Geri Bildirim
  • ... hayalden doğan umutlar, genellikle zaman içinde kırılıp giderler, temelleri yoktur. Tıpkı köksüz bazı ağaçlar ve çiçekler gibi... Hayellerin trajik kaderi budur. Ama yine de hayalsiz yapamayız. İyiyi ve kötüyü tanıyacağımız yolda yürüyebilmek için hayaller gereklidir...
  • "İnsan için en zor olan şey her gün insan olarak kalmasıdır."
  • Öncelikle, tertip ettiği Aytmatov etkinliği (#29775133) ile kitabı planladığımdan daha erken okumama vesile olan sevgili Okuma Delisi başta olmak üzere etkinlikte emeği geçen herkese teşekkür ederim... Dişi Kurdun Rüyaları benim Aytmatov ile 7. buluşmam... Açıkça ifade edebilirim ki bu kitap, okuduğum diğer altı kitaptan pek çok yönüyle farklı bir kitaptı. Bu farkların neler olduğuna incelemede yeri geldikçe değinmeye çalışacağım...

    Kitaba başlamadan önce kendimi açıkçası Jack London 'ın Beyaz Diş 'i gibi bir konuya hazırlamıştım. Aslında bakarsanız, kitabın ilk bölümlerinde bu tahminimde yanılmadığımı gördüm. Akbar adlı dişi bir kurt, eşi Taşçaynar ve yavrularının doğal yaşam içindeki savruluşları ile açıldı hikaye... Ancak devamında bambaşka sürprizlerle karşılaştım... Aytmatov, kendine özgü bir kurgu tekniğiyle öylesine derinlere inmiş ve ele aldığı konuları öylesine açık bir dille sorgulamış ki; kitap bittiğinde bir değil üç kitap birden okumuş gibi hissediyorsunuz...

    Asıl tartışmak istediğim mevzulara girmeden önce kitap hakkında da kısaca birkaç cümle eklemek isterim...

    Kitap üç bölümden oluşuyor. Birbirine kimi zaman teğet geçen, kimi zaman dokunan ama genel anlamda ortak bir mesajı dile getiren üç farklı hikaye ve üç farklı ana karakter var. Bunların ilki, az önce bahsettiğim dişi kurt Akbar... İnsan eli değdikçe doğal yaşam alanları daralan ve hayatı sürekli zorlaşan bir kurdun öyküsü... Diğer hikayede eski bir papaz okulu öğrencisi olan ve geleneksel inancı sorguladığı için okuldan atılan Abdias adlı idealist bir genç var. Abdias, okuldan atıldıktan sonra kendine gazetede iş buluyor ve buraya bir yazı dizisi hazırlamak için küçük bir uyuşturucu çetesinin içine giriyor... Son hikayede ise Boston adlı bir çobanla tanışıyor ve Boston'un dönemin komünist sistemiyle olan mücadelesine tanık oluyoruz. Bonus olarak da Abdias'ın hikayesinin içinde farklı bir bölüm olarak İsa Peygamber ile Yahudiye Valisi Pontius Pilatus arasındaki konuşmanın yer aldığı bölümden de bahsetmeden geçmek olmaz diye düşünüyorum. Çünkü bana göre bu bölümde altı çizilmesi gereken çok fazla satır var.

    --------------------------------

    Kitabı henüz okumayanlar için kitapla ilgili daha fazla detaya girmek istemiyorum. Her üç hikayenin de kendi içinde birer müstakil eser olabilecek kalitede olduğunu söylemeliyim. Diğer kitaplarından da aşina olduğumuz üzere Aytmatov, acıyı ifade etme ve okuruna da bu acıyı iliklerine kadar hissettirme konusunda oldukça bonkör bir yazar:) Kitap boyunca bazı karaktere beddua edip lanet okumaktan dilimde tüy bitti:) Böyle yazmak tabii ki yazarın takdiri ve ben Aytmatov'un neden bu yolu seçtiğini de az çok anlayabiliyorum. Eğer bir yazar kitabında bir şey anlatmak, bir mesaj vermek istiyorsa ve okurların bu mesaj üzerinde düşünmesini, sorgulamasını hedefliyorsa, elinde bazı gerçekleri böyle çıplak şekilde dile getirmekten başka bir seçenek kalmıyor.

    Onun bu tercihi benim üzerimde baya etkili de oldu açıkçası. Birkaç gündür sık sık kitap üzerinde düşünüyor, kendi yaşamıma ve fikirlerime ilişkin pek çok konuyu gözden geçiriyorum. Bir kitap bir okuruna bundan daha değerli bir hediye verebilir mi sizce? Üzerinde düşündüren, kendini sorgulatan, doğal rutini altında ezildiğin hayata karşı kafanı kaldırıp tekrar bakmanı sağlayan bir kitap, benim bakış açımda en değerli kitaptır sevgili 1k dostları...

    --------------------------------------

    Peki, o halde gelelim kitaptan bana kalanlara... Bunu bu incelemede ne kadar derin tartışabilirim emin değilim. Ancak dilim döndüğünce yüzeysel de olsa birkaç konuya değinip en azından kayıt altına alırım diye düşünüyorum.

    Kitap genel çerçevede iyi-kötü mücadelesine odaklanıyor. Aytmatov'un kendini bir iyinin bir kötünün yerine koyduğu ve olabildiğince objektif olarak sorgulamaya çalıştığı konulardan bazılarını bir çerçeve çizmek adına şöyle sıralayabiliriz:

    * Geleneksel inanç ve Tanrı tasavvuru bir insanın iyi olması için tek başına yeterli mi? İnançlı insan olmak bizi iyi bir insan yapıyor mu?

    * Kötülüğün tek nedeni sadece inançsız olmak mı? İnançsız bir insana kötülük yapmak serbest mi? Yoksa kötülük içgüdüsel bir dürtü mü? Yani hepimiz içimizde biraz olsun kötülük taşıyor muyuz? Taşıdığımız bu kötülüğü, fırsatını bulduğumuzda açığa çıkartıyor muyuz?

    * Tanrıyı mutlak bir şekilde her yerde soyut olarak mevcut bilmek ve böyle kabul etmek mi, yoksa Tanrı'yı kendi içimize, vicdanımıza yerleştirip ona göre hareket etmek mi bizi Tanrı'ya daha çok yakınlaştırır?

    * Kurulu sistem böyle istediği için mi yeryüzünde kötülük hakim yoksa insanoğlu zaten kötü olduğu için mi sistem böyle kuruldu?

    * Sıradan bir hayat yaşayan insanlar olarak çağımızdaki 'baskın kötülük'te bizim de bir payımız var mı? Yoksa sadece Erol Taş gibi kahkaha atıp Nuri Alço gibi gazoza ilaç koyan ya da Donald Trump gibi gücü kötüye kullanan adamlar yüzünden mi dünya bu halde?

    --------------------------------------

    Bu soruları çoğaltabiliriz ama ben bu kadarının yeterli olacağını düşünüyorum... Herkesin de fırsat buldukça ve kendiyle baş başa kaldıkça bu ve buna benzer soruları kendine sorması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü soru sormanın, sorgulamanın kimseye zarar vermeyeceği gibi insanın kişisel gelişimine çok büyük bir katkısı olduğu su götürmez bir gerçek. Bakara suresi 30. ayette anlatıldığı gibi Allah, meleklere "Ben, yeryüzünde bir halife atayacağım" dediğinde melekler, "Orada bozgunculuk yapan, kan döken birisini mi halife yapacaksın?" şeklinde cevap veriyor. Yani soru soruyorlar! İbrahim peygamber ise yine Bakara 260'da "Ey Rabbim! Ölüye nasıl hayat verdiğini bana göster!" şeklinde bir soru soruyor. Allah'ın "Yoksa inanmıyor musun?" cevabı üzerine de "İnandım, ancak kalbimin tatmin olması için..." şeklinde cevap veriyor. Yani bu ayetler de gösteriyor ki, kalben tatmin olmanın yolu soru sormaktan geçiyor.

    Neyse, mesaj gerekli yerlere ulaştıysa biz kaldığımız yerden devam edebiliriz:)

    Ben de pek çoğunuz gibi insanları iyi ve kötü insanlar olarak ayırırdım kendime göre. Bu mantıkta ben iyi insandım, ağaçları kesip yerine konut projesi diken kişiyse kötü insandı. Ben çalışarak para kazanan iyi bir insandım ama fabrikalarda başkalarının emeklerini sömürerek üretim yapan patronlar kötü insanlardı... Ya da ben kazandığı parayla ihtiyaçlarını karşılayan iyi bir insandım ama faizle herkesin hayatını karartan banka patronları kötü insandı vs...

    Bir yerden sonra bu düşüncenin sorunlu bir düşünce olduğuna kanaat getirdim. Çünkü benim gibi düşünen ve benim gibi yaşayan pek çok insan o ağaçların katledildiği konut projelerinde oturup, insan emeği sömürülerek üretilen ürünleri kullanıyor ve tatile gitmek veya araba almak için banka kredisi çekiyor. Kötülüğün neden-sonuç ilişkisi perspektifinden bakarsak, tetiği çekmese de şarjörü dolduruyor ben ve benim gibi insanlar... Evet kötü değiliz belki de ama baskın kötülükte mutlak bir rolümüz var şu hayatta...

    Buradan belki şöyle bir sonuç çıkartabiliriz; İnsanları iyi ve kötü olarak sınıflamak bizi bir yere götürmüyor. Her insanın içinde belli oranlarda iyilik ve kötülük var. Hepimiz direkt ya da dolaylı olarak hayata belli oranda iyilik ve kötülük salgılıyoruz. Bunun totalinde ise işte şu an tam karşımızda duran manzara ortaya çıkıveriyor.

    ------------------------------------

    Olaya inanç boyutundan baktığımızda da geleneksel algının ve Tanrı tasavvurunun bizi mutlak iyiliğe çıkarmadığını görüyoruz. Son 15 yılda muhafazakar ve dindar bir erk tarafından yönetilmemize karşın ahlâken dip noktaya gelmiş olmamız da bunun günlük hayattaki bir karşılığı olsa gerek... Bunu kısır bir siyasi taşlama gibi değil de sosyolojik bir tespit olarak dile getiriyorum. Amacım kimseyi karalamak değil. Ancak kendini dindar olarak ifade eden milyonlarca kişinin Kaf suresinde geçen "Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız" ayetini çoktan unuttuğu bir gerçek... Eğer geleneksel dindarlık, insanı otomatikman iyi yapsaydı, şu an hepimizin hayatının en güzel günlerini yaşıyor olması gerekirdi.

    İşte bu noktada Abdias karakterinin 'Tanrı vicdanda yaşar' tezinin üzerinde biraz daha düşünmek gerekiyor. Tanrı'yı gökte değil de kendi vicdanımızda aramak; bir olay karşısında içimizden gelen sese Allah'ın bir buyruğu gibi bakabilmek belki de bizi O'na çok daha yakınlaştıran bir kuvvet olacaktır...

    Diğer taraftan vicdan muhasebesi, sadece inançlılara özgü bir durum olmadığından dolayı, iyilik ve kötülük tek başına inancın meselesi olmaktan çıkıp her insanı eşit bir şekilde içine alan bir varoluş meselesi haline gelir.

    ----------------------------------

    Bir de dolaylı yoldan kötülük meselesine kısaca değinip bu faslı kapatalım. Hani dedik ya; kötü değiliz belki ama baskın kötülüğün içinde biz de varız diye... Geçtiğimiz aylarda sizinle bir belgesel paylaşmıştım (#26363705 ). Vaktiniz olduğunda seyretmenizi tavsiye ederim. Bu belgeselin konusu, üzerinde konuştuğumuz konuyla yakından ilişkili... Belgeseli seyrettikten sonra hala gidip Mango'dan, Zara'dan ve benzerlerinden alışveriş yaparsanız dolaylı kötülükte katettiğiniz mesafeyi daha net olarak görebileceksiniz. Tabii bu sadece bir örnekten ibaret. Hayatımızda bunun gibi nicesi var ve biz tüm bu yaşananların ne kadar içindeyiz, bunun hesabını kendi kendimize yapmamız gerek...

    Kitapta inanç konusu İsa peygamber ve Abdias karakteri üzerinden geniş bir şekilde ele alındığı için ben de incelemeyi yazarken merkeze ister istemez bu konuyu koymak durumunda kaldım. Ancak iyi-kötü mücadelesi, insan varoldukça varlığını sürdürecek ve hayatımızda farklı şekillerde yer alacak sonsuz bir mücadele... Biz bu mücadelede tek başımıza olayın akışını tersine çevirecek bir rol üstlenemeyeceğiz hiçbir zaman. Ancak kendi içimizdeki mücadelede her zaman bir karar verme, yönlendirme hakkımız olacak. Neticede günün sonunda iş 'herkes kendi kapısının önünü süpürse...' meselesine gelip dayanıyor...

    -----------------------------------

    İncelemenin başında Aytmatov'un bu eserinin okuduğum diğer altı eserine göre farklı olduğundan bahsetmiştim. Bu konuya da açıklık getirip hayli uzayan bu incelemeye bir nokta koymak istiyorum:) Bugüne kadar Aytmatov kitaplarında Kırgız coğrafyasını, o kültürü ve o bölgenin insan hikayelerini okumaya alışmıştım. Bu kez ilk iki bölümde bambaşka bir Aytmatov ile karşılaştım. Sanki bir Rus klasiği okur gibi okudum bu bölümleri. Dili, kurgusu ve derinliği sanki başka bir yazarın elinden çıkmış gibi çok farklı geldi bana... Kitap, ancak üçüncü bölümde klasik bir Aytmatov kitabına büründü. Hatta bu bölüm, sanki Elveda Gülsarı 'nın devamı gibiydi. Aytmatov'un yazarlık yeteneğinin, kurgu kabiliyetinin ve konuları ele alış biçimindeki zenginliğin açık bir şekilde görülmesi açısından gerçekten çok özel bir kitaptı Dişi Kurdun Rüyaları...

    Buraya kadar vakit ayırabilen her bir okur dostumu tüm kalbimle selamlıyorum.

    Her birimizin pay sahibi olduğu daha iyi bir dünyayı el birliğiyle inşa etmek dileğiyle...

    Keyifli okumalar...
  • “Aşk, her canlı için bir ruh ihtilâlidir! Çünkü onun yaktığı her şey, aynı zamanda bir rönesans, bir yeniden doğuştur!”
    Cengiz Aytmatov
    Sayfa 241 - Ötüken, 26.Basım, Ç: Refik Özdek
  • “Eğer tabiatın bilinci olsaydı gerçekten bir cani olabilirdi!”
    Cengiz Aytmatov
    Sayfa 240 - Ötüken, 26. Basım, Ç: Refik Özdek
  • “İnsanlık bir ‘Gelecek Tanrı’dır. Yaradılıştan beri sunulan sonsuz imkânların Tanrısıdır. Herhalde sen de farketmişsindir ki, vali bey, arzuların hep geleceğe yöneliktir. İnsan bugün kendini olduğu gibi kabul eder, ama onun tabiatında yarın başka biri olmak vardır.Çok iyi yaşıyorsan bile, yarın çok daha iyi yaşamak istersin. Çünkü umut hep bizimledir, bizden ayrılmaz. O Tanrı’nın ışığı gibidir ve hiç sönmez. ‘Gelecek Tanrı’ sonsuzdur. Her şeyin esası, insanlığın bütün özlemlerinin, bütün faaliyetlerinin sonucudur. Bundan dolayı da O’nun tabiatı, iyi ya da kötü, merhametli ya da zâlim, yani insanlar ne yaparsa, nasıl yaparsa öyle olacak. Ne ekerlerse onu biçecekler. Gelecek-Tanrısı budur.”
    Cengiz Aytmatov
    Sayfa 196 - Ötüken, 26. Basım, Ç: Refik Özdek
  • Modern dünyanın bir kenara attığı imanın, fedakarlığın ve merhametin yerine koyabileceğimiz ne bulduk?