• ŞİİRİN EYLEYENİ: MUTMAİN OLUŞ YAHUT ALİ URAL’IN ŞİİRİNDE İMGE EVRENİ

    Karabatak

    ıslak kanatlarını açarak güneşi bekleyen kara kuşa bak

    kırılmış dalgalara karşı dalgakıranda tüneyen sarhoşa bak

    kömürden kollarını uzatıp çekiyor bulutun yakasından

    tam yırtarken gömleğini bir örümcek iniyor da arkasından

    yükleyip sırtına güneşin küllerini uçuruyor

    bir örümcek

    tüylerinin içinde bir rozet kadar sıcak



    bu homurtuyu ancak dik duran bir avcı çıkarabilir

    bu belalı harcı kancalı bir karga karabilir

    şamandıralar kopmuş kim açılabilir

    kapanan gökten zinciri bırak



    kanadından bir tüy koparttı ve onu büyüttü

    bir tüy daha koparttı ve sonra bir tüy

    deniz yılanlarından sağdı bu sütü

    servi köklerinde bir karabatak



    aklın sınırında vurulan nöbetçinin soluğu kesilmez derinde

    bin yıl sonra verilen nefesin keskin dişlerinde

    çırpınan balıkların gözleri hala parlıyor

    daldığı yer ölüm çıktığı yer aşk



    kara batsaydı gözleri gibi kardan adamın

    böyle üşümezdi dalgakıranda

    eli boş dönen balıkçıların

    lanetiyle kararmayarak

    Ali Ural





























    Ali Ural



    1959’da Samsun Ladik’te doğdu. 1989’da Merdiven Sanat dergisini çıkardı (24 sayı) 2005-2007 yılları arasında Merdiven Şiir; 2012’den bu yana da Karabatak dergisini çıkaran Ali Ural Fatih Sultan Mehmet Vakfı Üniversitesi’nde “Özgün Yazarlık” derslerini verdi. Bu çalışmalarını yayınevi bünyesinde de devam etti. 2010’da Türkiye Yazarlar Birliği “Deneme Ödülü”ne; Gizli Buzlanma ile 2013’te Türkiye Yazarlar Birliği “Şiir Ödülü”ne ve son olarak da “Uluslararası Abdullah Tukay Büyük Şiir Ödülü”ne layık görüldü.



    Eserleri:

    Şiir:

    Körün Parmak Uçları (1998)

    Kuduz Aşısı (2006)

    Gizli Buzlanma (2013)



    Öykü:

    Yangın Merdiveni (2000)

    Fener Bekçisinin Rüyaları (2011)



    Deneme:

    Posta Kutusundaki Mızıka (1999)

    Makyaj Yapan Ölüler (2004)

    Resimde Görünmeyen (2006)

    Güneşimin Önünden Çekil (2007)

    Satranç Oynayan Derviş (2008)

    Tek Kelimelik Sözlük (2009)

    Ejderha ve Kelebek (2010)

    Bostancı Bahane (2010)

    Peygamberin Aynaları (2016)



    Tercüme/ Araştırma

    Divan / İmam Şâfiî’nin Şiirleri (2002)

























    “Kendine ayna olmuş yüreğin

    Başbaşa yaptığı karanlık ve duru söyleşi!”

    Charles Baudelaire



    Mutlak’ın örselendiği modernitenin çıkış noktalarından biri de bilgiye ulaşmadaki dolaylılığın çeşitlenmesi ve hakikate varacak yolcunun mesafesinin uzamasına bir katkı olsun yapabilmesidir. Ama gözden kaçan bir şey var ki o da yolculuk ne kadar uzasa uzasın mesafeleri seyre dalan şairin varlığıdır! Şair, artık çöllerde yitip giden biri olmayacak kadar temkinli bir duruşu beraberinde getiren sestir. O halde şiiri bir temkin aracı olarak görmenin sakıncası yoktur. Uzaklara yahut kurbağalara bakmaktan usanmış bir şairin görecek keskinlikteki gözünün gördüklerini aktarması da tam da bu noktada oldukça tehlikelidir.

    Temkinle tehlike arasındaki ilişkide, soyutlanmış bir dünyanın varlığı, en çok temkini yaralayacaktır. Bu yüzden şair, olabildiğince geniş bir şiir evreninde temkini her dem tetikte tutacak bir imge alanına sahip olması gerekir. İmge işçiliğinden ziyade deneyimleriyle tümüyle soyut ya da somut olmayan bir dünyanın varlığını da yine modernitenin ‘bu dünya’ imgesinden yola çıkarak elde edecektir.

    Her şiirin bir imge evreninden yani muhayyileden (imgelem dünyası) söz ederken imgenin hiyerarşik yapılanmada arketip, sembol ve metafor ile alegoriden sonra gelen en görünür tarafta olduğunu hesaba katmamız gerekir. İmgenin kaynaklandığı hayal ufku ya da muhayyile, bir itici gücün ısrarıyla ortaya çıkar. Kimi zaman sararmış bir yaprak, kanadı kırık bir kuş, koşan bir çocuğun düşmesi gibi sıradan bir olay ya da vak’a parçası, şairin muhayyilesinde yeni bir bağdaştırmaya yahut çağrışım evrenine kapılarını açar. Buna eklemlenen tarih, felsefe gibi entelektüel birikim de birlikte düşünüldüğünde imge evreni genişler ve arketip ile sembole nazaran daha dar bir anlam alanına sahip imgenin bunların zenginliğine ulaşması mümkün görünür. Hayal, şiiri canlı tutan, yeniye çağıran bir tazeliktir.

    Muhayyilenin bir şubesi olarak imge oluşumlarının baktığımızda görünen o ki modern şiirimizde imge, özellikle II. Yeni’yle başlayan süreçte nesneyle olan ilişkisiyle belirlenir. Daha ötede dünya şiirinde olduğu gibi bizde de düşünüş biçimlerinin evrilmesiyle imgenin yalnızca şairin iç dünyasıyla sınırlı kaldığını söyleyebiliriz. Anahtarı yalnızca şairde olan bir odadan söz ediyoruz demek ki. Gül, modernlik ağrısı içinde artık sembolik yahut mazmun değerini yitirmiş; her şairde hatta aynı şairin farklı şiirinde farklı kılıklar içinde karşımıza çıkmaktadır.

    Bu minval üzre 1990 yıllardan itibaren birçok türde ürünler veren Ali Ural’ın şiirlerine baktığımızda şairin imge evreninin bu yılların genel retoriği içinde şekillendiğini söyleyebiliriz. Düşüncemizi daha da açarsak genel olarak şairlerin dünyasında 1980 sonrası apolitik bir düşünce ya da ‘ideoloji’ve ‘dünya görüşü’ ayrımının getirdiği okumaların bir noktaya yöneldiğini görürüz: Modernlik karşıtı söylem! Bir anlamda Baudelaire’in yücelttiği şehir, alaşağı edilirken George Orwell’ın 1980 adlı romanı modernliğin en büyük eleştirisi olarak okunur. Ancak Doğu’ya ait metinleri kendi dilinden okuyabilmesi bir şairi farklı kılar. Bu sebeple ki modernlik karşıtı söylemi, Daryush Shayegan’ın ifadesiyle ‘yaralı bilinç’ olarak değil kendi kusurlarını da gören bir yaklaşımla geliştiren şairin daha ileriye doğru atılması gerekir.

    Ali Ural da kör bir adamın dokunuşlarıyla açıkladığı ‘bu dünya’ algısını Körün Parmak Uçları adlı ilk kitabıyla tanımladı. Kitabın ana damarını oluşturan şiirlerde şehrin mutantan elbisesi, soğuk nesneleri, bir körün parmak uçlarında hissiz birer algıyken öte yandan Baudelaire’in tiksindiği tabiat, şairin imge evreninde sığınılacak tek mekân oluverir. Bu açık çatışma, uğultularla tanımlanan adres defterleriyle, isimleri çizilmiş ölülerin matemleriyle tasvir edilirken yaşamanın bir anafora benzetilmesi doğal bir sonuçtur: ah bu nasıl anafor/ ne çekiyor bu parmakları/ uçlarıyla dokunuyor/ ağaca, güneşe, taşa/ uçlarıyla kazıyor toprakları/ ah bu nasıl bir fosfor (Körün Parmak Uçları)

    Bu şiirin ve kitabının farkı da işte bu noktadadır. Hem modernliğe karşı olanların körlüğü hem de bir ‘kör’ün bile fark edebileceği bir duyarlılık! İki ucu da zehirli bir değnek! Yalnızca bir açıdan bakmayan geniş imge evreninde şiirsel özneler, gerek kelime dağarcığı ve gerekse şiirin iç sesine yaptığı vurgusuyla dış dünyanın kırılmış, kenarları keskin deneyimlerine yaslanır. Kimi zaman bir ‘buzlu ses’le örselenen söylemler, tabiatın da paslanan taraflarına atıfta bulunur: yeşil ciğerleri yosun tutan bir orman/ teneke ciğerleri pas tutan şair/ biliyor su kaç derecede kaynar/ biliyor bir gövde nelerden ibarettir (Muhteva)

    Tabiata yabancılaşmanın getirdiği şeyler bununla sınırlı kalmaz. Şehrin her şeyin taklidini öngördüğü dünyasında büyüyenler için de söylenecek bir söz vardır: bir göl nasıl uyandırılır bilmem/ beni karşısında görmek ister mi/ rüzgâr eğmişse kaşlarını/ kapısı mı vurulur (Bir Göl Nasıl Uyandırılır). Modernliğin bütün emareleri, çoğu kez dokunsal duyular aracılığıyla verilirken nedensizliğin, nesneler gibi birbirinden kopuk ilişkiler ağının öne çıkarıldığı görülür. Bu imge dünyasının genişliği kadar ilişkisizliğini de gündeme getirir: işte oyun odasında/ kolu kopmuş bir bebek (Oyun)

    Kuduz Aşısı, şairin ikinci kitabı. En az ilki kadar yaralı bir imgeyi barındıran bu adın gerisinde yine şairin etrafındaki her şey noksandır. Lirik duyarlılığın içsel sesini öne çıkaran şu şiirde olduğu gibi yaralı oluş, varlığı inciten bir eksikliğe dönüşür: bir mevsimi eksik duvara güven olmaz/ gölgesiyle zehirler, devrilebilir göğse/ meydanda omuz omuza veren tuğlalar/ bir kuş uçsa yıkılır nefes değse (nefes darlığı). Tabiattaki her şeyin ama aslında varlığın eksikliği, hemen her şiirin imge evreninin temel niteliğini oluşturur. Şairin buna dair önerileri vardır kuşkusuz. Çünkü yalnızca yanlışları dile getirmenin hamasetine sığınmak bir kolaycılıktır: ey büyüyüp küçülen, yer değiştiren can/ ne çıkar kaybolsan dokusunda ağacın/ iri dallar kollarınla örtsen yüzünü/ teyemmüm ederken girsen toprağa/ hayattan korksan su gördüğünde/ bir kapı olsa artık bütün yeryüzü/ açılırken kapanan, kapanırken aralık/ tetikle parmak arasında mesafe (Keskin Nişancı) Aynı kaygı bir başka şiirde bu kez Akira Kurusawa’nın Düşler filmindeki sahneyle hatıra getiriliyor: buyurun beraber söyleyelim, haydi hep beraber/ bu asmalar buhar gibi yükselip zeminden/ avizeler asıyor tavanına kırların/ değerek dudaklarımıza ama sadece değerek/ eşlik ediyorlar o tuhaf şarkıya hem/ bağbozumu boşanırken güzün gümrah garından/ haydi vakit daralıyor ve haydi hep beraber/ tünelden bir köpek sıçrayabilir her an (Hemzemin Geçitte Tuhaf Bir Şarkı)

    Kaygı, tek yanlı yani herhangi bir karşılık verilmediğinde çoğalan, psikoza dönüşen bir hastalıktır. Modern insandaki bu temel eksiklik, tatmin edici bir karşılık bulmalıdır. Her iki tarafın konuşabildiği ilişkilerde kaygıdan söz edilmez bir diğer deyişle. Ali Ural’ın şiirlerindeki uyarıların, tembihlerin her an karşımıza çıkması fıtrî bir tutum olarak sorumluluğun öne çıkması, kaygıları ortadan kaldıracak muhatapların varlığı bir teminat gibidir: melekleri rahat bırakmayacak gökte/ her şeyi bilen adamlar, her şeyi söyleyen ve/ resimlerinden sıfatlar sarkan/ her akşam leblebi kavuracaklar camekânların önünde/ vestiyere emanet, parlak ve nâdân (Gala)

    Kimi zaman şairlerin ilk kitaplarından itibaren bir seyir izlediğini ve bunun da bilinçli bir tercih olduğunu düşünürüm. Bir sıra halinde okunduklarında hangi imgelerin peşinde olduklarını görmek keyif verir.

    Ali Ural’ı birbirinden beslenen denemeleri ve mektupları gibi hikâyeleriyle bir bütün halinde görmek, şiirini de çözümleyebilmenin anahtarını verir. Birbirini tekrar etmeyen imge evreninin yanında çok farklı okumalara açık oluşu, bir ayna misali okuyucunun da buna bir karşılık vereceği anlamına gelir. Okuyucu da bu imgelerden yola çıkarak kendi imge evrenini oluşturur.

    Şairin son kitabı Gizli Buzlanma, baştan beri açık alaylamaya kaçmadan derinlikli bir ironinin penceresinden bakışın öznesidir. Dahası önceki kitaplarında sorulan sorulara karşın mutmain olmuş, kaygılarını geride bırakmış bir şiirsel öznenin de varlığını hissederiz. Sancısız ama bir o kadar da mutmainliğiyle gönenen bir bilincin Mustafa Kutlu’nun Yola Düştü Mürit adlı hikâyesinde olduğu gibi önünde açılan binaların yahut caddelerin de farkında olması doğaldır. Bu yüzden kırk kişinin doyduğu bohçasını kapattığında yine eksilmeyen bir şey olsa gerektir mutmainliktir bu.

    İmge evreni, belirli olaylar, kişiler ya da durumlarla sınırları belirlendiğinde doğrusu şiir, bir olay-şiiri olmaktan kurtulamaz. Onu genişleten şey, imgenin yaslandığı kültürel temeldir. Bu katman –birbiriyle ilişkisini koparmadan elbette- çoğaldıkça kendine özgü bir okurun da varlığını kabul etmek zorundadır. Her dizede açılan yeni cephe, imge bütünlüğünün bir parçasıdır. Okuyucu bu bilinçle hem imgelerin hem de şiirin bütünlüğünü gözetir. Ve nihayet şiiri okuduktan sonra şiire dair yeni bir imge alanı açar kendine. Turgut Uyar’ın Göğe Bakma Durağı bu açıdan şanslı bir şiirdir. Her okur, durup bir kez olsun göğe baktığında bu şiiri hatırlar.

    Ali Ural, hem okuyuş bütünlüğü hem de akıcılığıyla imgeleri bir çatı altında toplayan poetik bir arka plana sahipken şiirinin gizli bahçelerini okuyucuya açmaktan geri durmaz. bu bahçeye girince güller yerin dibinde/ kızarıyor örsünde can çekişen nalları/ nerede birkaç adım birkaç adam seğirtse/ yüklerinin altında çürüyen omuzları/ gözlerinden anlarım kaçmak isterler ordan/ yaşlanıyor insan bu bahçeye girince (Bahçe) Şiirinin lirik bahçesi, türlü zenginliğe ve genişliğine rağmen her anlamı kendine çağırmaz. Dilin naif duruşu, bu şiirlerin birer madalyasıdır. İçe dokunan, içi sarıp sarmalayan bir dildir. Çoğu kez okuyucunun tarafından bakmayı öğütleyen bir dil.

    Telmih alanı geniş ancak herkesin kendine ayna tutacağı kadar aralık duran bir kapıdan bahçeye bakarken şiir, her okuyuşta yeni bir yorumla çıkar karşımıza. Bu, bir şiir için önemli bir kazanımdır. şiir dedikleri sen misin peçen dalgalanıyor sayhamla/ karşıya geçireceğim karşı kıyıdaysa kiraz ağacı seni/ karşı kıyıdaysa kulaç at boynuna sarılmadan önce/ kim öldürdü yaşarken cenneti seyrederek sonsuzluğunu/ sarraf ol can verme girmeden güzellik menziline (Şiirin Kıyısında)

    Bu şiiri, hem şiirin serüveni hem de fıtratın tembihlediği hallerimizin bir ifşası olarak okuduğumuzda doğrusu bir farklılık göze çarpmaz. Özellikle son iki dizede yoğunlaşan hükümler, birer deneyimin yanında doğruluğu tartışılamaz öngörülere de pencere açar.

    Sona doğru gelindiğinde eğer dostluğun bir şiiri varsa, bunu şairinde yalın ve hesapsız fazlasıyla görürüz. Yok eğer şiirin bir dostluğundan söz ettiysek işte o vakit dosdoğru bir dostluk görürüz yine. Dahası, Ali Ural’ın şiirleri bizim bize dostluğumuzu öngörür. İnsanın kendisiyle barışık olmasını salık verir. Güler yüzlü bir karşılaşma olmalıdır elbet. Çünkü insanın en çok kendisine ihtiyacı vardır. Bu sebeple Ali Ural’ın şiirleri daha çok bir ayna vazifesi görür okuyucusu için. Yıkıcı bir dünya tasavvuru yerine inancın, hakikatin, mutmain oluşun şiirlerdir bunlar. Bu sebeple lirik edasında kendine ait geniş bir odası hatta bahçesi vardır. Rengârenk ve sıcak bir bahçe. Kopardığınız meyvenin yerine bir meyve daha peyda olur. Bir anlam, bir anlam daha. Ve anlamlar çoğalır, çoğalır bütün etrafımızı kaplar.

    Temmuz Dergisi S.4 Kasım 2016
  • Gençler eski şiirimizi okumuyorlar, çünkü bulamıyorlar.
    Sadeddin Nüzhet yeni yazı ile Baki divanını bastırdı, ikinci, üçüncü derecede şairlerden daha bir ikisinin divanını bastırdı. Allah razı olsun.
    Ama bu iş o kadarla kaldı. Çocuklarımıza verecek bir Fuzuli, bir Nedim divanı bulamazsınız. bunca yıldır o divanların üç dört tanesi olsun bastırılamaz mıydı? şiirlerin yanına bugünkü Türkçe ile birer tercümesi de konulabilirdi.
    İşte Necmeddin Halil Onan'ın İzahlı Divan Şiiri Antolojisi.
    O kitabın gençlerimize çok büyük iyilikleri olabilir. Ama yazık ki yalnız ders kitabı diye okunuyor, öğretmenlik etmeyen yazarlarımızın çoğu onu görüp okumalıdır bile.
    Öyle bir kitap yalnız okulda kalmamalı, hayatımıza karışmalıdır. Tamamdır demiyorum, iyi bir başlangıçtır. Fuat Köprülü'nün Antolojisi...
    Bu "antoloji" sözünü yazarken tüylerim ürperiyor, ne çirkin, ne yaban kelime!
    Frenkçede iyi olabilir, Türkçeye uymuyor.
    Neyse... Fuat Köprülü'nün antolojisi daha büyüktür ama onda şiirler anlatılmamıştır, beklenen hizmeti göremez. Onu muhakkak bir öğretmen okutup mısraların ne demek olduğunu söyleyecektir. Necmeddin Halil'in kitabını ise bir genç kendi kendine de okuyabilir.
    Ama, yine söylüyorum, bu kadarla kalmamalıdır. Edebiyat bilginlerimiz Mecnun-u Leyli'yi yeni yazı ile bastırmak içi bilmem ne duruyorlar?
    Fuzuli'nin o büyük şiiri, dünyanın en güzel manzum romanlarından biridir.
    Kays'ın Leylâ'yı tanımayıp savması, Leylâ'nın hastalanıp ölmesi, o parçadaki sonbahar tasviri:

    Bir böyle hevada Leyli-i zâr
    Gam def'ine etti meyl-i gülzâr
    Gördü gül-ü lâleden eser yok
    Enva-i çemende berk-ü ber yok
    Sahn-i çemenin sefası gitmiş
    Noksan-i sefa kemale yetmiş
    Ne berk yüzünde tab kalmış
    Ne sebz teninde âb kalmış...

    Leylâ'nın öldüğünü haber alınca Kays'ın feryadı, gidip kabrin üzerinde ölmesi:

    Gül derdi hadika-i emelden
    Mey içti surahi-i ecelden
    Kabrini kucakları nigârın
    Can sadkası etti ol ol mezarın
    Leyli dedi verdi can-ı şirin
    Ol âşık-i bî-karâr-ü müskin...


    Bütün bunlar eşi az bulunur sayfalardır. Gençlerimiz, çocuklarımız biraz anlatılınca bunları pekâlâ sevip okuyabilirler.
    Okullarda çocuklara divan şiiri şimdi gösteriliyor, edebiyat tarihi yanında Necmeddin Halil'in kitabı da okutuluyor. İyi ama ezberletilmiyor! Edebiyat öğretmenleri arasında çocuklardan şiir ezberlemelerini isteyen beş on kişi var, yok... Ötekiler sadece yüzünden okutuyor, mâna verdiriyor, bırakıyor. ezberlenmeyen şiir, iyice öğrenilmiş demek değildir, insanın dışında kalır, hayatına karışmaz. Gençlere şiir ezberlemek hevesi verilmiyor. Kimi görseniz: "Benim hafızam kuvvetli değildir, şiiri severim, okurum ama belleyemem" diyor; bununla övündüğü de belli...
    Çünkü malûm ya! ezberlemek pek akıllı adam kârı değildir, hafızlar öyle zeki olmaz...
    İşte bu düşünce ezberciliğin, şu kötü mânada ezberciliğin ta kendisidir.
    Ezberciliğin iyi olmadığını duymuş, bu sözün ne demek olduğunu iyice anlamamış, ezbercilik neye derler? onu öğrenememiş, şiir ezberlemeği de kötü bir şey sanıyor. Bu düşünceyi çocuklara da aşılıyorlar.
    Ben ezberlerim, iki bin beyit kadar bilirim, çok bir şey değil, Avrupa'da kendilerini edebiyata vermiş insanlar arasında yirmi beş, otuz bin beyit bilen vardır, bunların hiçbiride, bizim "hafızası kuvvetsiz", ezberciliği beğenmeyen dostlarımızdan sersem değildir. Bir kimsenin istese de ezberleyemeyeceğini, yaşla, tütünle, bilmem ne ile hafızasının körleştiğine inanmayın; hafızalarının kuvvetsizliği işletmedikleri içindir.
    Her insana hafıza vardır, konuşuyor, demek ki bir çok kelimeleri ezberlemiş. Herkes bir iki tane olsun türkü bilir, doğru yanlış mırıldanır, demek ki hafızası vardır.
    Eskiden şiiri çabuk ezberleyemezdim, on beş, yirmi kere okurdum; şimdi üç beş okuyuşta öğreniyorum. Ezberlemeği bir zaman bırakırsam hafıza yine tembelleşiyor, yine almıyor. Öyleyse hep bir alışma işi. Kendinizi alıştırın, siz de çabucak ezberlersiniz...
    İşin doğrusu şiiri gerçekten sevmiyoruz, bizde güzel söz şekilleri aşkı yok; bizde olmadığı için bu duyguyu çocuklarımıza da veremiyoruz, sonra da divan şiiri artık unutulacak, gençler anlamıyor diye dövünüyoruz.Bu işte yeni yazının, dil değişmesinin, Arapça/Farsça öğrenmemenin bir suçu yok, hiç olmazsa büyük bir suçu yok.
    Asıl büyük suç bizim kendimizin de eski şiiri gerçekten sevmeyişimizde, onu evlerimizden kaldırmış olmamızda.

    Gençler gazelleri anlayıp sevemezlermiş... Yahya Kemal'in şiirlerini, gazellerini yalnız biz yaşta olanlar mı okuyor, beğeniyor sanıyorsunuz? Biz mektepte iken Yahya Kemal daha yeni yazmağa başlamıştı, hocamız gelip de ondan bir iki beyit okuyunca pek sevinirdik.
    Bugünün liselerine giden çocuklarda tıpkı bizim gibi, öğretmenlerinden Yahya Kemal'in şiirlerini okutmasını istiyorlar, yeni bir gazelini okursanız çok seviniyorlar, mânasını öğrenip defterlerine yazmak istiyorlar.
    Yahya Kemal'in gazellerini okuyup seven gençler; Fuzuli'nin, Bâki'nin, Naili'ninkileri niçin anlayıp sevmesin?..


    Cumhuriyet, 10.10.1942 (Abdurrahman Cahit ZARİFOĞLU)
    Nurullah Ataç
    Sayfa 32 - Yapı Kredi Yayınları
  • 175 syf.
    ·10/10
    Türk edebiyatında deneme yazarı denilince akla ilk gelenlerdendir Nurullah Ataç. Bundan öce Söyleşiler kitabını da okumuştum. Her yazısında farklı bir tat vardı, hepsini aldım. Biz Nurullah Ataç’la farklı dünyaların insanıyız. O ölümden korkar, yokluk olarak görür, ayrılık hem de herkesleri geride bırakıp belki bir anlamda kendisi için ölmüş kabul edip gitmek onun için acı veriyor olabilir. Bu onun meselesi. Her yazısına katıldım mı, hayır. Bazen kızdım mı, evet. Dünya görüşlerimiz farklı olsa da Ataç’ın onayladığım çok görüşü vardı.

    Herkes Abdülhak Hamid’e Şair-i Azam dese de Ataç onu şair olarak görmüyor. Verdiği örnekle gördüm ki evet haklı. “Madem Şair-i Azam Abdülhak Hamit, hadi bir şiirini okuyun da dinleyelim.” diyor. Herkes sus pus. “Madem büyük şair ezberinizde bir şiiri yok mu yani?” “Yok.” Mehmet Akif’in de şairliğini sevmiyor. Aslında bu biraz da farklı dünyaların insanları olmasından kaynaklanıyor. Onu devrimlerin önünde bir engel olarak görüyor. Ben öyle hissettim. “Sevmesem de Mehmet Akif’i, savunucuları onun şiirlerini çatır çatır okuyorlar işte.” diyor.

    Yazılar çok öznel. “Beğenmedim, sevmem o adamı. Kötü şair, kötü yazar. Okumadım, okumam öyle kitapları” diyor rahatlıkla. Böyle cümleler kullanırsa bir yazar elbette aynı şekilde karşılık bulur. Tartışmaların göbeğinde yer alıyor Ataç. Kendine hafiften dokunduranları takmıyor görünse de kelimeleriyle ve umursamaz tavırlarıyla dövüyor. Konuşur gibi yazıyor. Devrik olmayan bir cümlesini gördüm mü hatırlamıyorum. “Yazı dili farklıdır konuşma dili farklıdır” ayrımını takmıyor. Yazı dilini konuşma diline yakınlaştırıyor. Duyduğu gibi, konuştuğu gibi yazıyor.

    Bir yerde der ki “Şiirimizi, eski şiirimizi kendimiz de okumalı, çocuklarımıza da okutmalıyız. Dilimizi gerçekten öğrenmenin, tadına erip onunla güzel şekiller kurmak gücünü edinmenin başka yolu yoktur.” Başka bir yerde de “Kapatmalıyız artık o edebiyatı, büsbütün bırakmalıyız, unutmalıyız, öğretmemeliyiz çocuklarımıza.” der. Edebiyat derslerinden divan edebiyatının bütün her şeyinin kaldırılmasını istiyor. Gençlere öğretilmesini istemiyor. Geçmişten ümidi kesersek ancak yüzümüzü batıya dönebilirmişiz. “Önce özgür düşünceli batılı yazarları öğrenelim, sonra oradan gelip kendi eski kültürümüzü tanıyalım” diyor. Yunan ve Latin yazarlarına hayran. Dillerine de. Mutlaka öğrenilmesini istiyor.

    Divan edebiyatını hem seviyor, hem sevmiyor. Sıkıldığında kendini divanların sayfaları arasına atıyor. Şöyle kallavi beyitler arıyor. Buluyor da. Beğendiklerini yazılarının çoğunda kullanmış. Ama o bir devrimci. Sevsek de sevmesek de. Dil alanında devrimin muhafızlığını yapıyor. Devrimin dil ayağının zarar görmesi bütün devrimleri akamete uğratacaktır. Çünkü bir millet, önce dilinden yakalanır. Çünkü bir millet, önce dilinden bozulur. Yazarımız da bunu bozabilmek, günümüz dünyasının geçmişle bağlarını kesebilmek için canla başla çalışıyor. Batıl da olsa inandığı yolda gayret gösterenler başarırlar. Çünkü çalışana veren bir Allahımız var. Ataç da çalışanlardan ve de başaranlardan. Bugün kullandığımız ve de artık “kanıksadığımız” uydurukça kelimelerin uydurukçusudur Ataç.

    Bir önceki eserinde bol bol uydurduğu yeni kelimeleri görmüşken bu kitapta kulağımı ve gözümü tırmalayan fazla sözcük yoktu. "Uydururum kelimeyi kullanırım, sonraki yıllara kalırsa ne ala!" diyebiliyor. Tutmamışsa uydurduğu kelime mecburen kendisi de gerisin geriye dönüp kullanmıyor.

    Nurullah Ataç eski olan her şeye karşı. Halk edebiyatına da karşı. Samimi olacağım diye aklına gelen her şeyi söylediklerini belirtiyor. “Düşünülmemiş, aklın süzgecinden geçmemiş mısralara sanat diyemem” diyor. Hele doğaçlamalara tam karşı. “Aklınıza geleni şöyle iyice bir tartmadan söylemeye hakkınız yoktur. Yeryüzünde bir başınıza değilsiniz, başkalarının zevkini, hatırını da gözetmeniz gerektir.” Cümleyi böyle okursam doğru tabi de halk şairlerinin aklına geleni söylediği kısmı doğru mudur, sanmıyorum. “Samimîlik demiyorlar mı, büyük bir söz ettiklerini, her işi ta kökünden çözümleyiverdiklerini sanıyorlar. (…) Öyle ya, aklınıza geleni, daha doğrusu ağzınıza geleni söyleyiverirsiniz, olur biter, içinizden öyle doğmuş. “ “Dokunmıyacaksınız onlara. Beğeneceksiniz, seveceksiniz. Hani: Yüzünde göz izi var, Sana kim baktı yârim? soğukluğu yok mu, ona bile hayran olacaksınız. Neden? "Samimî" şiirmiş âşıkların ki.” Böyle böyle halk şiirini küçümsüyor.

    Ataç bu yazılarıyla bir dönemin edebiyatçılarını oldukça etkilemiş. Kendine özgü üslubu, kendine özgü değerlendirmelerini ve denemelerini üslup bakımından ben beğendim. -Gerçi o üslup kelimesini de sevmiyor. Ama yerine bir kelime bulamadığı için mecburen, mecburiyetten kullanmak zorunda kalıyor.- Nurullah Ataç biliyorum birçoğunuza yabancı bir isimdir. Zaten öleli de elli sekiz yıl olmuştur. Nurullah Ataç’ın kitabını yazıya merak duyan herkesler okumalıdır. Okumalıdır çünkü onun, okuyucularına bazen coşkulu, bazen karamsar; bazen takmayan, ironi dolu, sanat ve edebiyat hakkında söyleyeceği çok söz vardır.

    İşte onun ölüm üzerine yazdıkları:
    “Benim ölümümle, bu dünyada sevdiğim ne varsa hepsi benim için ölmüş olacak. Şu güzel ağacı, adeta kendimi unutarak gezdiğim şu yolu, bütün şu sevdiğim yüzleri bir daha göremeyeceğim Bir tanesinin ölümüne katlanamazken hepsinin birden yok olmasına nasıl katlanayım?”

    Söyleyin nasıl katlansın Ataç! Bu arada Ataç’ın diğer kitaplarının da okuma listemde olduğunu belirtmeliyim.
  • TÜMEN TÜMEN KITIRBOM,
    TABUR TABUR PALAVRA
    Kadir Daniş
    Deneme

    Divan şiirine divan şiiri denmesi, biliyorsunuz, geleneğin sonuna rastlar. Eskiler yalnızca şiir der, geçerdi, Şimdi aradan geçen yüz bilmemkaç yıl sonra, bir zamanların muhteşem kasır ve köşklerinin kalıntıları ve enkazı arasında, bendeniz diyorum ki divan şiirine aslında "ahlar şiiri” demeliyiz. Çünkü rindane Türk edibi dünyaya, heyhat, yazmaya ve kalbini kavurup ah çekmeye gelmiştir. Bizim gibi adamların gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter ve buhurun mis kokusu ağzından, inci sözler olarak çıkar.

    Beytimize bakalım:
    Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber Nedim
    Bir perÎ-sûret görünmüş, Bir hayâl Olmuş sana

    Tedbiren dipnot geçelim; perÎ-sûret "peri yüzlü” demektir, hayal mi gerçek mi belli olmayan ve periler gibi bir anlığına görünüp kaybolan güzellikleri anlatır. Ve "bu şehir" İstanbul'dur. Hangi istanbul? Lale Devri'nde, sosyal yaşantının en renkli olduğu, Göksu ve Sa'dâbâd ve Boğaziçi'nde ve Adalar açıklarında üç çiftelerle mehtap safasına çıkılan, Ahmed çeşmelerinden selsebil suyu fışkıran, kaplumbağaların sırtında mum gezdirdiği ve salıncaklarda, ah, lale yanaklı eski
    zaman dilberlerinin sallandığı İstanbul.
    ......
    Muhayyel Dergi
    Sayfa 57 - iz yayıncılık
  • 308 syf.
    ·9 günde·10/10
    Sembollerle dolu olan ve müthiş bir edebi/tarihi birikim içeren bu kitabı incelemek, dolayısıyla hakkını vermek oldukça zor. Mesela kitabın ana kahramanı Selim Pusat'ın askerlik yıllarında intihar eden yakın arkadaşı Şeref'in, aslında Selim Pusat'ın kendi şerefi olabileceğini size nasıl kolay yoldan anlatabilirim, bilmiyorum. Küçük bir deneme yapayım:

    Selim Pusat, askerlik yıllarında, yakın arkadaşı Şeref ile birlikte iftiraya uğramış ve ordudan atılmış bir kişidir. Ordudan atılmayı hazmedemeyen Şeref'in intihar etmesiyle, ordudan atılmış bir askerin şerefini kaybetmiş sayılması arasında elbette bir sembolik bağlantı vardır. Şeref'in zaman zaman ortaya çıkıp Selim Pusat'a doğru yolu(şerefli yolu) göstermesi de bundandır... İşte kitapta bunun gibi birçok sembol var ve çözebilmek gerçekten ustalık istiyor.

    Bu düşünceyle, kitabı bitirdiğim andan itibaren birçok farklı sitede birçok farklı okurun yazdıklarını okumaya başladım ve bir türlü tam olarak hislerimi yansıtan bir yazıyla karşılaşamadım. Çünkü bu kitabı anlatmak ve parçalara ayırmak gerçekten çok zor. Tam kitabı parçalara ayırmaya niyetleniyordum ki, karşıma ekşisözlük'te bir yorum çıktı. https://eksisozluk.com/...lkisehrebirfilmgelir isimli yazar arkadaş, kitaba dair en doyurucu ve bilgilendirici cümleleri yazmıştı. Kendisinden aldığım izin ile onun yorumlarını da burada paylaşıyorum. Bu yorumlar kitabı okumuş olanlara da okuyacak olanlara da büyük bir fayda sağlayacaktır:

    "Bilindiği gibi Ruh Adam, Hüseyin Nihal Atsız’ın nehir romanlarının sonuncusu. (Ömrü vefa etmediği için son romanını tamamlayamadığını düşünüyoruz.) Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor, Deli Kurt ve ardından Ruh Adam. Kimi insanın ön yargılı baktığı bu Atsız romanının bu denli çok okunmasının ve sevilmesinin sebebi nedir? Kendimce açıklayayım.

    1. TARİHİ-EFSANEVİ ZEMİNE OTURTULMUŞ OLAY ÖRGÜSÜ:

    Roman, iki farklı olay örgüsü üzerine kurgulanmış. Bunlardan birincisi romanın hemen başında anlatılan Uygur Masalı ve Yüzbaşı Burkay, ikincisiyse asıl olay örgüsünü oluşturan Osmanlı’dan Cumhuriyet’e atlanmış bölüm ve Selim Pusat’ın maceraları. Eseri bir bütün halinde incelediğimizde, birbirinden tamamen farklı görünen bu iki olay örgüsünün temelde birbiri üzerine inşa edildiği anlaşılabiliyor. Uygur Masalı, yani çekirdek olay asıl olayın örgüsünü şekillendirmiş. Kitap boyunca anlatılan olaylarda anlamlandırılamayan ne varsa aslında hepsi bu Uygur Masalı’nda gizlenmiş ve anlamlandırılmış durumda. Kişi kadrosundaki şahısların paralellikleri iki olayda da asla şaşmamış, özenle oluşturulmuş. Eserin birinci ve en önemli başarısı buradan geliyor. Yani tarihi, efsanevî ve zaman zaman gerçekçi olaylardan.

    2. GERÇEK VE DOĞAÜSTÜ ARASINDA SIKIŞAN KİŞİ KADROSU VE KARAKTERLER:

    Kişi kadrosu tam da olaylara göre işlevsellik kazanmış karakter ve tiplerden oluşmakta. Asıl kahraman yani Selim Pusat, Uygur Masalı’nda anlatıldığı gibi askerî bir temele sahip. Hatta Osmanlı’ya bağlılık yemini eden bir subayken Cumhuriyet dönemindeki ordu durumunu da analiz etmiş biri. Bu da geçmişten Cumhuriyet’e bir köprü vazifesi olarak kullanılmış. Bir nevi Burkay, beden değiştirip Pusat olmuş. (Pusat karakteri, Atsız’ın kendi hayatından da kesitler taşımakta.)

    Eserin içindeki bütün yan kişiler Uygur Masalı’nda Burkay’ın, esas bölümde de Pusat’ın etrafında şekillenen, hayatımızın her bölümünde karşılaşabileceğimiz insanlar. Selim Pusat, diğerlerinden değişken ve karmaşık yönleriyle ve iç çatışmalarıyla ön plana çıkarken diğer kişiler onu mutluluğa, mutsuzluğa, iç çatışmalara sürükleyen ve yerli yerinde kişiler. Zaten Pusat’ı karakter hüviyetine sokanlar da onlar: Ayşe Pusat, Güntülü ve diğerleri. Gerçek ve doğaüstü olaylar arasında sıkışan kişiler eserin en başarılı taraflarından biri.

    3. DEKORATİF VE FİGÜRATİF TİPLER:

    Roman, Türk halkının çok sevdiği askerî kimlikler üzerine kurulu. Militarist övgü ve yergiler, militarizmin analizini yapan kişiler, askerî kimlikleri olan sert ve mağrur karakterler var. Yeni rejimle ortaya çıkan rütbeler, sistemler; olur olmaz yerlerde ortaya çıkan erler, komutanlar...

    Eşinin hapse atılmasından sonra, dolaylı yoldan da olsa, o da cezalandırılan; kutsal meslek icra eden bir öğretmen var Baş rolde: Ayşe Pusat. öğrencileriyle iyi ilişkiler kuran, hem ideal bir eş hem de ideal bir öğretmen modelidir. Ve tabii ki haksız yere cezalandırılmış mağrur öğretmen.

    Başarılı olması, öğretmenlerine karşı saygıları ve olumlu yapıları ile genel kültürlü ve edebiyat düşkünü öğrenciler, tabii ki başta: Güntülü! kurgunun içinde yeri geldiğinde dekor, yeri geldiğinde figür yeri geldiğindeyse tam merkezde olan tipler eseri güçlü kılan diğer yönler.

    4. RÜYA GİBİ BİR AŞK:

    Eser çok fazla karşılaşılamayacak ve sabrı tüketecek, yukarıda saydığım birçok unsurla süslenmiş bir aşkı anlatıyor. O kadar karmaşada böyle bir aşkı okuyucuya yansıtmak muazzam bir olay. Rüya gibi bir aşk. Betimlendiği kadarıyla sert görünümlü karakter ve tiplerin yüz kaslarını gevşeten görüntüler oluşturuyor kafanızda. Tarafı olduğunu kişiler tek tek güzelleşiyor, tarafı olmadığınız kişiler ise tek tek çirkinleşiyor. İyiyi ve kötüyü, güzeli ve çirkini çarpıştırıp duygusal coşumculuk yaratması bir tarafa her şeyi sembolleştiren diyaloglar bir tarafa. Edebi akımını kestiremeyecek derecede unsurlar barındırıyor.

    5. EDEBİYATIN SERPİŞTİRİLMİŞ OLMASI:

    Elbette roman edebî bir tür. Ama bu eser edebî bir tür olmaktan ziyade edebiyatın kendisi. Halit Ziya’nın Servet-i Fünun döneminin kendisini edebî bakış açısıyla anlatan Mai ve Siyah’ı gibi olmasa da edebiyatı da bizzat içinde barındıran bir roman. İçinde Orta Asya Türk Edebiyatı'ndan Divan Edebiyatı'na ve hatta Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı'na dair detaylar, değerlendirmeler, şiirler üzerinden duygu aktarımlarını görebiliyorsunuz.

    Hatta roman, Atsız’ın iki meşhur şiirini içinde barındırıyor. Biri, eserde ego uyandıran “Mutlak Seveceksin” şiiri, Diğeriyse şiirde Nirvanalardan “Geri Gelen Mektup”tur. İki şiir de bir filmin soundtrackları gibi tam zamanında devreye girip gereken etkiyi yapıyor. İki şiirin de hikayesi mevcut kurguyu en iyi şekilde yansıtıyor.

    6. DİL KULLANIMI, KONU ÇEŞİTLİLİĞİ VE DİYALOGLAR:

    Din, tarih, psikoloji, sosyoloji, edebiyat, şiir barındıran eser güçlü diyaloglara da sahip. Birçok sözcüğü vecize niteliği taşıyan diyalogların bulunması eseri farklı kılıyor. Yeri geldiğinde askerî, yeri geldiğinde resmî, yeri geldiğinde samimi, yeri geldiğinde edebî, yeri geldiğinde siyasî, yeri geldiğindeyse vecize niteliğinde diyaloglara ve monologlara sahip. Dili ise tam edebiyat ders konusu: açık, akıcı, duru ve yalın.

    7. MANEVİYAT VE TANRI TEMSİLİYLE DOĞAÜSTÜ VE ŞAŞIRTICI BİR SON:

    Eser şaşırtıcı ve metafizik ögelerin ışığında sona eriyor. Sona ererken ilk kitaptan son kitaba kadar bütün tip ve karakterler bir tiyatro oyunun sonu gibi tek tek reverans yapıyor. Şaşırtıcı diyaloglar ve vak’alar, ortaya çıkan kişiler, şaşırtıcı ve doğaüstü bir mekan, uzay düzlemindeki bir zaman, tanıdığımız birçok isimle hiç beklenmedik bir sonla tam da başta geçen bir replikle bitiyor. Bu şaşırtıcı son da eserin tekrar okunması isteğini uyandırıyor.

    YORUM:

    Okumayanlar için Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor ve Deli Kurt okunduktan sonra okunması tavsiyemdir. Bağımsız da okunabilir ama böylesi daha iyi olacaktır.

    Fantastik ögeleri mistik ve gerçekçi bir yapı içerisinde işleyen roman, muhtevası ve kurgulanışı yönüyle çağdaşı Türk romanlarından farklı bir yapıya sahip. kişi kadrosu bakımından da İslamiyet öncesi ve yeni Türk edebiyatının ortaya karışığı şeklinde. Yaşadığı olaylarla tip’ten karakter’e dönüşen Selim Pusat’ın mağrur yalnızlığı, kimliği, kişiliği öyle güzel yansıtılmış ki o kişinin yerinde olmak istiyorsunuz. Bir tarafta Ayşe Hanım'a saygı duyuyorsunuz. Aynı zamanda Güntülü’yü de seviyorsunuz. Hatta bazı davranışlarını tasvip etmeseniz de ona kızamıyorsunuz.

    Tarih ve edebiyat bilgi birikimiyle muazzam bir eseri bize kazandıran Atsız, bu romanında Türk kültüründen ve edebiyatından beslenerek, modern romanın yapısı kullanmış. Tipleri çeşitlendirip karakterlerin ruhsal yapısına derinlik kazandırmış ve eserin içerisinde belirgin bir şekilde yer etmelerini sağlamıştır."
  • 248 syf.
    ·9 günde·Beğendi·7/10
    İskender Pala'nın gerek akademik gerekse güncel konulara dair notlarından oluşan bu deneme, yine İskender Pala'nın kendine has, nazik ve zarif söylemleriyle hayat buluyor. Divan şiirlerinden Ramazan ayına, atasözlerinden nüktelere, kelimelerin kökenlerinden Girit adasına kadar pek çok şeye değinen Pala, bunu hem bir sohbet havasında hem de akademik bir dille anlatıyor. Özellikle Divan şiiri ile alakalı çokça açıklama ve bolca övgü bulunuyor bu kitapta.

    Bu yazarın kitaplarını pek beğenirim. Önce Söz Vardı adlı televizyon programını da sıkça takip ederdim yine bu adam sayesinde. Bu kitabını da yer yer beni sıksa da zevkle okuyup bitirdim. Size de tavsiye ederim. Keyifli okumalar...