• 2142 syf.
    ·Beğendi·10/10
    EĞER DEĞER GÖRÜRSENİZ İSTEDİĞİNİZ ZAMAN,İSTEDİĞİNİZ YERDE BU YAZIYI KULLANABİLİRSİNİZ.PAYLAŞIN ARKADAŞLAR,İSTEDİĞİNİZ YERDE PAYLAŞIN Kİ BU KİTABI OKUSUN HERKES,EKSİK KALMASIN HİÇKİMSE.ADIMI KULLANMANIZA DA GEREK YOK.SAYGILAR...


    “Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir. Getirdiğin iyilikler de, belki bir gün insanlar için kötülük olur, kendi iyiliğine de başkaldır. Eeeeey, insanoğlu, sen solucan, sen karınca, sen böcek değilsin. Allah seni bir tek şey, bir tek, bir tek şey için yarattı, başkaldırman için yarattı. Allah sana büyük bir hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana… Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana. Onun verdiği umutla, sen eğer başkaldırmayı öğrenseydin, ölümü bile yenerdin.”

    Umudunuz hiç bitmesin,yitmesin...Her ne olursa olsun umut etmeye devam edin.Başınızda hiç eğilmesin...Okuyan arkadaşlar,hepinize teşekkürler,sevgiler saygılar,keyifli okumalar...

    Bu yazı Yaşar Kemal ve İnce Memed'in hakettikleri bir yazı olmadı,olamaz da,zaten dünya üzerinde ''benim'' diyen hiç kimse bunlara hakettikleri bir yazı yazamaz.Elimden geldiğince çizdim bir şeyler,aslında ben de yapmadım bunu ben sadece kalemi tuttum,kalem kendisi gitti kağıdın üzerinde...Kalem ve kağıt bile o kadar özlemiş ve istemiş ki Yaşar Kemal ve İnce Memed hakkında iki kelam yazmayı...Yaşar Babam Huzur İçinde Uyu,Ardında Bıraktıklarına Değer Biçilemez!


    ------------------------------
    “Uğraşmak haktır”
    ------------------------------


    İNCE MEMED BİR ROMAN DEĞİL BİR BAŞKALDIRI ŞİİRİDİR...PROLETER DESTANIDIR...EDEBİYAT ve İNSANLIĞA SUNULMUŞ EN BÜYÜK HİZMETLERDEN BİRİDİR...

    Aşksız ve paramparçaydı yaşam
    bir inancın yüceliğinde buldum seni
    bir kavganın güzelliğinde sevdim.
    bitmedi daha sürüyor o kavga
    ve sürecek
    YERYÜZÜ AŞKIN YÜZÜ OLUNCAYA DEK

    Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
    aşk ile sevmek bir güzelliği
    ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
    işte yüzünde badem çiçekleri
    saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
    sen misin seni sevdiğim o kavga,
    sen o kavganın güzelliği misin yoksa...


    Üzüldün Yaşar Baba,çok üzdüler seni ve "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" dedin...Dedin ama...Seni ''sen'' yapan,beni de ''ben'' yapan bu romanı yazmasan olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i.Ben seni okumasam olmazdı...OL-MAZ-DI!
    Ve sakın bana " Ben sana hiçbir şey öğretemem oğlum, Bütün çarelerini kendin yaratacaksın." deme Yaşar Baba.Öğrettin...Dizginlenmemeyi,her şey için her zaman umut olduğunu ve başkaları için verebileceğim bir nefesin onlar için bin nefes olabileceğini öğrettin...


    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..


    Yalan olmasın ya 12 ya da 13 yaşlarındayım ve babamın kütüphanesinden çekip çıkardığım,tamamıyla okuyup bitirdiğim ilk roman İnce Memed (2 ciltti ) öylesine merak edip bir bakayım demiştim...Dolaylı da olsa yönlendirme ile.İşte!Demiştim...
    (10 yaşlarındayken yine o kütüphaneden merak edip rastgele kitap seçmişliğim vardı ve her seferinde elime bir kitap aldığım da ''o kitabı yerine bırakırmısın''dendi bana.Ne güzel adamdı babam :( Bu kitabı almamı bekliyordu,bundan eminim,çünkü daha sonraları farkettim ki bu kitabın yeri hep bir önce ki yerine bırakmamı istenen kitabın yerine geçerdi.Bu kitapla başlayayım istedi taa içimde hissediyorum,sevdi Memed'i hem de çok sevdi ve kendi Memed'ini yetiştirmek istedi. ;( Keşke sen gitmeden önce farkedebilmiş olsaydım Babam,ya da hiç gitmemiş olsaydın,ne güzel bir öğretmen olurdun bana :( Neler konuşurduk kimbilir seninle...)


    Dedim dedim ama öyle kalmadı,iyi ki de kalmadı,okumaya başladığımda vaktin nasıl geçtiğini havanın nasıl karardığını anlamamıştım bile,kaç saattir okuduğumu inanın bilmiyordum.Ve...Yaşar Kemal ve onun isyankar edebiyatı ile böyle tanıştım.Şu an da şu akıl ve mantık yapısı ile eminim ki eğer bu kitap değil başka bir romanla başlasaydım okuma serüvenine bu kadar istekli ve uzun soluklu olmayacağına inanıyorum bu serüvenin.


    Muhtemelen bu yazıda İnce Memed yorumu bekleyeceksiniz ancak alabileceğinizi pek sanmıyorum...Bir kaç satır da kitaptan ve içeriğinden bahsedeceğim tabi ama bu kitabın sadece bana değil dünyaya verdiği haz ve okuma isteğinin üzerinde durmaya çalışacağım.Ne kadar anlatabilirim bilmem çünkü iş Yaşar Baba'yı anlatmaya gelince pek bir yeteneğim olmadığı ortaya çıkıveriyor.Yaşar Kemal eserlerine yorum yapmayı kendime yakıştıramadım bir türlü affedin...
    Biraz benden,biraz alıntı yine biraz benden,böyle böyle bu destan için ufak bir yazı çıkarmaya çalışacağım.Olmayacak biliyorum ama Yaşar Kemal'in İnce Memed'i zaten anlatılamaz...Kendinizi Memed'in yerine koyup onunla birlikte yaşamalısınız,o zaman BELKİ biraz anlarsınız...


    Dedik ya: “Uğraşmak haktır” Kaçma,duy,o acıyı yaşa!Pragmatistler,Anarşistler,Hümanistler onlarca yüzlerce yıldır bir anlam,bir kavrama arayışına girmişler felsefenin üzerinden hep kendilerine sormuşlardır:Nedir yaşamın anlamı??Amaçsızca yaşamak mı,yoksa başkaları için bile olsa acı duyacağını,kayıplar vereceğini bilerek bir amaç edinmek mi?O-KU-YA-CAK-SIN!Felsefi bir düşünce eseridir İnce Memed bu bağlamda ve Yaşar Kemal bunu anlatmıştır en baba felsefeciden bile daha net olarak...Bakalım:Abdi ağa ölür, köylüler kurtulur. Kitaba bir göz atalım; köylüler her yıl çift sürmezden önce düğün bayram yapar, çakırdikenliği ateşe verir, bu ateşle birlikte Alidağın tepesinde bir top
    ışık patlar… Peki, mutlu son mu? Değil!Olmaz! Yaşam mücadele alanıdır, devinim bitmez, çatışma
    bitmez. Abdi ağa gider, yerine Hamza ağa gelir. Onca bela, onca eziyet, mücadele, kayıp, çile
    yeniden başlar.
    “Sonunda Abdi Ağayı öldürdüm, fakir fıkara kurtulsun deyi. Kurtuldu da… Abdi Ağa öldükten
    sonra millet şadlık şadımanlık etti, olmaya gitsin. Toprağı paylaştı. Köylü de ben de hep böyle
    gidecek sandık… Sonra ne oldu? Sonra Kel Hamza geldi, Abdi’den bin beter. Eli kanlı. Kan
    kusturdu millete. Eee, bunun sonu ne olacak? Abdi gitti, Hamza geldi. Bir Hamza, bin Abdi etti…
    Eeee, benim emeklerime, çektiklerime ne oldu, nereye gitti? Büyük aklınız, büyük hüneriniz var,
    çok gün görmüşlüğünüz var, söyleyin bakayım ben ne yapayım? Bir akıl verin bana.”
    Koca Süleyman:
    “Hep öyle oldu,” dedi. “Ali gitti, Veli geldi. Deden gitti, baban geldi. Baban gitti, sen geldin. Sen
    gideceksin, oğlun gelecek…”
    “Öyleyse niye uğraşıyoruz, canımızı dişimize takmışız, sen, ben, Ali, Yel Musa?”
    “Uğraşıyoruz,” dedi güvenli. “Uğraşmak haktır.”
    İşte Yaşar Kemal felsefesi.Bir cümle çoğu zaman bir çok soruya verilebilecek en iyi cevaptır,tam buradaki gibi.


    Bir kitap okuyacaksın kardeşim,öyle bir kitap okuyacaksın ki,hayatın boyunca aklından çıkmayacak,senin enlerinden biri olacak,sana çok şey öğretecek bir kitap.Hiç pişman olmayacaksın...


    Bir avuç toprak alıp ağzınıza atın ve başlayın çiğnemeye,yapın bir deneyin,bakalım ne hissedeceksiniz...Yapanlara sözüm şimdi de:işte tam o his ağzınızda değil taa yüreğinizin içinde olacak!Çöreklenecek oraya.Ve hiç bir zaman unutmayacaksınız...
    Memed'le birlikte yol alırken sık sık vazgeçmeyi düşüneceksiniz,sıkılacak,isyan edecek,darlanacaksınız,kitabı masada bırakıp pencereye gidip dışarıyı izleyeceksiniz ve size en uzak dağları görmeye çalışacaksınız,belki Memed'i de görürüm diye.


    Memed'le birlikte dağlara çıkmak haksızlıklara,zulümlere karşı koymak ve kurşun sıkmak isteyeceksiniz,hele ki Memed'deki onuru gururu vicdanı ve canlı sevgisini gördüğünüzde bir daha hiç yanından ayrılmak istemeyeceksiniz.Hangi çağda hangi tarih de olursanız olun bir Memed olmak isteyecek ve onun başkaldırışını kendinize rehber edineceksiniz.


    Okutmayacak direnecek kitap size,karşı koyacaksınız ve tıpkı Memed gibi ta ciğerini söküp almayı,onu yaşamayı,içinizde hissetmeyi,bir kuşu bile vuramazken bütün haksızlıkları,kötülükleri savaşarak öldürmeyi öğreneceksiniz.Ve...Ölmeyeceksiniz...Hiç bir zaman ölmeyeceksiniz...Memed'le birlikte sonsuzluğa...


    Okuduğunuz İnce Memed romanını bir daha hiç kaybetmeyeceksiniz,kimseye vermeyeceksiniz,bir emanet gibi saklayacaksınız.''Çocuklarım da okuyacak bu kitabı'' diyeceksiniz.Ve o kitap nesillerce sizde kalacak ve nesillerce Memed'le dostluğunuz devam edecek...Sıcak olacak sımsıcak,kitap sizin yüreğinizi ısıtacak ve elinizde olduğu müddetçe hiç üşümeyeceksiniz.Eğer hala almadıysanız zararı yok,şimdi alın ne farkeder ki?Hem aldığınızda sadece bir roman da almayacaksınız,İnce Memed bir roman değil ki Cumhuriyetin ilk yıllarının,ofkenin,isyanın,ezilmişliğin,kimsesizliğin,sevdanın,insanlığın ve en önemlisi her şeye rağmen umudun ve umut için savaşmanın destanıdır,şiirsel bir tarihdir,hayatınızın öyküsü,çocuklarınızın masalıdır İnce Memed.Sadeliktir,temizlik,masumiyet,samimiyet,adalet,inançtır.Bir dersdir,görkemli bir yapıt,nesilden nesile aktarılacak bir efsane,dilden dile değişmeyecek bir eser ve Türk edebiyatının yüzakıdır İnce Memed...

    Bir şeyler için başka şeyler vermek gerekir bazen,değerli şeyler sevda gibi,aşk gibi,yürek gibi,hayat gibi değerli şeyler,Memed'de verdi en değerli hazinesini,sevdasını ölümün kucağına bıraktı ama sevdasını verirken azraile,yanında insanlara umut,inanma hissi,adalet duygusu,yaşama gücü verdi.Memed bir sevda kaybetti ama insanlar bin umut kazandı.İşte Memed'in bu yüceliğini böyle anlattı Yaşar Kemal,anlatılamaz hissedilebilen bir şekil de...

    İnce Memed'de yaşadıkları dünyayı tanımayan,onun farkında olmayan,dünyayı sadece sürdükleri ırgatlık yaptıkları toprak bilen,ezilmeye,aşağılanmaya alışmış,alıştırılmış bir toplumun dayatılan düzene hiç ses çıkarmadan boyun eğişi,kabullenişi ve bir adamın,içlerinden birinin adalet arayışına şahit olurken uyanmalarını ve nasıl bir kahramana dönüştüğünü görmelerini anlatır.

    Bu kitabı okumaya başlarken Yaşar Kemal yazmış diye başlamayın,bırakın yazar kitap bitene kadar anonim kalsın,Yaşar Kemal'in içinde bulunduğu sosyal ve kültürel yapı dikkate alınmadan hakkı verilerek okunsun.Önyargı olmasın...Üslubun sadeliği ama aynı oranda da derinliği ve zenginliği anlaşılsın.Gerektiğinde otoriteye şiddetle karşı koyarak,başkaldırarak aynı otoritenin sömürülerden beslenmesine karşı çıkılmasının,rejimin adaletsiz gücünün nasıl anlatılabileceğinin örneğinin görülmesi olsun bu kitap.

    İnce Memed adaletsizlik karşısında manevi arayışını ,sorgulamalarını,kayıplarını kendisi için değil başkaları için,yarar için,iyilik için,insanların ezilmemesi,sömürülmemesi için yaptığının anlaşılmasını ister ve hayranlık duyulur.

    Yalnızlığı yalınlığı anlatır size İnce Memed.Konformist camia tarafından sürdürülen baskı ve zulüm önce kişiyi sonra da bütünü nasıl başkaldırıya iter?İşte bunu izletirken kışkırtır sizi.Felsefesi anlaşılmalı dikkatli okunmalıdır,zaman zaman ideolojik yönlendirmeler gelebilir size.Kısaca İnce Memed'de kimliksizlerin,hiçlerin kimliklerinin tanınması ve insan olarak kabul edilmelerini görürsünüz,işte burada da durumsal karşı çıkışı öğrenirsiniz.

    Daha iyi anlaşılabilmesi açısından İnce Memed'den önce gönül isterdi ki haberdar olayım ve Eric J. Hobsbawm'ın Eşkıyalar kitabını okuyayım ama olmadı,çok da bir şey kaybetmedim aslında,ilk okuduğumda İnce Memed bir kahramandı gözümde ama o kitaptan sonra tekrar okuduğumda Sosyal Eşkıyalık kavramı ile tanıştım ondan sonra İnce Memed'in Devrimci değil Reformcu olduğunu öğrendim.Bu kahramanlık etiketini değiştirdimi?Kesinlikle hayır.
    Hobsbawm'a göre Sosyal Eşkıya'nın hedefi sömürünün tam olarak ortadan kalkması değil,adil ölçüyü aşmaması ve güçlünün güçsüzü makul sınırların dışında ezmemesi,ancak bu şartların dışına çıkıldığında ki bu her çağda her coğrafyada olabilir,o zaman İnce Memed'ler eşkıya olarak adlandırılır,aynı zamanda da bir Robin Hood'a eşkıya demeye utanır bu adı verenler...

    ''Dostoyevski’yi okudum, ondan sonra hiç huzur kalmadı bende.''
    Bunu demiş Cemal Süreya demek ki bulmuş Kitabını ve yazarını.Oku oku aramak gerekir bazen yıllarca binlerce kitap arasından bunu bulmak için,ne büyük şansdır bilmezsiniz belki,bu aramalar olmadan karşınıza çıkıvermesi sizi derinden etkileyecek,yaşamınıza yaşam ekleyecek,sizi düşündürecek ve hakkı haklılığı öğretecek,ruhunuzu isyan ateşi ile anarşistleştirecek,size istediğiniz şey için onurluca savaşmayı gösterecek bir yazar ve kitabıyla tanışmak.

    Evet Yaşar Kemal anarşist,gururlu,karşı koyulmaz,ne olursa olsun dinlemez,dizginlenmez,ille de haklının yanında,bağıra çağıra isyan edebilen,bu yanlış diyebilen,seçmeyi öğrenen ve yanlışı görünce ne ve kim olursa olsun arkasına hiç bakmadan çekip gidebilen asi bir ruh verdi bana,yoğurdu beni,şekillendirdi,yonttu ve bana ruhumun derinliklerinde bir eşkıya olmayı öğretti.Vicdan denen şeyin hiç bir zaman unutulmaması gerektiğini ve her zaman içimde en iyi en değerli köşeye koyulması gerektiğini söyledi.İyi ki de yaptı,bana karakter armağan etti,her okuduğum eserinde bir şeyler üfledi ruhuma,ve hiç bir zaman doğru bildiğinden şaşma burnunun diki diye bir yol var o yoldan da ayrılma evlat dedi.

    Her insanın bir kitabı,bir yazarı vardır.ne şanslıyım ki ben bunları ilk okuduğum romanla buldum.Sizin de kendinizinkini bulmanız dileğiyle...

    -------------------------------------------------------------------
    -------------------------------------------------------------------

    İNCE MEMED: HAKLI İSYANIYLA BÜTÜN MECBUR İNSANLARIN İDOLÜ OLAN EŞKIYA!

    II. Adnan Menderes hükümeti görevde. Mecliste sert tartışmalar sürüyor. CHP'nin İstanbul şubesi mühürleniyor. Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.

    Avrupa Birliği'nin 4 ay içinde kurulacağı haberleri çıkıyor. 1953 Nobel Edebiyat Ödülü İngiltere Başbakanı Winston Churchill'e veriliyor. İngiltere veliahtı Prens Charles 5 yaşında henüz. Cemiyet haberlerinde yayımlanan resminin altına "Annesi Kraliçe Elizabeth tarafından çok sevilen Prens Charles sıkı bir terbiye altında yetiştirilmektedir" notu düşülüyor. Rita Hayworth'ın "Miss Sadie Thompson" adlı filmi Birleşik Amerika'nın birçok şehrinde sansüre uğruyor. Filmin prodüktörü Columbia şirketi bile şehvet rollerini fazla realist bulduğunu kabul ediyor. Öte yandan Atıf Yılmaz'ın İtalya'da çektiği ve Sansür Kurulu tarafından, filmin geçtiği garı Mussolini'nin yaptırması ve Mussolini heykellerinin gözükmesi nedeniyle kuşa çevrilen "Hıçkırık" filmi ilk defa Ankara'da Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve hükümet erkanının katıldığı gala ile davetlilere gösteriliyor.Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.

    Yıl 1953... Kore Savaşı bitmiş. Elvis Presley fırtınası gün sayıyor. Beckett'in "Godot'yu Beklerken"i Paris'te sahneleniyor ilk kez. Türkiye-Amerika telefon hattı açılıyor. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e taşınıyor. Gazetelerin manşetleri günlerce bu taşınmayı yazıyor. İstanbul'un efsanevi kışı da başlıyor o yıl. Hava 'buz gibi'... Bu deyim değil. Sahi...Tuna'dan Karadeniz'e akan dev boyutlu buz tabakaları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını bir buz pistine çeviriyor. O kadar ki, insanlar İstanbul Boğazı'nın bir yakasından diğerine, denizin üstünden yürüyerek gidiyor. Poyrazköy'den çıkıp yola, buzların üzerinde ilerleyerek Rumeli Kavağı'na varılabiliyor. Deniz trafiği duruyor, vapur seferleri iptal ediliyor. İstanbul tek kelimeyle donuyor. Bu durum Mart 1954'e kadar sürüyor.O günlerde Beşiktaş Serencebey'de küçük bir apartman dairesinde de bir 'tarih' yazılıyor.Sessizce.

    Birkaç yıl önce evlenen Yaşar ve Thilda Kemal çifti, yeni yapılmış ve bazı bölümleri henüz tamamlanmamış bu dairede yaşıyor. Yaşar Kemal'in Cumhuriyet gazetesine yaptığı röportajlarla hayli ünlü olduğu bir dönem bu. Ne var ki Thilda Kemal işten atılmış; aile, gazetenin verdiği 180 lirayla geçinmeye çalışıyor. Geçinemiyor. Kömürün kilosu 15 kuruş o vakitler. Kış da fena bastırdığından kömür darlığı sözkonusu. 1 ton kömür alacak olsalar gitti bir maaş... DONDURUCU 1953 kışı Bakıyor ki olacak gibi değil, gazetenin yazı işleri müdürü Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal. 1951'de İstanbul'a geldiğinde yanında getirdiği, kafasında çoktan yazdığı, hatta ilk satırlarını 1947'de kaleme aldığı ama henüz bütününü kağıda dökmediği "İnce Memed" romanından söz ediyor Başkut'a. "Bu romanı yazmak istiyorum. Ama paraya ihtiyacım var" diyor, "Bana romanın tefrikası karşılığı avans olarak 1000 lira verirseniz..."Hemen muhasebeye gönderiyor Başkut, Yaşar Kemal'i...

    Dünyalar Yaşar Kemal'in oluyor.İşte o avansın ardından tutuluyor Serencebey'deki çini sobalı ev. Hayat dergisine verdiği bir öyküsünün telifi olan 50 lirayla 1 aylık odun alıyor. Ama ev yeni olduğu için ısınmıyor da doğru düzgün. Alt katın bacası, Kemal çiftinin oturma odasındaki duvarın ortasından geçiyor, bereket. Thilda Kemal, sırtını yaslayıp bu duvara, kitabını okuyor. Yaşar Kemal de, üstünde kat kat giydiği ceketler, "İnce Memed"i yazmaya başlıyor.Türk edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının da unutulmaz kahramanlarından İnce Memed, işte o muazzam 1953 kışında, Yaşar Kemal'in Erzurum'dan aldığı ve yazarken taktığı eldivenli ellerinde hayat buluyor. Çini sobalı ev de 3 ay sürüyor yazması...

    1953 kışında başladığı "İnce Memed", İstanbulluların Boğaz'ın üzerindeki buzlarda resim çektirdiği o karlı günlerden birinde bitiyor. Bir de yaptığı anlaşma var Cevat Fehmi Başkut ile. Roman beğenilirse 1800 lira daha alacak Yaşar Kemal. Ama beğenilmezse 1000 lirayı geri verecek.

    Dosyayı teslim alan Başkut bir ay sonra Yaşar Kemal'i odasına çağırıyor."Önceki gece romanına başladım, ancak bu sabah bitirdim. Elimden bırakamadım," diyor.Bundan sonra romana yazarın ismi konulsun mu konulmasın mı tartışması başlıyor. "Olmaz Cevat Bey, ben bu romana adımı koymayacağım," diyor Yaşar Kemal: "Çünkü ben bu romanı para için yazdım. Üstelik de üç ayda. Benim iyi romanlarım bundan sonra yazılacak."Başkut ısrarlı: "Adını koyacaksın. Üstelik de o baştaki uzun Çukurova tasvirini çıkarmazsan gene basmam romanını gazetede."

    Yaşar Kemal 30 yaşında henüz. Ama Yaşar Kemal yine bildiğimiz Yaşar Kemal; ilkeli, tavizsiz. "Vermem o zaman romanımı" diyor Başkut'a: "Başka gazeteye götürür, size borcumu öderim." "ROMANA ADIMI KOYMAM!" Araya Nadir Nadi giriyor ama Yaşar Kemal kararından dönmüyor. Durumdan Dünya gazetesinin sahibi Bedii Faik haberdar oluyor ve Yaşar Kemal'den romanı kendisine getirmesini istiyor.Romanı inceleyen Bedii Faik on gün sonra çağırdığı Yaşar Kemal'i uyarıyor "Böyle bir romana adını koymazsan çok pişman olursun!"Romana Yaşar Kemal imzasının konulmasında ısrar edenler cephesi biraz daha genişliyor böylelikle. Onlardan biri de Thilda Kemal. Uzun uzun tartışıyor Yaşar Kemal ile, o kadar ki kavgaya kadar varıyor iş.Sonunda ikna oluyor Yaşar Kemal. Ama gene de kararlı: "Romanımdan tek satır atmam!" Bedii Faik'ten bir telefon alıyor o günlerde. Faik, Cumhuriyet'in romanı basmayı çok istediğini, Doğan Nadi'nin Yaşar Kemal'in bütün şartlarını kabule hazır olduğunu söylüyor.Elinde "İnce Memed", Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal.Başkut soruyor: "Adını romana koyuyor musun, eşkıya?"Ve "İnce Memed", Yaşar Kemal imzasıyla Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlıyor.

    1955 yılında da iki cilt olarak yayımlanıyor.Refik Erduran ve Ertem Eğilmez'in kurdukları Çağlayan Yayınları'ndan çıkan "İnce Memed" kısa sürede tükeniyor.1956'da da sürüyor "İnce Memed"in başarısı. Seçici kurulunda Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nurullah Ataç, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Suut Kemal Yetkin'in de bulunduğu jürinin oy çokluğuyla, Varlık Roman Armağanı "İnce Memed"e veriliyor. "İnce Memed"in dünya dilleriyle ilk buluşması 1957'de Bulgarcaya çevrilerek oluyor. 1959'da ise Rusça çevirisi çıkıyor. Bu çevirinin ardındaki isim Nâzım Hikmet. İngilizce çevirisini Edouard Roditi ve Thilda Kemal, Fransızca çevirisini ise Güzin Dino'nun yaptığı "İnce Memed" 1961'de İngiltere'de, ABD, Fransa ve İtalya'da yayımlanıyor.

    Ertesi yıl ise Almanca ve İspanyolca çevirileri çıkıyor. Çeviriler birbirini izliyor ve "İnce Memed", 40'ı aşkın dile çevriliyor. Körler için Braille alfabesiyle de yayımlanıyor. Bütün bu başarılarla birlikte giderek zorlaşıyor Yaşar Kemal'in hayatı. O kadar ki yıllar sonra "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" diyor üzülerek: "İnce Memed birden patladı. O zamana kadar, çok az roman çevrilmişti başka dillere. Hiçbiri de hiçbir ülkede tanınma olanağı bulmamıştı. İlk olarak 'İnce Memed' 'bestseller' oldu dünyanın birçok ülkesinde... İşte bu da benim canıma okudu. Ülkemde kanıma ekmek doğrayacak insanlar çoğaldı." İnce Memed yüzünden çekmedik sıkıntısı kalmayan Yaşar Kemal'in başına gelenler, kitabın filme çekilme öyküsünde de sürüyor.

    Bu, trajikomik anekdotlarla dolu upuzun bir hikâye aslında. 1965'teki Demirel kabinesinde Kültür Bakanlığı yapan Nihat Kürşat örneği bile her şeyi anlatmaya yetiyor tek başına. Kürşat, "İnce Memed"in film haklarını satın alan 20th Century Fox'a bir mektup yazıyor: "Eğer Yaşar Kemal'in filmini Amerikalılar çekerse Amerika ile ilişkimiz çok zarar görecek..."Bin bir badire atlatan ve sansür kurullarından asla geçmeyen filmi, Peter Ustinov 1984'te Yugoslavya'da çekiyor.. Film Amerika'da çok beğeniliyor, çok para kazanıyor. Ah bir de Türkiye'de oynasa...Hem o zaman filmin geliri Yaşar Kemal'in hesabına yatacak...Bakanlar Kurulu toplanıyor ve filmin oynanmamasına karar veriliyor. Ne var ki, filmin korsanının Türkiye'de çıkmasına engel olunamıyor; "İnce Memed" o yıl Türkiye'de en çok seyredilen film oluyor.

    Bakanlıktan ültimatom Memed'in öyküsünü 1987'ye kadar devam ettiriyor Yaşar Kemal. Toplam 4 cilt olarak tamamlıyor romanını."İnce Memed"in devamını yazarken çok uğraşıyor. İkinci kitabı yazmadan önce defalarca birinci kitabı okuyor. İstiyor ki romanın dili devam kitabında da aynı yapıda kalsın. Başarıyor da... Üçüncü kitabı yazarken de aynı kaygılarla başlıyor işe. Yine ilk kitabı defalarca okuyor. Ortak dil üç kitapta da korunuyor. Ama dördüncü kitapta bundan vazgeçiyor. Sonuçta daha olgun ve daha görkemli bir dil ile bitiyor "İnce Memed" efsanesi.Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i...

    Feodalitenin baskısından bunalıp 'isyan bayrağını' açan, haklı isyanıyla bütün 'mecbur' insanların idolü olan Memed... Onun, herkesin özgür yaşadığı bir dünya özlemi... Düzene karşı çıkışının eşkıyalığı kadar uzanışı... Efsaneler, ağıtlar, halk hikâyeleri içinde dev bir roman kahramanı! O ince yapılı yoksul köylü çocuğundan dünyanın en bilinen roman karakterlerinden birini yaratan Yaşar Kemal'in 34 yıla yayılan bu unutulmaz romanı

    Alıntı- Yaşar KEMAL'in Hatıralarından
    ----------------------------------------------------------------------------
    ----------------------------------------------------------------------------

    Yaşar Baba Konuşur :
    ------------------------------------

    “Yaratıcılığın kaynağı üstünde düşünürken, orasını çok aydınlık, ışık içinde görüyorum. Orada çok umut görüyorum. Orada bizim yaşama bu kadar bağlanmamızın gizi var sanıyorum. O aydınlığa, o umuda tutunuyorum. Karanlığın yaratıcı gücü olabilir mi, diye soruyorum hep kendi kendime. Bizi bu dünyaya, bu yaşama böylesine bağlayan ne? Romanlarımda hep korkunun, korktuklarının üstüne yürüyen insanlar bulacaksınız. Ben hep korkunun, korktuklarımın üstüne yürürüm. Bu, benim huyumdur sanıyordum. Sonra öğrendim ki, çok insanın da huyuymuş. Yaratıcılığın kaynağına doğru, ondan beri de neye rast gelirsek… Yeni Sofokleslere, yeni Cervantes’lere, yeni Moliere, yeni Shakespeare’lere. O zaman dünyamız daha mutlu olacak.”

    “Bir karanlıktan gelip bir başka karanlığa düşüyorsak da bu çok çok acıysa da ben aydınlığın türkücüsüyüm. Ben bir karanlıktan gelip bir karanlığa düşüyorsam da ben aydınlığı gördüğümden, bu vazgeçilmez yaşam sevincini duyduğumdan dolayı doğaya minnettarım. Ya doğmasaydım, ya bu görkemli dünyayı yaşamasaydım ne olurdu? Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik türküleriyle doldurmalıyız. Yaşama minnetimizi her olanakta söylemeliyiz. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkarmalıyız.”

    “İnsanların içindeki yaşama sevinci ölümsüzdür. Ben ışığın, sevincin türkücüsü olmak istedim her zaman. İstedim ki benim romanlarımı okuyanlar sevgi dolu olsunlar, insana, kurda kuşa, börtü böceğe, tekmil doğaya.”

    "Bir, benim kitaplarımı okuyan katil olmasın, savaş düşmanı olsun. İki, insanın insanı sömürmesine karşı çıksın. Kimse kimseyi aşağılayamasın. Kimse kimseyi asimile edemesin. İnsanları asimile etmeye can atan devletlere, hükümetlere olanak verilmesin.

    Benim kitaplarımı okuyanlar bilsinler ki, bir kültürü yok edenlerin kendi kültürleri, insanlıkları ellerinden uçmuş gitmiştir.
    Benim kitaplarımı okuyanlar yoksullarla birlik olsunlar, yoksulluk bütün insanlığın utancıdır. Benim kitaplarımı okuyanlar cümle kötülüklerden arınsınlar." (Ömrüm boyunca dinleyeceğim seni ama savaşmamın gerektiği yerde de savaşmayı senden öğrendim)

    İşte böyle büyük bir insan dı Yaşar Kemal.Sevgi dolu cesur ve asi yüreğiyle İçimizden biriydi.

    Bir Barış Savaşçısı,yoksulun,ezilenin,sömürülenin en yakın dostu,
    İnsanlığın,İnsan olmanın onurunu yaşatan bir değer Yaşar Kemal...

    “Türklerin en Kürdü, Kürtlerin en Türkü” demiş Sait Faik ve hediye ettiği kitabın kapağına böyle yazmış. O hiç bir zaman ırkçı olmadı. Olması gerektiği gibi oldu. “İnsan”dı onun için değerli olan, ırk değil.

    Haydi Hep birden, bir sevinç türküsü olup, dünyayı sevinç, kardeşlik,sevda türküleriyle dolduralım. Yaşama minnetimizi her olanakta söyleyelim. Madem ki dünyaya geldik güzellikleriyle tadını çıkaralım.Gerektiği yerde de Gerektiği gibi başkaldıralım...

    Memed atını dağlara doğru sürer ve o günden sonra Memed’den haber alınmaz.
    O gün bu gündür Dikenlidüzü Köylüleri, çift koşmadan önce çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o günlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, üç gün üç gece yanar durur.

    Okuduğunuz için teşekkür ederim...HOŞÇAKALIN...
    Öyle bir sessizlik ki benimkisi..
    Dışım sükut, içim kıyamet..
    Ne kimseye ses edecek tınım var, ne kimseye doğru yürüyecek dermanım..
    Almış yüreğimi gidiyorum..
    Ardımda kalan umut ve düş kırıklıklarımadır eyvahım...

    Birkaç Alıntı Bırakalım:
    --------------------------------------------

    Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir.
    --------------------
    İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli.
    --------------------
    İnsanları sözleriyle değil, hareketleriyle ölç! Ondan sonra da arkadaş olabileceğin insanı seç. İpin ucunu bir verirsen ellerine yandığın günün resmidir.
    -------------------
    Zulme sessiz kalan bir gün zulme uğrar, haksızlığa karşı durmak insanın onurudur.
    -------------------
    Vicdanın karışmadığı iş yoktur. Hayır gelmez. İlle de vicdan...
    -------------------
    Insanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri işte oraya değmemeli.
    ------------------
    Bir insan ne kadar korkaksa o kadar yüreklidir.
    ------------------
    Allah kulu kul yaratmış, kulu kimseye kul yaratmamış. Diretmeyen insan Allah'a karşı insandır.
    ------------------
    İnsan soyu canavar olmuş da bizim haberimiz yok...
    -----------------
    yürek bir sırça çiçektir. Bir kere kırılınca o çiçek bir daha öyle bir çiçek olur mu, olmaz.
    -----------------
    şu dünyaya kim bilir ne kötü, ne alçak, tanıyınca ne kadar utanacağımız insan gelmiştir, kim bilir?
    -----------------
    Dünyada her şey olmak kolay ama insan olmak zor .
    -----------------
    İnsanlara umut vermek iyidir de, o umudun altından kalkamamak kötüdür. Umudun ölmesi, insanın ölmesinden daha beterdir.
    ----------------
    Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir.
    ----------------
    Dünyanın bütün kötülüklerine baş kaldır. Bazen senin iyiliğin başkasının kötülüğüne de olabilir. Kendi iyiliğine de baş kaldır..

    Zülfü Livaneli - Ince Memed Türküsü
    https://www.youtube.com/watch?v=zSSLdnTXqm0

    -------------------------------------

    Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek - Adnan Yücel - Yaşar Kemal'in Cenaze Töreni
    https://www.youtube.com/watch?v=tH5L4pYdc9M
  • "Bundan sonra ne yapacaksın" dedi, Süleyman. "Sen beni biliyorsun kalamam buralarda" dedim. Kalamazdım gerçekten de, gitmem lazımdı buralardan. Nereye, nasıl bilmiyordum. Ama gidecektim, kaçacaktım ya da onu biliyordum. Tek ihtiyacım olan üstümde gezecek bir mouse okuydu. Tek başıma hareket etmeyecektim herhalde. Eski model bir macera oyununda olmayı düşünmek daha çok hoşuma gidiyordu. Guybrush Threepwood gibi bir korsan olmak için nelerimi vermezdim. Ama ne yazık ki sadece Süleyman Öztoprak'tım ben. Güçlü korsan değil ama, eli yatkın kaportacı Süleyman Öztoprak.

    Süleyman'a döndüm, "Gitmem lazım benim, Süleyman Ustaya söyle kusuruma bakmasın artık. O da biliyor daha fazla dayanamayacağımı buna" Hiç kırmazdı beni Süleyman, iyi çocuktu. Gözündeki iki damlayı saklamaya çalıştı. "Peki abi" dedi. Benim de içim kötü olmuştu. İki gün önce pataklamıştım çocuğu. "Kusura bakma dedim iki gün öncesi için de." "Lafı mı olur abi" dedi "Hak etmiştim ben onu" "Sağlıcakla kal" deyip ayrıldım hemen oradan. Özleyecektim Süleyman'ı, Süleyman Ustayı, iyi insanlardı hepsi. Bir tek yandaki bakkalı sevmiyordum, Süleyman Amcayı. Kaç defa sahtekarlık yaparken görmüştüm adiyi. "Neyse" dedim. "İş bulurum nasılsa gittiğim yerde", elim yatkındı benim her şeye.

    Çıktım dükkandan. Haritama baktım. Evim sol üst tarafta kalıyordu, ama oraya gitmeden önce yapmam gereken işler de vardı. Görev listemi kıç cebimden çıkardım. Yaptıklarımın üstünü çiziyordum genelde. Dükkandan ayrılmanın üstünü çizdim. Başka? Kırmızı topuklu kadın ayakkabısı sağ teki bul, bankaya araç kredisi için başvur, bankanın çatısına çıkıp aşağıya tükür, eve git, bavulunu topla (Bavula 1 kırmızı topuklu sağ kadın ayakkabısı, 1 kredi başvuru formu, 2 baş sarımsak, yarım kilo kilit göbeği, bir hanım göbeği, bir soğan göbeği ile 3 adet pazar bulmacası içeren günlük gazete koy) ve yola çık vardı. Nereden bulacaktım ayakkabıyı? Haritaya baktım, cami sol alttaydı hemen. Yürüyerek gitmeye karar verdim. Tam yolu yarılamıştım ki telefon çaldı. Baktım ilerde kırmızı bir ankesörlü telefon var. Koştum, yetişemedim. Cep telefonum hala çalıyordu ama. Açtım, kayınçom Süleyman abiydi. "Sülü (Bana hep sülü der), karar vermişsin gidiyormuşsun" dedi Süleyman abi. "Abi, vazgeçirmeye çalışma. Biliyorsun başaramazsın" "Biliyorum" dedi Süleyman abi. "Başaramayacağımı biliyorum ama yine de deneyeyim dedim. Ya da hiç olmazsa, malını mülkünü heder etmeni engellerim belki. Kardeşimi üzmene izin veremem hem." "Yok" dedim. Süleyman abiye. "Tamam" dedi Süleyman abim. "Yalnız unutma, kredi kartlarının hesap kesim tarihi ayın 8'i, geçirmemeye çalış gideceğin yerde" Gömlek cebimden not defterimi çıkarıp baktım, gerçekten de doğruydu. Zavallı adam, nereye gideceğimi bilmiyordu herhalde. Normaldi aslında. Ben de tam olarak bilmiyordum. Tek bildiğim, en son bavulumu toplama gerektiğiydi. Uzatmadım ama, "Peki" dedim Süleyman Abiye. "Peki süleyman abi. Kardeşine de selam söyle." Bir şey söylemesine izin vermeden kapattım.

    Zaman kaybetmiştim. Camiye koşarak gittim. Girmedim ama, ayakkabıları kontrol ettim sadece. Şanssızdım. Kırmızı, topuklu sağ kadın ayakkabı teki bulamamıştım burada. Diğer kapıya gittim, kırmızı bir topuklu görünce sevindim. Ama yaklaşınca bunun sol tek olduğunu fark ettim. Bir an almayı düşündüm, ama hayır. Gerçekten gerekli olduğuna kanaat getirmeden tek bacaklı, dini bütün bir kadını mağdur etmek istemiyordum. Haritama baktım tekrar, tam ortada büyük AVM duruyordu. Sol cebimdeki paraları saydım. Haftalığımı aldığım iyi olmuştu. Hem kredi kartlarımın son kullanma tarihi de yaklaşmamıştı henüz. Gönderilen kredi kartlarını son kullanma tarihlerine göre dizmeyi alışkanlık haline getirmiştim eskiden beri. Böylece tarihleri aynı olanları hemen fark edip düşük rakamlıları kolaylıkla imha edebiliyordum.

    AVM'ye yürüyerek gidersem çok zaman kaybedeceğimi anladığımdan tünel kazmaya karar verdim. Elim tünel kazmaya oldukça yatkın olduğundan bir süre sonra AVM'nin asansör boşluğuna çıktım. Oldukça boştu burası. Tekrar kazmaya başladım ve ayakkabılarla dolu bir ambarda buldum kendimi. Nasıl aç tavuk kendini darı ambarında zannederse, ben de ayakkabı ambarında olduğumu düşünmüştüm . Biraz sonra buranın bir ayakkabı mağazası olduğunu fark ettim. Etrafı dikkatlice kontrol ettim, kimse yoktu, kapanmıştı herhalde. İlerde bir fanus içinde kırmızı bir ayakkabı gördüm. Koştum hemen elime başka bir ayakkabı aldım fanustaki ayakkabının ağırlığını tahmin ederek. Fanusu kaldırdım, şansıma alarm çalmadı. El çabukluğuyla elimdeki ayakkabıyı fanustakiyle değiştirdim. Elim bu gibi şeylere çok yatkındır. Alam çaldı, baktım yanlışlıkla ayakkabı yerine fanusla değiştirmişim. Hemen ayakkabı ile tekrar değiştirdim. Alarm çalmaya devam ediyordu. Telefonuma baktım, ilaç saatim gelmişti, çorabımın arasındaki paketten üzerinde pfizer yazılı haplardan bir tane içip alarmı kapattım. Elimdeki ayakkabıya baktım, kahretsin . Yine sol tekti. Neydi bu sol bacaklı kadınların benden istediği? Alttaki kutulara teker teker baktım. Hepsi çiftti. Sonunda en alttaki kutuda bir tek daha bulabildim. Evet, ilk görevimi yerine getirmiştim artık. Kıç cebimdeki görev kağıdı çıkarıp ikinci maddenin de üstünü çizdim. Acaba karışık yapabiliyor muyduk bu görevleri. Birden ilkokul günlerimi hatırladım. Ben sınavlara hep ilk soruda oyalanırken, benden daha cesur olan çocukların öğretmene sorup istedikleri sorudan başlayabildikleri günleri. Belki ben de onlar kadar cesur olsaydım, şu an bir kaportacı olarak kalmayacak ve onlar gibi bir devlet dairesinde işe girebilecektim. Evet, belki onlardan 4 kat daha fazla kazanmayacaktım ama en azından.... Neyse zaten kaportacı da değildim artık.

    Şimdi bankaya gitmem lazımdı araç kredisi için. Neyse ki banka ismi yazmıyordu kağıtta. Bu AVM'de bir de banka olduğuna emindim sanki. Haritamı çıkardım, görünmüyordu. AVM'nin haritasını çıkardım ben de. Her duruma uygun haritalara sahip olmak en sevdiğim özelliklerimden biridir. Süleyman Usta'ya iş başvurusunu yaptığımda, seçilmemi sağlayan ana unsurun bu olduğunu düşünüyorum . Bir de elimin yatkın oluşu belki işlere. Evet tam hatırladığım gibi. Daha önce gelmiştim buraya, hatta bu bankada kuzenim Süleyman'a iş ayarladığımı bile hatırlıyorum. Ön kapıdan çıktım ayakkabıcıdan, zor oldu gerçi ama elim bu tip işlere yatkın olduğu için camı kırarken zorlanmadım topuklu ayakkabıyla. Artık kırık bir topuğu vardı kırmızı sağ tekin. İşte, ilerde solda banka şubesi, şansımla birlikte bana gülümsüyordu. Koştum hemen . Daha fazla hırpalamak istemedim ayakkabıyı. Süleyman'ı aradım. Hemen açtı. İçeri girdim ben de. Bankada yatıyormuş geceleri. Kredi başvurusunda bulunmam gerektiğini söyledim. Biraz buruklaştı Süleyman, o sadece küçük esnafın kredi işlerine bakıyormuş. Benim de ona başvurabilmem için küçük esnaf olmam gerekiyormuş. Benim kredi taleplerime Süleyman diye biri bakıyormuş hiç tanımadığım. "O nerede " diye sordum. AVM'deki tekvando kursunda gece bekçisi olarak gece bekçisi olarak çalışıyormuş. Süleymanın hala buruk olduğu gözümden kaçmadı ama. Nedenini sordum. Gideceğime üzüldüğü besbelliydi. Ama sakladı, Süleymanın gece uyandırılmaktan hiç hoşlanmadığını, ve sol ayağının çok pis olduğunu söyledi. Birden hayatımın o ana kadar olan kısmı bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Evet her şey yerli yerine oturmuştu. Koşarak ayakkabı dükkanına gittim. Yatkın elimle diğer tarafı da kırıp içeri girdim. Fanusa tekrar bıraktığım ayakkabıyı da aldım, kırmızı sol teki. Alarm çaldı. İptal et yerine erteleye başmışım. Kapattım tekrar ve tekvando kursuna doğru koştum.

    Çok zaman kaybetmiştim ve koşmam lazımdı, ama ne kadar koşarsam koşayım ulaşamıyordum kursa. Birden AVM'nin göz bebeği yürüyen bantta olduğumu fark ettim. Yürümeye başladım ben de, sonunda yeşil ışıklı kursun önüne geldim. "Hey "diye bağırdım, "Hey" diye karşılık geldi. Biraz daha yüksek "Heyyy" diye bağırdım. Tekrar ama daha yüksek sesle "Heyyy" diye karşılık geldi. Bu sefer daha yüksek bir sesle bağırdım, ama hey demedim. Küfür ettim. Aynı karşılığın geleceğini beklerken hızlı bir sol tekme geldi. Bir dişim kırılmıştı. Aldım sol ön cebimdeki gizli cebe koydum. Bir kez daha ama bu kez daha alçak bir sesle küfrettim. Hazırlıklıydım bu kez, saniyenin onda biri kadar bir zamanda bana ulaşan tekmeye elimdeki sol teki giydirdim. Elim yatkındı böyle işlere. Bir iki dakika kadar sessizlik oldu, sonra bir adam ağlayarak çıkarak omuzuma sarıldı. "Üzülme" dedim. "Üzülme Süleyman , gidiyorum ama bu dünyanın sonu değil. Herkes, herşey gider. Gidenle de gidilmez" "Tamam" dedi Süleyman. "Buyrun, ne istiyordunuz?" "Araç kredisi için başvuracaktım" dedim. "Ben tam aradınız adamım" dedi Süleyman. Bir yakınlaşma olmuştu sanki aramızda. İsim benzerliğinden olabilir diye düşündüm. Birden uzaktan kuzenim Süleymanın kıskanç bakışlarını görünce omzumdan kaldırdım Süleyman'ı. Hadi dedim gidelim bankaya. Gittik. Ben başvurdum, o ah dedi, ben başvurdum, o ah dedi. Sonunda tamamlandı başvurma işlemi ben de aldım başvurumu. Kuzenime ve Süleyman'a teşekkür ettikten sonra Ayakkabı dükkanına geri döndüm.

    Alışmıştım buraya epey, etrafa bakıp gözüme toz kaçırdıktan sonra tünele geri döndüm. Kıç cebimden çıkardığım görev kağıdında kredi başvurusunun da üstünü çizdim. Tünelde bulduğum 2 baş sarımsak, yarım kilo kilit göbeği, bir hanım göbeği, bir soğan göbeği ile 3 adet pazar bulmacası içeren günlük gazeteyi de yanıma alıp asansör boşluğuna gittim. Sanki dejavu yaşıyordum. Üzerime hızla gelen asansörü görünce biraz yana çekildim. Asansör burnumdan bir parça kopararak yanımda durdu. Üzüldüm, seviyordum burnumu. şimdi estetikli gibi olmuştum sanki. Atladım hemen, asansördeki çocuğa çatıya çıkmak istediğimi söyledim. Türkçe bilmiyordu çocuk. Elindeki flütüyle asansör müziği çalmaya başladı. Ben de Çatı yazılı düğmeye bastım. Çatıya kadar baya dinledim çocuğu. Yetenekliydi. Tam "Beni Köyümün Yağmurlarında Yıkasınlar" biterken çatıya vardım. "Beni burada bekle dedim çocuğa. Aşağıya indi.

    Ben de çatının kenarına geldim. Aşağıdaki insanlar karınca gibi görünüyordu. Aşağıya tükürdüm. Tükürüğüm üzerlerine gelince onların gerçekten karınca olduklarını fark ettim. Yanlış kenara gelmiştim. Diğer kenara geldim, buradan bir şey görünmüyordu. Aşağısı çok karanlıktı. Tükürmeye çalıştım, ağzım kurumuştu. Biraz bekledim. Telefonum çaldı, "Alarmı yine mi kapatamadım" diye düşünürken Süleyman abimin aradığını gördüm. Kayınçom benim için iyice endişelenmişti herhalde. Açtım, "Abi"dedim. "Sülü" dedi. "Abi" dedim. "Bu wifi'nin şifresi neydi?" dedi. "Abi"dedim, dayanamadım daha fazla. Gözlerim dolmuştu. Kapattım hemen. Biraz daha bekledim, film şeridinin gelmesini bekledim yine - gelmedi. Bir şey mi anlatmak istiyordu bana. Tükürüğüm geldi sonra , ben de tükürdüm aşağıya. Kıç cebimden defteri çıkardım. Onun da üstünü çizdim. Eski hayatımla aramda iki madde kalmıştı sadece.

    Asansör yoktu. Merdivenlerden yavaşça aşağıya indim. Bankanın ve ayakkabıcının önü doluydu. Ben üzgünce ayrılırken ayakkabını önündeki polisler bana doğru koşmaya başladılar. Ben de onlara doğru koştum. Kucaklaşıp öpüştük. Biliyordum, herkes benim kalmamı istiyordu. Beni ayakkabı dükkanına davet ettiler, kıramadım ben de onları. İçerde dükkan sahibi Süleyman Bey kameralara bakıyordu. Gelince beni oturttu ve daha önce hiç bu kadar yetenekli birisini görmediklerini söyledi. Süleymanın ayağına o sol teki geçirmedeki zarafetim tüm AVM'yi etkilemişti. "Elim bu gibi işlere biraz yatkındır" dedim. Beni kendisi için istiyordu. Burada kalmam mümkün olacaktı. Etrafa baktım , herkes benim vereceğim cevabı bekliyordu büyük bir heyecanla. İnsanların arasında Süleyman'ı da gördüm. Gözlerinin içine baktım, Evet der gibi kapattı gözlerini. "Evet" dedim ben de. "Evet Süleyman Bey , ben de sizi seviyorum" dedim. Öpüştük ve ben orada çalışmaya başladım . Polislerin her birine bir parça kilit göbeği, bir diş sarımsak ve yarımşar hanım ve soğan göbeği ile birer buçuk pazar gazetesi bulmacası verdim. Bir ömür biterken diğeri başlamıştı ve ben Süleyman Öztoprak olarak kalmıştım. Eli yatkın ayakkabıcı Süleyman Öztoprak.
  • Tarih 3 Haziran 1963'tü..
    O gün Nazım Hikmet ölmüştü..
    Can Yücel BBC Türkçe Radyosunda spikerdi..
    Nazım'ın ölümünü dinleyicilere duyurma görevi ondaydı...
    "Ben bunu okuyamam.. Ben Nazım'ın ölümünü kabul edemem" dedi..
    Haberi okumadı...
    O gün hiç çalışmadı..
    Radyo da yayın yapamadı..
    Ertesi gün görevinden istifa ederek, memlekete döndü..

    *. *. *

    Bakan çocuğuydu..
    Cumhuriyet döneminin en önemli bakanlarından birinin hem de..
    Çok bakan çoğundan farklıydı..
    Çünkü hep geçim sıkıntısı çekti..
    Basit yaşamayı seçti..
    Malvarlığını soranlara şöyle açıkladı..
    1- Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen..
    2- Gökyüzünde bir bulut..
    3- Bitlis’te beş minare..
    4- Biri yazlık, biri kışlık iki platonik sevgili..
    5- Islıkla çalınabilen beş anonim türkü..
    6- Büro mobilyası ve çelik kapı üreten bir fabrikanın öğle üzeri yaslanıp sigara içilen beyaz duvarı..
    7- Palandöken’de bir palan, bir döken..
    8- Kastamonu’nda üç kasto..
    9- Üç fay hattı..
    10- Bir çarşamba, iki perşembe, üç cuma..
    11- Dünyada mekân..
    12- Ahirette iman..
    13- Denizde kum..
    14- Bir çuval gazoz kapağı..
    15- Bir kibrit kutusu sigara izmariti..
    16- Biri İngilizce, 6 adet küfür..
    17- Sevenlerin kalbinde kurulmuş bir taht..
    18- Anne babadan kalma, yarısı yaşanmış bir ömür..

    *. *. *

    Türkçe'nin en matrak, en lafını esirgemeyen şairiydi..
    Cemal Süreya, onun için “Can Yücel kadar değişik teknikler kullanmış bir başka şairimiz yoktur” derdi..
    Şiirlerinde resmen ayar verirdi..
    Ağır küfürler ederdi..
    “Küfür ve argoyu halk kullanıyor. Yazdığımız şey, halkın nabzı ve ağzı olduğuna göre, küfür de kendiliğinden katılıyor işin içine. Aslında küfür bir özgürlük davasıdır” derdi..
    Özgürlüğünü mısralara dökerdi.
    “Şiirlerinde küfür etme diyorlar usûlsüz,
    Lan bu kadar orospu çocuğunu nasıl anlatayım küfürsüz?”
    Her şiirinde kendi ifadesiyle nasıl gol atacağının peşindeydi..
    O, Türk şiirinin santrforuydu..

    * * *

    Şairliğinin yanı sıra, Almanca, İngilizce, Latince ve Yunanca bilirdi..
    Çok çeviri yaptı..
    Çevirileri başına iş açtı..
    12 Mart muhtırasında Mao ve Che çevirileri için içeri attılar..
    1974'te genel af ile özgür kalabildi.
    Toplumsal sorunları hep gündeme getirdi..
    Çarpık düzene mutlaka söyleyecek sözü vardı..
    "Gazi Mustafa Kemal Atatürk
    Türk, öğün, çalış güven! demiş a,
    Şimdilerde çalışan parasız, pulsuz
    Çalışıyor paralıya
    Güvenen varsa, parasına güveniyor
    Üstyanı öğün babam öğün!
    Dövün babam, dövün!"

    *. *. *

    Edebiyat kadar içkiye de düşkündü..
    İyi rakı içerdi..
    “İçim rakı, dışım su" derdi.
    Nasıl rakı içileceğini de şöyle mısralara dökerdi.
    "Rakı sofrasında susulmaz arkadaş,
    Hıçkıra hıçkıra ağlayacaksın..
    Arınacaksın gururundan, paşa gibi.
    Şerefe ulan diyeceksin..
    Şerefsiz Dünyaya inat şerefimize,
    Kırar gibi tokuşturup kadehleri,
    Gırtlağınla seviştireceksin meyleri..
    Gömeceksin kendini şişelerin dibine, ölür gibi
    içeceksin!..
    Öleceksin arkadaş..
    Oturtacaksın karşına geçmişini,
    Güle güle küfür edeceksin...
    Unutacaksın, unutur gibi içeceksin !
    "İçiyorsan Rakıyı öve öve,
    Söve söve kusacaksın ne varsa içinde.."

    *. *. *

    Gırtlak kanserine yakalandığında dostları artık dinlenmesini söyledi..
    “Ben şairim, fil değilim.. Azrail'i bir köşeye çekilip bekleyemem. Meydanlarda ölmeliyim" dedi..
    "Ömür dediğin üç gündür,
    Dün geçti yarın meçhuldür,
    O halde ömür dediğin bir gündür..
    O da bugündür." der gibi..

    *. *. *

    17 yıl önce öldü..
    Şiir söyleyerek, rakı içerek, küfür ederek..
    Vasiyeti üzerine çok sevdiği Datça'da gömüldü..
    "Beni kuzum Datça’ya gömün.
    Geçin Ankara’yı, İstanbul’u!.
    Oralar ağzına kadar dolu..
    Alabildiğine pahalı..
    Örneğin Zincirlikuyu’da
    Bir mezar 750 milyona..
    Burası nispeten ucuz..
    Ortada kalma ihtimali de yok..
    Hayır dua da istemez..
    Dediğim gibi, beni Datça’ya gömün..
    Şu deniz gören mezarlığın orda..
    Gömü sanıp deşerlerse, karışmam ama!"
    Anısına saygıyla....