selâhiyetlerini kullanmasına dahî müsâade ederek bütün Mısır’ı Yûsuf -aleyhisselâm-’ın idâre ve tasarrufuna verdi. Bir peygambere göstermiş olduğu şu izzet ve îtimad dolayısıyladır ki, Melik, Allâh’ın lutfu ile Yûsuf -aleyhisselâm-’ın huzûrunda îmân etti. Beraberindeki birçok insan da onunla birlikte îmân ettiler. Çünkü Yûsuf -aleyhisselâm- onlara peygamber olarak gönderilmişti ve kendilerini tevhîde dâvet ediyordu.

    Bilinmelidir ki, lutuf ve kerem, ezelî saâdete bir vesîledir. Bu güzellikler, bir kâfirden bile gelse, mü’min kimse, böyle bir anda onu, -gönlündeki yumuşama ve cömertlik hasletinden istifâde ederek- îmân ve tevhîde dâvet etmekten gaflet etmemelidir. Zîrâ bu vesîleyle o kâfirin kurtuluşa ereceği ümîd edilir.

    Kendisine Mısır’ın idâre ve tasarrufu verilen Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-, bu vazîfeye başlar başlamaz tarıma ehemmiyet verdi. Üretimi artırdı. İhtiyaç fazlası olan ürünleri stok etti. Kıtlık yılları gelince de, bu stok edilmiş olan mahsulleri hem kendi ülkesinin ihtiyaçları için kullandı, hem de ihraç ederek hazîneye gelir sağladı. İnsanlar her taraftan gelerek kendisinden erzak satın almaya başladılar.

    HZ. YUSUF’UN (A.S.) ZÜLEYHA İLE EVLENMESİ

    Bu sıralarda Züleyhâ, elindeki her şeyini dağıtmış ve hiçbir şeyi kalmamıştı. Yûsuf’a olan aşkından dolayı gözleri kurumuş ve bedeni çökmüştü. İhtiyar bir kadından farksızdı. Nihâyet Yûsuf’un yolu üzerinde bir harâbeye çekildi. Başından geçen hâdiseleri düşünerek hakîkati anladı ve tapmakta olduğu putun karşısına geçip:

    “–Yazıklar olsun
  • Turk Dil Kurumu tarafından 1930'lu yıllarda yayınlanan Türkçe sözlüğün 1944'lere kadarki baskılarında, "din" şöyle tanımlanıyordu: "Bir yaşam tarzı. Türk'ün dini Kemalizm'dir." (Cumhuriyet Basımevi, Istanbul, 1944) "Bilkent Üniversitesi siyaset bilimi profesörü Faruk Gençkaya da, 'Laiklik Türkiye'de en az Islamiyet kadar önemli
    bir tür dindir' diyordu." [22]

    [22] Esra Elmas, "Sevgili Atatürkçüğüm", Hayykitap, Eylül 2007, İstanbul, s. 98.
    Mehmet Pamak
    Sayfa 36 - Ma'ruf Yayınları, Nisan 2016
  • 416 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Ne çok şey öğrendim, ne çok şeyi bilmediğimi öğrendim bu kitaptan. Takvimin her gününde yaşanan, yaşanmayan bu bilgileri bir arada okumak ne güzeldi. İçinde tarih, felsefe, din, bilim, siyaset vb vb. gibi her konuda kısa ve öz anlatımlarla onlarca şey öğretti bana. Tavsiye ederim.
  • İyinin ve kötünün tanımını dinler yaptı. Hukuklar, sosyal düzenlemeler, toplum kuralları ve ahlâk dinlerin ürünü. Suçu tanımlayan ve cezayı getiren de din. Hiçbir din insanlığın kötülüğünü istemez. Kötüleri de cezasız bırakmaz.

    Şeriat Allah'ın yolu demektir. O yol, mutsuzluk ve kötülük yolu değildir. İnsani yasalar olmadan önce dini kurallar topluma yön veriyordu. Hukukun işini görüyordu. Hukuk da neticede dinlerden çıkmıştır. Kabuğun yumurtayı aşağılamasını ve bu kadar hararetli tartışmalara yol açmasını, toplumu ikiye bölmesini anlamakta zorluk çekiyorum? Şeriat denince İslâm şeriatı anlaşılıyor. Oysa her dinin şeriatı vardır.

    Şeriat referanduma sokulsaydı, ”Yüzde doksan dokuz nokta dokuzu Müslüman’dır.” diyerek lanse edilen halkımızdan oy toplayamazdı. Bunu herkes biliyor ama kavram üzerinden ikili siyaset yapmak birilerinin işine geliyor, yoksa olay bu kadar ciddi değil, bundan eminim...

    Dinde kısas vardır. Haksızlığa uğrayan davasından vazgeçmeyince, aynı acıyı karşı tarafa çektirtebilir. Oysa, çağdaş ve mükemmel adaleti görüyorsunuz değil mi? Birileri annenizin masumiyetiyle oynuyor ve karşılığında bu sapkınlar üç-beş ay yatıp çıkıyor. Apışıp kahyorsunuz.

    "Zina yapanlar taşlanarak öldürülüyormuş, hatta hırsızın eli kesiliyormuş!” İnsanın aklına hemen bunlar geliyor! Niye ki acaba? Kimse tutup da ”Artık beni dolandıramayacaklar, namusuma yan gözlerle bakamayacaklar, mağdur olmayacağım. ” demiyor. Varsayın, kol bacak kesiliyor. Ceza cezadır. İnsana verilen cezalar çağlara göre değişiyor. Dünya modern olmadan evvel, endüstri ve makineleşme yokken hayatta kalmak kas gücüne bağlıydı. Şimdi ise modern insanın en büyük korkusu özgürlüğünü yitirmektir. Yavaş yavaş evde hapisler artıyor. Fark eden ne? Hiç! Şeriat, kavram olarak korkutucu idrak ettirildikçe namazını kılan basit insanlar toplumdan dışlanmaya başlandı. Bunları birbirine karıştırmamak gerekiyor.

    İnsanlar barbardır. Çocuklar, sobanın yakıcı olduğunu elleri yanmadan anlayamazlar. Gerçek aşkın karşılığı da şeriatta vardır. Eğer zina edersen taşlanırsın. Ben buna, ”Karadul Aşkı... ” diyorum. Karadul, bir erkekle yatar ve işi bittikten sonra onu yer! Öyle üç kuruşa beş köfte yok, kardeşim! Madem şeyinin kâhyasısın, çek bakalım ceremesini de alem erkek görsün! Bırak bu: ”Beraber yaşayalım, evlilik kurumu bana göre değil, ben başkasıyla yaşayamam, seni kısıtlamak istemiyorum, aşkın ömrü üç yıldır, severek ayrılalım, birbirimizin kölesi olmayalım, aramızda ten uyuşmazlığı vardı..." ayaklarını..

    İnsan, şeriat denince anlamını araştırır, sonra da ona karşı olmak neyi ifade ediyor ona bakar. Bir kere açık olsak, bir kere alkışlarla, rozetlerle yürümesek, medeni insanlar gibi konuşabilsek faydamıza olacak ama yobazız, değişmeyiz, statükocuyuz. . .
  • ABDULKERİM SURUŞ

    Hoşgörülü Laiklik, Yerini Çatışmacı Laikliğe Bırakırken

    Farsça’da sekülarizmi açıklamak için tam karşılık olabilecek bir kelimemiz yok. Hatta Latin dilleri dışında hiçbir lisanda bu kelimenin muadili olacak bir kelime yoktur. Araplar da bu kelimeye karşılık olacak bir kavram bulamadılar. Daha çok şu anki Frenk haliyle onu kullanmayı tercih ettiler. Elbette ki Farsça’da “dünyevilik” gibi kavramlar önerildi (yani dünya hayatını eksen almak). Arapça’da da sekülarizmin karşılığı olarak kullanılan “ulmâniyyet” kelimesinin “ilm (bilim)”den mi, yoksa “âlem (dünya)” kelimesinden mi geldiği tartışmalıdır.
    Latin dillerinde sekülarizm, “sekulum” kökünden geliyor. Yani hemen şimdi ve burada olan. Yani ölümden sonraki dünya değil, bu dünya. Daha üstün bir dünya değil, mevcut dünya. Şu halde aslında sekülarizm, bir dünyanın ispat ve öteki dünyanın reddidir. Bunun anlamı şudur ki, bütün dikkatimizi şu anda yaşadığımız yeryüzüne ve doğaya ait bu dünyaya vermeliyiz. Bu dünyayı keşfetmeli ve onu tanımalıyız. Ölümden sonraki ve daha üstün (doğa ötesi) bir dünya ile işimiz olmamalıdır. Genel olarak sekülarizm, bir yandan zühdü reddeder, öte yandan da dünyevi nimetlerden yararlanmayı yerleştirir. Bütün anlamları, ahirete ve doğa ötesine önem vermemeye yöneliktir.
    Biz zorunlu olarak böyle bir kavramla tanışmadığımız için ona karşılık gelecek bir kavramımız da olamadı. Dolayısıyla sekülarizm, bizim aramızda zihinsel ve pratik bir hareket de ortaya çıkaramadı.Ama Batı’da sekülarizm, doğal bir zemin bulabildi ve bütün bir Batı uygarlığına gölgesi düşen ağaç haline gelebildi. Şu anda bile Batılılar bu gölgenin altında yaşıyorlar. Baktığımızda, İslam edebiyatında sekülarizmin bazı boyutlarıyla yakın ilişkisi olan yahut en azından sözlük kökeni itibariyle ona yakın duran iki kavram bulacağız. Bunlardan biri, Fransızca “dure” ve İngilizce “duration” kelimeleriyle hem görünüş, hem de köken itibariyle ortak yönü bulunan “dehr”dir.
    “Dehr” kelimesi Kur’an’da da geçer. Buna göre inkârcılar, kendi başlarına dünyaya geldiklerini ve yine kendi başlarına dünyadan ayrıldıklarını söyler ve “Bizi ancak dehr (zaman) yok eder.” derler. Bundan başka bir sebep bulmazlar. Tanrı yoktur, doğa ötesi yoktur, gaybi güçler yoktur. Bizi büyütüp yetiştiren ve sonra da yok eden sadece bu zaman ve bu dünya vardır.
    Hayyam’ın şiirinde bu anlamla karşılaşıyoruz:
    Yaratılış feleği bir kadeh yapar
    Kaldırır, yüz şefkatli buse kondurur
    Dehr (zaman) testicisi öylesine latif şu kadehi
    Yapar ama yine de alır yere çalar
    Dehr, yani zaman ve devrenin, zamanın önemli yer tuttuğu bir kavram olarak sekülarizm kelimesiyle tam münasebeti vardır. Bununla birlikte seküler kişilere “dehrî” denmesini tabii ki önermiyorum. Çünkü bu lakap, Arapça ve Farsça’da ve dinî muhitte kâfirlikle eşdeğerdir. Hatta hakaretten de uzak değildir. Sonuçta filozoflar da içinde yaşadığımız doğal hayatın ayırtedici özelliğinin, zamanlı olması olduğuna inanırlar. Doğa ötesi âlemi ise zamansız olarak niteler veya “lâ zaman, lâ mekân” şeklinde adlandırırlar. İngilizcede “temporal order” zamanlı mertebeyi, “eternal order” ise zamansız mertebeyi ifade eder. “Temporal”, “sucular” ile eşanlamlıdır. Her ikisi de dünyaya ait, yere ait, zamana ait, doğaya ait, maddeye ait anlamlarını içerir. İster maddeye ait deyin, ister zamana ait hiç fark etmez. Çünkü doğa ötesi dünyada ne madde vardır, ne de zaman. İlahiyatçı filozoflara göre bunun sebebi, zamanın, maddenin ve maddenin hareketinin çocuğu olmasıdır. Bundan dolayı sekülarizm, zamanların âlemi olan madde dünyasına ait olmayı ve ona odaklanmayı ifade eder.
    Sekülarizmin manasına yakın ikinci kelime ise asr’dır. Asr, Kuran’da Asr suresinde geçtiği gibi, zaman kategorisiyle ilişkilidir ve onunla sağlam bir bağı vardır. Allah Teâlâ bu surede asra yemin eder: “Asra andolsun ki, insanoğlu zarardadır; iman eden ve iyi işler yapanlar hariç.” Müfessirler asr’ın anlamı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Kimisi gayet sade olarak asr’ın öğleden sonra, ikindi olduğunu söyler. Allah’ın sabaha ve akşama yemin etmiş olmasına dayanarak ikindiye de yemin edebileceğini öne sürerler. Ama kimisi de buradaki asr’ın zaman olduğunu düşünür.
    Sola meyyal bir din adamı, bu sure üzerine yazdığı tefsirde “asrın anlamlarından birinin “baskı” olduğunu söylemişti. Ona göre Allah, “baskı”ya yemin ediyordu. “Baskı”dan kastedilen de, tepeden inip toplumu ıslah edecek olan devrimdi!
    Bu ifrat ve tefritleri bir kenara bırakırsak galiba “zaman”, “asrın anlamını en iyi karşılayan kelimedir. Gerçekte Allah, mü’min olmayanların elindeki bir silahı onlardan alıyor ve zamanın, tıpkı güneş ve ay gibi kendi yarattığı bir şey olduğunu söylüyor ve ona yemin ediyor.
    Zaman, yemin etme makamına ve hürmetine sahip olmasına rağmen aynı zamanda, mahlûk olma sınırından hâlik olma sahasına da adım atamaz.
    Felsefe tarihine, kelam tarihine aşina olanlar kesin olarak rastlamışlardır ki, filozoflarımız ve kelamcılarımız dinî meselelerden söz ederken mutlaka iki şekilde tartışırlar. Bunların biri akli, diğeri ise naklidir. Nakli olan için Peygamber’in sözlerine ve getirdiklerine, din önderlerinin görüşlerine bakarız. Akli olan içinse ayetlere ve rivayetlere müracaat etmeden kendi aklımıza dayanırız. Nasıl anladığımıza ve aklımızın bize ne söylediğine bakarız. Burada kullanıldığı şekliyle akli kavrayış, günümüzdeki seküler akıl kavramına çok yakındır. Yani dinin buyruğu altında olmayan ve dünya meseleleri hususunda kendisi fetva vermek isteyen akıl demektir. Aklı nakil karşısına koyduğumuzda kastedilen, vahiyden bağımsız akıldır. Bu da seküler insanın gönül bağladığı şeyin ta kendisidir. Bu vasıflara bakarak çıkaracağınız sonuç şudur ki, sekülarizm, bir boyutuyla pratik, hayata dair ve yaşama odaklanmış bir şeydir; bir boyutuyla da akla dayalı ve düşünceye odaklanmış bir şey.
    Yaşama odaklanmış boyutunda gönlün hayattan tat almasını ister. Düşünce boyutunda ise bizzat kendisi anlamak, yargıda bulunmak ve vahyin mantığını izlememek vardır. Bir toplum, bu kavramları gerçekleştirme iradesini sergilendiğinde buradan sekülarizm doğar. Yani ortaya, sosyal ve doğal fenomenleri analiz etmede ve yargıya varmada doğa ötesinden ayağını çekmiş, görmediği güçlerden yardımı istemeyi kesmiş, dua etmeyen, yakarmayan, büyük insanlara tevessülde bulunmayan, sihir ve büyüyü terketmiş, efsane ve hurafeleri uzaklaştırmış, hayatında da ruhbanlık, zühd ve riyazeti geride bırakmış bir toplum çıkar. Çünkü sekülarizmin pratiğe dökülebilmesinin önemli bacağı, insanın zâhid olmamasıdır.
    Batı’da sekülarizmin ilk kıvılcımları, zühd karşıtı olanlardı. Yani dünyayı terk etmekten söz eden zühdü bir kenara itip dünyayı ciddiye almaktan bahsediyorlardı; üstelik bütün anlamlarıyla: Siyaset, ekonomi,eğitim, bilim, sanat, teknoloji vs. gibi alanlarda rasyonel müdahaleye yönelinmeliydi.
    Sekülarizmin en az iki kısmı var. Biri siyasi sekülarizm, diğer ise felsefi sekülarizm. Siyasi sekülarizmin manası açıktır. Dini devletten ayırmak. Bu dünyanın idaresini, öteki dünyadan koparmak. Buna göre sadece şu anki tek dünya vardır ve biz insanlar onun hâkimiyiz. Orada temel, aklımızın hükmetmesidir. Yani devletin meşruiyetini dine dayandırmamalıyız.Devlet dinlere karşı tarafsız olmalı, toplumun yasalarını şeriattan çıkarmamalıdır.
    Felsefi sekülarizmde ise Tanrı yoktur. Doğa ötesi yoktur. Ahiret yoktur. Bu sekülarizm, natüralizme ve materyalizme yakın bir şeydir. Siyasi sekülarizmde Tanrıyı reddetmek zorunda değilsiniz. Sadece siyasi işlerde Tanrıya ve dine başvurmazsınız, o kadar. Ahreti reddetmek zorunda değilsiniz. Sadece ahretle bir işiniz yoktur. Ama felsefi sekülarizmde yargıda bulunursunuz ve yargınız da reddetme yönünde olmalıdır. Dinleri gerçekten yoksun sayarsınız. M. Weber modernite için “büyü bozumu” derken bunu kastediyordu. Fakat burada büyük bir soru ortaya çıkar: Sekülarizm neden 16. yüzyıldan bu yana Batı ülkelerinde biçimlendi de İslam dünyasına ve Doğu’ya ayak basmadı?
    Sekülarizmin Batıda Filizlenmesinin Sebebi Neydi?
    Bu babta ilk sözüm şudur ki, sekülarizm Batıda doğal bir doğumla ortaya çıktı. Yani bu çocuk, Batı’nın tarih rahminde gerekli devreleri kat etti ve olgunlaştıktan sonra bu dünyaya ayak bastı . Böyle olunca da doğumu sıkıntılı ve kanlı olmadı. Bu konunun iki nedeni vardır. Birinci neden, bilim ve dinin karşılaşmasıve çatışmasıdır. Bilim ve din çatışması, Avrupa tarihinde hayli kader belirleyici bir çatışma oldu. Bu çatışma da öyle komplo, kasıt, Tanrıdan kaçış gibi şeylerle yürümedi. Aksine, son derece doğal bir çatışmaydı. Doğa bilimlerinde gelişmeler meydana geldi. Jeolojide, biyolojide, astronomide vs. Kitab-ı Mukaddes’in özüyle çelişen yeni bilgiler edinildi. Bu aykırılıklar giderek arttı. Öyle ki artık gizlenemez ve inkâr edilemez bir hal aldı. Kopernik, Kepler, Galile, Newton ve onlardan sonra da Darwin ve Bouff on geldi. Bunların bir kısmı dindar ve Allah’a inanan kişilerdi. Mesela Galile böyle biriydi. Kopernik’in keşiş geçmişi vardı. Kepler, avami dindarlıktan birkaç adım daha beri taraftaydı ve hurafelere inanan biriydi. Ama işin sonunda bunların ortaya koyduklarının hiçbiri Kitab-ı Mukaddes’in içeriğiyle bağdaşmıyordu. Özellikle de yerin, Güneş’in ve yıldızların hareketi konusundaki söyledikleri. Kilise bir süre bu düşüncelere hoşgörülü davrandı. Ama sonraları çatışma ateşi iyice alevlendiğinde Kilise ve Kitab-ı Mukaddes’in konumu, artık çatışma öncesindeki dönemine hiçbir zaman dönemeyecekti. İnsaf etmelidir ki Kilise’nin bilime olan düşmanlığı asla aşırılığa kaçmamıştı. Nitekim Kilise Kopernik’in kitabının yayınına izin vermişti. “Cisimlerin Dönüşü” kitabı açık biçimde yerin hareket halinde, Güneş’in ise sabit durduğunu ifade ederek yanlış bilgiyi düzeltti. Oysa Kitabı-ı Mukaddes’e göre Güneş dönüyor, yer ise sabit duruyordu. Kopernik’in 16. yüzyılda 400 adet basılan kitabının 200 nüshası hala duruyor. Galile’nin öldürüldüğü, idam edildiği filan hepsi efsanedir. Doğrudur, Galile’ye ev hapsi verildi ama Kilise, Kopernik’in kitabına da basım izni verdi. Sadece kitabın başına bir sunuş yazdılar. O sunuş yazısında önemli olan nokta da şuydu: “Bu kitapta anlatılanlar hakikatin kendisi değil, sadece bir teoridir.” Bu da hoş ve akılcı bir tedbirdi.
    Aklın keşifleri ve sağda solda meydana gelen kaba muameleler Kitab-ı Mukaddes’in itibarını sarsmaya başladı. Din artık eski iktidarını, konumunu ve saygınlığını yitiriyordu. O andan itibaren artık toplum ve siyaset hayatının eski oyuncuları sahneden çekilmeye başladı. Din, güçlü olduğu zaman boyunca siyasette varlık gösterdi. Ama iman darbe aldığı ve eski yerini kaybettiğinde bu güçlü oyuncunun rolü de kendiliğinden azalmış oldu. Hiç kimse dini siyaset sahnesinden çıkarmış değildir. Kendisi zayıfladı ve kenara çekildi. Bu nedenle bunun doğal bir doğum olduğunu söyleyebiliyoruz. Siyaset meydanı, güçlülerin oyuncu olabildiği bir alandır. Din güçlüyken hiç kimsenin onu siyasete davet etmesine ihtiyacı yoktu. Ama zayıfladığında kendiliğinden oyundan çıktı. Yine hiç kimsenin onu oradan çıkarmasına ihtiyaç kalmadı.
    İkinci neden Hıristiyanlık içinde yaşanan ayrışmaydı. Yani Katolikliğin yanında bir de Protestanlık ortaya çıktı. Protestanlık Kilise’nin iktidarını azalttı. Protestanlığın Kilise’nin karşısına dikildiği doğrudur. Kitabı-ı Mukaddes’i Almancaya tercüme eden ve herkesi kendisinin din adamı olarak isimlendirerek Kilise’nin otoritesini inkâr eden ilk kişi Martin Lüther’dir.
    Bu iki olay Hıristiyan Kilise’nin zaafa uğramasına ve güç oyunundan çıkmasına neden oldu. Kilise’nin iktidar oyununun dışında kalmasının anlamı ise din ve devletin birbirinden ayrılmasıdır. Bazı kimseler sanıyor ki, Avrupa devletleri kalkıp anayasalarına dinin siyasetten ayrılması gerektiğini yazdılar. Asla böyle olmadı. Avrupa anayasalarında çok sonra görünen bu ilke, bu olayların sebebi değil, sonucudur. Netice itibariyle, doğmuş bulunan bu sekülarizm hoşgörülü bir sekülarizmdi, çatışmacı değildi. Çünkü biliyordu ki, din zayıftı ve düşene bir tekme daha vurulmazdı. 30-40 yıl öncesine kadar bütün sosyologların inancı, sadece Hıristiyanlığın değil, bütün dinlerin zayıf düştüğü yolundaydı. Tarihin siyasi sekülarizme doğru hareket ettiğine inanıyorlardı. Siz olsanız, zayıf düşmüş bu oyuncuya nasıl davranırdınız? Hoşgörülü davranır ve bunların tehlikeli olmadığını, zarar veremeyeceğini söylersiniz. Dersiniz ki, bırakın camilerini, kiliselerini yapsınlar. Bırakın ilahilerini okusunlar, mersiyeler okuyup matemlerini tutsunlar.
    Sekülarizm, dinlere karşı tarafsızlığı temel alır ve hepsine aynı gözle bakar. Sekülarizm açısından toplumda Bahaîlerin, Hıristiyanların, Müslümanların, Yahudilerin veya Zerdüştilerin bulunmasının hiç farkı yoktur. Çünkü bunların hepsini tarihin yere serdiğini düşünür.
    Sekülarizm, bu anlamda hem din ve devletin birbirinden ayrılmasını, hem de dinlere karşı tarafsız olmayı ifade eder. ABD’nin eski dışişleri bakanı Calin Powel, iftihar duyarak diyordu ki, bugün Amerika’da kiliselerin yanında Müslümanların mescitlerini de, Yahudilerin mabetlerini de görebilirsiniz. Hepsi barış içinde bir arada yaşarlar. Bu tabii ki övünülecek bir şey ve çok güzel bir tablo.
    Ama sekülarizm hızla yeni bir döneme giriyor. Ben buna, hoşgörüsünü kaybetmiş ve bütün dinlere karşı aynı gözle bakmayan sekülarizm diyorum. Bu sekülarizm, kuşatıcılık ve hazmetme kabiliyetini kaybediyor. Adeta sekülarizmin düşmanlarına teslim oluyor. Bunun bir örneği, Fransa’da devlet okullarında kız çocuklarının başörtüsü sorunudur. Yahut Tony Blair’in, “Bizim değerlerimizi kabul etmeyenler Britanya’yı terk etmelidirler” sözü gibi.
    Türkiye’nin hesabı kitabı, bu açıdan bakıldığında, başka her yerden çok daha açıktır. Dindar birisi cumhurbaşkanı oldu diye bazı kesimler sekülarizm adına sokaklara dökülüyor. Batı medyası da bu ateşin üzerine benzin döküyor.
    Bu çatışmacı sekülarizmin kökeni nedir dersek; birincisi, sekülarizmin sırtını dayadığı tezlerden biri yanlışlanmış durumdadır. Siyasi sekülarizmin dinin devletten ayrılması anlamı vardır tabii ki. Ama bir de, dinlerin giderek zayıflayacağı yönünde tarihsel bir öngörüsü vardır. Fakat bu öngörünün yanlış olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Son 20-30 yıldır önde gelen sosyologların, dinlerin güçlenmekte olduğuna dair açıklamalarını işitiyorsunuz. Sebebi bir yana, bu durum aynen yaşanıyor.
    Sosyolojide hep ABD’nin istisna oluşturduğundan söz edilir. Çünkü ABD’de din diyanet hayli kuvvetlidir.
    Ama şimdi aynı hal, her yerde görülüyor. Peter Berger ve Jose Casanova gibi isimler açıkça diyorlarki, sekülarizm tarihin kaderi değildir. Aynı şekildeMarksizm’de de deniyordu ki, sosyalizm tarihin sonundakikaderdir. Ama gördük ki hiç de öyle değil.
    Dinler canlandığında onlara karşı hoşgörülü davranılıpdavranılmayacağı belli değildir. Bu, liberalizmve sekülarizmin her ikisine de yöneltilen eleştiridir.Sekülarizmin zayıf dinleri yutmak için sindirim sistemihayli güçlüydü. Ama güçlü ve iri dini yutamaz veboğazından aşağı indiremezdi. Bu nedenle de çatışmayıseçti. Bu durumda yeni bir teori gerekecektir.Beyefendilerin üzerinde çokça durdukları el-Kaide vebenzerlerine bakmayın. Çünkü her şeyden önce bunlarkuşatıcı hareketler değildir. İkincisi, küçük bireristisnadırlar ve kalıcı değildirler.
    Dinlerin güçlenmesiile kastedilen bu örgütler değildir.Dinlerin yeniden nasıl olup da canlandıklarısorusuna Amerikalı sosyologlar, ortaya “kimlikbunalımı”nın çıktığı cevabını veriyorlar. Bir diğer izahda maneviyat krizidir. Adı ne olursa olsun bazı sebeplerbulunduğu kesindir. Bu sebepler ne olursa olsun,sonuç, gözümüzün önündeki şeydir.
    Amerika, Afganistan ve Irak’a saldırdı. Her iki ülkede yeni anayasasına kanunların Şeriat’tan alınmasıgerektiğini yazdı. Amerikalıların muhayyilesininalmadığı bir şeydir bu. Yani Irak’ta Saddam’ın sekülarizmi,mevcut antisekülarizme dönüşmüş durumdadır. Afganistan’da da yasaların Şeriat’a aykırıolamayacağı kayda geçildi. ABD’de Bush’a ikinci birdönem için oy verilmesinin nedeni, onun çok dindarbiri olduğunun, Tanrı ile ilişki içinde olduğunun düşünülmesidir. Dinî azınlıklar bugün kimliklerini dahaçok hissediyorlar. Başörtüsüne karşı takınılan tavırlar,onu bir kimlik meselesi haline getirdi. Daha öncebaşörtüsü, her Müslüman’ın kendisini yerine getirmekleyükümlü gördüğü namaz ve oruç gibi dinî bir konuydu. Bu meselenin bir başkasıyla ilgisi yoktu veiddiası da bulunmuyordu. Herhangi bir tezahürü deyoktu. Müslümanlar vazifeleriyle amel etmek olarakbakıyorlardı meseleye. Fakat hâlihazırda başörtüsüsorunu, kimlik sorununa dönüşmüş vaziyettedir.
    Dinin iki yönü vardır: Kimlik ve hakikat. Çatışmacısekülarizm, ne yazık ki, dinin kimlik yönünü dahabaskın yapmıştır. Bu hem dine zarar veriyor, hem desekülarizme.
    Dinin güçlü olduğu Türkiye gibi ülkelerde sekülarizmitepeden inme, çatışma ve tahakküm ile dayatmakasla mümkün değildir. Sekülarizm, söylediğimgibi, Avrupa’da doğal bir doğumdu. Din zayıfladı vesiyaset oyunundan çekildi. Ama Türkiye’de din zayıfdeğildir. İran’dan bile fazla cami var bu ülkede. 30 yılönce Türkiye’ye gittiğimde İstanbul camilerinde namazkılanların ne kadar çok olduğunu görmüştüm. İran’a döndüğümde Türkiye’de mutlaka bir gelişmeninyaşanacağını söyledim. Türkiye’de Müslümanolması nedeniyle kimseye ödül vermiyorlar. Bunarağmen Cuma ve cemaat namazlarına hücum ediyorinsanlar. Bu da gösteriyor ki din orada dipdiridir. Dinincanlı ve güçlü olduğu bir yerde kesinlikle eli siyasette ve iktidarda olacaktır. O vakit böyle bir yerdegelin de sekülarizmden dem vurun bakalım. Bu durumdasadece çatışmacı sekülarizmden söz edilebilir. Yani dava peşinde koşan ve hoşgörülü olmayan bir sekülarizmdir bu. Avrupa devletlerinde hükümetleryavaş, yavaş güçlü dinî azınlıklarla karşılaşmaya başladılar. Bu nedenle hoşgörülerini kaybetmek üzereler. Hoşgörülü sekülarizmleri, çatışmacı sekülarizme dönüşüyor. Çünkü sekülarizm, dinleri hazmetmekiçin belli bir hazmetme kapasitesine sahip olmalıydı.Yoksa maksat, kendisinin de başka dinleri reddedenbir tür dine dönüşmesi değildi. Hem dinlere yöneltilen eleştiriye ne oldu? Mesela İslam devlet Yahudilere veya Hıristiyanlara iyi muamele etmiyor, onlarıeşit görmüyor ve Müslümanlara verdiği özel haklarıbaşkalarından esirgiyorduysa ve bu yüzden eleştiriliyorduysa,şimdi sekülarizm de giderek aynı işi yapmayabaşlamışsa, seküler olmayanlara iyi davranmıyorve bazı haklarını onlara vermiyorsa yeniden başadönmüş sayılmaz mıyız?
    Aslında sekülerlere eleştirim, neden seküler olduklarınayönelik değildir. Ben, neden yeteri kadarseküler olmadıklarını eleştiriyorum. Tıpkı liberalleride neden liberal oldukları için değil, neden yeteri kadarliberal olmadıkları için eleştirmem gibi.
    *Abdülkerim Suruş bu konuşmayı, bir grup üniversite öğrencisi ve Müslüman aydın tarafından 2 Ağustos 2007 tarihinde Paris’te düzenlenen konferansta yapmıştır.
    Abdulkerim Suruş
  • Bireyin özel alanını didiklemeye devletin de, kurumların da, kişilerin de hakkı yok.

    İsteyen din değiştirir, isteyen cinsiyet değiştirir, isteyen taşınır, isteyen istediğini yapar.

    Yeter ki ötekinin özel alanına girmesin, sınırlarını ihlal etmesin....