• Çocukluk Yılları

    Bu benim hayat hikâyem... Gece gündüz yaşadığım her şeyi buraya yazdım. Allah ne güzel dosttur! Ben, son Arap uyanışını gerçekleştiren ve milletini uykudan uyandırıp devletlerini kuran Hüseyin oğlu Abdullah... Ben, yani Avn oğlu Abdülmuîn oğlu Mekke emiri Muhammed oğlu Ali oğlu Hüseyin oğlu Abdullah. Annem Abdullah oğlu Haşan oğlu Muhsin oğlu Avn oğlu Abdülmuîn oğlu Muhammed oğlu Abdullah kızı Âbdiyye’dir. Mekkeli şerifler içindeki Abdullahlar, adlarını bu Abdullah’tan alırlar. Mekke-i Mükerreme’de doğdum [Şubat 1882]. Kendimi ilk olarak Taifte emeklerken hatırlıyorum. Bunu çok iyi hatırlıyorum, çünkü evimize gelen bir kadın beni görünce basamaktan düşeceğimi zannederek korkmuş ve “Sen kimsin?” diye sormuştu. Ben “Abdullah” diye cevap verince yerden kaldırıp içeriye sütannemin yanma götürmüştü. Aklımda kalan en eski hatıram budur. Annem vefat ettiğinde dört yaşındaydım. Beş yaşma girdiğim sıralarda babamın babaannesi Garm eş-Şehriyye el-Asbeliyye’nin kızı, Avn oğlu Abdülmuîn oğlu Muhammed oğlu Ali’nin ihtiyar annesi Saliha beni gözetimine alıp tam bir Arap terbiyesiyle yetiştirdi. Yanında bu kadının kızı ve aynı zamanda babamın halası olan Avn oğlu Muhammed kızı Hayyâ da vardı. Her ikisi de bana çok iyi baktılar. Bunlar ve diğerleri, Benî Şehr kabilesinin ve Hicazlı aşiretlerin kadınlarıydı. Hep aralarında bulunuyor ve aşiretler arasındaki hadiselerle ilgili anlattıklarına kulak kabartıyordum. Bazen Vehhâbîlerin ilk ortaya çıktığı dönemlerden bahsederler ve Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşanın Vehhâbîliği kovmak için Hicaz’a saldırması üzerine çıkan savaşı anlatırlardı. Bazen de bizim kabilemiz Zevî Avn ile Mekkeli diğer bir kabile olan Zevî Zeyd arasındaki mücadelelerden bahsederlerdi. Bu sohbetlerde okudukları kahramanlık şiirlerini hâlâ hatırlarım. Okul çağı geldiğinde rahmetli hocamız Şeyh Ali Mansûrî’den ders aldık. Bu hoca Mısır’daki Mansûra şehrindendi ve aynı zamanda babamın Kuran hocasıydı. Hoca eski usule göre ders veriyordu. Bildiği tek yöntem, öğrenciyi korkutmak ve yıldırmaktı. Tehdit için falakayı (el-feleke), yani öğrencinin ayaklarını bağlayıp sopalama yöntemini kullanıyordu. Bu yüzden hocadan ve dersten kaçmıştım. Ya yaşımın küçüklüğünden dolayı yahut yukarıda adını andığım büyük babaannem Saliha bint Garm’m koruması sayesinde kimse bana ilişmedi. Bir yıl sonra Taifte [Kuran] okuma derslerine yeniden başladım. Mekke’deki hocadan kaçmıştım. Ama Taifteki hocam büyük âlim Şeyh Yasin el-Besyûnî idi. Şeyh Yasin, aynı zamanda babamın ve maiyetindekilerin imamıydı ve bu göreve babam Mekke şerifi olduğunda da, Arap kralı olduğunda da devam etti. Şeyh Yasin bana çok iyi davranıyor ve okumaya teşvik ediyordu. Ben de, develeri çok sevdiğim için derse katılmam karşılığında kendisinden bir deve istemiştim. Bir gün bir de baktım ki okuma salonunun yanına benim için bir deve bağlamış! Artık hoca deveye ot veriyor, ben de deve otunu yiyene kadar başından ayrılmıyordum. Hocalar ve ilköğretim hakkındaki olumsuz kanaatlerimin giderilmesinde Şeyh Yasin in ve bu devenin çok etkisi olmuştur. Kardeşim rahmetli Melik Ali b. el-Hüseyin okuma yazmada benden öndeydi. Ben elifbâyı yeni öğrendiğim zaman o Tebâreke cüzünü geçmişti. Eğitim hayatım işte böyle başladı. Mürselât suresine geldiğim zaman “Her biri sanki sapsarı erkek deve sürüleri gibidir” ayetini [33. ayet] okuyunca “cimâletün” kelimesi bana devemi hatırlattı. Ben de tutup sureyi ezberledim. Hocam bunun üzerine beni yaşıma uygun biçimde ödüllendirdi, bu hediye okuma aşkımı daha da artırmıştı. Bir miktar hafızlık da yaptık. Kardeşim rahmetli Melik Ali İsra, ben Ra‘d, kardeşim Faysal Araf suresine kadar ezberlemiştik. Hocam rahmetli Ali Mansûrî’nin eski ve yeni tarz okuma tekniklerini birbirinden ayırması güzeldi. Şeyh Yasin ise yumuşak yüzlülüğü ve küçük oyunları sayesinde bana yeniden okuma fırsatı açmıştı. Allah her ikisine de rahmet etsin ve Cennette güzelce ağırlasın. Bir yandan da hat dersi alıyorduk. İlk hat hocalarımız sırasıyla Şeyh Osman el-Yemeni, Şeyh Abdülhak el-Hindî ve Nuri et-Türkî Efendi idi. İlk hoca en huysuzlarıydı. İkincisi sülüs ve nesih hatlarını çok iyi biliyordu. Nuri Efendi ise Osmanlı rika hattının ustasıydı. Şeyh Osman her birimiz için günde yüz satır yazma ödevi veriyordu. Kendisiyle şöyle ilginç bir anım da vardır: Hocam rahmetlinin sürekli diş etleri kanar ve ağzı kokardı. Hokkalarımız eski tarzda yapdmıştı. Yani, hokkanın kenarında bir boru olur, koruma amacıyla kamış bunun içine yerleştirilirdi. Önceden kullanılmış kâğıtlar ise tasarruf amacıyla silinir ve aharlanarak tekrar kullanılırdı. Hocanın kötü bir âdeti vardı, daha doğrusu ağzı kanayıp koktuğu için bu adet çok kötü görünüyordu. Kamışı ağzına alarak tükürüğüyle ıslatır, bu yüzden de kamışların ucu kan olurdu. Dolayısıyla kamışı kullandıktan sonra tekrar hokkanın içine batırdığı zaman kan ve tükürük mürekkeple karışır ve pis bir sıvı oluşurdu. Bir gün dayanamayıp kölelerin bulunduğu iç avluya geçtim ve bir leğen dolusu çok acı kırmızıbiber buldum. Biberleri bir güzel öğüttüm ve rahmetli kardeşim Faysal’ın hokkasına doldurdum. Ertesi gün kardeşim benden sonra gelip yazdıklarını hocaya gösterirken bir köşede dikilip olacakları izlemeye başladım. Hoca kalemi ağzına alınca dişeti ve dudaklarında biberin acılığını hissetti ve rahatsız oldu. Derken durumu giderek kötüleşti ve su istedi, artık ağzı yüzü şişmişti. Hoca hokkayı kontrol etmek için bakınca bir de ne görsün: Ağzına kadar biber dolu! Hemen kardeşimi falakaya yatırdı ve cezalandırmak istedi. Kardeşim bir yandan ağlıyor, bir yandan da hiçbir şey yapmadığına yemin ediyordu. Bense katıla katıla gülüyordum. Hocanın yardımcısı beni görünce “Ne diye gülüyorsun?” diye azarladı. Hemen büyük babaannemin yanına kaçtım ve olanları anlatıp kardeşimi kurtarmasını istedim. Zaten o sırada biber leğeninin yanında ayak izlerimi görmüşler ve bu küçük oyunu kimin oynadığını anlamışlardı. Babam olanları duyunca beni çağırttı, ben yine babaannemin yanma sığındım. Bunun üzerine babam kendisi geldi ve cezalandırılmam için beni hocaya götürmek istedi. Babaannem beni babama vermiyor ve oyunumun sebebini dinlemesini istiyordu. Olan biteni babama anlatınca öfkesi geçti ve gülmeye başladı. Bu olaydan sonra Osman Hocaya bir kese dolusu para verdiler ve beni bağışlamasını istediler, hoca da bağışladı. Birkaç gün sonra olayı babamın amcası ve Mekke emiri rahmetli Şerif Avnürrefık b. Muhammed de duymuştu. Beni çağırttı, yanına vardığım zaman gülmeye başladı ve şaşkınlığını gizleyemeyerek “Ne akıllı çocuk!” dedi. Sonra da Şeyh Osman’ın ve diş doktoru Abdülgaffar’ın getirilmesini istedi. Hoca gelince Şerif “Osman Hoca! Gördüğün gibi sen bizim çocuklara hat öğretirken onlar sana nezaket öğretiyorlar. Abdülgaffar! Gel buraya da şu hocanın dişlerini söküver!” dedi. Bunu duyan hoca feryad ü figan içinde benden yardım istemeye başladı. Oysa Şerif sadece şaka yapıyordu, kendisi çok şakacı biriydi. Gönlünü almak için hocaya bin beş yüz riyal ödül verdi ve dişlerini tedavi ettirmesini istedi.
  • 239 syf.
    ·Puan vermedi
    * Türk edebiyatının en zor kalemlerinden biri olarak lanse edebileceğimiz yazar bu kitabında 73 bölümden oluşan küçük öyküler ve parçadan bütüne giderek tümevarımsal bir yol izlemiştir. Her bir öykü sonuca götürecek yapbozun parçalarıdır. Kitap için önemli noktalardan biri Oğuz Atay anısına ithaf edilmesidir.

    ** 1940-1980 yılları arasını kapsayan bu zaman diliminde toplumsal bir değişime, bu değişimle gelen gelişim ve atılımlara tanıklık ederiz. Romanın ana merkezinde Osman Yaylagül vardır. Hayatının büyük bölümünde devlet memuru olarak çalışan Osman iki lakabı vardır. Biri Topal diğeri kendisinin koyduğu Nijad. Osman'ın yer yer kendiyle konuşması, hesaplaşması, sorgulamaları yaşadığı hayatın en önemli ipuçları.

    *** Osman'ın toplumsal ilişkileri ve çevresi iki üç dostundan ibarettir. Kendisiyle aynı evi paylaşan Faik, aynı zamanda kentin savcısı Kemal. Kentin doktoru ve seçkin kişilerinden Doktor Doğan ve eşi Şukufe. Halk kesimi artık tek parti yönetiminden hoşnut değildir. İkinci partinin gerekliliği üzerinde durulmaktadır. Dış sebebler İkinci dünya savaşı, Türkiye'nin Nato üyeliği bu seçimi daha kararlı hale getirir ve Demokrat Parti'nin kuruluşu yaklaşır.

    **** Osman partinin örgütlenme işine kıyısından bulaşır. Asıl söz sahibi ve örgütleyen ise Savcı Kemal'dir. Parti 1946 yılında kurulur. Aynı yıl seçime girer ama başarısız olur. Başarısı için 4 daha beklemesi gerekecektir.

    ***** Kitabın en çelişkili, ayrıksı ve karmaşık karakteri kuşkusuz Faik'tir. Faik'in hayatı kendi kontrolünden çıkmıştır. Kendiyle uzlaşmaz bir yapısı vardır. Bu onu intihara götürecektir. Son mektubunu yakın arkadaşı Osman'a bırakacaktır. Osman evli bir kadın olan ve Doktor Doğan'ın eşi Şukufe(Viola) ile yasak bir aşk yaşar. Çok sonraları Savcı Kemal'den Faik'inde ona aşık olduğunu öğrenecektir.

    ****** Savcı Kemal ise lider kişilikli biridir. Etkisi altına alması için on dakika konuşması yeterlidir. 46 seçimlerinde başarısızlık onun iç dünyası açısından büyük kırılmalar yaratır. Bir akıl hastanesinde aklını kaybederek ölür. Virüs belli , suçlu belli, sanık belli ama ceza alan yok...

    ******* Kitabın büyük bölümünde Osman ve Viola'nın yasak aşkı ve birbirlerine olan bağlılıkları anlatılır. Osman'ın Ankara'ya Viola'nın İzmir'e taşınması ve başkalarınının bu aşkı duyma korkusu onları ayırır.

    ******** Zaman ve mekan belirsizliği, karakterlerin karmaşıklığı, bilinç akışı tekniği, iç içe geçmiş olaylar ve öyküler kitabı zorlaştıran etkenlerden. Tek okumayla anşılacak cinsten bir kitap değil. Türk edebiyatının en zor metinlerin diyebilirim. Hatta en başta sayılabilir. Bu parametler çevresinde bile okunması elzem Türk edebi eserlerden. Okuyun...
  • Her şeyi çok abartıyoruz. Hayatımızdaki en ufak anlara bile sanki hayatımızın dönüm noktasıymış gibi davranıyoruz. En güzel yaşlarımızı saçma sapan bir sınav sistemi içerisinde heba ediyoruz. 17-18 yaşlarımıza dair anılarımız sınav, sınav stresi, başarsızlıklarımız, ağlamalarımız, ruhen çöküşlerimizden ibaret. Oysa bir daha ne zaman 18 yaşında olacağız? Hayatımız boyunca belki de yapmayı hiç istemediğimiz bir meslek için sistem dayatması yüzünden çabalıyoruz. Siz hiç bir gencin dergi editörü olmak istediğini duydunuz mu? Herkese sorsan doktor, mühendis, avukat, hakim, savcı, diş doktoru olmak istiyor. İstiyor mu yoksa eğitim sistemi, yaşadığımız ülke, okulumuz, ailemiz bizi buna mı zorluyor. Tabi bu noktada hayatımıza "Coğrafya kaderdir." kısmı giriyor. Çünkü belli başlı meslekler hariç meslek seçersen işsiz kalırsın. Ve halkımız... Büyük çoğunluğu belirli meslekler hariç diğerlerine saygı duymazlar. "Ne yani şimdi yönetmen mi olacaksın?", "Felsefe okuyup ne yapacaksın, dinsiz mi kesileceksin başımıza?", "Demek güzel sanatlar... Neyse PTT'de işe girersin." Oysa hiçbiri elimizden kaçan gençliğimizi bize geri vermeyecekler. Oysa hiçbiri bizimle işe gideceği için küfrederek başlamayacak sabaha. Belki fazladan kazandığımız iki kuruş kar kalacak yanımızda o da mutluluğumuzun bizden satın alınmasının bedeli olarak.

    "Ne kaldı sana bu dünyada"

    https://youtu.be/t1dXdsUricU
  • Dişim ağrısaydı ve gemide tesadüfen bir diş doktoru olsaydı dişimi bedavaya çekmesini istemezdim ya Adam ücretini yüksek tutmakta çok haklı Her meslekte gerçek profesyoneller aynı zamanda en iyi iş adamlarıdır.
  • 192 syf.
    ·5 günde
    Harika bir kitap okudum. Neden harika? Çünkü masallara bakış açımı değiştirdi, geliştirdi. Diğer bir deyişle, ufkumu açtı. Kitapta masallarla ilgili pekçok detay mevcut. Ama ben hepsinden değil sadece kitapta masallarla ilgili en çok bahsedilenlerden ve benim de en çok ilgimi çeken 4 kısımdan bahsedeceğim.

    Beni en çok şaşırtan ilk konu bekaretti. Pamuk Prenses’teki cam tabut, Külkedisi’ndeki camdan ayakkabı aslında bekaretin temsiliymiş.

    Dikkatimi çeken ikinci konu ise masallarda iyi kadın karakterlerin pasifliğinden bahsedilmesiydi. Şöyle bir düşününce gerçekten de masallarda özellikle iyi kadın karakterlerin pasif, her zaman susan, sevgi pıtırcığı olduklarını fark ettim. Kötü kadın karakterler ise genellikle cadılar, üvey anneler olur. Bu kötü karakterlere femme fatale denir. Femme fatale ise gizemli şekilde çekici olan ve insanların başına bela açan/olan kadına denir. Bu duruma benzer şekilde birçok Türk dizisinde adamın karısı kötü karakter olarak gösterilirken adamın karısını aldattığı kadın melekten de öte bir iyi olarak gösteriliyor. Yani bu durumda kötü karakterli birini aldatmak hata değil mi? Değilmiş demek ki (!). Ki bana göre o dizilerdeki kötü kadın karakterler aldatmayı hak edecek bir şey yapmıyorlar, gerçi aldatmanın hakkı falan olmaz ama …

    Masallardaki üçüncü konu ise kadının inanılmaz güzellikteyken, erkeğin fiziksel gücünün nam salmış olmasıdır. Masallardan bu konuda öğreneceğimiz şey kadınlar sadece güzelliğiyle, erkekler de güçleriyle mi ön plana çıkar olmalı, değil mi? Günümüzde zihin gücü beden gücünden çok daha önemliyken ve karşılığı (maaşı) daha yüksekken kişi (cinsiyeti her ne olursa olsun) sadece dış görünüşüyle veya sadece fiziksel gücüyle Survivor’a taş çıkartan dünyada hayatta kalabilir mi? Ne kadar süre dayanabilir? Bence yok öyle bir dünya (mankenlik gibi istisnalar olsa da… Herkes başımıza artiz kesilecek değil ya! :D)

    Masallardaki son konu “evlilik” mevzusu. “40 gün 40 gece düğün yaptılar ve sonsuza dek mutlu yaşadılar”. Ayyy yeriiim! Ne kadar da ciciş bir şey o öyle! Bu sona tepkim uzunca bir “peeeeeeehhhh!” olur. Bir kere insan ömrünün bir sonu varken çift, sonsuza kadar nasıl mutlu yaşayabilir? Mutluluğun ölçüsü nedir? Büyük ihtimalle en ufak bir tartışma bile olmadan birbirlerine sürekli pişmiş kelle gibi sırıtıp “aşkitoşkom, pembiş gelinim” nidalarıyla hoplaya zıplaya el ele dolaşan çiftlerdir, değil mi? Yok öyle bir dünya! (keşke olsa mıydı acaba ?Tartışılabilir tabii:D) Kavga olmasa bile tartışma mutlaka olur ve bana kalırsa olmalı da. Tartışmadan neye varılabilir ki? Üsluplu bir tartışmayla birçok sorun kolayca halledilebilir ve fikir alışverişinde bulunmak son derece faydalıdır. Bir konuda birinin düşünmediğini diğeri düşünebilir.

    Ayrıca 40 gün 40 gece düğün diyerek işi abartmaya, görgüsüzleşmeye (:D) hiç gerek yok bence, bildiğin israf! Düğün için o kadar masraf yapmaktansa 4000 fakiri doyur mesela, değil mi?

    Evliliğe bu kadar meraklı olmak niye? Evlenmeyince n’oluyor? Hiiiç bir şey olmuyor, insan ne artıyor ne eksiliyor. Masallar çoook eski zamanlara dayandığı için evlilik o zaman çok önemli olabilir ama günümüzde aynı masallardaki gibi tek amacı evlilik olarak belirlemek oldukça saçma, gereksiz ve komik. Dahası, evliliği (yani erkeği) tek çıkış yolu ve tek mutluluk kaynağı olarak görmek masallarda bile saçma dururken 21.yüzyılda (evet evet 2020 yılındayız!) aynı şekilde düşünenler beni hayrete düşürüyor. İnsan evlenmek isteyebilir, bu gayet normal bir şey ama bunu saplantı haline getirip yegâne amaç haline getirmek fazlasıyla komik, kusura bakmasınlar!

    Buna örnek verebileceğimiz (ne yazık ki!) birçok Türk dizisi var. Ben sadece “Bay Yanlış” dizisinden biraz bahsetmek istiyorum. Dizinin ismi bile konusunu ve senaryoyu anlamak için yetiyor aslında. Yine bir ultra mükemmel, kaslı bir erkeğin etrafında pervane olan/olacak salak, tek amacı evlilik olan bir kadın! Kadının eski sevgilisi onu terk etmiş, sebebi ise kadının aynı bir anne gibi davranmasıymış. Yani kadın adamın üstüne o kadar çok düşüyormuş ki adamın kadını kaybetme korkusu hiç yokmuş, yoksa çoook iyi bir insanmış da mış mış. Sonra bu eski sevgili 3 ay önce tanıştığı kadına evlilik teklif etmiş. Bizim kız çıldırmış tabii. “ben ona 3 yılımı verdim, 3 yılımı…!” “ben evlenecektim onunla!” ühü ühü ühü! Burada adamın yaptığı tam bir karaktersizlik, hatta adama ne denirse azdır. Ama burada bir diğer önemli sorun başrol kadının aldatılmasından çok evlenemiyor oluşuna dert yanıyor oluşu. Bizim pembiş gelin adayımız sonrasında bu acı durumdan çooook kısa zaman sonra bir doktoru gözünü kestirip onunla evlenmenin yollarını aramaya başlar. İşte tam bu esnada ise kendisine bu konuda yardım edecek olan ultra yakışıklı, kaslı, çapkın (!), serseri bir adamla tanışır. Şimdi bu dizinin masallardan ne farkı var? Hiçbir fark yok, değil mi? Eskinin masalı Pamuk Prenses ve Yedi Cüce, şimdikinin Bay Yanlış’ı. Bazı şeyler değişmiyor işte böyle!

    Strong Woman Do Bong Soon adlı Kore Dizisinin Masallarda Toplumsal Cinsiyet Bağlamında İncelemesi (dizi ile ilgili spoiler içerir!!)

    Kitapla aynı zamanlarda tamamen tesadüfen izlemeye başladığım bir diziden bahsedeceğim. Çok eğlenceli ve bazı klişelerden uzak olduğu için diziyi herkese tavsiye ederim. İlk bölümden beri gülmekten ölüyorum :D (diziyi yarıladım bu arada). Masallardaki ezik, salak kadınlarla güçlü erkekler bu dizide rolleri değiştirmiş. O kadar çok hoşuma gitti ki!
    Dizi isminden de anlaşılabileceği gibi “güçlü” bir kadın karakteri anlatıyor. Bu güç fiziksel güç ve ailede anneden kıza geçen harika bir güç! Ezik kadın karakter Kore dizilerinin klişelerinden biri olduğu için bu dizi bu yönüyle bana oldukça sıradışı geldi ve ba-yıl-dım. Ahh dedim, keşke ben de onun kadar güçlü olsam! Gerçi bu gücübir metafor olarak düşünebiliriz. Yani insan sadece fiziksel olarak güçlü olmaz, zihinsel/psikolojik güç de en az fiziksel güç kadar hatta bazen ondan da daha önemlidir. Bu konuyu diziden bir örnekle açıklayabilirim. Mesela kadın karakter fiziksel olarak çok güçlü olmasına rağmen psikolojik olarak tam tersi durumda. Çünkü annesi o zamana kadar erkek kardeşini daha çok düşünmüş (çürük meyveyi kadına verip en güzel meyveleri erkek kardeşine vermek gibi) ve kadın bu özel gücünü herkesten saklamak zorunda kalmış. Ama mahallede bir psikopat, güçsüz, zayıf (43-48 kilo aralığındaki) kadınları kaçırmaya başladıktan sonra bizim süper kadınımız (süperman’a bir rakip, hem de en diş(i)lisinden:D) gücünü artık saklamak istemiyor ve bu gücü “güçsüz” kadınları korumak için kullanmak istiyor. İşte kadının gerçek gücü budur!

    Normalde masallarda iyi kadın karakterler salak oldukları kadar (çünkü erkek diye yanıp tutuşuyorlar ve tek kelime ettikleri yok, her ne olursa kabulleniyorlar) pek bir nazlı olabiliyorlar veya şöyle diyeyim “ kızlar nazlıdır, kız evi naz evidir.” Değil mi? İşte bu dizide pek öyle değil, tam tersi. Kadının patronu bir nazlı ki, sormayın gitsin.:D Kadın yanlışlıkla her seferinde patronunun bir yerlerini kırıyor (:D), adam da naz yapıyor, duygu sömürüsü yapıyor.

    Diğer erkek karakter ise güçlü kadının çocukluk arkadaşı. Hele bu kişi var ya, salaklıkta masallardaki bazı kadınlardan bin beter. O kadar salak ki! Çünkü bizim super kadının adamdan hoşlandığını kadının patronu bile 2 saniyedeki anladı. Ama bizim salak, gram anlamadı. Bu salaklıkta kaçıncı seviye acaba? :D

    Super kadının gücünü şu linkten (https://www.youtube.com/watch?v=RQj_wxq-EVA) izleyebilirsiniz. Mafya üyelerinin hepsini hastanelik etmişti. :D

    Ayrıca şöyle bir prens vardı da (https://images.app.goo.gl/tZ9MqSKQrEny4wFcA) biz mi kaçırıp evlenmedik kardeşim? :D Kadın da evlenecek adamı pekala kaçırabilir. Kadın da romantik olabilir. Erkek çalışmayıp ev işleriyle uğraşırken kadın işe gidip evini geçindirebilir. Bu ve benzeri konularda erkeklere fazla sorumluluk yüklememek lazım. Ayrıca toplumumuzda kadınların çalışmama hakkı varken ( ki bence mecburiyet yoksa kesinlikle olmamalı) erkeklere bu hakkın tanınmaması büyük haksızlık. Bu konuda “kadın mutlaka çalışmalı” denilerek daha çok kadının açısından değerlendirme yapılıyor ama bana kalırsa erkekler bu konuda kadınlardan biraz daha şanssız. Çünkü her ne kadar kadının iş konusunda türlü sıkıntıları olsa da erkeğin çalışmama gibi bir lüksü yok, çünkü toplum buna izin vermiyor. Son söz olarak bunları yazmış olayım.

    Not: Kitapla ilgili onlarca alıntı paylaşmıştım. Kitap hakkında fikir sahibi olmak için alıntıları okuyabilirsiniz.

    07.08.2020 22:14 ekleme: korkunç Hansel&Gretel masalıyla ilgili şu korkunç alıntıyı ekleyeyim. #81167812

    08.08.2020 15.23 ekleme: kitabı pdf olarak okumak isteyenler için
    #80105885