• YAHYA KEMAL BEYATLI 🍀🌹
    SESSİZ GEMİ ŞİİRİ ve HİKAYESİ🍀🌹
    Yahya Kemal, Aşkını kendi ağzından şöyle anlatıyor;
    “1916 yılından 1919 yılına kadar bir kadına deli gibi aşık oldum…
    Bu kadın yazın adada otururdu…
    Ben de orada idim…
    Deli divane olmuştum…
    Sonbahar’da Nişantaşı’ndaki evini düzenlemek için İstanbul’a inerdi…
    1916 Sonbaharı’nda yine İstanbul’a iniyordu…
    Ben müthiş muzdariptim…
    Artık vapur giderken iskeleden mendil sallamalar, ağlamalar…
    O gidinceye kadar Ada dopdolu idi…
    Gider gitmez benim için boşalıverirdi…

    Tam o günlerde Berlin Büyükelçisi Hakkı Paşa İstanbul’a dönecek lafı çıktı…
    Hakkı Paşa, benimkinin uzaktan akrabası oluyordu ve İstanbul’a geldiğinde geceler düzenler, İstanbul’un bütün güzel kadınlarını çağırırdı…
    Benimki de oralara gidecek diye içim burkuluyordu…
    Hatta kendisine bu endişemi söylemiştim…
    Gitmeyeceğine yemin etmişti…

    Bir gece Ada Oteli’nde otururken, yandaki iki kişinin ‘Berlin Büyükelçisi bu gece davet veriyor… İstanbul’daki bütün güzel kadınlar davetli’ lafını ettiklerini duydum…
    Müthiş bir acıyla yerimden kalktım…
    İskeleye doğru gittim… Son vapur çoktan kalkmıştı…
    Sert bir lodos esiyordu… Deniz karmakarışıktı, ancak ne olursa olsun, sandalla Maltepe’ye geçmeye karar verdim…
    Sandalcılara gittim, yanaşmıyorlardı…
    Çok para verince biri ikna oldu…
    Açıldık, bir süre sonra lodos büsbütün arttı…
    Denizde çalkalanıp duruyorduk… Sandalcı bana küfretmeye başlamıştı…
    Ölmek üzereydik, ama ben sadece sevgilimin katıldığı geceyi düşünerek müthiş bir kıskançlık duyuyor ve bir an önce orada olmak istiyordum…
    Sırılsıklam Maltepe’ye gelebildik…

    Hemen bir kahvehaneye gidip, araba bulmaya çalıştım…
    Yoktu…
    Bunun üzerine Maltepe’den Bostancı’ya yürümeye karar verdim…
    Tren yoluna çıkarak koşmaya başladım…
    Maltepe-Bostancı arasının bu kadar uzun olduğunu o zamana kadar fark etmemiştim…”
    “Kan ter içinde Bostancı’ya geldim…
    Vakit hayli geçti…
    Karakola gittim. ‘Bana bir araba bulunuz hastam var’ dedim…
    Aradılar taradılar birini buldular..
    Yine bir sürü para verdim…
    Arabayla yola koyuldum…
    Kadıköy, oradan Üsküdar… Karşıya geçtim. Doğru Nişantaşı!.. Sevgilimin oturduğu apartmanın kapıcısı ahbabımdı. Penceresini vurarak onu uyandırdım. ‘Benimki evde mi’ diye sordum?

    Adam halime bakıp şaşırdı: ‘Evde, bu akşam çıkmadı!’ dedi, ‘Ne diyorsun diye bağırdım?’ Bütün katettiğim mesafe sanki başıma yıkılmıştı. Eve kaçta geldiğini araştırttım…
    Sözüne inanamıyordum. ‘Çık bir bak! Evde mi?’ diye adamı zorladım…
    Adam çarnaçar çıktı. Bir münasebetle hizmetçisine sormuş uyuyor! demiş… Geldi haber verdi… Sanki dünyalar benim oldu…
    Apartmanın karşısında bir arabacı meyhanesi vardı. Orada sabaha kadar içtim…
    Sabahleyin, doğru eve çıktım… Benim halim berbat. Toz toprak içinde olduğumu görünce şaşırdı ve hemen anladı… Sarmaşdolaş olduk…”

    Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’si “hep ölüme yazılmış bir şiir olarak” bilinir…
    Oysa demir alıp bu limandan kalkan gemi…
    Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol dizeleri…
    Yahya Kemal’in hayatındaki en büyük aşkı olan Celile’sinin Ada’dan gemiyle İstanbul’a uzaklaşışı esnasında yaşadığı çaresizliği anlatır…
    Ölümdür elbette Sessiz Gemi’nin konusu…
    Ama aşkta aranan ölümdür ve Celile’nin ardından ada limanında bakakalan Yahya Kemal’den esintiler içerir…


    Artık demir almak günü gelmişse zamandan
    Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.

    Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
    Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.

    Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
    Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,

    Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
    Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.

    Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
    Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

    Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
    Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.

    Alıntı
  • Dişisi öldüğünde ardından taş yutup intihar eden aşık kuştur.
    onun için aşkından divaneye döndüm denirmiş.
    kuştaki sadakate bak.
  • Aşk alimdir ve alim olma yolunda olanlarda daha bir heybetli durur. Ben aşkı heybetli taşıyanlardanım. Aşk kimilerinde kılıcını keskin tutar ve bu kılıç su verilmiş çelikten mamul gibi keskin olur. Kılıç erbabını ister. Erbabı aşk kılıcını ustaca kullanır, gelişi güzel oraya buraya savurmaz. Aşk kılıcı, asla maşukuna karşı kınından çıkmaz. Ben de asla aşkıma yara açmadım. Asla kesip atmadım. Ne deliye döndüm ne divane oldum, ne hor gördüm ne de yok saydım. Adam gibi sevdim ve sonuna kadar da hep öyle oldu.
  • Zülf-ü Kaküllerin Amber Misali
    Buy-U Erguvan Dan Güzelsin Güzel
    Kızarmış Gonca Gül Gibi Yüzlerin
    Şah-I Gülistan Dan Güzelsin Güzel

    Yüzünde Yeşil Ben Aşikar Olmuş
    Çekilmiş Kaşların Zülfikar Olmuş
    Gözlerin Aleme Hükümdar Olmuş
    Mihr-İ Süleyman Dan Güzelsin Güzel

    Kurulmuş Göğsünde Bahçe-İ Vahdet
    Hatmolmuş Kadrinle Tubayı Hikmet
    Cemalin Seyreden İstemez Cennet
    Sen Huri Gılman Dan Güzelsin Güzel

    Gözlerin Velfecri Benzer İmrane
    Seni Seven Aşık Olur Divane
    Yanakların Şule, Vermiş Cihana
    Yüz Mahı Taban Dan Güzelsin Güzel

    Çiğ Düşmüş Çayıra Benzer Yüzlerin
    Âşıkın Öldürür Şirin Sözlerin
    Mısrın Hazinesi Değer Gözlerin
    Zühre-İ Rahşan Dan Güzelsin Güzel

    Sıdkı Der Suretim Hattın Secdegah
    Cümle Güzellere Oldum Pişegah
    Güzeller Tacısın Yüzün Padişah
    Yusuf-U Kenan'dan Güzelsin Güzel
  • Derviş`in Kavalı ve Felsefe Dersleri

    Bugün eşimin ellinci ölüm yıl dönümü. Evliliğimizin üçüncü yılında, henüz yirmi yedisinde soluverdi canı bir tanemin. Bir evlat emanet etti bana, oğlumu. Ailem, dostlarım, komşularım birçok kez baskı yaptılar evlenmem için. Evlenmedim. Elli yıldır özlemimdeki sırlı güzelliktir eşim. Can yoldaşımı çok özlüyorum ve ona bir mektup yazdım bugün. Kendimden, oğlumdan, güzel günlerden, hoş hatıralardan bahsettiğim bir mektup. O mektubu paylaşacağım sizinle ve mektubumun bitiminde kaval çalacağım eşimin o güpgüzel ruhuna doğru…

    Can Yoldaşım,

    Bir haftalığına oğlumuzun yanına gitmiştim İstanbul`a. Bugün döndüm köye. Yolda yazdım sana bu mektubu. Şimdi mezarının başında okumak istiyorum. Biliyorum ki, bütün zamanlardan ve bütün mekanlardan gören ve duyansın beni sen; evimizden, bahçemizden, oğlumuzun yanından , yeryüzünden ve gökyüzünden duyumsayansın ruhumu.

    Oğlumuz profesör oldu geçen ay, felsefe profesörü. Benim kadar sen de gurur duymuşsundur eminim. “Babacığım seni her davet edişimde reddediyorsun; ama bu sefer beni kırma lütfen. Üniversitede dersime girmeni çok isterim” dedi. “Peki” dedim, “otururum bir kenarda.” “Hayır babacığım” dedi, “kürsümde sen oturacaksın ve sohbet edeceksin öğrencilerimle. “ Şaşırdım. “Oğlum, ne konuşabilirim ki öğrencilerinle?” dedim. “Felsefe üzerine elbette” dedi, “onlar soracak, sen cevaplayacaksın.” Kızdım. Dedim, “senin gibi tahsilli değilim ben, aklım ermez senin ilmine. “ “Kıracak mısın yine oğlunu?” dedi sitemle. Sana baktım, senin duvardaki fotoğraflarına, -hele kucağında oğlumuzun olduğu fotoğrafa-. Seslendin o fotoğraftan bana, “git Derviş`im” dedin, “benim hatırıma, oğlumuzun hatırına git canım benim.” Yıllardır köyünden çıkıp ilçeye bile gitmeyen ben, oğlumuzun yolladığı biletle, on saatlik yola, İstanbul`a gittim.

    Otogarda karşıladı beni oğlumuz. Nasıl özlemişim bir bilsen. Sımsıkı sarıldım ona. Oğlum annesi koktu, sen koktun o anda. Evinde ağırladı beni, -gelinimiz demeyeceğim kesinlikle- kızım ve torunlarımızla. Daha evine giderken sordum arabada, “öğrencilerin biliyor mu dersine gireceğimi?” “Evet babacığım” dedi. “Nasıl anlattın onlara beni?” dedim. Gülümsedi. “Bir köylüm gelecek ve sizinle felsefe sohbetleri yapacak dedim”. “Niye söylemedin baban olduğumu?” dedim. “Sana torpil geçmelerini istemedim, çatır çatır sorular soracaklar sana!” dedi. Aldı beni bir tedirginlik. “Bilmez misin, cahilim senin yanında oğlum” dedim. “Sen benim yalnızca babam değilsin, hocamsın” dedi oğlumuz. Eve vardığımızda kızımız, torunlarımız hep moral vermeye çalıştı bana. Kızımızı ve torunlarımızı da çok özlemişim. Ah, o tedirginlik işte; gece uyuyamadım, gözlerimi bile yummadım neredeyse.

    Oğlumuz kavalımla gelmeni söylemişti. “Olur” demiştim, “kaval çalışımı özlemiştir. “ Ertesi sabah üniversiteye gitmek için hazırlanırken, “kavalını da al babacığım” dedi. “Öğrencilerine kaval mı çalacağım?” dedim. “Sen sustuklarını kavalında dillendirensin” dedi. “Rezil olacağım bugün” dedim. “Hayır babacığım” dedi, “her şey çok güzel olacak…”

    Vardık üniversiteye. Beni arkadaşlarıyla tanıştırdı oğlumuz; profesör, doçent, asistan arkadaşlarıyla. Öyle mahcup oldum ki el sıkışırken. Bir şey dediklerinde, sesim titredi konuşurken. Fısıldadı kulağıma oğlumuz, “benim hatırıma ve annemin hatırına” dedi, “lütfen rahat ol babacığım.”

    Koluma girdi oğlumuz ve sınıfına geçtik. Gülümseyerek karşıladı bizi gencecik çocuklar. “Size bahsettiğim köylüm” dedi oğlumuz, “Derviş Amcanız bizimle olacak bugün.” “Hoş geldiniz” dediler. “Bugün aranızda oturacağım” dedi oğlumuz, “Derviş Amca kürsüde yer alacak.” Yüzümün kızardığını, hatta yandığını hissettim kürsüye yönelirken. “Önde bir yere otur bari” dedim usulca, “bir şey olursa yardım edersin bana”. Gülümsedi, omzuma dokundu hafifçe ve en arkada bir yere oturdu hınzır!

    Ön sıradan bir öğrenci dedi ki kürsüdeki bana, “sizinle felsefe üzerine konuşabileceğimizi, her şeyi sorabileceğimizi söyledi hocamız.” Çekinerek dedim, “vakıf değilim felsefe ilmine, ama bildiğim bir şey olursa söylerim.” Gülümsedi hepsi, içtenlikliydi gülümsemeleri. “Köyde yaşıyormuşsunuz” dedi bir öğrenci, “anlatsanıza köyünüzü”. “Bizim oralarda gökyüzü daha hür” dedim, “yıldızlar daha bol.” “Eminim ki öyledir” dedi bir başka öğrenci, “İstanbul`da gökyüzü bile tutsak.” Bir ferahlık süzüldü ruhuma. “Buğday ekerim ben” dedim. “Bir buğday tanesinde ne görüyorsunuz?” diye sordu biri. “Emeği görürüm “ dedim. “Emeği ekinde gördüm ömrüm boyunca; ekin ektikçe huzur buldum, ekmeğimi kazandım ve ektiğim buğdaylarla hem doydum, hem doyurdum.” “Derviş Amca, sen ne güzel bir insansın” dedi bir başkası. “Sağolasın” dedim, “hepimiz can`ız ve hepimiz güzeliz.” Aynı öğrenci,“sana ironik bir soru sormak isterim” dedi. İronik ne demek bilmiyorum. Dedim içimden “başlıyor bilmediğim yerlerden sorular gelmeye!” “Kaç sorusu olabilir bir kedinin?” dedi. Torunlarım geldi gözümün önüne, “onlar sorsa bu soruyu, ne derdim acaba?” diye düşündüm. Bütün gençler merakla bana bakıyor. Göz gezdirdim sınıfa, dedim ki, “sokak kedisinin sorusu olmaz hiç, ev kedisinin de cevabı...” “Derviş Amca, süpersiniz” dedi biri. “Müthiş cevaptı” dediler. “Ben de bir ironik soru soracağım” dedi bir genç. O kadar tedirgin olmadım bu sefer! “Bir balık mı yaşamımız kuş olmaya hüküm giymiş?” dedi. Torunlarımızı düşündüm yine. Onların her muzır sorusuna, aynı muzırlıkta cevap verişimi. “Kuş olamayacağını anlayınca uçanbalık olmuş bir yaşamımız var belki de” dedim. “Alkışlıyorum sizi” dedi soruyu soran öğrenci. “Helal olsun Derviş Amcaya” diyenler, “harikasınız amcacığım” diyenler… Felsefe akımlarından, düşünürlerden soru sormadılar bana. Biri dedi, “çok güzel kaval çalıyormuşsunuz, bize kaval çalar mısınız?” “Eşimi kaybettikten sonra öğrendim kaval çalmayı” dedim. “Kaval ne ifade ediyor sizin için?” dediler. “Sevgiyi ifade ediyor” dedim; “eşimin sesi, nefesi, ruhu kavalımın tınılarında dolaşıyor her üflediğimde.” “Bize eşinizi anlatır mısınız kaval çalarak?” dedi bir genç. Demedim bir şey. Çıkardım kavalımı kılıfından. Yanı başımda seni gördüm sanki. “Çal Derviş`im” dedin bana, “benim için üfle kavalına bir tanem…” “Gel gör beni aşk neyledi”; ne çok severdik Yunus`un mısralarını değil mi… Onu çalarken öğrenciler de eşlik etti bana…

    Ben yürürüm yane yane
    Aşk boyadı beni kane
    Ne akilem ne divane
    Gel gör beni aşk neyledi…

    Bitiremeden ezgiyi, gözlerim doldu, nefesim ıslandı… Baktım, çocukların da gözleri dolu dolu olmuş. Yanıma geldiler, “eşini çok sevmişsin Derviş Amca” dediler. “Seviyorum” dedim. “Can olana ölüm yok ki; bedenimiz çürüse de sevgimiz taptaze dolaşacak yeryüzünü, doğayı, evreni…” Sevgiden konuştuk, aşktan, umuttan… “Aşkı tarif etsenize” dediler. “Aşk” dedim, “zemheride bile kelebek olmaya heveslenmektir.” “Kelebeğin ömrü üç günlük” dediler, “üç günlük dünyadayız zaten” dedim. Hiçbiri sırasına dönmedi, hepsi yanımda yöremde. Oğlum geldi en arka sıradan. “Müsaade eder misiniz?” dedi. Çekildiler geçebilmesi için. “Derviş Amcanız benim babamdır, ama babam olduğu kadar hocamdır da. “ Şaşırdılar. “Elinizi öpmek isterim hocam” dedi oğlumuz. “Estağfurullah oğlum” dedim, “ben senin elini öpmeliyim asıl.” Kavradı elimi oğlumuz, öpüverdi saygıyla. Sarıldık birbirimize. “Sizin hocanız bizim de hocamızdır” dedi bir öğrenci. Bir de baktım, hepsi sıraya girmiş elimi öpmek için. Oğlumuz dedi ki, “felsefe, sevgiye ulaşmak için bir köprüdür; babam da bir köprü işte görüyorsunuz.” “Derviş Hocanın üflediği kaval bana çok şeyi sorgulattı birkaç dakika içinde” dedi bir öğrenci. Bana “hoca” denmesi, ah nasıl mutlu etti beni. “Neyi sorguladın?” dedi oğlumuz. “Doğadan ne çok uzak düştüğümüzü sorguladım” dedi, “ne çok hırsımızın, kibrimizin olduğunu sorguladım.” “Derviş Hoca aşmış” dedi bir başkası, “annenizden bahsederken gözleri ışıl ışıl” dedi. “Derviş Hocamın sayesinde profesörüm” dedi oğlumuz. Duygulandım. “Estağfurullah hocam” dedim. “Ama ondan başka bir şey daha öğrendim” dedi. “Karıncayı incitmeyenlerden değil, bir çay kaşığı şekeri karıncadan esirgemeyenlerden olmayı öğrendim. İyi bir insan olmanın ötesinde, can olmayı, can`a kıymet vermeyi öğrendim.” Yanıma sokuldu yine. “Teşekkür ederim babacığım” dedi, “sana ve anneme çok teşekkür ederim…” Bütün öğrenciler alkışladı bizi. Oğlumuzla, çocukluğunda, karıncaları doyurmak için, karıncaların yollarına koyduğumuz toz şekerleri anımsadım… “Karıncalar…” dedim. Tutamadım kendimi, hıçkıra hıçkıra ağladım, dakikalarca hem de… Sarıldı bana yine oğlumuz, o sıcacık gençler sarıldılar sımsıkı. Korkarak girdiğim sınıftan sevinç gözyaşları içinde çıktım. Hatıra fotoğrafları çekildik hep beraber. Arabaya binene kadar, hatta araba hareket edip de gözden kayboluncaya kadar alkışladılar bizi ardımız sıra. Beni çok sevdiler karıcığım…

    “Sana bir hediye almak istiyorum” dedi oğlumuz. “Üzerindeki montu ver” dedim. “Sana yeni, daha kalın bir mont alayım babacığım” dedi. “Hayır” dedim, “seni her kokladığımda annenin kokusunu da alıyorum ben. Montunu giydikçe hem sen yanımda olacaksın, hem de annen.” Demedi bir şey. Üzerimde oğlunun montu var şimdi. Bir giyside canımdan parçalar, kokular, dokular saklı…

    Oğlumuz, yazdığı felsefe kitaplarını, tezlerini, makalelerini koydu çantama. Onun yazdığı kitaplara, emeğinin olduğu dergilere dokunmak, sana dokunmak gibi bir tanem. Oğlumuz bizim emeğimizdi, sevgimizdi, umudumuzdu. Onun felsefeye serpilen emeğini, sevgisini, umudunu okuyacağım her gece ve aşk`ı ,-öz`ümdeki felsefeyi- yollayacağım kavalımın tınılarıyla sana…

    Seni sevmek başlı başına bir felsefeymiş can özüm; seninle yan yana geçen zamanlarımız, bitmesini istemediğim felsefe derslerimmiş benim. Ah, o dersler ki aşk`a erdirdi beni. Ah güzel kadın, ah sevgili karıcığım, minnettarım varlığına…

    Yazan: Ergür Altan
  • Bu kitapla beraber çok uzun zamandır tasavvuf kitabı okumadığımı farketmiş oldum.
    Kitabı daha önce de okumaya başlamıştım. Ama yarım bırakmıştım. Genellikle kitapları ruh halimle bağlantı kurarak okuduğumdan olsa gerek o zamanlar tasavvufu anlamlandırabilecek bir ruhsal genişliğim yoktu. Bu yüzden okurken sıkılmıştım.

    Pala kitabı yazarken Sarıcaköy/Sarıköy'e gitmiş. Yunus Emre köyü.
    Her kitabında olduğu gibi bu kitabına da büyük bir emek vermiş. Bizim Yunus'u yazmaya çalışmış. Madem öyle, artık okuyabilirim dedim ve nihayet bu sefer bitirdim. Kitap bitti ama hikaye biter mi?
    Bitmedi tabi. Bizim Yunus hala deyû deyû der kulağımın dibinde.

    "Beni bende deme bende değilim
    Bir ben vardır bende benden içeri"

    Yûnus,
    Yunus Dedem,
    Miskin Yunus, Aşık Yunus, Bîçare Yunus, Tapduk Yunus, Koca Yunus, Derviş Yunus...

    Dervişlerin seçtikleri hayat anlayışı bana hep farklı gelmiştir. Kitapta Yunus'un da dediği gibi bir ibrik, seccade, tespih, ekmek ve su ile geçiveriyor hayatları. Yunus dervişlere 'miskin' kimseler olarak değerlendirirken nasıl olur da kendisi de bir derviş olma yoluna girer?

    Sizlere "Aşk nedir ?" diye sorsam neler dersiniz?

    Kimisi; bir kadına, erkeğe kimisi paraya, uykuya,yazıya, işine (...) yani insana ait ne varsa bağlı olduğu duyguya 'aşk' diyebiliyor. Bunların hepsi beşerî aşk...

    Leyla ile Mecnun hikayesinin odak alınması gereken bir kısmı geliyor aklıma:

    Kays Mecnun olup çöllere gittiğinde daha meczup değildi. Aradan yıllar geçer. Leyla evleneceği adamın ölümünün ertesi haftası Kays'ın yerini öğrenir ve sevinçle ona ulaşır. Kays bir ağaç kütüğünde oturmuş, sırtı Leyla'ya dönüktür.
    " - Demek ki "der, " Kokum benden önce Mecnun'a gelmemiş. Yazıklar olsun ben kokmayan kokulara! "
    Başörtüsünden bir iğne çıkarır Kays'ın sağ elinin işaret parmağına batırır. Tepki gelmez. Bir kez daha batırır. Kays parmağını tutarak 'Ah!' diye bağırır.
    Leyla 'Kays! Kays!' diye bağırır ama Kays sanki orada değildir. Ses vermez. Leyla Kays'ın karşısına dikilir ve bu meczup adama bakar. Kays o sırada başını kaldırır ve yorgun bir sesle:
    " - Sen de kimsin? "
    Leyla hayretler içine düşerek:
    " - Ben Leyla'yım. Hani vurulduğun, vurgun yediğin, aşk şiirleri ile yere göğe sığdıramadığın Leyla'yım. Leyla! "
    " - Madem sen Leyla'sın, içimdeki Leyla kimin nesi? "
    " - Kays bu nasıl bir sözdür böyle; sanki bir ölünün kelimeleri ile konuşuyorsun. "
    " - Beşerî aşktan ilahi aşka ulaşmak bir ölünün ayakucunda uyanmak gibidir. "
    " - Ne oldu Leyla, Leyla diye feryat edip dağı taşı, çölü inleten aşkına? "
    " - Leyla derken Mevla'ya hasretmiş sevdam. Ben seviyorsam, sen bahanesin, asıl sevdiğim Hakk'tır unutmayasın!

    Beşeri aşkın ilahi aşka dönüştüğünü anlatan en güzel mesnevi örneklerinden biridir Leyla ile Mecnun. Yani gerçekten "aşk"ı yaşarsak, ilahi aşka ulaşmış mı oluruz? Bu mesnevinin gerçekliği tartışılır bir mevzu. Hayal ürünü olma olasılığı var.

    Nedir bu aşk peki?

    " Akıllar uçmuş, fikirler gitmiş, duygular yerle yeksan olmuşsa; namus, edep, en çok da aşk, namustan, edepten, akıldan, fikirden yoksunların diline düşmüşse "aşk" ı konuşmak senin neyine! "

    Burdaki aşk tasavvurunun farklı bir "aşk"tan bahsettiği açık. Günümüz toplumu ve insanıyla beraber bu fikri yan yana koyamıyorum.
    Burada da aşkın ne olduğuna değinilmiyor.

    Mevlana:

    " Çocukken birçok aşk masalı okudum. Büyüdüm, aşkı yaşadım. Şimdi ben bir aşk masalı oldum. "

    Şems:

    " Aşk kitaplarda olsa ne olurdu. Aşkı kitaplardan öğrenemezsin, satırlara sığmayacak kadar bal kahrıdır o. Gel anlatayım sana aşkı. Önce yak kitapları. Aşk aşığın aynası değildir. Bu nedenle körler çarşısında ayna satılmaz. "

    O kadar güzel ifade etmiş ki! Bu yazı kadar anlam ifade eden bir aşk yazısı okumadım! Mest oluyorum her okuduğumda! "- bal kahrı " çok anlamlı bir yakınlık kurmuş. "- Yak " diyor. Yakmak, yanmak lazım. Bunu çok net olarak anlıyorum artık. Ateş kadar güçlü bir şey yok. Cehennemin de ateşten olması güçlü olduğuna kanıt olamaz mı! Peki ya "aşk" ı ateşe benzetmek? Yakıyor...

    Yunus:

    " Ben ağlarım yane yane
    Aşk boyadı beni kane
    Ne âkilem ne divâne
    Gel gör beni aşk neyledi "

    Kitapta aşkın emsali Oddur.
    'Od ' ateş demek.

    " Bu sefer ki od da aşk odu, illa ki yanışı hiçbir zamankine benzemiyor. Yakıyor, yakıyor... "

    Bu insanlar yanarak acı çekiyor. Anlayamıyorum. Çok tuhaf geliyor.
    Anlamak için yanmak lazım galiba.
    Kendi adıma şu dünya düzeninde ben bunu yapamam. Çok zor. Hatta imkansız. 1300'lü yıllar bu tür aşklar için uygun bir zemindi. Şartlar ve mekanlar fikirleri en çok etkileyen kaynaklardır. Bu sebeple o zamanlardaki insanların şartlar sebebiyle derviş olduğunu düşünüyorum -ki kitapta da Yunus da bizler gibi bir insan. Daha sonra şartlar gereği kendini dergahta buluyor. Aşk bilincini kazanması için çeşitli sınavlara tutuluyor. Yıllarca dergaha odun taşıyor. Ama bir kere bile eğri odun getirmiyor:

    " - Aslanlı yadigarı! Sen ne güzel doğru odun getirirsin!?... "
    "- Erenler meydanına eğri yakışmaz efendim. "


    Şimdi okuyanlar için bu yazıyı daha fazla uzatmak istemiyorum. Aslında uzatmıyorum. Kendiliğinden yazılar yazılmış oldu. Mecnun'nun Leyla'ya dediği gibi bende bir bahaneyim mi desem :D
    Ne haddime ki, aşkı bu yazdıklarımla sınırlandırayım!
    Yazı tutulacak ya da bitirilecek bir şey değildir. Burayı terk eden ben oluyorum. Yazıların bir yere gittiği yok. Konu "aşk" olunca kelimeler yanmaya devam ediyor.

    Inançlar kalple oluşur. Sadece kalple anlaşılabilir. Kalbin en büyük marifeti aşktır. Kalp bilinmiyor ise "aşk" ı nasıl anlayacağız ki? Mümkün değil.

    Şimdi ben niye bunları yazdım bilmiyorum. Yazmasa mıydım? Yazdım ama. Sadece ama da kalıyor her şey. Umrumuzda mı ki? Boş mu konuşuyorum dersin? Bilmem. Bilmiyorsan yargılamayacaksın o vakit! Kör zihninin karanlık düşünceleriyle, insanları sınırlandırmak senin ne haddine! Kendinde misin? Değil. Edebiyatın gücü! Eh saygı duyuyorum.

    " Cana tuzak kuralım
    Belki aşk ele gire
    Aşkı nice avlarlar
    Soralım tutmuşlara "

    Deyû deyû...