• 502 syf.
    ·Beğendi·9/10
    1. swann'ların tarafı
    2. çiçek açmış genç kızların gölgesinde
    3. guermantes tarafı
    4. sodom ve gomorra
    5. mahpus
    6. albertine kayıp
    7. yakalanan zaman

    Serinin 2.kitabindan merhaba kıymetli okurlar ..Proust kalemi sihirli yazarlardan. okurken dalıp gidiyorsunuz sanki oradayimisiz gibi ;özellikle ilk okuduğum kitaplarda olan sancılı süslü betimlemelerin aksine naif, hayali yaşatan, çocukluğunuza kadar götüren bu maceraya herkesin açılmasını istiyorum. küçük yaşlarda yakalandığı astım hastası olması sebebiyle çocukluğunu yaşayamamış ve dış dünyaya açılmadan, gözlem yeteneğiyle insanları keşfe çıkmış proust. Onun için her ayrıntı, her karakter, her olay ve durum yazıya dökülmeye değer olmuş ve şimdi bizler onu ve gözlemlerinden yansıttıklarını bir solukta bu sayede okuyabiliyoruz.kendi hayatından izler taşıdığı biliniyor zaten kitabın. Ne kadar kısmı kurgu olduğu beni çok bağlamıyor şu anda. En derindeki lafların hepsinin kendisiyle de bir şekilde alakası olduğuna inanıyorum.

    Mesela bir yerde Gilberte'in fiziksel özelliğini anlatırken ordaki huznu ben okurken yine derinden üzüldüm düşündüm baya empati kurmakta zorlandım ;

    ” O anlarda neredeyse çirkin denebilecek yüzü, iyice çekilmiş denizin sabit ve sınırlı bir ufka kıstırılmış , hiç değişmeyen yansımalarla insanı bıktırdığı o sıkıcı sahillere benzerdi.”

    Şu benzetmenin güzelliğine bakın kullandığı kiyasladigi esya doga bile insan hayatında yine bu duygulara seslenir cinsten orantılı.
    Bu kitapta daha çok gençlik zamanları yaşadıkları hakim. Aşkı öyle güzel anlatıyor ki hepimizin delikanlılık cağında hissettimiz duygulara yine parmak basıyor bence bu konuda kitap üzerinde özel bir araştırma tez bile gerekiyor.bildigim en güzel ask tanımını gördüğüm söylenebilir özellikle çiçek ,böcek,acı pis kaka yönlerinden ziyade : askın aslında fazladan bir kisi daha, bu dünyada aynı ismi taşıyan kisiden ayrı, özelliklerinin çoğunu bizden almış eksik yönlerimizin tamamlandığı bir kisi yaratmak anlamına geldigini anlatıyor..

    "şüphesiz aşk denilen olgunun bütünüyle öznel yapısını ve aşkın fazladan bir kişi, bu dünyada aynı ismi taşıyan kişiden ayrı, özelliklerinin çoğunu bizden almış bir kişi yaratmak anlamına geldiğini çok az insan kavramıştır."

    Aşkın yapısı ve bireyin üzerindeki etkilerini inceleyen bir çok çıkarım romanın içine yedirilmiş.içlerinden bir tanesi;

    "bir kadına aşık olduğumuzda aslında yaptığımız şey,bir ruh halimizi ona yansıtmaktır;dolayısıyla önemli olan kadının değeri değil,ruh halinin derinliğidir..."
    Albertine’in bir söylemi üzerine bakın bir anda nerelere götürüyor yazar bizi!

    ” Bu sözler beni Gilberte’i sevdiğim zamanların öncesine, aşkın bana sadece dışsal değil, aynı zamanda gerçekleşebilir bir varlık gibi göründüğü zamana götürdü.”

    "Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran , başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını farketmeyişimizdir.”

    "Hayatımızı bir insana göre kurarız, artık onu hayatımıza kabul edebileceğimiz an geldiğinde, o insan gelmez, sonra bizim için ölür ve biz de sadece onun için hazırlanmış olan şeyin içine hapsolup yaşarız."

    "Bir odaya eşyaları dikkatimiz yerleştirir, alışkanlığımızsa onları kaldırıp bize yer açar"

    "Çagimizin hastaliği,her alanda, nesneleri,mutlaka bulunduklari çerçeve içerisinde,göstermek,ve bu şekilde özünü,onlarin gerçeklikten yalitilmis olan zihinsel edimi yok etmektir..."

    "Zaten aşkta hiçbirzaman huzur olamaz;çünku elde edilen sey daima daha fazlasini istemek için bit hareket noktasidir"

    Altini Çizdiğim çok fazla alıntı oldu.Özellikle proustun tecrübelerini kurgu tarafını dahi Aşk,arzu,arkadaşlık,etrafında okumak yerinde ve anlaşılır şekilde.

    Ilk kitap swannlara göre birazcık daha ağır kayıp zamanda yol aldıkça level bu konuda bir tık artıyor ama okutuyor ve yine hayran biriktiriyor:)

    Proust tüm ayrıntıları tıpkı tablo gibi önümüze seriyor. Swann'ın evini, eşinin giyim tarzını, Gilbert'in ilk genç kızlık değişimlerini... Sonraki aşamada Balbec sahillerini, Albertine ve diğer arkadaşlarını gözünüzde canlandırıyor, ete kemiğe büründürüyorsunuz. Proust'un edebiyata dile bu denli hakim oluşuna hayran olmamak elde değil..Prousta ondan 1919'da goncourt ödülü verilmiş bu eserden ötürü.

    Anne Odette Swann,Baba Charles Swann ve kızları Gilberte Swann/ Andrée,Albertine,Rosemonde,Giséle sizleri unutmak istemiyorum her biriniz dostum oldunuz bu eserde..

    Şu güzel alıntıyı bırakmak istiyorum tekrar benim sözlerim ovgulerim yetersiz;

    "Bununla birlikte, uzaklaşmak etkili de olabilir. o sırada değerimizi bilmeyen gönülde, sonunda bizi görme arzusu, hevesi uyanabilir. yalnız, bunun için zaman gerekir. oysa zamana ilişkin taleplerimiz, en az kalbin değişmek için koştuğu şartlar kadar ölçüsüzdür. bir kere, zaman en zor verebileceğimiz bir şeydir; çünkü ıstırabımız acımasızdır ve bitsin diye acele ederiz. ayrıca, öteki kalbin değişmesi için gereken zamanı, bizim kalbimiz de kullanacak ve o da değişecektir; öyle ki, hedefimiz artık ulaşılabilir bir hale geldiğinde, bizim için bir hedef olmaktan çıkacaktır. zaten bu hedefin ulaşılabilir hale geleceği, her mutluluğun, artık bizim için mutluluk olmaktan çıktıktan sonra, mutlaka elde edileceği düşüncesinin, doğru bir yanı vardır, ama tamamen doğru da değildir. bu düşünce, artık ilgimiz kaybolduğu, ilgisizleştiğimiz zaman bizim için geçerlilik kazanır. öte yandan, bu ilgisizliğin kendisi, eski talepkarlığımızı ortadan kaldırdığı için, geriye bakıp da bu mutluluğun, eskiden olsa bizi büyüleyeceğini düşünmemize yol açar; oysa belki o eski dönemde, bize çok noksan gelecek olan bir mutluluktur bu. insan pek ilgilenmediği bir konuda ne fazla titizdir, ne de iyi hüküm verebilir. artık sevmediğimiz bir insanın bizim ilgisizliğimiz karşısında iyice aşırı görünen sevecenliği, belki de aşkımız karşısında hiç de yeterli olmayacaktı. o tatlı sözleri, görüşme teklifini, eskiden olsa bizde yaratacağı zevk bağlamında düşünürüz; hemen ardından gelmesini isteyeceğimiz ve belki o açgözlülükle gerçekleşmesini engelleyeceğimiz bütün diğer zevkleri düşünmeyiz. yani gecikmiş olan, artık tadına varamayacağımız bir zamanda, sevgimiz bitmişken gelen mutluluk, bir zamanlar eksikliği yüzünden onca azap çektiğimiz mutlulukla, tıpatıp aynı olmayabilir. buna karar verebilecek olan bir tek kişi vardır, o da, o eski zamandaki benliğimizdir; halbuki bu benlik artık yoktur; şüphesiz geri gelecek olsa, mutluluk da, aynı mutluluk olsun olmasın, kaybolup giderdi..."

    "insan mutsuz olduğu andan itibaren ahlakçı olur. ''

    '' ayrılık gerçekleştiğinde, alışkanlığın ağrı kesici etkilerinden kalbimiz de yararlanacaktır, ama o zamana kadar ıstırap çekecektir. 

    "bir insanı tanımak tam olarak tanımak mümkün olsaydı, ancak başlangıçtaki optik yanılgılar (çeşitli denemeler sonucunda) anlaşıldıktan sonra o noktaya gelinebilirdi. ama mümkün değildir; çünkü bizim o insanı görüşümüz düzelirken, kıpırtısız bir hedef olmayan o insanın kendisi de bir yandan değişir; biz onu yakaladığımızı zannederken yer değiştirir ve nihayet onu daha net gördüğümüzü düşündüğümüzde, aslında netleştirmeyi başardığımız şey, onun eskiden yakaladığımız, artık onu temsil etmeyen görüntüleridir."

    '' hayatımızı bir insana göre kurarız; artık onu hayatımıza kabul edebileceğimiz an geldiğinde, o insan gelmez, sonra bizim için ölür ve biz de sadece onun için hazırlanmış olan şeyin içine hapsolup yaşarız. ''

    '' zaten hayatta ve hayatın çelişen durumlarındaki bütün aşka ilişkin olaylarda, en iyisi anlamaya çalışmamaktır; çünkü nasılsa acımasız ve beklenmedik olduklarından, mantık kurallarından çok sihirli kurallara göre belirlenir gibidirler. ''

    "mutluluk, aşkta anormal bir durumdur; görünürde çok basit, her an ortaya çıkabilecek bir aksaklığa bu aksaklığın kendi başına içermediği bir ağırlık yükleyiverir."

    "özlem de arzu gibi kendini çözümlemeye değil, tatmin etmeye çalışır; insan sevmeye başladığı zaman vaktini aşkının ne olduğunu öğrenmeye değil, ertesi günkü randevu imkanlarını hazırlamaya harcar. vazgeçtiğinde de kederini tanımaya değil, bu kederin sebebi olan kişiye kederinin en şefkatli ifadesini sunmaya çalışır. söyleme ihtiyacını duyduğu ve karşısındakinin anlamayacağı şeyleri söyler; sadece kendisi için konuşur."

    "bir insanla aramızdaki bağlar, o insan bizimle aynı görüş açısını benimsediği zaman kutsallaşmış olur."

    "başkalarının ne düşündüğünden bana ne? duygulara ilişkin konularda başkalarıyla ilgilenmek bence çok abes. insan kendisi için hisseder."

    **Burdaki zaman tanımına dikkat dostlar;

    "dünyanın döndüğünü teorik olarak biliriz, ama aslında fark etmeyiz; üzerine bastığımız toprak hareketsiz gibidir, biz de rahat rahat yaşayıp gideriz. hayatta zaman için de aynı şey geçerlidir. romancılar zaman'ın geçip gitmesini anlaşılır kılabilmek için, yelkovanların dönüşünü delice hızlandırarak okura iki dakikada on, yirmi, otuz yılı geçirtmek zorundadırlar. bir sayfanın başında umutlarla dolu bıraktığımız aşığı bir sonraki sayfanın sonunda seksenlik, düşkünler yurdunun avlusunda günlük gezintisini güç bile tamamlayan, söylenen sözlere zar zor cevap veren, geçmişi unutmuş bir ihtiyar olarak buluruz"

    "öğrenmiştim ki, ben neyi seversem seveyim, mutlaka sancılı bir kovalamanın sonunda ulaşabilecektim ona ve bu kovalama sırasında, zevk peşinde koşmak yerine, hedefe ulaşmak uğruna önce zevki feda etmek zorunda kalacaktım.”

    Guermantes tarafına doğru yola çıkıyorum bu sefer dostlar orda Görüşmek dileğiyle..

    Tavsiye eder iyi okumalar dilerim
  • _Doğada özgürlük yoktur. Akıl, iradeyi kontrol ettiği için yasaya bağlılık özgürlüktür. Ödev yasaya uymaktır.
    _İnsanın akıllı varlık olması onu hayvanlardan üst bir seviyeye çıkarmaz.
    _Anlayış eğitime, eğitim de anlayışa bağlıdır.
    _Cömertliğin üç belirtisi vardır: Sözünün eri olmak, övünmemek ve sorgusuz sualsiz bağışlamaktır.
    _Kurnazlık zeka değildir.
    _Umut, mutluluğun tomurcuğudur.
    _Böcek olmayı kabul edenler, ayaklar altında kalıp ezilmekten yakınmamalıdır.
    _İnsanlar ışığı görmez, ışıkla görür.
    _Bizler sırlarla dolu bir evrende bir rüyanın rüyasını görmekteyiz.
    _Hayvan sevgisi, insanların kişiliğinin ele verir.
    _Kategoriler evreni anlamamızı sağlar.
    _Neden sonuç ilişkisi aklımızın eseridir.
    _Her kuruntu metafiziğin nesnel sayılmasından ortaya çıkmıştır.
    _Zihnimizin sınırlarını aklımızla belirleyebiliriz.
    _Her şey zihnin kanunlarına göredir. Aristoda ise varlığın kanunlarına.
    _Anlamanın en iyi yolu yapmaktır.
    _Ruhu bilemeyiz ruhtan çıkan davranışla anlayabiliriz. Bu nedenle ruh bilimi değil davranış bilimidir.

    _Tanrı, evren, ruh deneyimde olmayan saf aklın ideleridir. İnsan aklı çözemeyeceği sorunlarla doludur. Bunlar safa aklın yapısının gereğidir. İnsan bilgisini genişletmek istemiş ve saf aklın idelerini pratik akla yükleyerek metafizik denen boş inançlar doğurmuştur. Her tez bir anti tez üretir. Evrenin sınırları yoktur. Evrenin sınırları vardır.
    _Disiplinden yoksun insanlar her hevesi takip etmeye yatkındırlar. Bu soylu bir özgürlük duygusu değil, fakat bir tür barbarlık, deyiş yerinde ise hayvanlık, henüz geliş¬memiş insani tabiattır.
    _Kantın dünyası matematik, yolu fizik, ulaşmak istediği yer metafiziktir.
    _Ahlak bir şahsiyet meselesidir. Dürüstlük en mükemmel politikadır. Espri, ince zekalıları ve avanakları ortaya çıkarır.
    _Her şeyin nedeni vardır. Yalnızca özgürlüğün nedeni yoktur. Özgürlüğün temeli akıldır. Özgürlük ahlak yasasının koşuludur. Özgürlük, olanaklı saf bilgi olabilecek tek ideadır. Kendisini mümkün kılan ahlak yasası olduğu gibi, ahlak yasasını da mümkün kılan da bizzat özgürlüğün deneysel olmayan nedenselliğidir.
    _Kritik üçlemesi ile idealist felsefeyi temellendirir. Newton fiziğini yöntem olarak felsefesine taşır.
    _Bilim olarak metafizik, saf sentetik akıl ile olanaklıdır der. Metafizik güvenilir olmak istiyorsa sentetik priori olmalı. Hem akılla hem deneyle kanıtlanabilmeli.

    _Çok var ki bu topraklar adam yetiştirmiyor. Hasbelkader yetişmiş olanlara da dünya dar ediliyor.
    _Boğa yılanı gibi yaşamışsın! O da bir kerede karnını doyurur ve bir ay boyunca ağır yüküyle ölü bir kütük gibi yatar.
    _Bir yara durduğu yerde neden kangrenleşir? Hekim adıyla ortada dolaşan kendini bilmezlerin destursuz müdahaleleriyle…
    _Suçlama, sığ kafaların en kolay bulunur aracıdır. Sorunun özüne inecek gücü olmayanlar için, en kolay yol, suçlamalardır. _Savaş öldürdüklerinden daha fazla neden olduğu şeytanilikler yüzünden kötüdür.
    _Plan yapmak, insana yaratıcı deha havasını vermesinin yanında, lüks, farfaralı bir tinsel uğraştır. Bu uğraşıda insan kendi yapamadığını talep eder, kendisinin daha iyi yapamayacağı şeyde kusur bulur ve nerede bulunabileceğini bilmediği şeyi önerir. "
    _Nasıl oluyor da kurguda ketegorilerin duyu üstü kullanımına özgü nesnel gerçeklik yadsınabiliyor; öte yandan salt pratik usun nesneleri bakımından bu gerçeklik onaylanabiliyor?
    _Hiçbir çıkar gözetmeksizin hoşlanma beğeni yargısıdır. Hoşlanmanın nesnesine güzel denir. Beğeni öznel bir yargıdır. Yüce zihinde ortaya çıkar.

    _Saf aklın eleştirisi__Aklın sınırlarını belirlemekte, metafiziğin olanaklılığını araştırmakta. Zaman mekan transendental kategorilerdir. Kendinde şey numendir ve kategorilerle bilinemez. Bugünkü bilimle birlikte kantın Newton ve Öklid temelli terorisi önemini kaybetmiştir. Newton fiziğine göre zaman mekan, evrenin değişmez koşullarıdır. Modern fiziğe göre değişmez değildir ve numenlerin bilinemeyeceği görüşü çürümüştür. Kendinde şey saf aklın ürünleri tanrı ruh hala modern felsefenin konusudur. Sentetik yargının izafiliğini aşmak için sentetik apriori yargıyı geliştirmiştir. Her şeyin bir nedeni vardır. Doğru çizgi 2 noktanın en kısa yoludur. Sezgi için zaman mekan gereklidir. Zaman iç duyum üzerinden sezgiyi şekillendirirken, mekan dış duyum üzerinden sezginin koşullarını biçimlendirir. Sezgi anlama yetisinin sınırlarını belirler. Duyu, zaman mekan zorunluluğunda algıya taşınır ve sezgiye dönüşür ve görüngü olur. Anlama yetisi bu görüngüyü sentezler ve yargıya varır. Transandantal algı, insan bilgi alanının en üst ilkesidir. Algı sezgiden farklıdır. Düşünmek tam algının özgür etkiniğidir. Sezgi düşünceden önceki veridir. Anlama yetisi kategorilerle algının priori birliğini sağlar. Kategoriler, sezgide belirmiş görüngüyü, bilgiye, nesneye dönüştürmek için aklın kullandığı düşünce biçimleridir. 4 tür kategori vardır…Nicelik= birlik çokluk 2.Nitelik=gerçeklik 3.Kiplik=varlık zorunluluk 4.Bağlantı. nedensellik

    _Pratik aklın eleştirisi_Pratik akıl hem numeni hem fenomeni bilir ve daha üstündür. Ahlak, güdüye bağımlılıktan kurtarılmalı ve saf akıldan ortaya çıkan yasayı insana ödev kılmalıdır. İhtiyaçtan ortaya çıkan buyruk pratik kural olabilir ama ahlak yasası olamaz. Ahlak dünyanın koşullarından alınmamalı saf akıldan alınmalı. Özgürlük ahlak yasasının koşuludur. Biricik idedir. Fenomenler dünyasına ait değildir. Özgürlük olmasa ahlak yasası, varlık zeminini bulamazdı. Saf ideler özgürlük zemininde imkan bulur ve görüngüsü bilinmeyen ama düşünülen olmalarıyla varlık kazanır. Ahlak yasaları saf aklın yasalarıdır. İrade akla bağlı değil güdülere bağlı ise raslantısallık oluşur. İlgi, eğilimlere bağlı aklın iradesidir. Saf akıl, ahlak yasası ile idelerine nesnel gerçeklik veren pratik akla dönüşür.
    _Ahlak metafiziğinin görevi, rastlantısal olmayan, deneyim ve güdülere dayanmayan, saf aklın düşüncesinde ortaya çıkan idelerin, iradeye yansımasını araştırmaktır. Ahlak yasasına bağlılık ile ortaya çıkan yükümlülük, saf aklın iradeyi yönlendirmesi olduğu için akıl sahibi varlıkta ortaya çıkan özgürlüktür.
    _Ödev en yüksek ahlaki değerdir. İyilik yapmak ödevdir. Alışkanlıklarından dolayı ilik yapan kimse ahlaklı olmaz bu ben sevgisidir ve yıkıcı olabilir. Ahlaki eylem 2ye ayrılır. Ödevden doğan ve ödeve uygun.. ödevden.doğan saf akıldan çıkan. Ödeve uygun ihtiyaçlardan çıkan. Buyruklar koşullu ve kesindir. Eylem kendi başına iyi ise kesin, amaç için araç olarak iyiyse koşulludur.
    _Aydınlanma, insanın insanlığı, herkes için bir amaç olarak görecek şekilde eylemde bulunmasıdır. İntihar aklın yasalarını reddedip, kişisel amaçlara göre hareket eder.
    _Ahlak yasasının amacı sevgi değil saygıdır._ Ahlaklılık saf aklın pratik talebidir. _İde ahlak yasasıyla kendini görünüşlere sunabilir ve pratik aklın gerçekliğine dönüşebilir. Düşünce olmadan yasa olmaz. Düşünceden bağımsız ahlak boş bir kuruntudur
    _Arzu doğanın iradesidir ve özerk değildir. Ahlak iradenin özerkliğini şart koşar. Ahlak yasası nesneldir. Maksimler öznel. Ahlaklılık yasaya uygun olarak kendine yöne veren akıldır. Mutluluk ve ahlaklılık arasında ayrım yapılamaz. Mutluluk isteği, doğa yasalarınca iradeyi belirlerken, ahlaklılık doğa yasalarından bağımsız olarak kendi iradesini özgür kılar. Arzu, payını almak için iradeyi yönlendirir. Ahlaklılık ise ideye gereksinim duyar. Mutluluk, hayat şartlarından bağımsız olarak bilinçtedir ve buna entelektüel mutluluk denir. bu yetkinliğe ulaşmak çok zor ve idealdir. İde=deneyle kanıtlanamayan düşünce.
    _Tanrı, ruh…din tanrıdan gelen ahlaktır. İnsan ise kötü bir varlıktır ve din insana ahlaki buyruklar verir. Fakat doğasındaki kötücül irade karşısında insanın aşkın iradeye yönelmesi, onu kötülük eylemlerinden uzakşaltırmaz ve din yetersiz kalır. İnsan saf özgürlük idesine yönelmedikçe, kesin ahlaki buyrukların sorumluluğunu almadıka kötülük kendini yeniden üretecektir. Pratik aklın ahlak yasası: ben başkası olandır. Empati…saf akıl insanı evrensel ahlaki eylemin hem özne hem de nesnesi olarak araç kıldığı için başka öğelerin varlığını ve iyiliğini gözetmekle yükümlü kılacaktır….
    _Ahlak kanunu, mutluluktan çok insanı mutluluğa layık hale getirmeyi emreder. Fazilet hayatta kazanılmaz ise onu kazanabileceğimiz başka bir hayat olmalı. Bu durumda ahlak kanunu imkansızı emreder. Bu sorunu kant: tanrının varlığı ile çözmeyi ortaya koyar. Tanrının varlığını varsaymaksızın en yüksek iyinin gerçekleşme imkanı yoktur….
    _Kişiler kendileri yasa koymaları ile krallığın başı olabilirler….
    _Özgürlük kutsallık değildir ama iradeyi belirlemesi ve kendisini duyumların etkisinden uzak tutabilmesi bakımından kutsallığa yakındır.
    _En yüksek iyi olan tanrı 2 farklı anlam taşıyabilir. 1 en üstün 2 en yetkin. En üstün: kendi koşulsuz olan koşuldur. En yetkin. Bütünün bir parçası olmayan daha büyük bütündür. ..tanrının varlığının kabulü sonlu varlık için ihtiyaçtır ve umut ilkin din ile başlayabilir.

    _Aristoya göre akıl nesnesin formunu alır. kantta ise zihin nesneyi şekillendirmektedir.
    _Deney konusu her şey fenomendir.
    _İnsanları kasvetli yapan bir din sahtedir; çünkü biz Tanrı'ya zoraki değil, neşeli bir yürekle hizmet etmeliyiz.
    _İnsanın daha atılgan, daha cüretkar olması değil, tersine önce kendisini sonra etrafını durup dinlemesi, temkinle hareket etmesidi.
    _Farkında mısınız ayağımızın altındaki zemin her gün biraz daha kayıyor. Tutunmak için sarıldıklarımız bir bir elimizde kalıyor.
    _Dogmalar, insanın doğal yetilerinin kötüye kullanılmasının araçları, olgunlaşma için sürekli bir ayak bağı olurlar.
    _Eğer gerçekten özgürleşmiş olsaydı insan, özü gür olması gerekirdi, şimdiki gibi cılız, mecalsiz, takatsiz, hakikatsiz değil. Bu bağın bu kadar açık görünebilmesinden ötürü Türkçe ile ne kadar övünsek azdır.
    _Göğün bize çalışmak zorunda kalmaksızın bütün ihtiyaçlarımızı sunarak büyük alicenaplık göstermiş olup olmayacağı sorusu kesinlikle olumsuz cevaplanmalıdır, çünkü insan meşguliyete ihtiyaç duyar, bu belli ölçüde bir sınırlama gerektiren bir meşguliyet olsa bile.
  • 56 syf.
    ·10/10
    Nasıl Mutlu Olunur?
    1788-1860 yılları arasında yaşamış Arthur Schopenhauer; Kötümser bir filozoftur. Hristiyanlığı seçmez ve Budizm gibi doğu dinlerini tercih eder. Kültür ve sanatla ilgilenir ve iş dünyasından nefret eder. Edebî bir yaşamı savunur ve iş dünyasından nefret eder.

    Schopenhauer'a göre kozmik irâde (Tanrı) kötüdür ve tüm ızdırapların kaynağıdır lâkin ızdırap yaşam için vazgeçilmezdir. Bilgi arttıkça ızdırap artar. İrâdemizin de ulaşınca memnuniyet getirecek sabit bir amacı yoktur. (Tıpkı bir sabun köpüğünü patlayacağını bile bile şişirip durma-mız gibi hayatımız boyunca anlamsız amaçların peşinde savrulur duru-ruz ve bu bir kısır döngüdür.)

    Şimdi bu filozofun bahsettiği 45 altın Hayat Kurallarını inceleyeceğiz.

    ## EUDAEMONOLOJİ (Mutlu Olma Sanatı)

    Erdemli, mutlu ve anlamlı hayat yaşanmasını amaçlayan bir mutluluk öğretisi. Schopenhauer Böyle bir hayattın Makyavelizm ile Stoacılık arasında bir yerde kalması gerektiğini söyler. Stoacı zihnîyetten bir çeşit ferâgat ve yoksunluk özelliklerini alır; Makyavelizmci zihnîyetten kendi mutluluğu pahasına başkalarının mutluluğundan vazgeçmeme ilkesini alır.

    > HAYAT KURALI NO: 1

    Bizler dünyaya mutluluk ve zevk beklentisiyle adım atarız. Oysa mutluluk ve zevk hiçbir zaman gerçekleşmemiş ve dâima uzakta gözüken bir ilizyondur. Buna karşın acı ve ızdırâp gerçektir. Bu yüzden mutlu bir yaşam beklentisiyle yaşamak yerine sadece daha az acı çekilen bir durum tercih edilmelidir. "Aklı başında kişi hoş olanın değil, acı vermeyenin peşindedir. (*Aristoteles*)" sözünden de anlaşılacağı üzere böylece mutluluğun değeri bilinir ve hayâli zevklerin huzursuz özlemiyle tamamen belirsiz bir gelecek için ürkek endişelerle hayatımızı yaşamayız.

    > HAYAT KURALI NO: 2

    Bu kural bilhâssa kıskançlıkla ilgili olacaktır. "Başkasının mutlu olması seni rahatsız ediyorsa asla mutlu olamazsın. (*Seneca*)"

    > HAYAT KURALI NO: 3

    Schopenhauer üç tip karakter olduğunu düşünür. Doğal dürtülerimiz bizim kavranabilir karakterimizdir ve bu karakterimizin dışa vurumu (eylemlerimiz) ise ampirik (görgüye dayanan, deneysel) karakterimizdir. Üçüncü ve değerli olan karakter ise edinilmiş karakterdir. Bu ancak hayatın içerisinde uğraşla kazanılır. Bir kişiyi överken yükselttiğimiz ya da yererken aşağıladığımız karakter işte bu karakterdir. Schopenhauer "edinilmiş karakter" şeklinde bâhsettiği şey aslında bir çeşit öz farkındalığa ulaşmış hâlidir yâni neyi istediğini bilme, neyi yapabildiğini bilme durumudur. Bu farkındalığa ulaşmamış birinin hayatında doğru bir çizgi çizerek ilerlemek yerine hayatında zikzaklar çizeceğini, o amaçtan bu amaca savrulup duracağını söyler. Onun için karakter sahibi olan kişi kendi doğasına, yeteneklerine uygun bir şekilde kendisine bir amaç tâyin eder ve o amaca doğru dümdüz ilerler. Bu nedenle kişinin kendi güçlerini keşfetmesi ve bunu harekete geçirmesinden daha büyük bir zevk yoktur.

    > HAYAT KURALI NO: 4

    Zenginlik deniz suyuna benzer. Ne kadar içilirse o kadar susatır. İstediklerimizi elde ettikten sonra sahip olduklarımıza karşı kayıtsızlaşırız.

    > HAYAT KURALI NO: 5

    "Zor zamanlarda itidâlini korumayı, güzel anlarda da aşırı sevincini dizginlemeyi hatırla. (*Horatius*)" cümlesi üzerine düşünelim. Acı, hayat için özsel niteliktedir. Dışarıdan akın etmez, kaynağını kendi içimizde taşırız. Bu yüzden bizden hiç eksik olmayan acıya sürekli olarak dışarıdan bahaneler yaratırız. Efendi sahibi olmak için özgür insanın kendine putlar yaratması gibi. Sürekli olarak arzudan arzuya koşarız. Danaus'un kızlarının delikli bir fıçıyı sonsuza dek doldurmakla cezalandırılmışlardır. İşte hayatın kendisi de aslında böyledir. Arzunun peşinde oradan oraya koşmak gibi beyhûde bir çaba...

    > HAYAT KURALI NO: 6

    İnsan yapabileceklerini isteyerek yapmalı ve çekmesi gereken acıyı çekmelidir.

    > HAYAT KURALI NO: 7

    İnsan bir işe girişmeden önce enine boyuna düşünmelidir ama sonuç beklenmeye başladığında kendini bu işten bütünüyle kurtarıp daha öncesinde enine boyuna düşünmüş olduğuna inanması gerekir.

    > HAYAT KURALI NO: 8

    Arzunun çemberi daraltılarak mutsuzluğa çok daha az prim verilir. Az olan daha az mutsuz eder.

    > HAYAT KURALI NO: 9

    "Her şeye boyun eğdirmek istiyorsan akla boyun eğ. (*Seneca*)"

    > HAYAT KURALI NO: 10

    Bir tâlihsizlik gerçekleştiğinde ve artık elinizden hiçbir şey gelmediğinde her şeyin başka türlü olabileceğini düşünerek kendinize işkence etmekten vazgeçin.

    > HAYAT KURALI NO: 11

    Kimse duyduğu şeyi yalnızca kendine saklamaz ve kimse yalnızca duyduğu kadarını söylemez. Bu insanlara karşı epey güvensiz bir tavırdır.

    > HAYAT KURALI NO: 12

    Izdırap meselesini biraz daha irdeleme başlayalım. Schopenhauer kişinin ızdırabının da neşesinin de dışarıdan değil kendisinden yâni bireysel olarak kaynaklandığını söyler. Ayrıca "Zenginler arasında olduğu kadar fakirler arasında da neşeli insanlarla karşılaşabilirsiniz." der. Ya da şöyle düşünelim: Büyük acıların yokluğunda en küçük şeyler bile bizim için bir dert hâline gelir ya da diğer açıdan bakarsak çok büyük bir mutsuzluk yaşadıktan sonra belirli bir süre geçtiyse, (yakînen) bu acı deneyiminden önceki hâlimize geri döneriz. Bu yüzden Schopenhauer deneyim bazlı, olay bazlı veya sahip olunan dışsal şartlara bağlı olmaksızın hepsini önceleyen apriori (önsel: deneyden önce olan) bir mizâçtan bahsediyor yâni sevinç de, acı da ruhûn neşesine bağlıdır. Buna bağlı olarak "İnsan neşeliyse neşeli olmak için her açıdan nedeni olup olmadığını düşünerek kendisinden izin istemez. Neden neşeliyim demezsiniz meselâ. Çünkü neşede ödül ve eylem birdir." demiştir. Neşeli bir insanın neşeli olabilmek için her zaman bir nedeni vardır ki o da neşeli olmasıdır.

    > HAYAT KURALI NO: 13

    Hayat bilgeliğinin büyük bir kısmını; biri diğerini mahvetmesin diye geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki dengeyi tutturmak oluşturur. Gamsızlar fazlasıyla bulunuduğu ânı, korkaklar ise fazlasıyla geleceği yaşarlar.



    > HAYAT KURALI NO: 14

    Yaşadığı aksaklıklarda sakin kalabilmeyi başaran bir kişi, hayatın olası sıkıntılarla dolu olduğunu bilen bilge bir kişidir.

    > HAYAT KURALI NO: 15

    Mutluluk ve zevkler negatif buna karşın acı ise pozitif niteliktedir. Nasıl oluyor bu diye soruyor olabilirsiniz ve bunun cevabı da ilginç. Şöyle ki: Schopenhauer mutluluk meselesini acının yokluğundan itibâren gerçekleştiğini kavrıyor. Bu yüzden ontolojik olarak tek varlığa sahip olan acıdır ve acını yokluğu mutluluğun ölçütüdür. Mutluluk ve zevkin kendi başına bir varlığı yoktur. "Sana görünen defne çelengi, mutluluktan çok acının işaretidir. (*Goethe*)"

    > HAYAT KURALI NO: 16

    O hâlde "mutlu yaşamak" denilen şey: yeterince az mutsuz ve katlanılabilir bir hayat sürmekten başka bir şey değildir. Çoğu tâlihsizlik iyimserlikle beslenmiş cehâletten kaynaklanır ve eğer iyimser bir insan iseniz sık sık tâlihsizlik yaşamaya göğüs germeniz gerekir. Çok mutsuz olmamanın güvenli bir yolu ise çok mutlu olmayı istememektir yâni zevk, mülk, pâye (Rütbe, derece) peşinde koşma düşüncenizi en aza indirmelisiniz. "Mutluluk bir rüyadır, acı ise gerçek. (*Voltaire*)"

    > HAYAT KURALI NO: 17

    Hayatın bizi ilgilendiren meseleleri genellikle birbiriyle ilişkisiz ve parça parça olduğu için onlarla ilgili ilişkimiz de parça parça olmalıdır. (Meselâ yarına yetiştirmemiz gereken bir ödev vardır ve sonra aklınıza evdeki temizlik meselesi gelir ve bu mesele size almanız gereken alışveriş listesini hatırlatır ondan sonra ekonomik durumunuzu fark edersiniz ve sonra ülkenin ekonomik durumunu fark edersiniz ve sonra ülke politikasına bakarsınız ve anlamsız bir karmaşaya sürüklenirsiniz ancak oysa ki başlangıçtaki kaygınız en başta ödevinizdir. İşte Schopenhauer böyle durumlar için) Düşüncelerimizin çekmeceleri olmalıdır ve birini açtığımızda ötekini kapatmalıyız yâni burada bir çeşit öz kısıtlama uygulanmalıdır.

    > HAYAT KURALI NO: 18

    Hayâl gücü bizim cellâdımıza dönüşebilir. Büyük hayâl kırıklıkları yaşamamak için hayâl gücümüzü de dizginlemeliyiz.

    > HAYAT KURALI NO: 19

    "Hayat zar atmaya benzer, zar ihtiyâç duyduğun şekilde düşmezse, rastlantının sunduğunu sanat düzeltmek zorunda kalır. (*Terentius*)" Bu yorumlamada sanat derken heykel, resimden değil de, insanın bütün yapıtlarını; doğa karşısında hayatta kalmak için ürettiği bütün pratikleri kast ediyor muhtemelen. (Bunu bir çeşit satranç gibi de düşünebiliriz aslında. Aklımızda yapacağımız hamlenin bir tasarımı vardır ama karşımızdaki oyuncu bambaşka bir hamle yaparak planlarınızı altüst edebilir.) Hayatta karş
    ınıza çıkacak olan şeylerin ne olacağını bilemediğimiz için, daha doğrusu rastlantının hüküm sürdüğü bir hayat yaşadığımız için her seferinde oyunu yeniden kurmalıyız.

    > HAYAT KURALI NO: 20

    Hayatımızın bütünü yalnızca kendi eserimiz değildir. Bir takım olaylar ve kararlar bizim ürünümüzdür. Aslında bilinç de bilinçaltımızın ürünüdür yâni doğal dürtü, arzu ve istemenin ürünü ve kontrolümüzde değil. Bu yüzden öngörme olasılığımız olaylar ile kontrolümüzde olmayan dürtüler iki farklı kuvvet uygular ve buradan ortaya çıkan diagonel (çapraz birleşme gibi bir anlam) ise bizim hayatımızdır. Bu yüzden hayatta yaşadıklarımız için kendimizi suçlamayı kesmeliyiz.

    > HAYAT KURALI NO: 21

    Hayatımızın arkasında yatan gizli güçten ötürü olan her olayı gerektiği gibi görmeye alışmamız gerekir. Nitekim kaderciliğin yatıştırıcı bir yanı vardır. "Sadece gerçekten olanlar olası olur: ve gerçek olan her şey gereklidir de. (*Cicero*)" burada bahsedilen kaderciliğin tek tanrılı dinlerdeki kaderci anlayıştan biraz farklı olduğunu anlamamız gerekir. Bu kaderciliğin anlamı kısaca: kontrolünde olmayan ve başına gelen olayları belli bir sükûnet ile kabûl etmektir. Burada Schopenhauer'ın söylemi Buda'nın "olabilecek olan olasıdır" öğretisinden farklı değil aslında.

    > HAYAT KURALI NO: 22

    Olabilecek en büyük ve en sık yapılan hatalardan (aptallıklardan) bir tanesi hayat için geniş çaplı düzenlemeler yapmaktır. (Pandemi dönemi de bunun en iyi kanıtı olabilir.) İnsan hayatının çok büyük kısmını planlamaya çalışır ama çok az bir insan planladığı noktaya ulaşır. İnsan ne kadar uzun yaşarsa yaşasın hayat planlar için yine de kısadır. Çünkü planlananlar her zaman sanıldığından daha fazla zaman alır. (Bununla ilgili verilebilecek güzel bir metafor da dürbündür. Dürbünün bir ucundan bakıldığında yol sonsuz derecede uzak, diğer bir ucundan bakıldığında da bir o kadar yakındır. Hayatın başından bakılınca hayat sonsuz sürecek gibi görünse de hayatın son noktasından geriye bakıldığında epey kısadır ve bu bir çeşit doğal yanılgıdır.)

    > HAYAT KURALI NO: 23

    Bana dışsal olan her şey ben olmayandır. Ben'in ise bana ben olmayandan daha yakın olduğu kesindir. Bu nedenle yalnızca içsel olandan yâni kişinin kendi iç zenginliğinden keyif alabilmesi yeterlidir. Bu da bizi şu sonuca götürür: İnsan her konuda esas olarak yalnızca kendisinden zevk alır. "Mutluluk kendine yetebilenlerindir" der Aristoteles. Özetle en büyük mutluluk kişiliktir. "Mutluluk kolay değil; içimizde bulmak çok zor, başka yerde bulmaksa imkansız. (*Chamfort*)"

    > HAYAT KURALI NO: 24

    Mutluluğumuzun en az 10/9'u sağlığımızdan kaynaklanır. Neşeli bir rûh hâli bile her şeyden önce sağlığa bağlıdır. ancak sağlık olduğunda her şey zevk kaynağıdır. O hâlde bu dünyada bir beden aracılığıyla; bir beden olarak yaşadığını hatırla.

    > HAYAT KURALI NO: 25

    Mevcût ânın tadını neşeyle çıkarmak... İşte hayatın bilgeliği bu'dur.

    Kaynak: Youtube - Dilozof
    https://www.youtube.com/watch?v=-jCTL_nEWHU (Erişim Tarihi: 31.08.2020)
  • 72 syf.
    Yaşamak mucizedir.

    1912 yılında hızla yayılan bir vebanın insanlık tarihini nasıl alt üst edeceğinin distopyasını anlatıyor. Kısa öz, sarsıcı ve corona virüs zamanlarında gerçekleşemeye yüz tutan tespitler ile real korkular yaratan bir eser.
    
Kızıl veba, medeniyeti dünya üzerinden silip süpüreli altmış yıl olmuştur.

    Hayatta kalmayı başaran bir avuç insan kalmıştır.

    İlkel zamanlara geri dönülmüş, yaşam yine “yemek-çoğalmak-hayatta kalmak” üçgenine hapsedilmiştir.

    İnsanlar kabilelere bölünmüş, vahşi doğa sanattan ve modern hayattan çok uzakta kalmıştır.

    Yeni nesil insanlık bütün batıl inançlara bağlıdır. Eski dünya düzenini anlatan tek tanık onlara için bir hurafe anlatıcısıdır.

    ......

    Bunlar J. London’ın müthiş zihinin ortada bir veba yokken insan ırkının oluşturduğu medeniyete ne kadar bağlı kalabileceğini anlatmaya çalıştığı eserdir. Peki şimdi 2020’de biz neler yaşıyoruz? London insan psikolojisini nasıl okumuş ve biz nasıl yaşıyoruz? J. London’ın düşünceleri için kitaba uğrayınız. 2020 coronası için buyurun.


    Kızıl Veba’dan günümüz Coronasına


    Covid-19 Çin’in Wuhan kentinde çıktığında bize hiç bulaşmayacağını ya da yaza denk geleceğini ve virüsün sıcakta etkin olmayacağını konuştuk.

    İzleyiciydik, rahattık,...

    Bir gün modern insanın kuş misali uçtuğu yerden olmazlarımızı ülkemize getireceğini beklemiyorduk.

    Bir gece 10 Mart 2020 Türkiye’de ilk vaka yurtdışı temaslı bir vatandaşta görüldü. Vatandaş 14 gün izole altına alınıp temas kurduğu kişilerde uyarılıp, test yapılıp hemen 14 gün karantinasına alındı.

    Uçuşlar iptal.

    Yüzlerce insan yurtdışında kaldı. Ülkeye giriş çıkışlar yasaklandı.

    Son dakika haberlerinde ülke ülke ölüm bilançosu yayılmaya başladı. Biz ilk ölümü ve yayılım hızını endişe ile bekliyorduk. Ölümün korku tüneline her şehir teker teker girmeye başladı.

    Sokağa çıkma yasakları yiyecek içeçek, temizlik ve bazen luppo ve cocacola gibi hayati derecede önemli gıda stokları başladı. Saniyeler içinde ilk insanları geçtik.

    Kimi kolanya iyi dedi, kimi sirke ile temizlik dedi, bilimsel olarak mesafe ve temizlik uyarıları yapıldı. Halk her şeyi denedi. Korku paniği oluştu. Whatsaap gruplarında şurda hastalık var burda böyle olmuş diye her yerden hiç tanınmayan dıdının dıdısına gelen bilgiler dolaşmaya başladı. Ses kayıtları, yazılar, dualar, rüyasında bir şeyler gördüğünü iddia edenler.... ruh hastalığına doğru yol almaya başlamıştık.

    Hastalığın mutasyon halinde olabileceklerden tutun da belirtilerine kadar her kafadan bir görüş bir bilgi. Gerçek şu ki soğuk algınlığı, grip, nezle... semptomları ile baş gösterip karaciğerde zatürre dönüşümü ve nefessizlikle entübe. Duyumlar, konuşulanlar, haberler....

    Sokağa inen halkın görüşlerini almaya çalışan haber spikerlerinin:

    Coronadan nasıl korunursunuz? Sorusuna:

    — Ellerimizi sık sık yıkıyoruz.

    — Biz müslümanız bize bir şey olmaz. Günde 5 vakit abdest alıyoruz. Tüm ülke temizliğine çok güvendi.

    — Bize bir şey olmaz kolonya ile önlem aldık.

    — Biz temiz milletiz, Avrupa tuvalet kullanmayı bile bilmiyor.

    — .......

    Gündem uzmanlığı her kafadan çıkmaya başladı. Herkes uzmandı.


    Türkiye işi baştan sıkı tuttu. Ve gerçekten farklı fikirlerle de olsa Sağlık Bakanı Fahrettin Koca işi sistemli yürütmeye başladı. Bir anda herkesin gözünün aradığı insan sağlık bakanı oldu. Sağlık çalışanlarına alkışla destekler olundu. Moral aşısını halk arasında güçlendirme hedeflendi. Ve sokaklar, sosyal medya, insanların iç dünyası ile corona günlerinde ülke.

    Sokağa çıkma yasağı ve kısmi yasaklar geldi. 65 yaş üzeri hasta sonu 11 ve 17 arasında 18 yaş cuma günleri aynı saatlerde ve ilkokul çağı çocuklar çarşamba günleri evden çıka bilecekti. Bir aralıklı izole durumu yaşandı. Sonra herkes evde toplandı. Sonuçta sokağa çıkma yasakları ile yaşanmaya başlanıldı.

    Sokağa çıkma yasağı herkesi evde hayata adapte olmaya zorladı.

    İnsanlar hobi arayışına girdi, kitap okudu, her paylaşılan postta film, dizi, belgesel önerileri sıralandı. Herkes var olan durumdan zaman içinde kendini kazanmak istiyordu.

    Birde çalışmak zorunda olan insanlar vardı. Yasağın geçerli olmadığı ötekiler. Evden çalışamayacak olanlar. Kira, su, elektirik, geçim derdi olanlar.

    Zaten kıt kanaat geçinen halka bir de corona işsizlik şoku darbe vurdu. Kapitalizm kapılarını kazancı olmayan herkese sert bir şekilde kapattı.

    Umreden gelen hacılarım izole süreci inanç ve ritüel konusunda düşündürdü. Çünkü kendi özüne dönmüş insanların ülkeye dönüşü ile bambaşka bir hal aldı. Polisin yüzüne tükürenler, ben hastaysam sende hasta ol diyenler, yurtları beğenmeyenler, karantinadan kaçanlar, teşebbüsler,... ast üst tartışması başladı.

    Kimi insanlar karantinadan alındı başka yerlere götürüldü. Ülkede değişimler değişimler. Ayrıcalıklı olanlar ve ayrıcalıkları..


    Sağlık alanında ilk şehit Doktor Cemil Taşçıoğlu oldu. (Allah rahmet eylesin)

    Ölümler gün geçtikçe arttı. Her gün corona tablosu yeni hastaların artışını gösterdi. Ölümler peş peşe geldi. Şehir yayılımı değil hep genel yayılım ve yasak konuşuldu.

    Camiler kapatıldı. Ramazan bayramı yasak ile evden misafirsiz kutlandı. İnsanlar uzaktan kutlamaya alıştı. Her şey bir çözümü gerektiriyordu. Görüntülü hasret gidermeler başladı.

    Ailesinden ayrı ve eve gidemeyen sağlık personelleri ve çocuklarının haberleri yapıldı. Torunlarından ayrı dede ve nenelerin haberleri. Bir toplum sınanması var. İhmal edilen sevgiyle terbiye var. Corona insanı insandan uzaklaştırdı.

    Ne ölüm ölüme, ne dirin dirime bu sinirle değil bu defa sağlık koruması için söylendi.

    Maske bir zorunluluk oldu. Günlük yaşam parçası. Bir devlet dağıttı bir halk aldı, sonra ihale tekrar halka kaldı. Maske dağıtımı unutuldu şimdi takma zorunluluğuna uyma çağrısı başladı. Maske yıkayıp asanlarda geldi geçti.

    Polisler ev ev yaşlılara hizmet götürmeye başladı.

    İnternet satışı rekor kırdı. Kargolar büyümeye gitti.

    Bir yeri vuran bir yeri besledi.

    Yemek servisleri yoktu. Herkes yemek yapmayı öğrene bildiğini gördü. Her yer el yapımı ekmek manzarası oldu. İlkelleştik.

    Ülkeler arası karantina görüntüleri yayınlandı. Balkonlarda konser ve danslar, sosyal medyada konserler. Herkes bir şeyler yapmaya çalıştı.

    Düğünler, cenazeler, .... yasaklandı. Tiyatro, sinema, cafe, restorant,... yasaklandı. İnsanlar ilk zamanlarda birbirinden korkar oldu. Ve evet, Türk milletine misafir kabul etmem, ev ziyareti kabul etmeme gibi bir darbe indi. Herkes kendiyle kaldı. Ne hastasına gitti ne cenazeye.

    Ölüm korkusu bir yana ölmeyi aldırmayanlar. Artan ölüm haberleri, yayılan ve görülmeyen korkulu bir pandemi...

    Aşı muamması. Teşhisi karmaşık bir hastalık. Çok hızlı bir yayılıma neden olduğu için toplu her faaliyet askıda.... en önemlisi eğitim.

    Uzaktan verilmesi gereken eğitim. Parçalanan düzenler. Ekran bağımlılığı ile yeni nesil temelleri başladı. Bir de uzaktan da eğitime imkanı olmayanlar. Arka sıradakiler...

    Kimse memnun değildi. Kimse memnun olamazdı.

    Şimdi yaz geldi ve geçiyor. Pandemi bizi buldu, sıcağa daha dirençli olduğu aşikarlık kazandı. Vakalar ve ölümler artmaya başladı. Sağlık sektöründe diğer tüm hastalıkların tedavisi askıya alınmak zorunda kaldı. İşsizlik arttı. Evden iş konusu firmaları daralmaya getirdi. Bir kesim ölümle dans ederken bir kısım ölümle burun buruna geldi.

    Şimdi maske, hijyen ve mesafe kuralı her gün camilerden duyuruluyor. Bir yeni dünya düzeni, yeni sosyal hayat dense de her uyarı konuşması bir distopi havasında.

    Körlük, Veba, Kızıl Veba, Corona...

    En çok okunan kitaplar. Bir de kitap olmaya aday bir pandemi. Bunlar bu dönemde en çok okunan kitaplar. Peki ders alanlar kim? Bu kadar rahat insan kim? Her İnstagram, face, Twitter sayfasında var olan okuma durumunu benimseyen kim? Maske takmayan kim?


    Bir muamma yaşamak. Kızıl Veba bir anda yeryüzünde insanlığı sildi. Bizler 2 ay evlerimize girdik doğa kendine geldi. Veba bizmişiz doğa bas bas bağırdı.


    Umarım distopi edebiyata özgü kalır. İnsnalık ateşi körüklemez biz yine eski toplu düzene kavuşuruz.


    Kızıl Veba ile mucize bir hayata, değişen düzene, bir anda eşitlenen ama zorbalara kalan topluma ne oluyor bir göz atın derim.

    Keyifli okumalar!
  • 440 syf.
    ·5 günde·8/10
    Baruch Spinoza, 17. yüzyılda yaşamış ünlü Yahudi filozoftur. Yaşadığı dönem, batıl inançların hüküm sürdüğü ve ırkçılığın yaygın olduğu bir dönemdir. Fikirleri yüzünden önce 23 yaşındayken Yahudiler tarafından afaroz edilmiş, daha sonra ise Hıristiyanlar tarafından kitapları yasaklanmıştır. Her iki dinin mensupları tarafından afaroz edilmesi ve dışlanması, onun cesur bir fikir adamı olduğunu gösterir. Dolayısıyla fikirleri, bana göre, kesinlikle dikkate alınmaya değerdir.

    Irvin D. Yalom ile Spinoza Problemi hakkında daha önce hiçbir fikre sahip değildim. Zaman zaman Yalom'un Nietzsche Ağladığında isimli kitabını görüyordum; fakat hiçbir zaman tam olarak ciddi bir okuma hevesim oluşmamıştı. Spinoza ise, nadiren duyduğum ve fikirlerini hiç bilmediğim bir filozoftu. Sitede Spinoza Problemi'ni okuyan bir arkadaşımın alıntılarını görüp Spinoza'dan fazlasıyla etkilendim. Hatta bazı cümlelerin, benim düşüncelerime oldukça yakın olduğunu fark ettim. Bu ilgi zamanla bir okuma hevesine dönüştü ve şu an hem Yalom hem Spinoza hem de Spinoza Problemi hakkında ciddi bir bilgiye sahibim. İşte 1000Kitap'ı değerli kılan da tam olarak bu özelliğidir.

    Spinoza Problemi isimli bu eser, Baruch Spinoza'nın felsefesini ve Adolf Hitler faşizmini birlikte inceleyen, Hitler'in yakın dostu Alfred Rosenberg ile Spinoza arasında garip bir bağlantının kurgulandığı bir eserdir. Yalom bu şekilde bir kurgu oluşturarak hem bizim Spinoza'yı rahatça tanımamızı hem de kitabın sürükleyici olmasını amaçlamış. Amacında başarılı olduğunu söylersek, yanılmış olmayız. Zira kitapta kurgulanan diyaloglar Spinoza'nın felsefesinin anlaşılmasını sağlıyor ve Spinoza'nın fikirlerini herkes tarafından üzerine yorum yapılabilecek bir kıvama getiriyor.

    Kitabın dili oldukça yalın ve anlaşılır. Dolayısıyla Spinoza'ya başlamak isteyen okurlar için iyi bir başlangıç olabilir. Edebi açıdan ise kitabı değerlendirmek anlamsız. Zira yazarın amacı edebi bir eser yazmak değil. Onun amacı filozofları yattıkları mezardan kaldırıp bir kitap karakteri haline getirmek, tarihsel kişileri birbirlerine güzel bir şekilde bağlayarak diyaloglar üzerine eser inşa etmek ve okurların filozofları yakından tanımasını sağlamaktır.

    Kitaptan anladığım kadarıyla Spinoza'nın başlıca felsefesi şu şekilde:

    - Her şeye anlam veren şey zihindir. Bir şeyi iyi veya kötü yapan şey zihnimizdir. Dolayısıyla değişmek veya değiştirmek istiyorsak, önce zihnimizi değiştirmenin yollarını bulmalıyız ve onu başkalarının etkilerinden özgürleştirmeliyiz.

    - Hayat boyunca cehalet ve batıl inançla mücadele edilmeli. Mantığımızı hep en önde tutmalıyız.

    - Öteki dünya ve ebedi mutluluk diye bir şey yoktur. Gerçek dindarlık, adaleti, yardımseverliği ve insanın komşusunu sevmesini içerir.

    - Tanrı, doğadır; doğa da Tanrı'dır. Tanrı'yı ancak akıl yürüterek biliriz ve bu hayattaki tek mutluluk kaynağı bu amansız arayıştır. Herhangi bir dinin müdahalesi olmadan kendimizce dini bir hayat yaşamalıyız. Bütün dinler gerçek dini yolları görmemizi engelliyor. Evrende hayal dünyamızın üzerinde büyük bir ahenk vardır ve bizler bu ahenge ayak uydurmalıyız.

    Kitap, Spinoza felsefesini derinlemesine irdelemesinin yanı sıra, Hitler'in yükselişini ve onunla birlikte üstün ve ari ırk yaratma girişiminde olan Alfred Rosenberg'i bir psikanalist olarak irdeliyor. Her diyalogda neredeyse farklı bir psikoterapi tekniğinin kullanıldığını görüyoruz. Tabii bu konuda uzman olan biri değilim. İyi bir psikolog tarafından kitabın incelenmesi neticesinde çok daha doyurucu yorumların yapılacağını düşünüyorum.

    Felsefe, psikoloji, din, siyaset, tarih gibi konuların işlendiği ve psikoterapi tekniklerinin ortaya konulduğu bu eseri herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Kendisinden sonra gelen filozofları etkileyen Spinoza'nın felsefesini öğrenmek için bile bu eser okunabilir.
  • 432 syf.
    ·3 günde·8/10
    Doğa ile ilgili bir şey konuşulunca veya yeşillik ya da deniz görünce aklıma hep şu alıntı gelir:
    ''Baylar, çevremizi saran şu Tanrı nimetlerine bakın bir kez: Gök açık, hava temiz, otlar körpe, kuşlar, doğa olabildiğine güzel ve günahsız... Yalnız bizler, biz tanrıtanımaz ahmaklar yaşamın bir cennet olduğunun farkında değiliz.''
    -Dostoyevski, Karamazov Kardeşler

    Victor Hugo, daha önceki iki kitabına yaptığım incelemelerde de söylediğim gibi çok bilgili bir insan. Bu bilgiyi kullanmak da çok kolay değil. Kafasındakileri yazıya aktarma ve kurguya çevirme zor bir iştir. Bunu Dostoyevski de çok iyi yapar, Shakespeare de, Victor Hugo da; onlar düşüncelerini çok iyi kurguya çevirebildikleri için ''büyük'' yazar oldular. Victor Hugo'da bu romanda insanın denizle mücadelesini anlatıyor. Bunu yaparken de ''Victor Hugo tarzı'' ile çok fazla deniz ile alakalı terim kullanıyor, yer ismi kullanıyor ve o kadar iyi betimleme yapıyor ki, bu bazen sıkıcı olabiliyor. Klasik Victor Hugo işte: Coğrafya ve tarih ve bunun getirdiği sıkıcı yerler. Aslında deniz terimlerini bilen insanlar için muhteşem bir kitap, fakat bilmeyenler için bazı yerler sıkıcı oluyor.

    Kitabımız Gilliatt adlı karakterin Déruchette denen güzel kızla karşılaşması ile başlıyor. Ondan sonra Hugo karakterlerin derin bir incelemesini yapıyor. Başta halk tarafından ''büyücü'' damgası konulan Gilliatt'ı anlatıyor. Hugo, bu kitapta ''büyücü''leri çok kafaya takan kişileri ve her şeyi abartmalarını şaka yoluyla eleştiriyor:
    ''İnsanların bitlenmesi için büyü gerektiğini herkes bilir.''
    (s.23)
    ''Kuşlara düşkündü. Bu, genellikle büyücülerde rastlanan bir özellikti.''
    (s.25)

    Hugo, bu kitapta insanların başkalarının yeteneklerini ve gücünü kıskanmasını çok iyi anlatıyor. Bu yeteneklerden ve bilgilerden dolayı ona ''büyücü'' diye çamur atılıyor; bu da tabii insanların başkaları kazanmasın ve hiçbir mevkiye erişmesin diye yetenekli insanların üzerine çamur atılması. Shakespeare Hamlet'te diyor ya:
    ''Buzlar kadar el değmedik, karlar kadar temiz de olsan çamur atılmaktan kurtulamayacaksın.''
    Victor Hugo, insanların çıkarcılığını çok güzel anlatıyor:
    ''O bir balıkçıydı, ama sadece balıkçı değildi. İçinden gelerek ve oyalanmak için üç dört meslek öğrenmişti. Marangoz, demirci, araba imalatçısı, kalafatçı, hatta biraz makine tamircisiydi.''
    (s.33)

    Hugo, deniz sevdalısı ve doğuştan yetenekli Gilliatt'ı anlattıktan sonra, Üstat Lethierry'yi anlatıyor. Üstat Lethierry, yaşlı, yetenekli ve kızı Déruchette ile evlenmesi yetenekli bir denizci istiyor. Déruchette ise hayattan bir şey anlamamış, babasının koruyuculuğundan dolayı hiç acı çekmemiş, gerçekleri bilmeyen bir insan:
    ''Yaşam hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Kişiliği, günün birinde çılgınca âşık olmasına elverişliydi. Bu arada, neşeliydi. Gelişigüzel şarkı söylüyor, gelişigüzel gevezelik ediyor, dilediği gibi yaşıyor, bir şeyler söyleyip gülüp geçiyor, bir şeyler yapıp kaçıyordu, cezbediyordu...''
    (s.81)
    Kısacası, hayat bilgisi olmayan, aptal, neşeli ve küçük bir kız.

    Gilliatt Déruchette'i gördüğünde hep onu düşünüyor. Ona âşık olduğunu anlamıyor ama istemsizce onu düşünüyor. Sonunda aşkı çok büyük oluyor, çünkü Gilliatt gibi kadınlarla arası olmayan bir erkeğin aşkı çok büyük olur. Onlar bir kadına âşık olmaya hazırdırlar. Tabii Gilliatt da hazır:
    ''Gilliatt için kadınlar nasıl bir anlam taşıyordu? Bunu kendisi yanıtlayamazdı. Bir kadına rastladığında hem kadını korkutuyor hem de ondan korkuyordu. Bir kadınla ancak başka çare kalmadığında konuşurdu. Hiçbir taşralı kızın ''dost''u olmamıştı. Bir yolda tek başına yürürken bir kadının kendine doğru geldiğini görürse ya bir bahçenin çitini aşıp içeri giriyor ya da bir çalılığın kenarına sokularak yoluna devam ediyordu...''
    (s.83)

    Victor Hugo'ya ''bilgisini çok iyi kurguya çeviren'' dedim ya, bu alıntı bunun muhteşem bir somut kanıtı, gerçekten hayat ile biyoloji bilgisini çok güzel harmanlamış; çok güzel bir alıntı:
    ''İkiyüzlü kötülüğün korkunç hermafrotidir. Kendi kendini döller. Kendi kendini doğurur ve kendi kendini dönüştürür. Sevimli mi istersiniz, yüzüne bakın, korkunç mu olsun istersiniz, arkasını çevirin.''
    (s.191)
    Gerçekten, Clubin ile ikiyüzlülüğün ne kadar pislik bir şey olduğunu ve er ya da geç pisliğin ortaya çıkacağını bize çok iyi anlatıyor Hugo.

    Ve Gilliatt sevgilisi için epik, destanlara yaraşan bir yolculuğa çıkıyor. ''Deniz'' ile, arızalarla, açlıkla, yorgunlukla, kayalarla, Durande ile savaşıyor, ölüm ile burun buruna geliyor. Gerçekten de, Gilliatt'ın yerinde olmak istemezdim. ''Şeytan balığı'' ile karşılaşıyor, güçlü balta darbeleri onu yoruyor:

    https://hizliresim.com/Yir4Sb
    ''Balta darbeleri birer meydan okuma gibi yankılanıyordu.''(s.321) (İllüstrasyon: Gustave Doré)

    https://hizliresim.com/MjjLIR
    Şeytan Balık. (s.350) (İllüstrasyon: Gustave Doré)

    Kalamar hayvanının Paris'te alışılmadık bir şekilde moda olunuşunu anlatıyordu. Kalamar yemekleri ve sergilerinden kalamar şapkaları ve partilerine değin Parisliler o zamanlarda pek çok yönden efsanevi olduğu düşünülen bu nadir deniz yaratığının etkisi altına girmişti. Kitabın etkisiyle Guernsey Fransızca'da kalamar anlamında kullanılır oldu.*
    Kitaptaki ''Şeytan balığı'' şeytan vatozu değil, kalamar.

    Ve birçok zorluktan sonra eve dönüyor... Üstat Lethierry Déruchette ile Gilliatt'ın evlenmesini istiyor fakat Déruchette, Ebenezer adlı birine âşık oluyor. Gilliatt Déruchette'i o kadar çok seviyor ki, şu atıflarda bulunuyor.
    ''Sizi seviyorum, Tanrı insan yüreğini susması için yaratmadı. Tanrı sonsuzluğu vadettiğine göre, insanları eşli istiyor. Benim için bu dünyada tek kadın var, o da sizsiniz. Sizi bir dua gibi düşlüyorum. İnancım Tanrı'da ve umudum sizde. Sahip olduğum kanatları siz taşıyorsunuz. Siz benim hayatım ve şimdiden cennetimsiniz.''
    (s.400)
    Ayrı Gilliatt için:
    ''Tek yasa aşktır.''
    (s.401)

    Fakat Déruchette Ebenezer'i seviyor. O kadar uğraştığın kadın, o kadar güçlere göğüs gerdiğin kadın, ''Şeytan balık'' ile, baltalarla, açlıkla göğüs gerdiğin kadın başkasının kollarına gidiyor. Üzücü, değil mi? Ve Gilliatt o kadar yüce gönüllü ve kalbi o kadar temiz ki, onların evlenmesine yardımcı oluyor.

    ''Bu sabit bakış dünyada görülebilecek herhangi bir şeye benzemiyordu. Bu kederli ve dingin gözbebeklerinde açıklanamaz şeyler, gerçekleşmemiş bir düşten artakalan bütün o yatışma, varılan başka bir sonu hüzünle kabullenme vardı...''
    (s.447)

    Kitabın sonu da şu iki alıntıyı destekler nitelikte:
    ''Bir amaç ve içinde bu amaca ulaşma isteği olmadan kimse yaşayamaz.''
    -Dostoyevski, Ölüler Evinden Anılar (s.314)
    ''Mutluluğun ve umutsuzluğun solduğu yerler farklıdır; umudunu kaybeden kişi başkalarının yaşamına çok uzaktan bakar; var olduğu hissini kaybeder, etten kemikten olması bir şey ifade etmez çünkü kendi gerçekliğini artık hissedemiyordur; kişi artık kendisi için bir düşten ibarettir.''
    (s.199)

    Faydam dokunduysa ne mutlu bana. Keyifli ve verimli okumalar.

    KAYNAKÇA:
    *https://tr.wikipedia.org/wiki/Victor_Hugo
  • _Gelenek ve otoritenin her çeşidinden kurtulmak gerektiğini, insan hayatına ancak aklın kılavuzluk edebileceğini ileri sürer.
    _Düşüncenin olmadığı yerde özgürlük olmaz fakat özgürlüğün olmadığı yerde düşünce olabilir.
    _Kaynağı kendi zehirleyen ebeveynler suyun neden acı olduğunu merak ediyor.
    _Çözümü olmayan bir sorunsa neden endişeleniyorsun, çözümü varsa neden tasalanıyorsun.
    _İkna etmek bir şeydir, emretmek ise başka bir şey; biri tartışmalarla kabul ettirilir, diğeri cezalarla.
    _Bizler bukalemunlar gibiyiz, çevremizdeki insanların ahlaki rengini ve tonunu alıyoruz.
    _Zevk almadığım bir zanaatle zenginleşebilirim, inanmadığım ilaçlarla bazı hastalıklarda tedavi olabilirim; fakat şüphe duyduğum bir din ve tiksindiğim bir ibadet aracılığıyla kurtulamam. Sadece içsel samimiyet Tanrı'nın kabulünü kazanan şeylerdir.
    _Papaganlar sesleri taklit edebilir ama bu, onların bir dili konuşabildiği anlamına gelmez.
    _Hepimiz dünyayı gerçekte olduğu gibi değil, kendi ön yargılı algılarımız ile gözlemleriz.
    _Her şey, zevk ve acı vermesi bakımından iyi ya da kötü olarak adlandırılır.
    _Hukuk'un bittiği yerde tiranlık başlar.
    _Laikliği her şeyin üstünde zorunlu buluyorum.
    _Doğa kanunları, Tanrı'nın emirleridir.
    _Seni endişelendiren şey, seni kontrol eder. Endişe bir kontrol mekanizmasıdır.
    _Bir insanın özgürlüğü, başka bir insanın özgürlüğüne zarar gelebilecek noktada sona erer.
    _Onaylanma isteği ve bir gruba ait olma arzusu kendi kimliğimizi kaybetmemize neden olur.
    _Oturmuş fikirleri olmayan birini hatalarından ayırmaya çalışmak zaten evsiz olan birini meskeninden etmeye benzer.
    _Bilgimizin olmadığı yerde açık ve seçik imlerden yoksun sesler çıkararak bilgili görünmeye çalışmak bilgisizliğimizi gidermez.
    _Aranmadan ansızın akla gelen düşünceler çoğunlukla en değerli olanlardır ve bu yüzden korunmalıdırlar; çünkü nadiren tekrar gelirler