• ...demir zincir bu gemiler geçerken açıldı ve onların arkasından tekrar kapandı. Türklerin kaybı büyüktü. Bu utanç verici şaşkınlık Mehmed'i o derece öfkelendirdi ki, amirali Baltaoğlu'nu hainlikle suçlayarak kazığa vurmak istiyordu. Hayatını bağışladıysa da,amirali dört köle yardımıyla yere serdikten sonra topuzuyla yüz defa vurdu. Her darbeden dolayı bir yara oluştu; azapların biri de bir taş ile yüzünü, gözünü yırttı.
  • “Ya o Budin Beylerbeyi, 80’lik vezir, Uzun İbrahim Paşa'nın hareketine ne buyurulur? Kurulan Harb Divanı’nda, Viyana Seferi’ne itiraz etmiş; “Evvelâ Yanık gibi etraf kaleleri düşürelim, daha sonra ve gelecek yıl kuşatmaya girişelim, fakat yine siz a’lemsüz, yine siz bilirsiz.’ diye fikrini söylemişrir. Sonra yenik düşünce, Sadrazam, onun idamına karar vermiştir. Buna bazı hataları da sebep olmuştur. İdam edilmeden, Sultan’a bir mektup yazmış, günahsız olarak gittiğini, Sadrazam’ın kendisine haksızlık ettiğini bildirmiş; fakat sakın Padişahım ona kıymayınız, devleti bu felâketten kurtaracak yine odur, yeri doldurulmaz bir vezirdir demiştir. Bu ne büyüklüktür...

    Adam haksız yere öldürüldüğünü söylüyor; Merzifonlu’ya düşman olması lâzım. Belki de düşman. Fakat önce devleti düşünüyor; onu düştüğü felâketten kurtaracak adam ise ancak kendi düşmanı. Fakat onun için en büyük şey devlet... İşte bundan dolayı Padişah’a sakın ona kıyma diyor.”

    “Hammer, bu olay için “Roma’da bile görülmez' diyor. Nerde görülür ki!..

    “Adamlar, ölürken bile devleti düşünüyorlar; onunla dopdolular. Zaten devlete, ne kadar canla başla hizmet ederlerse, İlâhî rızayı o kadar fazla kazanacaklarına inanıyorlar.”

    “İşte ’fenâ fi'd-devle’ denilen adamlar bunlar.”
  • Hegel ''Hiç kimsenin Osmanlı tarihi yazdığı yoktu'' diyor, bunu kendisine dert ediniyor. Goethe'nin Hafız'dan etkilendiğini, Hafız'ın Hammer sayesinde çevrildiğini, Doğu'nun rüzgarlarının etkisiyle Goethe'nin de büyük West-Östlicher Divan'ı yazdığını söylüyor.
    Haydi Hegel'in ilgilenmesini bir dereceye kadar olağan karşılayalım, daha da ilgincini Engels söylüyor:
    ''Hammer denen Alman, çıkıp da Osmanlı tarihini yazana kadar bizim diplomatların o medeniyetten haberi bile yoktu.''
    Yani 18'inci asırda başlayan faaliyete boşuna ''aydınlanma'' denilmemiş, bu dönemde dünya hakkında ciddi bir bilgi birikimi oluşuyor.
  • 248 syf.
    ·10/10
    Öncelikle şunu söylemeliyim ki uzun yazacağım ve bol bol spoiler içerebilir yazacaklarım.
    Kitapla tanışmam film sayesinde oldu. Bir yerde filmden bir fotoğraf gördüm ve ben bunu izlemeliyim dedim. Öncelikle kitabı okumamı önerdiler, fakat yurtdışında olduğum için sipariş gecikebilirdi dolayısıyla film için sabırsızlandım ve önce filmi izledim. Bir kitap uygulaması olduğu için burada film hakkında uzunca yazılar yazmayacağım, fakat yazının sonuna geldiğimde bir kaç bir şey söyleyeceğim kıyaslama tarzında. Sonuç olarak filmden oldukça etkilendim ve kitabı okumaya karar verdim ancak bu kararımda Berke Can Turan 'ın da büyük payı var, çünkü onun incelemesini okudum, sonrasında da kendisinden fikir aldım.
    Kitabın konusu ve içeriği hakkında konuşmadan önce bir kaç şey söylemek istiyorum. Öncelikle kitabın çevirisi biraz yorucu olmuş, tabii bu da cümlelerin oldukça karmaşık ve uzun olmasından kaynaklı. Hatta bazen cümleler o kadar uzun oluyor ki cümlenin başını ve sonunu okuyup sonra aradaki fikre dönüp sonra bir kez daha baştan sona okurken buluyoruz kendimizi :) Aynı zamanda diyaloglar da bazen karışıyor dolayısıyla hangi cümleyi kimin söylediğini anlamanız için bir kaç kez okumanız gerekiyor.

    SIKILANLAR DİREKT BURADAN BAŞLAYABİLİR. (SPOİLER İÇERİR)
    Geçelim kitap hakkındaki yorumuma:
    Kitabın 1-ci bölümü şöyle başlıyor: "Daha sonra değilse, ne zaman?" İlk cümlesi ise şöyle: "Daha sonra! Sözcükler konuşma yaklaşım işte bu."
    Bu cümleyle direkt olarak sizi içine alıyor, merak uyandırıyor.

    Baş karakterimiz Elio, 17 yaşında, kültürlü bir ailenin tek çocuğu. Kitap Elio'nun dilinden yazılmış, onun hatıralarla dolu bir günlüğü gibi, geçmişe dönüyor ve her şeyi birer birer anlatıyor. Elio! Ne kadar da aşık olduğum bir karaktersin sen! Zaman zaman deli gibi aşık olduğum, zaman zaman deli gibi kızdığım, nefret ettiğim bir karakter, tıpkı Elio'nun Oliver'a karşı hissettikleri gibi... Hayır, hayır kesinlikle hiçbirimiz o kadar mükemmel bir aşık değiliz!

    Elio ilk başlarda "Ulaşılmaz türden biri" diyor, Oliver'dan bahsederken.. Çünkü Oliver 24 yaşında, çünkü Elio'nun gözünde o kendinden emin, hiçbir şeyden rahatsız olmayan, belki tüm insanları "Daha sonra!" diyerek arkasında bırakıp bundan hiç rahatsızlık duymayacak türden biri. Oliver'a 6 hafta boyunca nasıl tahammül edeceğini düşünüyor, bir kaç hafta içinde ondan nefret etmeyi öğreniyor.. Ama ilk başlarda bile diyor ki: "Ondan hoşlanabilirdim gerçi. Yuvarlak yanaklarından yuvarlak topuklarına dek." Gerçekten de "tırnaklarına dek" aşık olmayı öğretecektir zaman ona. "Belki de gelişinden hemen sonra başlamıştır her şey" Elio'nun da dediği gibi.
    Evet çok ayrıntıya girmek istemiyorum ama her sayfayı hatta her cümleyi yazıp da kalbimden geçenleri dökmek istiyorum.. Ama evet, yazmayacağım, kısa kısa konular hakkında yorum yapmaya çalışacağım. Bu yüzden de önümde açık duran kitabı kapattım şu an :)

    Kitapta Elio'nun "aşkına" dair (tutkusuna değil!) en çok sevdiğim şey Oliver ona neler yaptığını sorarken aslında en çok sevdiği şey kitap okumak olmasına rağmen onu listenin sonuna koyuyor, çünkü Oliver'ın ilgi alanında kitap okumanın en sonda geleceğini düşünüyor. Sonrasında sahilde yürürken ayaklarının uygun adım basması ve aynı anda yere vurması kadar küçücük detayların onu mutlu etmesi hoşuma gitmişti. Sonra onun için piyano çaldıktan sonra içinden "senin için parmaklarımın derisi kat kat soyuluncaya kadar çalarım, çünkü senin için bir şey yapmak hoşuma gidiyor, senin için her şeyi yaparım" demesini sevdim. Hatta bu cümlede ilk kez sevgisinin gücünü görüyoruz aşktan, hoşlantıdan, tutkudan öte.

    Daha sonra, tenis oynarken Oliver onun omzuna dokunduğunda "baygınlık" geçirmesi ve sonrasında deli gibi pişman olup vicdan azabı çekmesi ve şu cümlesi: "İstemediğim tek şey onun cesaretini kırmaktı." Elio balık tutmaktan, koşu yapmaktan, Ahtapottan, Herakleitos'tan, Tristan'dan hoşlanmayı öğrenmişti, çünkü Oliver hoşlanıyordu... Tam olarak en sevdiğim sevme şekli de "sevdiklerinin sevdiği şeyleri de severek sevmek".
    Ve Elio bir aşıktı; Oliver'in dizlerinden bileklerine kadar, parmak uçlarından kemiklerine kadar, "elinin bütün parmaklarına, her parmağındaki kemirdiğin her tırnağına tapacak" kadar her bir zerresine aşıktı. Hem de o kadar tutkulu bir aşık ki bazen "hepsi tutkudan ibaret, aşk falan yok!" dedirtecek kadar. Her an kendini teslim etmeye hazır olacak kadar. Defalarca içinden "Oliver, Al beni, ne istiyorsan yap bana, hiç ses çıkarmam, kimseye bir şey söylemem" diyecek kadar. Daha fazla derinlere gitmeden konuyu değişmek istiyorum, zira devam edersem tüm kitabı buraya yazmak zorunda kalacağım :) Oliver da iyi bir aşıktı fakat bence yeterince değil, en azından Elio kadar değil. Çünkü yıllar sonra Elio onu adıyla çağırdığı zaman Oliver anlamamıştı, çünkü onu seneler sonra gördüğünde tanıyamamıştı ve dahası...

    Kitaptaki ince detayları, karakterlerin dünyasını çok sevdim. Mesela ilk başlarda Elio yaklaşıyor, sonra Oliver soğuk bir bakış atıyor ona ve hemen Elio "Uzak dur ondan" diyor ya kendi kendine, ya da sadece onu dinliyor diye "o da benden hoşlanıyor, işte zor değilmiş" deyip sonra Oliver'in "Daha sonra, belki" demesiyle nefret ediyor ya Oliver'dan.. İşte bunlar çok güzel detaylardı, çünkü aslında hepimiz böyleyiz, aşıkken ya da değilken kimsenin içinde yaşadığı dünyayı, hissettiklerini bilmeden ani bir hareketine, sözüne bakarak onun hakkında hüküm veriyoruz. Ve bu çok tehlikeli. O kadar tehlikeli ki durumun farkına vardığımızda belki de o insanlarla geçireceğimiz çok kısıtlı bir zaman kalmış oluyor...

    Tutku mu, şehvet mi, delilik mi, hoşlantı mı, aşk mı, sevgi mi olduğunu anlayamadığım kısımlar da vardı.. Bunlardan bazıları Elio'nun Oliver'ın mayosunu koklaması, daha doğrusu tamamen içine çekmesi, Oliver'ın yarasını yalaması, ayak parmaklarını emmesi vesaire...

    Sevmediğim kısımlar ise Elio'nun neredeyse gördüğü her şeyden etkilenmesiydi.. Marzia ile birlikte oluyor, sonra Oliver, sonra şeftali, sonra yine Marzia... Sonra Oliver'ı başka kızlarla görürken tahrik oluyor ve ne için tahrik olduğunu anlamıyor; Oliver yüzünden mi, yanındaki kız yüzünden mi, yoksa onların birlikle oluşlarını düşündüğü için mi.. Böyle kısımlarda işte kızıyordum ve "aşk falan değil yahu olsa olsa tutku" diyordum, sonra böyle düşündüğüm için kendime kızıyordum. Ah ama Elio... Kitapçıdayken de iki katı yaştaki bir kadın yaklaşıp iki kelime konuşuyor ve Elio hemen oracıkta onunla sevişmeyi hayal ediyor. Bir heteroseksüel kız olarak yazıyorum bunları ve ergenlik döneminden geçen bir erkek olmadığım için belki de onun yaşadığı o duygu karmaşasını, istekli hallerini, çılgın hallerini anlamıyorumdur. Bu yüzden bu durumdan dolayı empati yapmaya çalışarak affediyorum Elio'yu :) Ama başka bir şeye de kızdım. Yazara! :) Andre Aciman, sen müthiş bir yazarsın, mükemmel bir dünyan ve kendine has mükemmel bir kalemin var ama gel gör ki burada sıradan bir okucu bile sana kızıyor ;)) Evet, nerde kızdım? Elio ile Oliver'ın ilk birlikte oldukları gece. Olay şu ki Elio bunu deliler gibi istemişti, belki de hiçbirimizin hiçbir şeyi istemeyeceği şekilde. Hatta yalnızca bunu istiyordu, hislerinden tamamen emin olabilmek adına, istediği şey gerçekten bu mu, yoksa değil mi anlamak adına. Ve ben de Elio kadar güzel, mükemmel olacağını hayal etmiştim. Ama kesinlikle olduğunda ikimiz de hoşlanmadık :)) Tamam, güzel olmasaydı, Elio sevmemiş olsaydı anlardım ama Elio için tamamen berbat geçmiş olması ve Oliver'dan, ona ait her şeyden iğrenmiş olması -hem de ona ait her şeye bu kadar aşıkken- ona ait her şeyden çabucak kurtulmak istemesi beni gerdi, üzdü, hikayenin büyüsünden uzaklaştırdı hatta bir daha yaklaştıramayacak kadar... Bir vicdan azabı, kendinden tiksinme, yaşadıklarından kaçma isteği çok doğal dururdu ama en azından o gece onun için mükemmel geçmiş olsaydı da ( acısıyla, tatlısıyla ) sabah kalktığında üzülseydi keşke sadece. Hani Oliver için teslim olmaya, sesini çıkarmayacağına dair söz vermeye, ne olursa olsun direnmemeye haftalar öncesinden hazır olan Elio'dan bahsediyoruz... Bu geceden sonra Elio o kadar pişman oldu ki hani bi ara kitabı kapatıp "amaan keşke Oliver gelmeseydi de bu da Marzia ile musmutlu yaşasaydı" falan diye triplere girdim :)) Ve bir de Oliver'la bir kez birlikte olduktan sonra artık kimseyle beraber olmamasını dilerdim ki ara sıra yine Marzia ile de birlikte olarak bu konuda da beni üzmeyi başardı. Neyseee :))

    En sevdiğim kısımlardan biri Elio ile babasının arasında geçen konuşmaydı. Tam anlamıyla mükemmeldi: "Hayatını nasıl yaşayacağın seni ilgilendirir!"

    Amaan ne uzattım ama :) Sonuna kadar okuyana helal olsun vallahi :) ( olursa tabi)

    Filmi 3 kez izledim, kitabı 1 kez okudum. Ve bir kaç kez de sıkılmadan okuyabilirim. 3 günde okumamın sebebi de oldukça yoğun günler geçirmemdi... Yoksa 1 güne okunacak kadar akıcı. Geçelim filme. Film hakkında az bir şey söylemek istiyorum. Zaten Oscar adayı idi kendisi, "En iyi film" dalında kazanmasa da, başka dallarda kazandı. Canı sağ olsun gönlümüzün galibi o. Filmin kadrosu, yönetmeni, senaristi, tüm ekip mükemmeldi. Timotheé Chalamet, Armie Hammer, Luca Guadagnino aşık olduğum insanlara dönüştüler. Timotheé zaten mükemmel ötesi oyunculuğuyla, her şeyiyle tam bir Elio. Filmi önce izlemiş olduğum için kitabı okurken gözümün önünde Armie ve Timotheé her cümleyi canlandırıyorlardı. Aralarındaki kimya zaten müthiş ötesi. Dizide "Durursan öldürürsün beni" repliğinin olmaması bence en büyük eksiklerden biriydi... En büyük artısı da Elio'nun cinsel açlığını biraz hafif göstermiş olmasıydı. Ayrıca burun kanaması sahnesinden sonra Oliver Elio'nun ayağını öpüyordu ya hani bu filme özel bir sahneydi ve bence oldukça mükemmeldi. Oyunculuklar, bakışmalar, ince detaylar, atmosfer, uyum, İtalya, her şey tam anlamıyla müthişti bence. 2020'de gelecek olan devam filmine de güveniyorum ve sabırsızlıkla bekliyorum.

    Genel olarak kitap da, film de benim için bir dünya oldu, defalarca sıkılmadan okuyabilirim/ izleyebilirim. Kendimi İtalya'da, o ailenin içinde hissettim. Mükemmel bir aile, mükemmel bir aşk hikayesi. Tüylerinizi diken diken edecek, gözlerinizde yaşlar bırakacak bir kitap. Bitirdiğinde ağladım, hem de hüngür hüngür ağladım.
    "Yirmi yıl öncesi dündü, ve dün sadece bu sabahtan daha öncesiydi, ve yarın sabah bir ışık yılı kadar uzak geliyordu."