• "Yumuşak huylu insanlar güçlü olmak zorundadır ve barış isteyenler bir kavganın içindedirler... Görünmeyeni yenmek mümkün değildir. İnsanlar öldürülebilir ama içlerindeki Tanrı öldürülemez. Bir halk yenilebilir ama ruhu asla."

    Kendimizi çıkmazda, karanlıklar içinde, çaresiz hissettiğimiz dönemler olur. Bu dönemlerde karşımıza çıkan bir dost, bir arkadaş, bir tebessüm, güzel bir çift söz yüzümüzü aydınlatır; bazen de bir kitap çıkıverir karşımıza ve kafamızda dönüp duran soruları bir bir açıklığa kavuşturur.

    Stefan Zweig'e ait, Can Yayınları'ndan çıkan "Vicdan Zorbalığa Karşı - Ya da Castellio Calvin'e" adlı kitabı da yaşamakta olduğumuz dönemi anlama bakımından bir gemici feneri niteliğinde. Cenevre'de 1536 yılında iki din adamının, Calvin ve Castellio'yu karşı karşıya getiren yaklaşık yirmi yıllık bir dönem anlatılır kitapta. Cenevre, Calvin'in baskıcı rejimine boyun eğmiştir ancak Castellio bu baskılara karşı koyar.

    Stefan Zweig, Calvin'i "... uyumlu davranmanın her biçimine ilk olarak karşıdır. O tavsiyede bulunmaz, sadece emretmek ister" diye tanımlar. Zweig kitleler üzerinde uygulanan baskı ve şiddete ilişkin tespitler yapar: "Her tür insancıllığı zaaaf diye alaya alan zorbalık müthiş bir kuvvettir. Sistemli bir biçimde düşünülüp tasarlanmış, despotça uygulanan devlet terörü, bireyin iradesini etkisiz hale getirir, her toplumu çözer, altını oyar... Örgütlü bir korku rejimi mucizeler yaratır."

    Şu anda Dünya'da yaşıyor ve durumu analiz ediyor gibi geliyor insana...

    Cenevre meclisi tarafından göreve çağırılan Calvin, tüm yetkilerin kendinde toplanması ister ve kabul ettirir. "Hiçbir diktatörlük, güç olmaksızın düşünülemez ve ayakta kalamaz. Gücü elinde tutmak isteyen cezalandırma yetkisine de sahip olmalıdır."

    Kitaptan hiç söz etmeden, bu görüşleri kendi görüşüm gibi yazmış olsaydım, bugünü iyi analiz eden biri olarak görülebilirdim. Ancak neredeyse 500 yıl önce yaşananlar nasıl da örtüşüyor günümüzle...

    Sadece iktidarın tavrı ile sınırlı değil Zweig'in tespitleri. Zorbalığa karşı durmak isteyenlerin çaresizliğinin nedenlerini de çok iyi açıklıyor:

    “…bir uyanış başlar. …yaygınlaşır ama bir yere odaklanamaz. Bu durum daima, geçici de olsa diktatörlerin lehine işler, sayıca çoktan azınlığa düşmüş olsalar bile bu, onların egemenliklerinin güvencesidir; askeri nitelik kazanmış iradeleri, birlik, bütünlük ve düzenli bir görünüm sergiler. Oysa karşılarındaki irade farklı yönlerden gelmekte ve etkisini farklı biçimde göstermektedir.”

    “Bir araya yığılmış bir küme, militarize olmuş bir orduyla, örgütlenmemiş bir memnuniyetsizlik örgütlü bir terörle asla baş edemez.”

    İncelememi kitabın ne kadar harika olduğunun daha iyi anlaşılması için; Thomas Mann'ın, Stefan Zweig'e gönderdiği bir mektupla bitirmek istiyorum.

    Thomas Mann, Küsnacht'tan (30 Mayıs 1936) şöyle yazar:

    "Sevgili ve çok değerli Herr Stefan Zweig;
    Uzun süredir sizin Castellio gibi, içeriğine ve biçimine bu denli kaptırarak heyecanla okuduğum bir kitap olmamıştı! Bu bir sansasyon, son derece heyecan verici, günümüze ait nefreti ve sempatiyi tarihsel bir nesne üzerinde odaklıyor ve bize şunu öğretiyor: hep aynı şey. Bu ise bir yandan umudu yıkarken diğer yandan umut vermektedir de. Castellio hakkında bir şey bilmiyordum, onu tanımış olmaktan dolayı gerçekten mutluyum; eskilere dönüp yeni bir dostluk kazanmış oluyorum. Kitabınıza ve size teşekkür ederim... Hane halkımdan ve benden iyi dilekler, içten selamlar."


    S.Y.
  • Kişisel mülkiyetin, aristokrat kesimin ve paranın olmadığı, herkesin üretime eşit oranda katılıp ortak değerlerden eşit olarak faydalandığı, para ve maddiyatın aşağılandığı için memurların rüşvet almayıp yargıçların dürüst karar verdikleri, din vicdan ve inanç hürriyetinin olduğu yani aslında olmayan Ütopik bir yerin anlatıldığı kitap. Thomas More en eski sosyalist, hümanist ve eşitlikçi düşünür. Din ile ilgili tutucu görüşleri reformist olmasını engellemiş.
  • Bu sıra kutsal kitaplari merak ettim. En baştan yani Tevrattan başlayayım dedim. Degistirildigi düşünülse de nihayetinde kutsal kitap diye geçiyor ve insan iyilik, güzellik vb şeyler görürüm diye acıyor kitabı. Lakin ardından:

    - Lut peygamberi uyutup, babalariyla ilişkiye giren Lut'un kızlarını,
    - İbrahim peygamberin kendi caninin korkusuyla karısını kardeşi olarak tanıtmasi ve bunun sonucunda kralın Ibrahim'in karısıyla evlenmesini,
    - Tanrının emriyle Israillilerin şehirleri içindeki çocuklar,kadınlar ve hayvanlarla beraber yakmasi, tek bir canlı dahi birakmamasini,
    - Yakup'un annesiyle beraber plan kurup babasını kandirip kutsanmasini saglamasini,
    - Davud peygamberin damda gezinirkene evli bir kadını duşta çıplak görmesi onunla yatmasi ve kadının kocasını öleceğini bile bile sefere gonderip oldurtmesini,
    Vb. görünce insan şok oluyor. Yok artık bu kadarı da olamaz diyor. Kutsal kitap olmasa bir nebze dersin ki: "Ya Israilogullarinin tarihini anlatan bir kitaptır, hoş şeyler değil" deyip geçersin. Lakin adı kutsal kitap ve bu garip şeyleri peygamberler yapıyor. İşte bu acayip bir durum.

    Bu absürd durumlar dışında iyi şeyler de var.
    - Oldurmeyeceksin
    - calmayacaksin
    - zina etmeyeceksin
    - komşunun hakkını gozeteceksin gibi
    Lakin okudukça anlıyorsun ki bunlar sadece kendi aralarında geçerli. Diğer kavimleri öldürebilir, mallarını calabilir, onlara tecavüz edebilir, onlardan faiz alabilirsin ... Yani tanrı Israillilerin tanrısı ve tüm güzellikler İsrailliler'in; diğer uluslar, kavimler de ezilesi birer böcekler gibi...

    Jose Saramago, kitaplarında bu absürd durumları hikayelestirmisti ve okumuştum ancak demiştim; yazar abartmış olabilir. Az bile yazmış bence. Adamı baya da elestirmisler, dini asagiliyorsun, alay ediyorsun diye, o da ülkeden uzaklaşmış hayatının sonlarına doğru. Bence Saramago reis dinle alay etmiyor, din insan akliyla alay ediyor. Saramago reis de muhtemelen bunu dusunmustur.

    Kitabın yarısı sıkıcı tekrarlardan oluşuyor. Diğer yarısının bir kısmı, sunu tarifleri, marangozluk işleri gibi. Ondan 1000 küsür sayfa full okudum lakin ondan sonra artık speedi ×2 ye alıp devam ettim. Çünkü peygamber değişiyor ancak durumlar değişmiyor; Vahşet, cinayet, tecavüz vb... İnsan da artık daralmayâ başlıyor. Son olarak İlyas göklere çekiliyor. Ve kitabın sonunda beklenen Mesih olarak da İlyas dönecek deniyor. Bunu bilmiyordum. Yani bir Mesih beklediklerini biliyordum lakin bunun adının İlyas olduğunu bilmiyordum. Ne diyelim beklesinler. Zaten herkes bir Mesih- kurtarıcı bekliyor. Saygı duyarım. Lakin tasviyem şudur: Mehdi, Mesih, kurtarıcı beklemeyin boşa kimse gelmeyecek bence, kurtarırsa insanlığı ortak akil ve vicdan kurtaracaktir.

    Keyifli okumalar -mumkunse tabi- ...
  • Aklının ve kalbinin aynı anda çalışması için gerekli olan ayraç ise vicdandır.
  • Her şahsın, fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır; bu hak, din veya kanaat değiştirmek hürriyeti, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca, açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle izhar etmek hürriyetini içerir. #dünyainsanhaklarıgünü ‘
  • Aslında bu kitabın incelenmesini yazmak için çook da geç kaldım.Ama bir yerden de başlamak gerekiyor.Okuduktan hemen sonra yazsam daha da güzel olurdu.
    Serenad...Kitabın ismini duyup içeriğiyle ilgili pek de bilgi sahibi olmayanlar için,kitabın ismi çok da bir anlam ifade etmiyor.Kitabın son sayfalarına bu ismin ifade ettiği anlamını daha çok anlıyorsunuz. Kitaba böyle bir isim koymak bence çok güzel olmuş.
    Bazı fikirlerimi bana daha çok hatırlatıp pekiştirmek için çok yerinde bir tercih oldu bu kitabı okumak.İyi ki de ertelememiş.Hemen okuyup hafızamın bir yerine kaydetmişim bu eseri.
    Farkında olmadan çevremizdeki ırkçı ifadelere karşı duyarlı davranmadığımızı, umursamadığımızı ben bu kitapta fark ettim.Ve aynı zamanda bu kitapla birlikte Hitler'in Kavgam'ını da okuyordum ben.Çocukluğumuzdan beri ne kadar ırkçı,kinci ve özellikle ön yargılı ifadelere maruz kaldığımızı,maalesef ki bunların da normalleşmiş olduğunu üzülerek bu son yılda farkına vardım.Ve hayatıma ekleyeceğim noktalardan birisi de bu.Bu ırkçılık konusuna daha duyarlı davranacağım,insanlara bunu anlatmakla da uğraşacağım.Tabii bu gibi şeylerin sonucunda, sonumuz; enternasyonel, muhalif ilan etmek oluyor.İnsanlar vicdanını dinlemiyor dünyada.
    Ben inanan bir insanın inandıklarını öne sürerek ırkçılığa bürünüp çeşitli kalıplar uydurmasını da hiç anlamıyorum.Hangi ırktan olacağımızı,hangi coğrafyadan dünyaya bakacağımızı biz belirlemiyoruz.Kur'an,Yahudiler'den bahseden bazı ayetler de bence yanlış yorumlanıyor.Bir Tanrı'nın kendi yaratmış olduğu bir halkla-- ki hepimiz Adem'den geliyoruz-- ayrımcı bir ifade kullandığını düşünmüyorum. İbni Haldun'un söylemiş olduğu gibi ''Coğrafya kaderdir.'' Bu çok sevdiğim, kendime sürekli tekrarladığım bu sözü, Livaneli'nin kitabında yer vermesi beni çok mutlu etti.
    Dünyayı sarıp geçmiş ırkçılığın önüne geçmek sanırsam çok zor.
    Bu kitabı bir arkadaşla aynı zamanda okuyorduk ama tamamen farklı bakış açılarıyla.Onun ilk okuduğu Livaneli kitabıymış benimse altıncı. Ona göre; Livaneli bu kitapta ''rengini belli etmiş'', bana göre ise toplumun yarası olan,toplumla ilgili olan konulardan bahsetmiş,diğer kitaplarında olduğu gibi.
    ''Rengini belli etmek'' ben bu ifadeyi benimsemediğim yazarlar için mesela Mustafa Armağan için bile kullanmadım.İnsanın fikrini ifade etmesi neden rengini belli etme oluyor? Bu taraflılık neden? Bir insan--- sadece haksızlığa uğramış bir insan --- kim olursa olsun,isterse suçlu biri olsun, haksızlığa uğradığı bir konu olduğu zaman,teferruatlar bu kadar önemli mi? İşte bu esnada Livaneli cevap veriyor bize:
    '' -Aramızdaki temel fark ne biliyor musun? Sen insanlara baktığın zaman üniformalar,bayrak ve din görüyorsun.
    - Peki, sen ne görüyorsun bakalım?
    - İnsan sadece insan. Seven, acı çeken, acıkan,üşüyen, korkan bir insan.
    Livaneli, bu kitapta ön yargılardan bahsediyor.Demek ki vicdan bağlı olunca sözler tesirli olmuyor.
    Neyse kitaba dönelim; kitap, birbirinden farkı 3 kadından bahsetse de aynı duyguda buluşuyor.Üçünün de hayatlarının mahvolmasına sebep olmuş aynı duygu: İKTİDAR HIRSI...
    Ve bunu da oluşturan benlik...
    .Bu kadınların hepsi farklı din ve dillerden.Ama ne çok ortak yanları var. Kitapta bize hatırlatılan,benim gibi bazılarının da yeni duyduğu yaşanıp unutulan olaylardan,unutulan 750 insandan,unutulan 6 milyon kişiden bahsediyor: Struma,Kırım Türkleri ve Hitler'in yaptığı katliam.
    Devletlerin çıkarları için masum insanların ölümüne imza attıklarını ortaya koyuyor. Livaneli,şu sözcüklerle isyanın belli ediyor:
    ''Diyorum ki,savaş kararı alacak olan liderin,mesela George Bush'un,bu kararı almak için bir çocuğu elleriyle öldürmesi şartı konsa.Nasıl olsa binlerce çocuğun idam kararını imzalıyor,bunu yapmak için tek bir çocuğun canını alması gerekse.İyi olmaz mı? Çünkü kendileri sıcak ofislerinde bir imza atıyor,bir damla kan bile görmeden yaşıyorlar.Ama bombardımanlarda yüz binlerce kadın ve çocuk ölüyor.Başkanın suçu yok,emir kulu pilotun suçu yok,o zaman suç kimde abi? Bu insanları basılan bir düğme mi öldürüyor? ''
    Çocuklar ölmesin diyoruz,pardon; bu söz bile Türkiye'de ve aynı zamanda dünyanın bazı yerlerinde suç ve terörizm olarak algılanıyor.
    Ben savaşın hiçbir durumda mübah olduğunu düşünmüyorum.İsterse bütün dünya savaş çığırtkanlığı yapsın,ben tek kalayım.Sadece istediğimiz şey;insanların katledilmemesi...

    Kitapta sözü edilen diğer olaylardan biri; Atatürk döneminde Türkiye'ye gelen yabancı akademisyenler...Ve Aynştayn'ın Atatürk'e yazdığı o meşhur mektup.Sürekli haber başlıklarında denk gelip bir türlü ayrıntısına bakamamıştım.Bu kitapta tekrardan karşıma çıktı,çok da iyi bir şekilde. Hitler olmasaydı bu profesörlerin Türkiye'ye gelmesinin zor olacağından bahsediyor kitap.
    Son olarak şunu diyorum:
    Okuyun ve siz de gerçekleri unutmayın hiçbir zaman,unutulanları da anın.
  • Alfred Fouillee tarafından yazılan Avrupa Milletleri Ruhiyatı isimli kitabı çok enteresan bulmuştu.
    Kitabın son sayfasına "bir gecede okudum, 4/5 eylül" diye not düşmüştü.

    1923'te okuduğu bu kitapta, şu satırların altını çizmişti.
    • Her ulus, kendine özel duyguya sahiptir.
    • Her ulus, dini kendine uydurur.
    • Din felsefesi, ulusun hayata ne gözle baktığını gösterir, hayata ve evrene verdiği değer, o ulusun mutluluk ve felaketi üzerinde etki yapar.
    • Yoksul bir ulus, parlak nutuk ve hutbelerden çok, işe muhtaçtır.
    • Bazı nüfuzlu aileler, bireylerinin bir kısmını bir partiye, bir kısmını diğer partilere sokarak, iktidar mevkiine hangi parti gelirse gelsin, aileden bir kısmının yüksekte kalmasını sağlarlar.
    • Burjuva, büyük politikacıdır, siyasidir, hilekâr hesapçıdır, menfaat sağlıyorsa nefretini bile saklayabilir.
    • Uluslar asla unutmamalıdır ki, ulusal büyüklüğün tek koşulu, dayanıklı ahlak karakterine sahip olmaktır.
    • Bir ulus, ancak vicdan sahibi olarak yaşayabilir.
    Yılmaz Özdil
    Sayfa 288 - Kırmızı Kedi