• 272 syf.
    ·10 günde
    İnceleme yapabilir miyim böyle bir kitaba bilemiyorum..Okumayı bilerek geciktirdim.. Üstadın piyeslerini ve bazı denemelerini okuyarak ufak bir altyapı ile üstadı tanımak istedim. Ruhen hazırlanmak da bir o kadar sürdü.. Haddim değil belki, siz tavsiye kabul edin. Necip Fazıl Kısakürek okumak için ilk kitap O ve Ben'i tercih etmeyin.. Bu müthiş eseri kavramakta zorlanabilirsiniz.. İyi ki henüz okudum diyorum kendime. Bazı taşlar yerine oturmuş oldu böylece.. Fakat bir kere okunup rafa kaldırılacak eser değil.. Araya pek fasıla girmeden başlamayı düşünüyorum tekrardan.. O ve Ben; Necip Fazıl Kısakürek'in otobiyografik bir kitabıdır. Çocukluğundan Hocası Abdülhakim Arvasi Hz.leri ile karşılaşıncaya kadar ki kısmı konu ediniyor. İkinci bölümde ise üstadın ve onu üstat yapan hocası Abdülhakim Arvasi Hz.lerini anlatıyor. Hayatının dönüm noktasını konu edinen bu kitapta onunla gülümseyip onunla ağlayacak, titreyecek ve dahi dehşete düşeceksiniz.. Şu cümleyi söylersem haddi aşmam umarım; şurası da var ki bu kitabı okumadan Necip Fazıl'ı anlamış olamazsınız..
    ..
  • 479 syf.
    ·Puan vermedi
    Benim için hem biçimsel hem de maneviyat yönünden bir eserden fazlası olan bu büyük şahesere nereden ve nasıl giriş yapacağımın kararsızlığı içerisindeyim. Mutlaka bir şeyler yazmalıyım, zira bunu bir mecburiyet, ondan da öte bir görev olarak görüyorum. Öncelikle kitap hakkında yaptığım küçük çaplı araştırmamda edindiğim bilgileri yazacağım.

    Kitap, 70'lerin okuru tarafından pek tutulmayan, hatta Oğuz Atay'ın yaşadığı dönem ikinci baskısı bile yapılmayan kitapları, 80'lerin okuru tarafından (Genelde yanlış anlaşılmalarla) hâk ettiği değeri görmeye başlar. Ama ne yazık ki bu uzun sürmez.
    Kitap, 90'larda yine unutulanlar arasında yerini alır. Tabiki burada 12 Eylül'ün Türkiye okururunu ne hale getirdiği gerçeğini unutmamak gerekir. 80'lerin okuru tarafından yanlış anlaşılmasının bir sebebi de, kendini Tutunamayanlar'daki Selim Işık karakteriyle bir tutan okur kitlesidir. (Şu an ki ben.) Oğuz Atay, romanlarında bu zihniyeti eleştirmiştir, ki Tehlikeli Oyunlar'ın başkarakteri Hikmet Benol da bu yüzden doğmuştur.(Kaynak: http://www.mavimelek.com/tehlikeli_oyunlar.htm daha fazlası için buraya bakabilirsiniz.)
    Peki, kimdir bu hikmetsiz -tutunamayan- Hikmet? Kendileri eserimizin başkarakteridir. Hayatın gayesizliği içerisinde kaybolan, hayata oyunlarla tutunmaya çalışan, (tehlikeli oyunlarla) ve kendi kimliğinin -tutunamayan- tutsağı olmuş,kendi zihnin de kendi düşünceleriyle yarattığı dünyaya -hapishanelere- mahkum olmuş bir hikmet. Daha doğrusu, birkaç tane Hikmet. Birkaç tane Hikmet diyorum, zira yazarımızın, özellikle başkarakter Hikmet üzerinden bilinç akışı tekniğini fazlasıyla kullandığını görebiliyoruz. Bu da kişilik bölünmesi yaşayan, iç dünyası karmakarışık olan bir karakter çıkartıyor karşımıza. Aslında bunu karakterimizin soy isminden de anlayabiliriz.( Benol.)
    Kitap kendi içinde bu ve bunun gibi birçok ironi barındırıyor.
    Eserimizin başkarakterlerinden olan Hikmet'in eski karısı olan Sevgi'nin sevgisiz oluşu, Hikmet'in gerçek aşkı olan Bilge'nin bilgisiz oluşu başlıca ironilerden.
    Dikkatimi çeken başka bir ironiye değinmek istiyorum, zira bahsetmezsem eksik olurdu, çünkü bir okur olarak beni üzdü. Aslında yazar bunu çok açık bir şekilde dile getirmiş. Yazarımızın daha önce okuduğum Korkuyu Beklerken eserinde de görmüştüm. Şuydu:
    "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?"
    Bu eserde de yazarımızın buna benzer haykırışları dikkat çekiciydi. Bakınız..
    _"Beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular, sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım, o sayfada sarardım."

    _"Beni okumayı sakın ihmal etmeyin,bütün kitapçılarda bulunuyorum, bu herif de ne konuştu
    -deli midir nedir- böylesini de hiç görmemiştim, şekerim adam bir türlü susmak bilmiyor demeyin arkamdan olur mu?"
    Benim görebildiklerim bunlardı, belki daha fazlası vardı. O dönemin toplum zihniyeti hakkında yorum yapamayacağım. Ancak, o dönemin usta gazetecilerinden olan Oktay Akbal'ın 1977 yılında yaptığı şu değerlendirme Oğuz Atay'ı anlamak için hepimize bir ders niteliğinde:
    "Kolay okumalar, hızlı sevgiler, beğeniler,alışkanlıklardan koptuğumuz, kopabildiğimiz, rahat ve geniş zamanlarımızı güç bir kitabı çözmeye, sevmeye, ondan bir şey anlamaya, öğrenmeye ayırabildiğimiz bir gün Atay'ın romanlarını çok seveceğiz. Onlarla çağımız insanının, daha doğrusu büyük kentte yetişmiş kentsoylu bir aydının tüm duyarlılığı, iç muhasebesi, kendi kendisiyle tartışması, kendini eleştirmesi, çok değişik bir güldürü havasıyla bizlere ulaştırması, sunması var..."

    Atay'ı itinayla ve severek okuyan biri olarak, gerek burada olsun, gerekse sosyal hayatımda olsun, Atay'ı anlayamadığından ötürü eleştiren, sevmeyen bir okur kitlesi var. Bu üzücü. Atay'ı severek okuyan biri olarak Oktay Akbal'ın bu etkikleyici köşe yazısını herkesin okumasını istiyorum...

    Son olarak; bazı okur arkadaşlarımızda bunu görebiliyoruz;" vay efendim bu adam ne saçmalıyor, az önce bunu diyordu, bu nasıl oraya geçti, birkaç tane Hikmet'de nasıl olur, hiç bir şey anlamadım vb." Atay'ı okumak her okurun harcı değil, oyun içinde oyun mu desem, onun da ötesinde roman içinde roman mı desem bilemedim, karmaşık ve şizofrenik anlatıda her cümle birbirbirini desteklemeyebiliyor, ironiler ve derin, ince mizahlar içinde kaybolabiliyorsun. Bu da bazı yerlerin yanlış anlaşılmasına, ya da hiç anlaşılamamasına sebep olabiliyor, bu gayet doğal. Çünü kitap alışılmışın da dışında bir bilinç akışı tekniğiyle yazılmış. Bu da yazarın ne denli özel olduğunu gösteriyor.
    Daha önce yazarımızın Tutunamayanlar eserini de okumuştum, bundan dolayı yazarın diline aşınayım.. Kitabı okumakta pek zorluk çektim sayılmaz. Bazı benzerlikler de vardı. Hikmet ve Selim karakterlerinin birbirlerine fazlasıyla benzediğini görebiliyoruz. Her ikisinin de anlaşılma umudu içinde anlaşılmazlığın kurbanı olduklarını ve çözüm yollu olarak intiharı seçtiklerini görüyoruz. Yazarın intihar ederek ölmediğini bilsek de,kitaptaki şu cümleler fazlasıyla düşündürücü;
    "Yazar ölmek istediğinde romanında birileri kendini asar aynı sebepten"

    Şu itirafı da eklemeliyim ki; Atay'ın Tehlikeli Oyunlarına ben de geldim, sizlerin de gelmeniz dileğiyle..
    Keyifli okumalar.
  • 336 syf.
    ·2 günde·1/10
    Ben Baba Olamam||Aydan İnan(Kitap Yorumu)
    .
    .
    Hekese uzun bir aradan sonra merhaba kitap dostlarım. Buralarda uzun zamandır olmayışımın sebebi: Tabiri yerindeyse hastalıktan ölüyor olmam. Tam olarak modum:🤕🤒🤧 gerçekten böyleyim. Ama bana her şey müstehak. Yağmurda çamurda durursam böyle, yataklardan çıkamam tabii.Aman siz dikkat edin kendinize dostlarım. Havalar sakat. Bir an güneşli olup sonra aniden yağmur bastırabiliyor. Ben yazı özledim . Konuyu çok dağıttım , toparlamam gerekirse: Yine ve yeniden bir watpad kitabi ile karşınızdayım. Kitabın konusuna değineyim hemen. Üniversite öğrencisi olan Jason, züppenin sözlükteki karşılığı olan bir insandır. Nerese akşam orada sabah,her sabah başka bir kadının yanında uayanan tiplerden işte. Sevgilisi ise okulun en popüler ve gıcık kızı. Yine ve yine aile hüsranına uğramış bir erkek profilimiz var bu kitapta da. Jason'un ebevynleri,Jason 11 yaşındayken ayrılırlar. Karakter babasından nefret ediyor. Çünkü babası annesini aldatmış. (Asla bizim genç yazarlarımız normal bir aile yazamıyor.) Bir gün okula bir kız geliyor. Jason kızı tanımıyor ama ne hikmetse(!) birlikte olduğu kızlardan biri olduğunu anlıyor. Okuldaki itibarı bozulmasın diye kızı kuzeni olarak tanıtıyor. Kız, Jason'a 1 yaşında olan Austin adlı bebegin onun oğlu olduğunu iddia ediyor. Kendisinin çocuğun teyzesi olduğunu ve artık çocuğuna tek başına bakamadığını söylüyor. Jason ilk başta çocuğu kabul etmiyor. Kabul ettikten sonra da herkesten saklıyor.Bir gün babası eve gelir ve torununu görür. Oğlu ve Sarah'ı(Austin'in teyzesi) tatile yollar. Sonra baba oğul barışır falan burası çok saçmaydı gerçekten. Annen anlatıldı yani bu kadar mıydı babanı sevmeyisin? Sonra Sarah ile Joson'ın tatile gider orada birbirlerinden etkilenirler ve Sarah, Austin'in kendi bebekleri olduğunu açıklar. Kitap böyle böyle saçmalayıp devam eder. Ben asla okumayın diyorum. Bu tarz kitapların hala beğeniliyor olması gerçekten çok üzücü. Ülkede eline kalem kağıt alan yazar oluyor.Insanlar sevgilisinden ayrılıyor,öyle efkârlı ki,artık ruhu bir edebiyatçı oldu yazıyor da yazıyor. Sonra ben yazarım deyip ortalarda dolanıyorlar. Yayınevlerine bir kez daha sesleniyorum, Böyle sayfa yığınından ibaret olan kitapları basıp ağaçları ziyan etmeyin lütfen! Çok fazla uzun söze gerek yok,bir sonraki yorumda görüşmek üzere sevgiyle kalın .
  • 464 syf.
    ·3 günde·3/10
    Cümleten selamlar arkadaşlar. Kurgusu harika bir romanla karşınızdayız. İçeriği değil Kurgusu diyorum bakın. Benzerini Dwayne Johnson’un oynadığı bir filmde hissettiğim duygularla girdim tabi kitaba. Kurgusu diye direttiğim nokta nedir? Başlayalım.
    Michael Lander, New Orleans’ta oynanan Süper Kupa Finali için seksen bin kişi ile beraber stada gelir. Ancak onun amacı oyunu seyretmek değil yönetmektir. Birleşik Devletler başkanına karşı sürdürülecek bir suikast ve aynı yerde bulunan 80 bin kişinin öldürüldüğü bir kitle cinayeti; veya soykırım.
    Aynı anda Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta aşırı dinci Kara Eylül örgütünde hareketlenmeler. Kitap zaten Beyrut’ta başlıyor. Ancak başlamadan önce bir Altın Vuruş yapalım. Gerçi böyle deyince de sağlıkçıları kızdıracağız ama olsun. Amerikancı bir romanla Batı gene tehlike altında ve tehlikenin yaratıcıları her zaman ki gibi Doğu. Örgütün adı da Eylül. Hani şu ABD İkiz Kuleler saldırısına bir atıf mı nedir artık. Yani okumadan önce kitaptan bile önce bilmeniz gereken bilgi şu: Amerikancı bir roman okuyacaksınız. Bu duruma karşıysanız önceden bilmenizin faydası var. Sonra saatlerinizi harcayıp pişman olmayın diye kardeşiniz evvelden uyarıyor sizleri.
    Kardeşiniz sizin için kitabın içeriğini oldukça derinden araştırdı ve gerçekten de belirtilen bölgede Tulane isminde 80.985 kişilik 1926 yılında açılan bir stadyum buldu. Bu statta final oynayan iki takımı da buldu. Birisi Miami Dolphins diğeri ise dünyanın en eski Amerikan Futbolu Takımı: Pittsburg Steelers.
    Neyse, şimdi gelelim gerçeklere. Thomas Harris adının bu kadar berbat bir kitapla birleşeceği kimin aklına gelirdi? Şöyle söyleyeyim kitabın 400 sayfası karakterlerin kim olduğu ve eski anılar üzerinde yoğunlaşıyor. Başlangıçta güzel bir giriş kalan 64 sayfaya yayılıyor ve uyduruk bir finalle kitap tamamlanıyor. Kitabı bırakmak istememe rağmen neden bırakamadığım konusuna değinelim. Gerçekten de bir patlama ya da en azından kitabın kurgusundan bir yakınlık olacak mı diye bekledim. O da çıkmadı. Kitabın tanıtımıyla ya da başta da söylediğim şekliyle Kurgusu ile İçeriği arasında bir bağ yok. Önceden de söylediğim gibi yaparsa İthaki yapar, onun dışında yayınevlerinin bu tarz -sadece bu tarz- kitaplarda geri kaldıklarına inanıyorum. Güzel bir hafta sonuna, rezil bir kitapla başladım. Elinizde kitap yoksa isteyin göndereyim, böyle kitaplara paranızı rezil etmeyin. Kendinize iyi bakın..
  • 240 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Merhabalar, Ahmet Şerif İzgören ile ilk kez bu kitabı ile tanıştım ve daha önce tanışmadığım için çok çok üzüldüm.
    Ahmet Hoca bu kitabında bir öğretmenin bir öğrenci üzerinde ne denli etkiler yaratabildiğini öyle güzel, hayattan, içten ve akıcı anlatmış ki. Kitap elinizde bir anda bitiveriyor. Üstelik hiçbir basın organından duymadığımız, hiçbir bilimsel, eğitim, kültür dallarında rastlamadığımız çok önemli bilimsel verilerle bize eğitim sistemimizin(!) sistemsizliğini vurguluyor.
    Aslında kitap 5 bölümden oluşuyor; öğretmen, aile, öğrenci, sistem ve ülke kültürü. Hepsi hakkında birbirinden önemli bilgiler var kitapta ama ben özellikle "öğretmen ve öğrenci" konusunda bir anımı paylaşarak kitap hakkındaki görüşümü belirtmek istiyorum.
    *****
    Kitabı okumaya başladığım andan itibaren aklımdan birkaç anım geçti. 20 yıl öncesine ilkokul birinci-ikinci sınıfta olduğum zamanlara götürdü beni.
    Şimdiki okullarda bu beslenme durumu var mı bilmiyorum ama benim ilkokula başladığım 97 li yıllarda sınıflarda her güne bir beslenme listesi yapılırdı. Mesela hiç unutmam Pazartesi günleri beyaz peynir-zeytin günü idi. Mesela muz yasaktı. Pahalı diye herkes alamaz diye yerine daha uygunu mandalina, elma vardı. Neyse ben o yaşlarda zeytin yemiyorum, sevmediğimden ziyade ne bilim tercih etmiyorum. Görüntüsü hani siyah buruş buruş ya sanki tadı da kötü gibi hiç tadına bile bakmamışım. Annemde bu yüzden peynir-zeytin günlerinde bana peynir-domates koyardı. Bunu fark eden ilkokul öğretmenim bir gün veli toplantısında anneme sormuş Betül'e neden zeytin koymuyorsunuz da domates koyuyorsunuz diye. Annemde zeytini yemiyor ben de doysun diye peynirin yanına domates koyuyorum demiş. Ve benim biricik öğretmenim bana zeytini sevdirecek ya anneme demiş ki sen koy ben yedirtirim ona. Annemde sevinmiş tabi evde biz söz geçiremiyoruz ama siz öğretmenisiniz sizi çok seviyor siz sevdirirsiniz zeytini diye. Neyse okula gittim beslenme saati geldi öğretmenimiz çıkarın beslenme kaplarınızı yemeklerinizi yiyin dedi. Çıkardım kabımı bir açtım ki peynir zeytin. Tabi ben şaşırdım kaldım, kendi kendime diyorum herhalde annem ablamın beslenmesi ile karıştırdı. Neyse benim niyetim peynirle ekmek yemek derken öğretmen geldi yanıma yiyeceksin o zeytinleri dedi. Yemek istemiyorum, sevmiyorum diyemedim aval aval yüzüne bakıyorum, bu kez daha yüksek sesle yiyeceksin dedi. Ben iyice sus pus yanaklar al al ne olduğunu anlamaya çalışırken öğretmenim ağzımı zorla açtırdı, açmazsam parmak uçlarıma cetvelle vuracağını söyledi. Mecbur açtım, avucunda tuttuğu zeytinleri ardı ardına doldurdu ağzıma. Çiğne çabuk yut diyor. Ben iyice kızarmaya başladım, nefes alamadığımı hissettim, çekirdekleriyle birlikte ağzımda gram nefes alacak yer yok, resmen burnuma kadar zeytin dolmuşum. Allah affetsin ama sanki zeytin değil de başka bir şey yiyormuşcasına bir iğrenme bir öğürtü derken bir kustum. Sanki zeytinler burnumdan çıktı, öyle boğuldum öyle öksürdüm ki öğretmen ölüyorum sandı sırtıma falan vurdukça vuruyor. Bir yandan da nasıl söyleniyor sanki ne verdik de bu kadar iğrendin sokakta bu zeytini bulamayan onca aç çocuk var diye. O bunları söyledikçe ben ağlamaya başladım.
    Sonrası mı? bu olay olurken 7 yaşımda çocuktum. Şimdi 28 yaşında bir bireyim ve hala zeytin yiyemiyorum, yememeyi geçin yine Allah affetsin görüntüsüne tahammülüm yok. Belki o zamanlar öğretmenim zeytinleri zorla ağzıma tıkayıp beni boğulmanın eşiğine getirmeden önce usulca konuşup zeytinin yararlarını saysaydı, belki bir zeytin fidanının yetişmesi 20-30 yıl kadar sürdüğünü, verilen emeği, hasatı, hepsinden önce verilen nimete şükretmem gerekip bu şekilde tadını bile bilmeden ön yargılı olmamam gerektiğini anlatsaydı bugün belki zeytin manyağı olabilirdim.
    Ve ben daha 7 yaşında iken kendisini çok seviyorken, okumayı sökme günüde bana okuttuğu satırları aslında içimden okuyabilirken yanlış olursa yine dövecek misin ya da zorlayacak mısın diye korkup dışımdan okumamazlık yapmazdım. Hatırlar mısın öğretmenim? İlkokul ikinci sınıftayken herkesin içinde bana ve anneme daha okumayı sökemedi, okuyamıyor, siz en iyisi bunu birinci sınıftan tekrar başlatın dediğini. Keşke bunun yerine benimle biraz konuşabilseydin. Yazmak okumaktan daha zor iken ben yazıp ama okuyamıyorken (içimden okuyordum sesimi bir türlü çıkaramıyordum) bunun üzerine gidip, bana yardımcı olsaydın. Öğretmenim, Ahmet Hocanın kitabında öyle değişik anılar, olaylar var ki. O gerçek yürekli öğretmenlerimizin bir çocuğu nasıl çiçek edip bu ülkeye ağaç olarak döndürdüklerinden bahsediyor. Öğretmenin öneminden bahsediyor. Ama ben sizin hakkınızı yemeyeceğim. Ben de sizden bir şey öğrendim. Tek başıma mücadele etmeyi. Siz bu okuyamıyor alt sınıfa verin dediğiniz gün sömestra girdiğimizde ben evdeki tüm ders kitaplarını ince hikayeleri bağıra bağıra okumayı öğrendim. Ve siz benimle 3 sene daha geçirmek durumunda kaldınız, okuyamaz bu dediğiniz kızı mezun ettiniz. Sizin bana yapmadığınızı ben kendime yaptım ve size inat okudum. Okumaya da devam ediyorum.
    ******
    Çok uzun bir yazı oldu farkındayım. Ama kitabın içeriğini etkinlikte yer alan diğer arkadaşlarım öyle güzel ifade etti ki ben üzerine pek bir şey eklemek istemedim. Sadece 2 gündür içimden taşan 20 yıllık bu anımı paylaşmak istedim. Öğretmenler, lütfen öğrencilerinizi sevin, lütfen değer verin, yapamaz demeyin. Işıkları olun, aydınlatın onları. Ve en önemlisi çocuk olduklarını unutmayın, korkutmayın, sınıfta rencide etmeyin.
    Ne demiş Henry Adams; "bir öğretmen sonsuzluğu etkiler, etkisinin nerede sona ereceği bilinmez."
    Ve ne demiş Atamız; "eserinin üzerinde imzası olmayan yegane sanatkar öğretmendir."

    Bu şahane kitapla bizleri buluşturan Ahmet Şerif İzgören Hocaya sonsuz teşekkürler.