Geri Bildirim
  • Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar; hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi.
  • Doğru oldun mu bütün onlar kalmaz. Sakın umut kesme.
    Padişahlarla düşüp kalkmada şu bakımdan tehlike yok: Gidecek baş zâti gider; ha bugün, ha yarın.
    Fakat şu yüzden tehlike var ki onlar o makama geçtiler mi nefisleri kuvvetlenir, ejderha kesilirler. Onlarla
    görüşüp konuşan, onlarla dostluk dâvasına girişen, onların malını kabul eden bu adam da çaresiz onların
    isteklerine uygun söz söyler; onların kötü düşüncelerini, hoşlansınlar diye kabul eder; aykırı bir söz
    söyleyemez; bu yüzden tehlikelidir; çünkü dine ziyandır. Onların yanını yaptın mı temel olan öbür yan, sana
    yabancı olur. O yana ne kadar gidersen sevgilinin bulunduğu bu yan, o kadar yüz çevirir senden. Dünya
    ehliyle ne kadar uzlaşırsan o, o kadar kızar sana. "Kim, bir zalime yardım ederse Allah o zalimi, yardım
    eden kişiye musallat eder.
  • BEN

    - I -

    Hiç bu kadar ciddi sınanmamıştım. Daha doğrusu böyle bir sınavın içine hiç düşmemiştim. Bugün ölmek isteyen hiç kimseye gösterilemeyecek cömertlikte bir emanet aldım. Evet, hem somut anlamıyla bir emanet hem de argo deyişle..Ve şu an karşılıklı bakışıp duruyoruz o gri, parlak, soğuk aracıyla. Ona bir aracı ya da taşıt diyebiliriz aslında, bilinmeyene kesilmiş dönüşü olmayan bir bilet de..
    Oysa her zamanki sıradan günlerden biriydi; markete gitmiştim, bira ve sigaramı almıştım, marketin nevalemi içine koyduğu siyah poşetin iğrenç kokusu biralarıma sinmesin diye hızlı adımlarla eve doğru gidiyordum. Karşıdan bağıraşarak gelen delikanlı grubunu gördüğümde bir şeyler olacağını hissetmiştim aslında. Ama çoğu zaman olamadığım kadar da soğuk kanlı bir haldeydim. Bunun sebebi iki kat üstümde oturan komşunun oğlunu, grubun arasında görmem de olabilir tabi ki. Oysaki emanetin taşıyıcısı oydu ve daha üç saat önce beni uykumdan uyandırarak, her zaman yaptığı gibi, yeni tanıştığı illegallerinden olan silahını göstermişti de bana. Ali, beni görünce gruptan ayrıldı ve birlikte evin sokağına saptık. Az önceki sesleri duyup duymadığımı sordu bana ve ekledi, ''İki kişiyi vurdum!''. Anlatan Ali olduğundan olsa gerek hiç şaşırmadım ve aptalca bir öneride bulundum, ''Eve gir, dışarı da çıkma bir daha bu akşam''. Oysa, iki insanı vurduğundan bahsediyordu ve bu yeterince çılgıncaydı. Bilmiyorum, belki Ali'ye karşı hep belli bir mesafede durup, anlattıklarını da o mesafeden dinlediğimdendir tepki veremeyişimin sebebi. Ama bu tepki verememe durumu çok uzun sürmeyecekti. Apartmana geldiğimizde benden kanlı emanetini alıp evime saklamamı istedi ve ben yine aynı soğukkanlılığımla, ''Tamam'' diyerek içeri aldım ve Ali gitti. İşte o an ben de oyuna dahildim ve artık durumun ciddiyetinin farkına varmaya başlamıştım.
    Heyecanlı bir gerçekliğin içine düşmüştüm. Bu gerçeklik ise ne vurulan insanlar, ne adalet, ne de suç aletine sahip olmamdı. Gerçeklik tamamen benimdi ve benim gerçekliğime hiç istemeyerek giren Ali' idi. Farkında olmadan büyük bir cömertlikte bulunmuştu ya da henüz ben öyle sanıyordum.

    ...

    Tabancadan pek anladığım söylenemezdi, pek değil hatta hiç anlamazdım. Ben ölmek için bile üşenen bir adamdım çünkü... Basit bir görünüşü vardı, çocukken oynadığımız boncuk atan tabancalara benziyordu. O kadar ki, tetiği de siyah bir plastiktendi. Bu da bana çocukken oynadıklarımızın da aslında o kadar basit olmadığını düşündürdü. ''Bu muydu yani, bir insanı alıp başka bir aleme götürecek olan? Bu kadar basit bir araç yeterli miydi ölüm için? Bu kadar tembel bir adamın evine bile rahatlıkla girebilecek kadar basit..?'' Bir yandan şaşırırken, bir yandan da her akşam izlediğim ana haber bültenleri geldi aklıma ve, ''Evet, bu kadar basitti!''. Sorun televizyonda gördüklerimizi, çocukken elimize verdiklerini, bir yabancının ''Al bakalım, sende kalsın'' demesini, yeteri kadar önemsemiş olmamamızdan kaynaklanıyordu.
    Ama önemliydi, bu araç yüzünden kim bilir kaç kişinin canı yanıyor, kim bilir kaç kişinin gözyaşı dinmiyordu. Tabi ki ölçütü insan olanlar için geçerli olsa gerek bu. Gri tabanca kanepemin üzerine yakışmamıştı. Grinin içinde kayboluyordu ve ben de koyu kahverengi masamın üzerine koydum, daha belirgin duracağını düşünerek. Öyle de oldu, masama koydum ve karşısına oturdum; şeytan doldurur demesine gerek de yoktu birisinin. Kontrol etmiştim, doluydu. Bildiğim bir şey varsa çekmezsem tetiği, ateş etmeyeceğiydi. Çok enteresan bir durumdu bu, kontrolü tamamen bende olan bir ölüm aracı vardı önümde, tabi biraz mekanikten anlıyorsam. Ki anlıyordum, dolayısıyla kontrol tamamen bendeydi. Kontrolün tamamen bende olduğu bu kadar ciddi bir araç geçmemişti daha önce elime. Ehliyetim olmasına rağmen hala doğru düzgün araba kullanmamamın sebebi de yine aynı ciddiyetten olsa gerek, ''Ölüm ihtimali''. Ama bu daha direk gayeli bir araçtı, amacı da zaten belliydi, ''Ölmek isteyen birisi neden bacağına sıksın ki?''. Ölmek isteyen birisi için, amacı tek ve kesin olan bu araç benim önümde durmaktaydı şu an ve kontrol tamamen bendeydi, beynimde...Yemek yemek gibi bir şeydi adeta. Beynim komut verir, elim kaşığa uzanır ve lokmayı ağzıma götürürüm. Tüm insanlığa öğretilen en temel öğreti kadar basitti. Beynim komutu verir, elim tabancayı tutar ve beynime dayarım. Dişlerimin lokmayı çiğnediği gibi de, parmağım tetiği çeker, ondan sonrası tamamen organik bir bünyeye kalmış, istemim dışında gerçekleşen fiziksel ya da kimyasal durumlardı.

    ...

    Kimyadan pek anlamazdım ama bu olayın kesinlikle fiziksel olduğunu söyleyebilirim. Beyin artık komut veremeyecek duruma geldiğinden, zaten her hangi bir fiziksel işlem yapamayacak halde olacaktım. Evet, fiziksel bir durumdu ölüm. Kontrol beyindeydi ve beden de kölesi. Beyin ölünce, beden azat olur ve emir almanın alışkanlığından kurtulamamanın verdiği kendini bilmezlikle öylece kalakalırdı. Buna da doğanın kanunu denmişti zaten.
    Artık tabanca benimdi. Dolayısıyla tüm anıları da bana aitti, benim içinde olmadığım anıları... Hangi suçlu, suç aletini almaya geri gelir ki? Filmlerden öğrendiğim bir şey varsa, o da bunlardan biriydi. Bir tabancam vardı artık ve tembelliğimin getirdiği plansızlıktan ne yapacağımı bilemez durumdaydım. Beklediğim bir şey vardı ama yapmayı düşündüğüm bir şey yoktu. Bir tembel bekler zaten, yapmaz! Ama artık bir tabancam varsa, bir şeyler yapmalıydım sanırım. Nasıl bir arkadaşım televizyon hediye ettiğinde onla bir şey yaptıysam… Televizyon basit bir araçtı, düğmesine basmam yeterliydi ve ben de her gün öyle yapar olmuştum. Tabanca da böyleydi, düğmesine basmam yeterliydi ve görevi neyse yapacaktı. Tek fark görevini bir kere yapabilirdi en azından benim için ve tabi ki bu da biraz yetenek işiydi. Yetenekten kasıt mesafeyle ilgili olamayacağına göre, elimin titreyip titrememesiydi. Ellerim de her zaman titrerdi maalesef. Dolayısıyla bu benim için gerçekten yetenek işiydi. Ama onun da çözümü basitti. Eylemimi alnımın yanından değil, ağzımdan destek alarak beynime doğru gerçekleştirmekti. Fazla konuşmadığıma göre öpüşmekten başka bir işe yaramayan dudaklarım, sonunda başka bir işe de yarayacaktı. Tabancamın perde duvarları olacaklar, yan yüklerin hepsine karşı koyacaklardı. Esnekliğini düşünürsek, betonarmeden çok çelik gibi davranacaklarını da söyleyebiliriz.

    ...

    Askerlikten de hep bu yüzden korkmuşumdur mesela. Daha doğrusu askerlikten değil, askeriyede elimize verdiklerinden... Arkadaşlardan dinlediğim askerlik anılarına göre de, çok kolay veriyorlardı elimize o soğuk siyah araçları. İşte bundan korkmuştum hep. O araç, insan öldürmek için yapılmıştı çünkü ve eline verilenler; düşünen, sanrılanan, sancılanan, korkan, saldırganlaşan, saçmalayan, seven, nefret eden, güvenen, hiç güvenmeyen tamamen organik bir yapıydı. Robot değildi ve komutu veren kendisiydi. Robotlaştırma çabaları yok değildi ama son karar hep taşıyıcınındı. İşte gittiğim zaman korkacağım şey buydu, elime vermeleri ve kullanmam gereken duruma sokmaları beni. Vermeleri yeterliydi elime aslında, durum sorun değildi. Onu elime aldığım an, sıkabileceğim durumlarla her an karşılaşabilirdim. Kendime kızsam, er arkadaşlarıma kızsam, komutanlara kızsam, bana sıkanlara kızsam… Bu liste uzar gider.
  • Kız bacaklarını üst üste atmış bekliyordu. Derken öne doğru eğildi. Usulca gülümsedi. Ve sessizliğin içine ansızın, “Çocuk!” diye seslendi. “Korkuyor musun?”
    Stefan Zweig
    Sayfa 31 - 1.Basım - Nisan 2018 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Olmadı diye sızlandığın duaya gün gelir olmadı diye şükredersin.

    Şems-i Tebrizi
  • Neredeyse oğlu ile birlikte “Oh! Oh! Ooh!” diye bağıracaktı.