• #Kitapyorum
    #JosteinGaarder
    #SofieninDünyası

    Her şey Sofie'nin gizemli bir mektup almasıyla başlar... "Kimsin sen"??? Bu soruyu, diğer sorular ve günümüze kadar uzanan bir felsefe kursu takip eder.
    İyi bir filozof olmak için gereksindiğimiz tek şey, hayret etme yetimizdir. Filozoflar için dünya kavranamax bir şey, sırlarla dolu bir bulmacadır adeta.
    "Her şey akar" demiş Herakleitos. Buna karşılık
    Parmenides "Hiç bir şey değişmez" der.
    Empedokles'e göre "Doğada dört ilk madde vardı;toprak, hava, ateş ve su.
    (tabiki bir de Gora'daki tahta olayı var, onu geçelim biz️)
    Thales'e göre her şeyin kökeni su'dur.
    Anaksagoras'a göre doğa gözle görülemeyen çok küçük parçalardan oluşmuştur. Atom kuramını ortaya atan ise Demokritos'tu.
    (aman yarabbim soslu moslu ne zor isimleri varmış yahu)
    Sokrates, gerçek bilgi kişinin kendi içinden gelmek zorundadır. İnsanın içindeki vicdanın Tanrısal bir ses olduğunu ve neyin doğru olduğunu bildirdiğini savunmuştur. Doğru bilginin doğru davranışa yol açacağını söylemiştir. (Adamım Sokrates ️️️"En büyük din vicdandır" sözünü hep hatırlamış ve benimsemişimdir️).
    Kutsal kitap ile akıl arasında çelişki söz konusu
    muydu, yoksa inanç ve bilgi ulaşabilir miydi?
    Darwin, Freud, Nietzsche ve daha bir çoklarıyla
    tanışıp, roman içinde roman, kurgu içinde kurgu
    şaşırtmacalarıyla felsefe tarihine dalmak isteyenler işte size muazzam bir fırsat.
    Yazar'ın kendine has kurgusunu ve beyin fırtınasını, aynı zamanda hayatı anlamaya yönelik sorular sormanın yollarını aralayan eşşiz bir kitap ️
    NOT :Her zaman şüphe etmeye, gözleri açık tutmaya ve de öğrenip sorgulamaya devam
    Kesinlikle okumalısınız derim...
    Teşekkür ediyorum
  • Dikkat spoiler çıkabilir.
    Ece Ayhan okursanız, kalebent neymiş diye internete göz gezdirir önce anlamına sonra ekşi sözlüğe bakarsınız. Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın bir kalebent olduğunu da ekşiden öğrenirsiniz. Aa ne ilginçmiş der duygusal öğrenme yaşarsınız. Yani ki, Ece Ayhan genel kültürün ta kendisidir.
    Anlaşılmayı hedeflemeyen, okuru önemsemeyen bir şair ile karşı karşıyasınız. ''Kurduğum şiirde okuru tamamen siliyorum'' demiş adam. Daha ne desin? ''Okuru sarsmalıyız, şımartılmıştır.'' diyen bir şair ile karşı karşıyasınız. Sanat çevreleri tarafından bile benimsenmemiş, takdir görmemiş, eleştiri yağmuruna tutulmuş bir şairle karşı karşıyasınız.
    Benim okumam son derece keyifli oldu ve onu çok iyi anladım diyebilirim. Çünkü önce hayatını okudum. Günlüklerini okudum. Çıktığı tv programını izledim. Söyleşilerde hangi soruya ne cevap vermiş inceledim. Kitaba başlamadan önce sanat dünyasının onu neyle suçladığını, ne sebepten bu suçlamaya gittiğini, Ece Ayhan'ın da ''bu suçlamaları reddediyorum çünkü sebeplerini anlamaya çalışmıyorlar'' dediğini öğrendim. A bu adamın böyle bir eğilimi var ama bunu şu sebeple yapmış, anlaşılamadığı için de şununla suçlanmış; ama ben onu anlayabiliyorum dedim okurken. Böyle olunca şiirin kapıları aralanıyor. Şiirinde tarih, doğa, müzik, argo, din, mitoloji gibi alanlarla alakalı ayrıntı terim ve özel isimler var. Yani tarihten birinin adı geçmiş şiirde ama siz o adamı tanımıyorsunuz. Şairin sizi göndermek istediği alana varamazsınız. Orada size bir şey hatırlatmaya çalışmış, siz bilmediğiniz için hatırlayamıyorsunuz. Bu şu açıdan eğlenceli olabilir. İkizler burcu, kova burcu falansınızdır. Bilmediğiniz bir şeyi araştırmak sizin için eğlencedir. Kimmiş bu ya der dalar okur da okursunuz. Sonra hiç unutmazsınız çünkü lisedeki tarih öğretmeniniz değil Ece Ayhan öğretmiştir size bu tarihsel bilgiyi. Misal ben askerî terimleri pek bilmem. Ama öğrenmek keyif verir. Pençik kelimesini belki lisede anlattılar bir sistemin adı ama unuttum ya da bilmiyordum belki. Penç ve yek kelimelerinin birleşiminden oluşmuş. Farsça. mmm nefis bayılırım böyle şeylere. EE bu beş ve bir ne oluyor yani? kimin beşte birini ne yapıyorlar okudum ve lisede çook sıkıcı tarih öğretmenimin bana öğretemediği (çünkü adam sıkıcı bi kere) terimi Ece Ayhan bana öğretti (çünkü karizmatik ve hiç sıkıcı değil on numara adam be). Şiirinde halk söyleyişleri (örnek: ışkırlak. fes, külah,başlık, şapka anlamlarına geliyor) ve terimler olduğundan eğer kitap okurken şu kelimenin anlamı neymiş diye bakmaya üşeniyorsanız hiç okumayın. Bilakis böyle şeylerden keyif alıyorsanız benim gibi, o zaman bayılacaksınız. Ece Ayhan, çaba göstermeyen okuyucudan kendisi hoşlanmıyor zaten. Nasıl bir şairle karşı karşıyasınız biraz ipucu vereyim: bu adam lisede Ezra Pound, Elliot, Beckett, Cummings gibi şairlerin şiirlerini ORİJİNALİNDEN okumaya çalışıyor. Lisede!
    Sonra, aklıma gelenler, farklı bir söz dizimi var şiirinde, kelime deformasyonu var, soyutlama var, uzak çağrışımlı kelimelerin bağdaştırılmasından doğan çözülmesi güç imgeler var. Bir Sosyal Bilimler Lisesi öğrencisi ya da bir Türk Dili ve Edebiyatı lisans öğrencisi su gibi içer, kana kana içer, keyif alır, coşar. Ama altyapısı ya da çaba göstermeye, araştırmaya, emek harcamaya gücü olmayan bir lise öğrencisi mesela okumasın derim. Çünkü muazzam eserleri okuyan bazı öğrencilerim kitabı hiç anlamadan geliyor. Başyapıt diyebileceğim bir film izletiyorum öğrencime ''hocam çok sıkıcıydı ne yani sonunda çocuk ölüyor'' diyor. Diyorum ki bu çocuk bunu okumasın ya, bu çocuk bu filmi izleyeceğine gitsin soldat oynasın onun olayı o çünkü. İzlese de olmuyor, okusa da o kapı ona aralanmıyor. Alice kapıdan geçebilmek için boyunu küçültecek bir hap içiyordu değil mi? Çünkü o hap olmadan denediğinde eğilip bükülse de o kapıdan sığmıyordu. Ece Ayhan şiirinin size kapı aralaması için de gerekli şartlar var. Zaten Ece Ayhan bir ''şiir okumaya giriş şairi'' değildir. Ne bileyim bazıları Erzurumlu Emrah okusa daha doğru belki o aşamada.
    Ece Ayhan, 2. yeni şiirine LOGARİTMALI ŞİİR diyor. Nasıl logaritma cetvel olmadan çözülemezse bu şiir de kolay anlaşılmaz diyor. Şahsen bütün 2. yeni şairleri için bunun geçerli olduğunu düşünmüyorum ama bu kitap için fazlasıyla geçerli. Cetvelini alan buyursun efendim. İnanılmaz keyifliydi, bayıldım. Hayal dünyamın ve beynimin geliştiğini hissettim. Çoğu şiirde kahkaha patlattım. Hatta kahkahaların biri belediye otobüsünde denk geldi. (Uyarı: kamuya açık alanlarda okumayınız.) Bir de epey yerde ''vayy canına adam nası bişey kurmuş yahu, bunu 250 sene yaşasam hayal edemezdim, vay be'' falan dedim. Belli kavramları evde sürekli tekrar edip durdum kendime, on numara yahu falan dedim duvarlara bakıp. Duvarda Ece Ayhan'ın alışılmamış bağdaştırması bana bakıyordu. Apartman değil aparthan demişti mesela bir şiirde. Çok iyiydi ya. Bir sapma bu kadar işlevsel olabilir. Kuş bakışı demiyor da anka bakışı diyor. 'Adamsın Ece Abi'' diyorum. Ece zaten onların memleketinde ağabey manasında kullanılıyormuş yerel söylemde. Bir de önyargılı bir insansanız, şiirde terbiye arıyorsanız bu kitabı da, Bukowski'yi falan da okumayın. Çünkü Ece Ayhan şiir hayatın her alanını kurcalamalıdır diyen bir şair ve her türlü konuyu işlemiş şiirlerinde. Kim ne der bakmamış. Misal ben bu kitabı okurken annem ne okuyorsun bakayım sen diye bir çıkıştı. Aa ne terbiyesiz adam ayol diyecek insanlara okutulacak bir şiir değil onunkisi. Fakat önyargısız, hayal dünyasını geliştirmeyi seven biri için de hayatının kitabı olabilir. Vaktim olsa da bir daha okusam dediğim kitaplardan. Kütüphaneye de henüz iade etmedim. En iyisi biraz okuyayım.
  • Geriye bakmadan,kimseye aldırış etmeden,hayatın bütün zorluklarına ve engellerine direnerek, kararlı ve emin adımlarla ileriye yürümek, yeniden başlamak için yürümek, sevgiyle yürümek...

    Yürümek, yürümek,yürümek...

    "Yürümek, dönüp bakmamak arkaya. Arkada ne var? Yan yana asılı duran resimlerin korkutucu düşlerle yüklü can sıkıcı renklerinden başka. Susmak, tanımak, sevmek.."(s.152)

    Sevgi Soysal'ın 1970 yılında yazmış olduğu Yürümek, Türk edebiyatı için o döneme kadar benzeri olmayan özgün bir kitap niteliğinde.Cinsel kimlik karmaşası ve cinsellik kavramını gözü pek bir şekilde işlemesi ,cinsiyet ve sınıf ayrımı,geleneksel toplum düzeni eleştirisi, ataerkil bir toplumdan farklı olarak kadını bir birey olarak merkeze koyması..

    Sevgi Soysal Yürümek kitabı ile, 1970 “TRT Roman Ödülleri Yarışması”nda Fakir Bayburt, Tarık Buğra, Abbas Sayar ve Oğuz Atay ile birlikte "Başarı Ödülü”nü kazanıyor. Ödülle başlayan kitabın macerası ne yazık ki bir "müstehcenlik"(Ne alakaysa!) şikayetinden dolayı kötü bir dönem geçiriyor olay yargıya intikal ediyor. Sevgi Soysal belirli bir dönem tutuklu kalıyor ve kitap toplatılarak yasaklanıyor yaklaşık 4 yıl süren bu dönem sonucunda 1974 yılında TBMM tarafından oluşturulan komite kitabı inceliyor ve bilirkişi raporu ile dava düşüyor.
    Kitabın İletişim yayınları baskısında ilk sayfalarında dava ve bilirkişi raporunu görmek de mümkün.

    Hayata bakış açıları aynı olan,toplumun değer sistemlerini yargılayan, geleneksel düzene karşı olan, neredeyse birbirlerine ruh ikizi kadar benziyor diyebileceğimiz Ela ve Mehmet karakterleri üzerine kurgulanmış yürümek.

    Ela ve Mehmet Cumhuriyet Ankarası'nın farklı yerlerinde yaşayan iki insan.

    İçe kapanık, iletişim kuramayan, bilincinin farkına varamayan
    Mehmet,
    çocukluktan itibaren hep yasaklarla karşılaşmış ve hep
    toplumsal değerlerle çatışmış Ela.

    Çocukluk dönemlerinde ki sorunları geleneksel toplum tarafından bastırılmış,cinsel gelişimleri ayıp ile örtbas edilerek sorunları çözümlenmemiş mutsuz iki insan.

    "Aynaya, göğüslerinin nice büyüdüğünü anlamak için bakarken yakalanmak, doktorculuk oynarken yakalanmak, bütün çocuklar için aynı önemde suçlardır sanıyordu. Bütün çocukların aynı suçlardan korktuklarını,
    bütün çocukların aynı büyüklerden, aynı şeyleri önemseyen
    büyüklerden korktuklarını."(s.37)

    Tanıştıktan sonra mutluluğu birlikte arayan, sevginin peşinden koşan iki insan..

    "..mutluluğu her şeyden soyutlamak, bir an için de olsa yalnızca mutlu olmak, niçin mümkün olmasın?(s.135)
    "...mutluluk düşü kurmak mümkün mü?
    "İnanmak, bir şeyler yapmak, birlikte daha iyisini, daha güzelini yapmak, bunun için sevmek; çünkü bunlar sevgisiz olmaz."

    Çocukluklarından başlayıp,yetişkinliğe ve tanışmalarına kadar olan süreci,onların hayatlarını doğrusal bir zaman çizgisinde farklı farklı kareler üzerinden okuyoruz.
    Yazar-Anlatıcı tekniğinin kullanıldığı, bilinç akışı ve iç monolog tekniklerine, geriye(flashback) dönüşlere de yer verilen kitapta ayrıca karakterler arasındaki geçişte şiirsel bir anlatım ile doğa olayına yer veriliyor. Çocukluk ve gençlik dönemlerinde "bahar" ön plana çıkarken, yetişkinlik dönemlerinde ise "hayvan "üzerinden doğa olayı aktarılıyor.
    Yazarın Ankara'yı betimlemesi ile de okuduğum 3 gün süre boyunca kendimi Ankara'nın sokaklarında yürürken hissettiğimi söyleyebilirim.

    Kitap, konusal olarak bir aşk romanı gibi görünse de ben kesinlikle öyle olduğunu düşünmüyorum.
    Mehmet ve Ela'nın çocukluk dönemlerinde yaşadığı cinsel karmaşa, toplum tarafından cinsel duygularının teşhir edilmesi, sınıfsal farklılıklar, kadın sorunun toplumun en önemli önceliğinin olması kadını bir birey olarak merkeze alması, geleneksel düzene olan eleştiri, alt metinlerde vermiş olduğu mesaj ve daha birçok olgudan dolayı,kitabın topluma ve düzene yönelik eleştiriye öncülük ettiğini ,bireyin ve toplumun sosyo-kültürel değişimini çözümler nitelikte bir zihniyet romanı olduğunu düşünüyorum.

    Yazıldığı dönem itibari ile cesaret gerektiren bir kitap olmasından dolayı Sevgi Soysal'a olan hayranlığım daha da çok arttı. Edebi anlamda ise beklentimi olabildiğince karşıladı kitap.

    Ne yazık ki 12 Mart döneminden dolayı değeri anlaşılamayan,kaybolan yazarlarımızdan Sevgi Soysal.. Sitede de okunma sayısı oldukça düşük,bu eksikliği gidermek amacıyla Sevgi Soysal okumaları yapan sevgili Şerife Karakaya'nın yapmış olduğu Tante Rosa(#35449353) ve Tutkulu Perçem (#36690703)incelemelerini de paylaşmak istiyorum. Sevgi Soysal'a ve kitaplarına hak ettiği değerlerin verilmesi umuduyla..

    Sevgi Soysal okuyup, Sevgi dolu günler geçirmeniz dileğiyle...
    Keyifli okumalar..
  • Ona Odesa limanında rasladım. Tıknaz, sağlam yapılı bedeni, biçimli bir sakalla çevrelenmiş Doğulu yüzüyle üç gün dikkatimi çekip durdu. İkide bir gözüme çarpıyordu. Bastonunun sapını emerek saatlerce rıhtımın granitleri üstünde durduğunu; kara, badem gözleriyle üzgün üzgün limanın kirli sularını seyrettiğini görüyordum. Günde belki on kez salına salına geçip giderdi önümden. Kimdi o? Uzaktan gözetlemeye başladım. O da sanki beni büsbütün ayartmak için, gittikçe daha sık çıkıyordu karşıma. Öyle ki; kareli, parlak bir kumaştan yapılmış şık elbisesini, kara şapkasını, tembel yürüyüşünü, can sıkıcı, alık bakışlarını ne kadar uzaktan olursa olsun bir görüşte tanımaya başlamıştım artık. Vapur ve lokomotif düdüklerinin, zincir şakırtılarının, işçilerin bağırıp çağırmalarının birbirine karıştığı; insanı serseme çeviren, kudurmuşçasına sinirli bir kalabalığın kaynaştığı bu limanda onun varlığına bir anlam veremiyordum. İnsanlar kaygılı ve yorgundu. Kan ter içinde sağa sola koşuyor, bağrışıyor, küfürleşiyorlardı. Bu ölesiye mahzun yüzlü tuhaf adam ise, kendisinden başka hiçbir şey umurunda değilmişçesine, çalışan insanların arasında tembel tembel gezinip duruyordu.

    Dördüncü gün öğle yemeği sırasında ansızın yine gözüme çarptı. Artık bir yolunu bulup onun kim olduğunu öğrenmeye karar verdim. Yakında bir yere oturup ekmekle karpuz yerken gözlerimi ondan ayırmıyor, laf açmak için uygun bir fırsat kolluyordum.
    O, çay sandıklarına yaslanmış, kaygısız gözlerle çevreye bakınıyor; parmaklarını flavta çalar gibi bastonunun üzerinde dolaştırıyordu.
    Benim gibi sırtında bir yük semeri, kömür taşımaktan kapkara kesilmiş, paçavralar içinde bir adamın, bir züppeyle lafa girmesi kolay değildi. Fakat birdenbire, onun da gözlerini hiç ayırmadan bana baktığını fark edip irkildim. Sevimsiz, arsız, hayvanca bir ışıltı vardı bu gözlerde. Günlerdir ilgimi çeken adamın aç olduğunu anladım, dört bir yana şöyle bir baktıktan sonra, usulca:
    – Yemek ister misiniz? diye sordum.
    Titredi. Sağlam, beyaz dişlerini aç bir kurt gibi göstererek kuşkuyla çevresine bakındı.

    Kimsenin bizimle ilgilendiği yoktu. O zaman ona bir parça buğday ekmeğiyle karpuzun yarısını uzattım. Onları elimden kaparcasına almasıyla gidip sandık yığınlarının arasına oturması bir oldu. Arada bir başını görüyordum. Şapkası ensesine kaykılmış; esmer, terli alnı ortaya çıkmıştı. Yüzü geniş bir gülümsemeyle aydınlanmıştı. Yiyeceğini hırsla atıştırırken nedense arada bir göz kırpıyordu bana. Biraz beklemesini işaret edip et almaya gittim; getirip verdim; züppeyi yabancı bakışlardan iyice gizleyecek biçimde sandıkların yanında durdum. O zamana kadar önünden yiyeceğini kapacaklarmış gibi çevresini yırtıcı bakışlarla süzerek lokmalarını çiğnemeden yutarken, şimdi biraz yatışmıştı. Fakat yine öyle bir hırsla ve çabuklukla atıştırıyordu ki, bu aç adama bakmayı içim götürmediğinden sırtımı döndüm ona.

    – Teşekkür! Çok teşekkür!
    Tutup omuzlarımı sarstı. Elimi yakalayıp sıktı, hızlı hızlı salladı.
    Beş dakika içinde de hikâyesini anlatıvermişti.

    Gürcü prensi Şakro Ptadze’ymiş bu. Kutayisli zengin bir derebeyinin tek oğluymuş. Transkafkasya istasyonlarının birinde memur olarak çalışıyor, bir arkadaşıyla oturuyormuş. Bu arkadaş günün birinde Prens Şakro’nun paraları ve değerli eşyalarıyla birlikte gözden kaybolmuş. Prens de onun peşine düşmüş. Nasılsa Batum’a bilet aldığını öğrenip o da doğru oraya gitmiş. Fakat Batum’a varınca arkadaşın Odesa’ya gittiğini anlaşılmış. Prens Şakro burada Vano Svanidze adında, (yine yaşıtı ve arkadaşı olan, fakat kendisine benzemeyen) bir berberin pasaportunu alarak Odesa’nın yolunu tutmuş. Odesa polisine hırsızlığı haber vermiş. Ona hırsızı bulacaklarını söz vermişler. İşte iki haftadır bekliyormuş. Bu arada parası tükenmiş, ağzına da iki gündür bir lokma yiyecek girmemiş.

    İçine küfürler karıştırdığı hikâyesini dinlerken ona bakıyor, anlattıklarına inanıyordum. Acımıştım bu çocuğa. (Yirmi yaşında gösteriyordu ya, saflığına bakarak insan daha da küçük olduğunu düşünebilirdi.) Hırsız arkadaşa nasıl da inandığı aklına geldikçe öfkeleniyor; çalınan eşyalar bulunmazsa, çok sert bir adam olan babasının onu hiç kuşkusuz “hançeriyle kıtır kıtır keseceğini” söylüyordu. Bu çocuğa yardım etmezsem açgözlü kentin onu yutacağını düşünüyordum. Serseriler sınıfını kalabalıklaştıran olayların kimi zaman ne kadar önemsiz şeyler olduğunu biliyordum çünkü. Prens Şakro’nun, saygıdeğer olduğu halde saygı görmeyen bu toplumsal tabakaya düşmek için bütün şanslara sahip olduğu da açıkça görülüyordu. İçimde ona yardım etmek isteği uyandı. Gidip emniyet amirliğinden bir pasaport çıkarmasını önerdiğimde şaşaladı; gitmeyeceğini söyledi. Neden? Meğer kaldığı odanın parasını ödememiş. Üstelik parayı istemeye geldiklerinde adamın birini yumruklamış. Bu yüzden saklanıyormuş şimdi; ödemediği parayla attığı yumruklar için de polisin kendisine teşekkür etmeyeceğini pekâlâ biliyormuş. Sonra attığı yumrukların sayısı da tam olarak aklında değilmiş doğrusu…

    Durum gittikçe karışıyordu. Çalışıp onu Batum’a götürecek kadar para kazanmaya karar verdim. Fakat, ne yazık ki uzun süreceğe benziyordu bu iş. Çünkü aç kalan Şakro bir oturuşta üç kişilik, hatta daha çok yemeği silip süpürüyordu.

    “Açların” akını yüzünden limanda gündelikler çok düşüktü o sırada. Seksen kapiklik kazancımın altmış kapiği ikimizin yiyeceğine ancak yetiyordu. Zaten prensle karşılaşmadan önce de Kırım’a gitmek istediğimden, Odesa’da uzun süre kalmak niyetinde değildim. Bunun için prense, yürüyerek yola çıkmayı önerdim. Yanına bir yol arkadaşı bulamazsam Tiflis’e kadar kendim götürecektim onu. Bulursam ayrılacaktık.
    Prens ince potinlerine, şapkasına, pantolonuna baktı; ceketiyle oynadı; düşündü, taşındı; birkaç kez içini çekti, sonunda razı oldu. Böylece, Odesa’dan Tiftis’e doğru yola koyulduk.

    II

    Kerson’a vardığımızda yol arkadaşımı tanıyordum artık. Çok az gelişmiş, ilkel bir insandı. Tokken neşeli, açken neşesizdi. Güçlü, sevimli bir hayvandan farksızdı.

    Yol boyunca, Kafkasya, Gürcü prenslerinin yaşayışları, eğlenceleri, köylülerle ilişkileri üzerine hikâyeler anlatıp durdu. Kendilerine özgü bir güzellikleri olan, ilginç hikâyelerdi… Fakat insan, anlatıcıları hesabına hiç de iyi bir sonuç çıkarmıyordu bunlardan. İşte hikâyelerden biri:

    Zengin bir prens, komşularını yemeğe çağırmış bir gün. Şaraplar içilmiş; çörekler, şaşlıklar, lavaşlar, pilavlar yenmiş. Prens yemekten sonra konuklarını tavlaya götürmüş. Atlar eyerlenmiş. Ev sahibi kendine en iyi atı seçip tarla boyunca dört nala sürmüş. Yaman bir atmış bu! Konuklar hayvanın gösterişini, hızını övmüşler. Prens bir daha dört nala kaldırmış onu. Fakat tam bu sırada beyaz atlı bir köylü ortaya çıkıp prensi geride bırakmış. Üstelik bir de kurumlu kurumlu gülüyormuş… Konukların karşısında küçük düşen prens, kaşlarını çatmış; köylüye yanına gelmesini işaret edip bir kılıç vuruşuyla kafasını gövdesinden ayırmış adamın; atın kulağına da bir kurşun sıktıktan sonra gidip hükümete teslim olmuş. Prensi kalebentliğe mahkûm etmişler… Şakro, prense acır gibiydi. Bunun yanlış olduğunu anlatmaya çalıştığımda, çok bilmiş bir tavırla:
    – Prensler az, köylüler çoktur, dedi. Bir köylü yüzünden bir prens cezalandırılmaz. Köylü nedir? İşte! (Bir

    toprak keseği gösterdi.) Ya prens? O bir yıldızdır!
    Tartıştık. Şakro öfkelendi. Böyle zamanlarda bir kurt gibi dişlerini gösteriyor, yüz çizgileri keskinleşiyordu.
    – Sus Maksim! Sen Kafkasya hayatını bilmezsin!

    Sözlerim onun yalınlığı karşısında etkisiz kalıyor, bana göre çok açık olan şeyler ona gülünç geliyordu. Haklı kanıtlarımla onu bir çıkmaza soktuğum zamanlardaysa, düşünecek yerde, şöyle deyip için içinden çıkıveriyordu:
    – Kafkasya’ya git, orada yaşa. Söylediklerimin doğru olduğunu göreceksin. Herkes nasıl davranıyorsa, öyle
    davranmak gerekir. Binlerce kişinin ak dediğine sen kara diyorsan ne diye sana inanayım?

    O zaman, aklı hayatın yasalarından başka şeye ermeyen bir insana sözcüklerle değil, olgularla karşı çıkmak gerektiğini anlayarak susuyordum. Ben susunca Şakro daha da coşuyor; vahşi bir güzellikle, ateşle, canlılıkla dolu Kafkas hayatını ballandıra ballandıra anlatmaya koyuluyordu. Bu öyküler bir yandan beni sarıyor, bir yandan da acımasızlıkları, zenginliğe ve kaba kuvvete tapmalarıyla tepemi attırıyorlardı. Şakro’ya bir keresinde İsa öğretisini bilip bilmediğini sordum.
    Omuzlarını silkerek:
    – Elbette biliyorum! diye kestirip attı.

    Fakat az sonra, bildiği şeyin şu kadarcık olduğu ortaya çıktı: İsa adında biri, Yahudilerin yasalarına karşı çıkmış. Yahudiler onu haça germişler. Fakat İsa aynı zamanda Tanrı olduğundan, haçın üzerinde ölmemiş, göğe uçmuş, oradan insanlara yeni bir hayat yasası göndermiş…
    – Nasıl bir yasa bu? diye sordum.
    Yüzüme eğlenir gibi şaşkın şaşkın bakarak:

    – Sen Hıristiyan mısın? diye sordu. Güzel! Ben de Hıristiyanım. Yeryüzünde hemen hemen herkes Hıristiyan. Peki, bana sorduğun şey nedir? Herkesin nasıl yaşadığını görmüyor musun?.. İşte İsa’nın yasası budur.
    Ben coşarak ona İsa’nın hayatını anlatmaya koyuldum. Sözlerimi önce ilgiyle dinlerken yavaş yavaş dikkati
    dağıldı, az sonra da esnemeye başladı.

    Bunu görünce, yeniden aklına seslenmeyi denedim. Bilimin, yardımlaşmanın, yasaların yararlarından söz edeyim dedim. Fakat söylediğim her şey onun hayat anlayışı karşısında taştan bir duvara çarpmışcasına tuzla buz oluyordu.
    – Güçlü olan kendi yasasını kendi yapar! Onun bilgiye ihtiyacı yoktur; gözü görmese de yolunu bulur!
    Prens Şakro böyle söyleyerek tembel tembel karşı çıkıyordu bana.

    Kendine bir güveni vardı. Bu ona saygı duymamı sağlıyordu. Fakat o kadar vahşi ve merhametsizdi ki, içimde kimi zaman bir nefretin alevlendiğini hissediyordum. Buna karşın yine de onunla bir noktada anlaşacağımıza olan inancımı yitirmiyordum.

    Perekop’u geçmiş, Yayla’ya doğru ilerliyorduk. Ben hayalimden Kırım’ın güney kıyılarını geçirirken, prens suratını asmış, dişlerinin arasından tuhaf şarkılar mırıldanıyordu. Paramız suyunu ekmişti. Bir kazanç kapısı da görünmüyordu şimdilik. Bir an önce Feodosya’ya varmaya çalışıyorduk. O sırada rıhtım yapımına başlanmıştı orada.

    Prens, kendisinin de çalışacağını, para kazanıp gemiyle Batum’a gideceğimizi söylüyordu. Batum’da çok tanıdığı varmış. Bana kapıcılık ya da bekçilik gibi bir iş bulacakmış. Omuzlarıma vuruyor, ağzını şapırdata şapırdata benim için düşündüğü güzel şeyleri anlatıyordu:

    – Öyle bir hayat kuracağım ki sana! Cık, cık! Canın şarap mı çekti? İstediğin kadar iç! Koyun eti mi? Ye yiyebildiğin kadar! Tombul bir Gürcü kızıyla evlenirsin! Cık, cık, cık!.. Sana çörek pişirir, çocuk doğurur, hem de bir sürü çocuk! Cık, cık cık!..

    Bu “cık cık”lar da neyin nesiydi? Önce şaşırdım, sonra sinirime dokundu, en sonunda da fena halde sıkılmaya başladım. Rusya’da domuz çağırmak için çıkarırlar bu sesi. Kafkasya’daysa hem hayranlıklarını, hem üzüntülerini, hem sevinçlerini, hem de acılarını belirtiyorlardı bununla.
    Şakro’nun şık elbisesi üstünden dökülmeye başlamış, potinleri parça parça olmuştu. Bastonuyla şapkasını

    Kerson’da satmıştık. Şapka yerine eski bir trenci kasketi satın almıştı kendine.
    Onu ilk giyişinde kulaklarına kadar geçirmiş, bana dönerek:
    – Nasıl? diye sormuştu, yakıştı mı?

    III

    İşte Kırım’dayız. Simferopol’ü geçip Yalta’ya yöneldik.

    Ben dilsiz bir hayranlık içinde, denizle bezenmiş bu güzel toprak parçasını seyrediyordum. Prens acı acı içini çekiyor, üzgün bakışlarını çevrede geziriyor, boş midesinin feryadını birtakım tuhaf yemişlerle bastırmaya çalışıyordu. Bu çabası çoğu zaman kötü sonuç verince de iğneleyici bir alayla:
    – Şimdi içim dışıma çıkarsa, yola nasıl devam ederim? Ha? Söylesene, nasıl? diye soruyordu.

    İki gün çalışıp bir gün yürüyerek oldukça ağır ilerliyorduk. Şakro’nun karnı doymak bilmediği için boğazından artırıp üstüne bir şey alamıyordum. Elbise olarak renk renk yamalarla şöyle böyle tutturulmuş bir paçavra yığını kalmıştı sırtında.
    Bir gün bir Kazak köyünde, bin güçlükle ve gizlice biriktirdiğim beş rubleyi çıkınımdan aşırdı; akşam üstü zil zurna sarhoş, yanında da iri bir Kazak karısıyla, o sırada çalıştığım bostana çıkıp geldi.
    Kadın:
    – Merhaba melun kâfir! diye selamladı beni.
    Bu sıfatı hak etmek için ne yaptığımı sorduğumda, Kazak karısı kurula kurula şöyle karşılık verdi:
    – Çünkü, şeytan herif, bu delikanlının kadınları sevmesine engel oluyormuşsun! Yasaların izin verdiği şeyi sen nasıl yasaklarsın?.. Melun!
    Şakro kadının yanında duruyor, başıyla onaylıyordu onu. Fitil gibiydi. İkide bir düşecekmiş gibi sendeliyordu.

    Alt dudağını sarkıtmış; bulanık, anlamsız bakışlarını yüzüme dikmişti. Ben hayretle onlara bakıyordum.
    Dev anası:
    – Hey, ne diye gözlerini belertiyorsun? diye bağırdı. Çık bakalım çocuğun parasını!
    Ben büsbütün şaşırarak:
    – Ne parası? diye sordum.
    – Çık parayı! Yoksa karakolu boylarsın! Ondan Odesa’da arakladığın yüz elli rubleyi sökül bakalım!

    Bakakaldım. Şeytan karı sarhoş kafayla gerçekten de yapmaya kalkarsa dediğini, çok kötü olurdu. Yabancılara karşı zaten sert davranan karakol komutanı tutuklayıverirdi bizi. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını! İyisi mi, alttan alayım dedim. Neden sonra, üç şişe şarabın da yardımıyla şöyle böyle yatıştırabildim onu. Kadın toprağa, karpuzların arasına yuvarlanıp sızdı. Ben de Şakro’yu yatırdım. Ertesi sabah erkenden, kadını karpuzlarla başbaşa bırakarak köyden ayrıldık.
    Şakro, bir gün önceki sarhoşluktan yarı hastaydı. Ekşi, şiş bir suratla ikide bir tükürüyor, güçlükle soluk alıyordu. Bir iki kez konuşturmak istedimse de oralı olmadı. Kafasını koyun gibi sallamakla yetindi.

    Dar bir keçiyolunda ilerliyorduk. Küçük, kırmızı kertenkeleler kaçıp gidiyordu ayaklarımızın altından. Doğa, insana uyku veren tuhaf bir sessizlik içindeydi. Gökyüzü ardımız sıra kara bulutlarla kaplanıyordu. Önümüz henüz aydınlıktı. Uzakta bir yerlerde gök gürüldüyor, homurtuları gitgide yaklaşıyordu. Yağmur damlalar halinde dökülmeye başladı. Otlar madeni bir sesle hışırdadı.

    Gizlenecek bir yer yoktu. Havanın karartısı arttı ve otların hışırtısı ürkütücü bir şekilde yükseldi. Gök gümbürdüyor, mavi bir ışıkla aydınlanan bulutlar sarsılıyordu. Yağmur seller gibi yağmaya, bomboş bozkırda yıldırımlar birbiri arkasına gürüldemeye başladı. Rüzgârın ve yağmurun şiddetinden otlar yere kapaklanmıştı. Her şey zangır zangır sarsılıyordu. Şimşekler göz kamaştırarak bulutları yırtıyordu… Onların mavi ışıltısında uzaktaki sıradağlar bir an için soğuk, gümüşümsü bir parlaklıkla görünüyor; sonra karanlık bir uçuruma yuvarlanmışcasına gözden siliniyorlardı. Her şey gürüldüyor, titriyor, bir ses kaynağı oluyordu. Tüm doğa sese gelmişti sanki. Gökyüzü ateşler saçarak kendini yeryüzünden yükselen tozlardan, alçaklıklardan arındırıyor; yeryüzü onun öfkesi karşısında dehşete düşmüşçesine sarsılıyordu.

    Şakro ürkmüş bir köpek gibi hırıldıyordu. Bense sevinç doluydum. Bozkır fırtınasının güçlü karanlık tablosu karşısında yücelmiş gibiydim. Bu olağanüstü kargaşa beni kendine çekiyor, ruhumda kahramanlık özlemleri uyandırıyordu…

    İçimde birdenbire, doğanın büyük korosuna katılmak, ruhumu dolduran coşkuyu bir şeylerle anlatmak isteği yükseldi. Gökyüzünü kucaklayan mavi alev, benim göğsümde yanıyordu sanki. Nasıl anlatabilirdim bu coşkuyu? Ansızın, sesimin olanca gücüyle bir şarkıya başladım. Gök gürüldüyor, şimşekler çakıyor, otlar hışırdıyor ve ben kendimi bütün bu seslerle tam bir uyum içinde hissederek şarkı söylüyordum… Aklımı kaçırmış gibiydim. Ama hoş görülebilirdi bu. Kendimden başkasına bir zararı yoktu çünkü. Denizde tayfun, bozkırda fırtına! Doğanın en müthiş olaylarıdır bunlar.

    Böylece, herhangi bir kimseyi tedirgin ettiğimi ya da birinin beni kınamaya kalkışacağını aklıma bile getirmeden bağırıp duruyordum. Fakat birdenbire bacaklarımdan yakalandığımı hissettim ve ister istemez bir su birikintisi içinde buldum kendimi…
    Şakro öfkeyle yüzüme bakıyordu.
    – Aklını mı kaçırdın? Ha? Kaçırmadın mı? Öyleyse sus! Bağırma! Yoksa gırtlağını parçalarım! Anlıyor musun?
    Şaşırmıştım. İlkin suçumun ne olduğunu sordum ona.
    – Korkutuyorsun beni! Anladın mı? Gök gürlüyor, Tanrı konuşuyor, sense bağırıyorsun… Düşüncen nedir?..
    Ona herkesin istediği zaman şarkı söylemek hakkına sahip olduğunu bildirdim.
    – Ben söylemek istemiyorum! diye kestirip attı.
    – İstemezsen söylemezsin!
    Sert bir sesle ve sözcüklerin üstüne basa basa:
    – Sen de söyleme! dedi.
    – Ya söylersem?
    Şakro öfkeyle:

    – Bana bak, dedi. Kendini ne sanıyorsun? Kimsin sen? Evin var mı? Anan var mı? Baban? Hısım akraban var mı? Toprağın? Şu yeryüzünde kimsin sen? Kendini insandan mı sayıyorsun? İnsan benim! Her şeyim var!.. (Elini göğsüne vurdu.) Beni bütün Kutayis, bütün Tiflis tanır!.. Anlıyor musun? Bana karşı gelme! Bana hizmet edersen karşılığını alırsın! Hem de on katıyla! Yapacak mısın bunu? Ha? Zorunlusun buna! Tanrının herkese karşılık beklemeden çalışmak emrettiğini söyleyen sendin! Oysa benden karşılığını alacaksın! Niye üzüyorsun beni? Akıl öğretmeye, gözümü korkutmaya çalışıyorsun! Senin gibi olmamı mı istiyorsun? İyi bir şey değil bu! Cık, cık, cık!.. Tövbe, tövbe!..

    Soluk soluğa konuşuyor, içini çekiyor, oflayıp pufluyordu. Ben, ağzım bir karış açık bakakalmıştım. Yol boyunca bana karşı içinde biriktirdiği bütün hoşnutsuzluklarını ve öfkelerini boşalttığı belliydi. Sözlerinin etkisini artırmak için parmağını göğsüme dayıyor, omuzlarımı sarsıyor, özellikle önemli yerlerde de bütün ağırlığıyla üstüme abanıyordu. Yağmur başımızdan aşağı seller gibi akıyor, gök aralıksız gümbürdüyor, Şakro sesini duyurmak için avazı çıktığı kadar bağırıyordu.
    Durumun gülünçlüğü her şeyi bastırdı ve kahkahalarla gülmeye başladım…
    Şakro tükürüp öte yana döndü.

    VIII

    …Tiflis’e yaklaştıkça yol arkadaşımın durgunluğu artıyor, yüzü gitgide asılıyordu. Eski ablaklığı kalmayan bu kıpırtısız yüzde yeni bir şeyler belirmişti. Vladikafkas yakınlarında bir Çerkes köyüne uğrayıp mısır toplama işine girdik.

    Aşağı yukarı hiç Rusça bilmeyen, durmadan sataşıp bize kendi dillerinde söven Çerkeslerin arasında iki gün çalıştıktan sonra çevremizdeki düşmanlık çemberinden ürkerek köyden ayrıldık. On verst kadar uzaklaşmıştık ki, Şakro:
    – Artık çalışmaya paydos! Bunu satıp her şeyi alacağız! Bizi Tiflis’e kadar götürecek! Anlıyor musun? diye bağırarak koynundan bir tomar ipek kumaş çıkardı.

    üçü birden saldırıyordu. İki parmağımı ağzıma götürüp var gücümle ıslık çaldım. Hayvanlar geriye sıçradı,
    aynı anda da koşuşmalar duyuldu.

    Birkaç dakika sonra ateşin karşısında, koyun postundan abalarına bürünmüş dört çobanın arasındaydık. İkisi yere oturmuş, tütün içiyordu. Uzun boylu, gür kara sakallı, başına bir Kazak papağı geçirmiş olan üçüncüsü, sopasının kocaman sapına dayanmış, arkamızda duruyordu. Dördüncü çoban, sarışın bir delikanlı, hâlâ ağlayan Şakro’nun soyunmasına yardım ediyordu. Toprak on onbeş metre ötemizden başlayarak göz alabildiğince geniş bir alana yayılan boz renkli, yoğun bir örtüyle kaplanmıştı. Henüz erimeye başlamış ilkbahar karını andırıyordu… İnsan ancak uzun süre ve dikkatle bakınca birbiri üstüne abanmış tek tek koyunları seçebiliyordu. Birkaç bin kadar vardılar. Gecenin karanlığında uyuklayarak birbirlerine sokulmuşlar; bozkırı boydan boya kaplayan koyu, sıcak, kalın bir yumak haline gelmişlerdi. Arada bir ürkek, acı meleyişler işitiliyordu.
    Ben gocuğu kuruturken, çobanlara başımızdan geçenleri olduğu gibi anlattım. Sandalı nasıl elde ettiğimizi söyledim.
    Kır saçlı, sert bir ihtiyar olan çoban, yüzüme dik dik bakarak:
    – Peki, sandal nerede şimdi? diye sordu.
    Söyledim.
    Mihal, çobanlardan kara sakallı olanı, sopasını omuzuna vurup kıyıya doğru gitti.
    Soğuktan tir tir titreyen Şakro, biraz ısınan fakat henüz kurumayan gocuğu istedi benden.
    İhtiyar:
    – Dur bakalım1 dedi. Kanını kızdırmak için önce koş biraz. Ateşin çevresini dolan, haydi!

    Şakro ilkin bir şey anlamadı. Fakat az sonra yerinden fırlamasıyla, çırılçıplak, vahşi bir dansa başlaması bir oldu. Ateşin çevresinde zıp zıp zıplıyor, topuklarıyla olduğu yerde tepiniyor, kollarını açarak avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Görülecek şeydi bu. İki çoban gülmekten yerlerde yuvarlanıyor, ihtiyar hiç istifini bozmadan el çırparak tempo tutmaya çalışıyorsa da beceremiyordu bir türlü. Danseden Şakro’ya bakarak başını sallıyor, bıyıklarını oynatıyor, kalın bir sesle hiç durmadan:
    – Hop, hop! Hay, ha! Hop, hop! Hay, ha! diye bağırıyordu.
    Şakro yalımların aydınlığında bir yılan gibi kıvrılıyor, tek ayağının üzerinde sıçrıyor, ikisiyle birden tepiniyor, çıplak bedenini kaplayan ter taneleri, bu kızıl aydınlıkta kan damlalarını andırıyordu.

    Öteki iki çoban da el çırpıyordu şimdi. Ben dişlerim takırdaya takırdaya ateşte kurunurken yaşadığımız serüvenin bir Cooper ya da bir Jules Verne okuyucusunu pek memnun edeceğini düşünüyordum. Kazaya uğrayan gemi, konuksever yerliler, bir vahşinin ateş dansı…
    Dans sona erdi. Şakro gocuğa sarınıp yere oturdu. Bir şeyler yerken kara gözleriyle dik dik yüzüme bakıyordu. Hoşuma gitmeyen bir şey ışıldıyordu bu bakışlarda. Elbiseleri ateşin yanındaki bir değnekte kuruyordu. Bana da ekmekle tuzlu yağ verdiler.
    Mihal geldi. Sessizce ihtiyarın yanına oturdu.
    İhtiyar:
    – Ne oldu? diye sordu.
    Mihal kısaca:
    – Sandal orada! dedi.
    – Su alıp gitmesin?
    – Yok!
    Hepsi sessizce bana bakmaya başladı.
    Mihal ortaya konuşur gibi:
    – Bunları atamanın yanına mı götüreceğiz şimdi? dedi. Yoksa dosdoğru gümrükçülere mi teslim edelim?
    Karşılık veren olmadı. Şakro ses çıkarmadan yemeğini yiyordu.
    İhtiyar biraz sustuktan sonra:
    – Atamana da götürebiliriz… gümrükçülere de… dedi. İkisi de olur.
    – Dede, dinle beni… diye söze başlayacak oldum.
    İhtiyar, beni işitmemiş gibi:
    – Demek böyle, Mihal! diye sözünü sürdürdü. Sandal orada, ha?
    – He, orada…
    – Hım!… Sular sürüklemesin?
    – Yok… Sürüklemez.

    – Öyleyse varsın orada kalsın. Yarın sandalcılar Kerç’e giderken onu da yedeğe alırlar. Boş bir sandalı götürmekte ne var? Değil mi? Neyse… gelelim size, külhanbeyler… Çok mu korktunuz? Korkmadınız mı? Hadi, hadi!.. Yarım verst daha açılsaydınız görürdünüz gününüzü. Balta gibi denizin dibini boylar, boğulup giderdiniz!.. Ne olacak! Boğulurdunuz işte… Hepsi bu…

    İhtiyar sustu. Dudaklarında alaycı bir gülümsemeyle baktı bana:
    – Ne susuyorsun oğul?
    Yargıları kafamı şişirmişti. Ne dediğini anlamıyor, bizimle alay ettiğini sanıyordum.

    Oldukça kızgın bir tavırla:
    – Seni dinliyorum ya! dedim.
    İhtiyar ilgilendi:
    – Ee, sonra?
    – Hiiç…
    – Peki, niye kızıyorsun? İnsan büyüğüne kızar mı?
    Sustum.
    İhtiyar çoban:
    – Daha yiyecek ister misin? diye sürdürdü sözlerini.
    – İstemem.
    – İyi ya. Canın istemeyince yeme. Ama biraz yolluk ekmek alırsın belki!
    Sevinçten titredim, fakat hiç renk vermedim.
    Usulca:
    – Yolluk alırdım… dedim.
    – Güzel!.. Öyleyse bunlara yolluk ekmekle yağ verin oradan… Bakın, başka bir şeyler varsa ondan da verin…
    Mihal:
    – Gidiyorlar mı yoksa? diye sordu.
    Öteki ikisi de ihtiyara baktılar.
    – Ne işleri var bizimle?
    Mihal düş kırıklığına uğramıştı.
    – Onları atamana ya da gümrükçülere götürecektik hani? dedi.
    Şakro başını merakla gocuktan çıkarmış, ateşin çevresinde dolanıp duruyordu. Sakindi.
    – Atamanın yanında ne yapsınlar? Ne işleri var onunla? İsterlerse sonra kendileri giderler…
    Mihal inatlaşarak:
    – Ya sandal? diye sordu.
    – Sandal mı? Ne olmuş sandala? Orada durmuyor mu?
    – Duruyor…
    – İyi ya, bırak dursun… Sabahleyin İvan iskeleye çeker onu… Oradan da alıp Kerç’e götürürler. Sandalın işi bu kadar.
    İhtiyar çobana gözümü kırpmadan bakıyor; fakat onun güneşten ve rüzgârdan yanıp kavrulmuş yüzünde, yalımların kıvrak gölgelerinden başka bir şey göremiyordum.
    Mihal yelkenleri suya indirmeye başladı:
    – Başımıza bir iş gelmeseydi de…
    – Dilini tutarsan hiçbir şey gelmez. Ama onları atamana götürürsek korkarım hepimizin başı ağrır. Biz işimize bakalım, onlar da yollarına koyulsun. Hey! Yolunuz uzak mı?
    Bunu daha önce söylemiştim ya, ihtiyar bir daha soruyordu.
    – Tiflis’e gidiyoruz…
    – Dünyanın yolu! Şimdi ataman eğler bunları. İyisi mi bırakalım da yollarına gitsinler. Ne dersiniz?
    İhtiyar bu ağır aksak söylevi bitirince dudaklarını sımsıkı kenetledi, kırçıl sakalını sıvazlayarak gözlerini arkadaşlarının üzerinde dolaşırdı.
    O zaman öteki çobanlar:
    – Ne olacak? Gitsinler! diye kararlarını belirtiler.
    İhtiyar çoban elini sallayarak:
    – Haydi, Tanrı yardımcısınız olsun cocuklar! dedi. Biz sandalı yerine göndeririz. Oldu mu?
    Ben şapkamı çıkardım:
    – Teşekkür ederiz dede! dedim.
    – Ne için teşekkür ediyorsun?
    Heyecanlanmıştım:
    – Teşekkür kardeş, çok teşekkür! diye tekrarladım.
    – Peki, niye teşekkür ediyorsun canım? Şu işe bak! Ben Tanrı yardımcısınız olsun diyorum, o kalkmış teşekkür ediyor! Yoksa seni şeytana teslim ederim diye mi korktun? Ha?
    – Ne yalan söyleyeyim, korktum!..
    İhtiyar kaşlarını kaldırarak:
    – Oo!.. dedi. İnsanoğlunu niçin kötü yola sürükleyeyim? Onu kendi gittiğim yola gönderirim daha iyi. Dünya küçüktür, belki yine karşılaşırız. Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur… Hadi sağlıcakla kalın.
    Tüylü kalpağını çıkarıp selamladı. Biz de onu ve arkadaşların selamladık, Anapa yolunu öğrenip ayrıldık.
    Şakro nedense gülüp duruyordu.

    VI

    – Niye gülüyorsun? diye sordum.

    İhtiyar çoban heyecanlandırmıştı beni. Onun hayat felsefesini düşünüyordum. Serin, diriltici bir sabah yeli göğsüme çarpıyor; gitgide berraklaşan gökyüzüne bakarak az sonra parlak, güzel bir günün başlayacağını düşünüp seviniyordum…
    Şakro kurnazca göz kıptı bana. Sonra daha çok gülmeye başladı. Onun şen, sağlıklı kahkahası beni de güldürdü. Çoban ateşinin başında geçirdiğimiz birkaç saatten, yediğimiz lezzetli yiyeceklerden sonra dirilmiş,kendimize gelmiştik. Kemiklerimizde yine de hafif bir kırıklık vardı ama, yaşama sevinci bastırıyordu bunu.
    – Niye gülüyorsun? Yaşamak güzel şey değil mi? Üstelik karnın da tok, ha?
    Şakro başını iki yana salladı. Dirseğiyle böğrümü dürttü. Yüzünü buruşturdu. Yeniden bir kahkaha koyuverdi.
    Neden sonra kırık dökük Rusçasıyla:
    – Niye güldüğümü anlamıyor musun? dedi. Anlamıyorsun ha? Şimdi anlarsın! Eğer bizi o gümrükçü atamana götürecek olsalardı, ne yapacaktım biliyor musun? Bilmiyor musun? Seni gösterip, “beni boğmak istedi bu” diyecektim! Sonra da başlayacaktım ağlamaya! O zaman acıyıp hapse atmazlardı beni. Anlıyor musun?

    Önce şaka ediyor sandım. Ne gezer! Beni tasarısının gerçekliğine inandırmayı başardı. Öyle içten konuşuyordu ki, bu ilkel utanmazlık karşısında kızacak yerde derin bir acıma duydum. Sizi öldürmeyi tasarladığını büyük bir içtenlikle, tatlı tatlı gülümseyerek anlatan bir insan hakkında ne düşünürsünüz? Eğer o suç saymıyorsa bunu; hoş bir oyun, zekice bir şaka olarak görüyorsa, ne yaparsınız?
    Şakro’ya tasarısının ne kadar ahlaksızca olduğunu anlatmaya çalıştım. Ne dese iyi? Onu hiç düşünmüyormuşum; yabancı bir pasaportla dolaştığını unutuyormuşum; bu yüzden başının belaya gireceğini hesaba katmıyormuşum… v.b.
    Ansızın korkunç bir düşünce geçti aklımdan:
    – Dur hele, dedim. Yoksa seni o sırada boğmak istediğime inanıyor musun gerçekten?
    – Yoo!.. Beni suya ettiğinde öyle sanmıştım ya, sonra sen de girince yanıldığımı anladım.
    – Teşekkür! diye bağırdım. Hiç değilse bunun için teşekkür ederim sana!

    – Yok teşekkür etme! Ben sana teşekkür ederim! Orada, ateşin yanında, ikimiz de üşüyorduk… Gocuk senindi. Ama almadın onu. Kurutup bana verdin. İşte bunun için sana teşekkür ederim! Çok iyi bir adamsın sen. Anlıyorum bunu. Tiflis’e bir varalım, bak neler olacak. Seni babama götürüp “İşte adam dediğin böyle olur!” diyeceğim. “Besle onu. Beni de ahıra, eşeklerin yanına bağla!” Böyle diyeceğim işte. Birlikte yaşayacağız. Bahçıvan olacaksın. İstediğin kadar ye, iç!.. Ah, ah, ah!.. Hayatın öyle şenlenecek ki! Yan gelip yatacaksın!… İçtiğimiz su ayrı gitmeyecek!..

    Tiflis’te kavuşacağım güzel hayatı uzun uzun, ballandıra ballandıra anlatıyor; bense yeni bir ahlak uğruna dövüşmek için yollara düşen, fakat kendilerini anlamakta yeteneksiz yol arkadaşlarına raslayan insanların o büyük mutsuzluğunu düşünüyordum… Bu yalnız kişilerin hayatı çok çetindir! Onlar toprağın üzerinde, havadadırlar… İyi bir tohum gibi kimi zaman berketli bir toprağa düşseler de çoğu kez oradan oraya sürüklenirler…
    Gün ağarıyordu. Denizin enginlerini pembe bir aydınlık bürümüştü.
    Durduk. Şakro kıyının az ötesinde rüzgârın açtığı bir çukura uzandı, gocuğu başına çekerek az sonra uykuya daldı. Ben onun yanıbaşına oturup denize bakmaya koyuldum.

    Engin, uçsuz bucaksız hayatını yaşıyordu deniz. Sürüler halinde kıyıya koşan dalgalar kumsala çarparak parçalanıyor, kumsal tuzlu suyu emerken hafifçe cızırdıyordu. Beyaz yelelerini savurarak gelen ilk dalga sürüleri göğüslerini gürültüyle kıyıya çarpıyor, onun karşı koymasıyla geri çekiliyorlardı. Fakat arkadan gelen dalga sürüleri birincileri göğüslüyordu. Bir köpük ve serpinti yığını içinde sımsıkı kenetlenerek yeniden kıyıya doğru yuvarlanıyor, hayatlarının sınırlarını genişletmek istercesine hınçla dövüyorlardı karayı. Gün ışığıyla aydınlanan en uzaktaki dalgalar kan gibi kıpkırmızıydı. Her yandan dalgalar doğuyordu. Sanki bilinçli bir amaçla canlanan bu koca su kütlesi, tek damlasını yitirmeden geniş ve düzenli akınlarla amacına ulaşmaya çalışıyordu. Sessiz kıyıya hınçla atılan öncü dalgaların yiğitliği heyecanlandırıyordu insanı. Onların arkasından da gün ışığının renkleriyle bezenmiş, güçlü, mağrur ve güzel denizin ilerleyişini görmek hoş bir şeydi…

    Burnun hemen arkasında, bordasına kudurmuşçasına çarpan dalgaları yara yara, denizin coşkun bağrında görkemle salınarak büyük bir vapur ilerliyordu. Hani başka zaman olsa, güneşin pırıl pırıl aydınlattığı bu güzel ve güçlü makineye bakarak doğanın kör güçlerini tutsak eden insanoğlu adına gurur duyabilirdim… Fakat yanıbaşımda doğanın kör güçlerine taş çıkartan bir insanoğlu yatıyordu.

    VII

    Tersk bölgesinde ilerliyorduk. Şakro’nun üstü başı şaşılacak kadar paralanmış, kendisi de domuzuna hınzırlaşmıştı. Oysa açlık çekmiyorduk artık. Kazancımız yerindeydi.

    Elinden hiçbir iş gelmediği belliydi. Bir gün harman makinesiyle sap ayırmaya kalkışmış, öğleden sonra avuçları kan içinde çıkagelmişti. Bir başka gün ağaç kökü ayıklamaya giriştiğinde kazmayla boynunun derisini sıyırmıştı.

    Kan beynime sıçradı. Kumaşı elinden kaptığım gibi bir yana fırlattım, dörüp arkaya baktım. Çerkeslerin şakası yoktur. Kısa bir süre önce şu hikâyeyi dinlemiştik Kazaklardan: Köyde işçilik yapan bir serseri, ayrılırken bir demir kaşık götürmüş. Çerkesler yetişip yakalamışlar adamı. Üzerini arayıp kaşığı bulmuşlar. Karnını hançerle deşip kaşığı yaraya yerleştirmişler. Sonra da yaralıyı öylece bırakıp gönül rahatlığıyla ayrılmışlar oradan. Kazaklar adamı can çekişirken bulmuşlar. Olayı anlatmış ve daha köye varmadan yolda ölmüş. Çerkesler konusunda sıkı sıkı uyarılmıştık. Bu ve buna benzer pek çok hikâyeye inanmamak için bir sebep yoktu.
    Şakro’ya bunları hatırlattım. Karşımda durmuş beni dinliyordu. Ansızın dişlerini sıktı, gözlerini kırpıştırdı, hiç ses etmeden bir kedi gibi üzerime atıldı. Birkaç dakika adam akıllı dalaştık. Sonunda, öfkeyle:
    – Yeter!.. diye bağırdı.
    Adamakıllı yorulmuştuk. Karşı karşıya oturup uzun süre sustuk… Şakro çalınmış kumaşı fırlattığım yere acıklı bir yüzle bakarak:

    – Niçin dövüştük sanki? dedi. Cık, cık, cık!.. Ne saçma şey. Senin malını çalmadım ya. Ne oldu, acıdın mı bana? Asıl ben sana acıdım da onun için çaldım… Sen çalışıyorsun… Benim elimden iş gelmiyor… Başka ne yapabilirim? Sana yardım etmek istedim…
    Ona hırsızlığın kötü bir şey olduğunu anlatmaya çalıştım.
    – Lütfen sus! diye sözümü kesti. Kütük gibi kafan var… (Sonra horgörüyle sürdürdü sözlerini.) Ölmek mi istersin, hırsızlık yapmak mı? Ha? Haydi oradan! Bu hayat mıdır? Sus!
    Yine sinirlenmesinden korkarak sustum. Bu Şakro’nun ikinci hırsızlığıydı. Bir keresinde Karadeniz kıyısındayken Rum balıkçılardan bir cep saati aşırmıştı. O zaman da az kalsın dövüşüyorduk.
    Bir süre dinlenip yatıştıktan sonra, Şakro:
    – Haydi, gitmiyor muyuz? dedi.
    Yine yola düştük. Yüzü gitgide asılıyor; arada bir tuhaf, kaçamak bakışlar fırlatıyordu bana. Daryal boğazını geçip Gudavur’a inmeye başladığımızda:

    – İki gün sonra Tiflis’teyiz, dedi. Cık, cık, cık! (Dilini şapırdattı, yüzü gün gibi ışıdı.) Eve giderim. “Neredeydin?” derler. “Gezideydim!” Sonra doğru hamama! Of be! Tıka basa doyururum karnımı! Anama, “karnım çok aç” derim. Babama, “bağışla beni” derim. “Çok acı çektim, hayatı öğrendim! Serseriler çok iyi insanlarmış! Gün gelir de onlardan birine raslarsam çıkarıp bir ruble vereceğim. Meyhaneye götürüp iç bakalım arkadaş diyeceğim, bir zamanlar ben de serseriydim! Sonra seni anlatırım babama… İşte bana ağabeylik eden insan… Beni eğitti. Dövdü beni, köpek!.. Besledi… Şimdi buna karşılık sen de onu besle. Bir yıl besle! Tam bir yıl, anladın mı?” Maksim, işitiyor musun?

    Bir çocuk saflığıyla söylenen bu sözler hoşuma gidiyordu. Ayrıca, kış gelmek üzereydi, benimse Tiflis’te tanıdığım kimse yoktu. Gudavur’da ilk kara raslamıştık. Şakro’nun sözleri bu bakımdan da ilgilendiriyordu beni. Ne de olsa bir şeyler bekliyordum ondan.
    Hiç durmadan ilerliyorduk. İşte, eski İberya’nın başkenti Meşhet’teyiz. Yarın Tiflis’e varıyoruz.

    Kafkasya’nın iki dağ arasına sıkışmış başkentini daha beş verst öteden gördüm. Şakro sakindi. Alık gözlerle ilerlere bakıyor, sağa sola salyalarını tükürüyor, ikide bir yüzünü ekşiterek karnını oğuşturuyordu. Yolda bulduğu çiğ bir havucu mideye indirmişti çünkü.
    – Benim gibi soylu bir Gürcü, memleketine güpegündüz bu paçavralar içinde girer mi sanıyorsun? Yooook!
    Akşamı bekleyeceğiz. Dur bakalım!

    Boş bir yapının duvarı dibine çöktük, son sigaralarımızı sardık ve soğuktan titreye titreye içmeye başladık. Gürcistan askeri yolu üzerinde keskin bir rüzgâr esiyordu. Şakro dişlerinin arasından hüzünlü bir türkü mırıldanıyordu… Ben sıcak bir odanın ve yerleşik bir düzenin, göçebe hayatına olan üstünlüklerini düşünüyordum.
    Yol arkadaşım kalktı, kararlı bir yüzle:
    – Haydi, dedi.
    Hava kararıyordu. Kentin ışıkları tek tek yanmaya başlamıştı. Güzel bir görünümdü bu. Vadiyi saran karanlığın içinde ışıklar yavaşça, birbiri arkasına sıçrayıp çıkıyordu.
    – Dur! Şu başlığı bana ver de yüzümü gizleyeyim… Bakarsın bir tanıyan olur…

    Çıkarıp verdim. Olginskoy Sokağı boyunca ilerliyoruz. Şakro kararlı bir tavırla ıslık çalıyor.
    – Maksim! Şu tramvay durağını görüyor musun, Veriyski Köprüsü’nü? Orada otur, bekle beni! Ama bekle ha!
    Ben şurda bir eve uğrayıp arkadaştan bizimkileri, babamı, annemi sorayım…
    – Çok mu kalacaksın?
    – Hemen geliyorum! Bir dakika sonra!..
    Bir anda karanlık, dar bir sokağa daldı, gözden kayboldu. Bir daha görünmemek üzere…
    Hayatımın hemen hemen dört aylık bir süresinde bana yol arkadaşlığı eden bu adama bir daha hiç raslamadım. Fakat iyi duygularla, şen bir gülümsemeyle sık sık anarım onu.
    O bana, akıllı insanların yazdığı koca koca kitaplarda bulunamayacak pek çok şey öğretti. Hayat, insanların bilgeliğinden daha derin ve anlamlıdır çünkü.
    1894
  • “Bu kitabı kendilerine okuttuğum birtakım dostlarım -her ne ka­dar bu denli önem vermemin bir hata olmadığı kuşku götürmezse de- doğa bilimlerine değin konularla çok uğraştığım kanısına vardılar; ama, diyorlar, bu konular okurları yoracak ve yıldıracak. Ne iyi! İşte benim de istediğim bu: Ben eğlendirmek için yazmıyorum, bu kitapta eğlence, sanat, espri, yani çok gerçek bir düşüncenin en yalın bir anlatı­mından başka bir şeyler arayacak olanları daha ilk satırlarda hayal kı­rıklığına uğratmak istiyorum.
    En üstün olgunluk ölçüsünün kendini doğaya bırakmak ve içgüdü­lerini alabildiğine kapıp koyuvermek olduğuna hiç de inanmıyorum; inancım şudur ki, kısmak ve yumuşatmaya çalışmaktan önce onları iyi­ce anlamak önemlidir; çünkü sıkıntısını çektiğimiz uyumsuzlukların çoğu ancak yüzeyde kalır ve yalnız yorumlama yanlışlarından doğarlar.”

    “Düşünüyorum da, ben bunla­rı söylüyorum diye böyle olacak değil ya! Bu zaten böyle. Ben bunun böyle olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Madem ki böyle olduğu hiç de kabul edilmek istenmiyor, bunun böyle olmasının gerçekten bu denli kötü olup olmadığını araştırıyorum, araştırmaya çalışıyorum.”

    Andre Gide, işte tam da bu sözlerini kitabın önsözüne yazarak başlamış anlatmaya. Bunları eklemeden geçmek istemedim çünkü bu hassas konuda yazarın asıl düşüncesinin ne olduğu bizim için çok önemli. Eşcinselliği olağan bir durum görerek mi yazmış yoksa buna karşı mı çıkmış önce onu anlamalıyız.

    Açıkcası başlarda ben anlamadım. Komik olabilir bu kısım çünkü ben de yazarken güldüm..

    Konumuz, eşcinsellik bir tercih midir?

    Bence yazar hakkında bu konuyu savunuyor ya da savunmuyor diyemeyiz. Yazar sadece anlamaya çalışıyor. Konunun derinliklerine ve geçmişe inerek bizlere olabildiğince mantıklı açıklamalar yapıyor. Ayrıca kitap diyaloglar halinde ilerliyor ve yazar hem eşcinsel bireyi hem de ona tamamen zıt düşüncelere sahip homofobik bir bireyi canlandırıyor ki, bu çok çok zor olmalı.. Sürekli kendini çürütüp duruyor.

    Kişilerden biri eşcinselliğe tamamen karşı çıkan ARKADAŞI, diğeri ise savunan, hatta savunmak bile demek istemiyorum amacı sadece bunun olabilecek bir durum olduğunu anlatan, eşcinsel bir doktor. (CORYDON) Neden savunmak demedim onu da açıklayayım. Kendileri karşı tarafın bu kadar öfkeli ve duruma hakim olmamasını olabildiğince anlayışla karşılıyor. Ona bu düşüncelerin olağanlığı anlatmak için de kendi cümleleriyle bir savunma yapmıyor. Bilimden yararlanıyor, tarihten yararlanıyor, edebiyattan yararlanıyor ve sürekli geçmişten gelen kişilerin ağzıyla konuşuyor. Bu durumun sadece onda olmadığını, etrafta birçok kişinin içinde bulunduğunu ve fark etmediklerini dolaylı yoldan aktarmaya çalışıyor. Doğrudan demiyorum çünkü kendi düşüncelerini araya katmaktan ziyade sürekli sorular sorarak karşı tarafın kafasını kurcalamaya çalışıyor.

    “Papaz Galiani’nin bir cümlesiydi bu; Madame d’Epinay’e yazmış, "Önemli olan," diyor, "Önemli olan iyileşmek değil, dertleriyle bağdaşarak yaşamaktır.” (Sayfa 18)

    Önemli olan iyileşmek değil.
    Kendi cinsine duyduğu hislerden dolayı intihar etmiş bir çocuk anlatılıyor başlarda. Doktor, arkadaşına durumun farkında olmadığı eğer olsaydı onu iyileştirebileceği söylüyor. Arkadaşı ise doktoru papazın sözüyle vuruyor ve “Bu durum iyileşebilecek bir şey yani öyle mi?” diyor.
    Doktor (Corydon) ise iyileştirmeyi, çocuğa onun “hasta olmadığını” anlatarak yapardım diyor.

    Arkadaşı;
    -Oldu olacak, içgüdüsündeki bu bozukluğun doğal olduğunu da söyleseydiniz bari.
    Doktor(Corydon);
    -İçgüdüsündeki bozukluğun doğal olmaktan başka bir şey olma­dığına onu innandırarak yapardım diyor.

    Daha sonra Doktor(Corydon) ikinci konuşmasında doğabilimi üzerinden cevaplar veriyor..
    (Bu arada doktor bir kitap yazıyor ve bu konular doktorun yazdığı kitabın içeriği üzerinden ilerliyor.)

    Burada durum biraz daha ciddileşiyor ve doktor konuşmaya tekrar bir düşünürün sözüyle başlıyor.

    “Pascal’ın sözünü bir daha söyleyiniz bakalım: “Tüm eğilimler doğanın içindedirler...”
    - “Doğanın o kadar da tekdüze olmadığı kuşku götürmez. De­mek ki, doğayı tekdüze kılan alışkanlıktır, çünkü alışkanlık doğayı zor­lar; kimi zaman da doğa alışkanlığın üstesinden gelir ve insanoğlunu, iyi ya da kötü herhangi bir alışkanlığına bakmayarak...””

    Arkadaş;
    -Karşı cinse dönüklüğün salt alışkanlıktan doğduğunu mu savunuyorsunuz?
    Doktor;
    -Yok canım! Demek istediğim; bizim ancak karşı cinse dönüklü­ğü doğal saymamız alışkanlıkla varılan bir yargıdır.”

    Burada ise anlamamız gereken durumun doğal mı yoksa alışkanlıktan öte mi olduğudur. Doktor genelde alışkanlığımıza ters olduğunu söyleyerek kabullendirmeye ve aslında alışkanlıklardan ötürü doğal ya da doğal olmayan gibi gözüktüğünü anlatır. Daha sonra ise şu sözleriyle durumu tamamlıyorum;

    Doktor;
    -“La Rochefoucault’nun şu derin sözünü hatırlayınız: “EĞER AŞKTAN SÖZ EDİLDİĞİNİ DUYMASA, HİÇBİR ZAMAN SEVEMEYECEK İNSANLAR VARDIR.” Düşününüz ki, yaşadığımız toplumda, törelerimizde, her şey öbür cinse karşı bir cinsel istek duymaya zorlar bizi, her şey karşı cinse dönmeyi öğretir, her şey ona yöneltir kişiyi, her şey bu duyguyu körükler, tiyatrolar, kitaplar, gazeteler, büyüklerden alınan örnekler, salon­lardaki gösteriler, sokaklardakiler. Dumas Fils "La Question d’Argent’ın önsözünde ne güzel söylüyor: "Bütün bunlara karşın âşık olunmazsa, o zaman yetişmede bir bozukluk var demektir." Bak hele! Bir genç sonunda çevresindeki bu ağız birliğine kendini kaptırırsa, bu yolu seçmesinde öğütlerin etkisi olduğunu, arzularının baskılarla istenen yö­ne çevrildiğini nasıl kabul etmezsiniz! Ama olur da bunca öğüte, çağrı­ya, isteklendirmeye bakmayıp kendi cinsine dönüklük eğilimi gösterir­se hemen şu kitabı, bu etkiyi suçluyorsunuz; (ve bütün bir ülke, bir top­lum içinde böyle düşünüyorsunuz); “Bu sonradan edinilmiş bir eğilim­dir” deyip duruyorsunuz; evet, bu ona öğretilmiştir, burası kesin; böyle bir şeyi yalnız başına bulabileceğini kabul etmiyorsunuz.

    Daha sonra konu içgüdülere geldiğinde arkadaşı içgüdü adı altında sığınmanın doğru olmadığını o zaman katillerin, hırsızların da bu konularda içgüdü diyerek doğal karşılaşabileneceğini söylüyor. Arkadaş bir söz ile cevap veriyor ve;

    “Bohn, kısa bir süre önce çıkan küçük bir kitabında büyük bir olgunlukla şöyle diyor: "Asıl tehlikeli olan şey, içgüdü sözcüğünün kullanılması değil, bu sözcüğün hangi anlama geldiğini bilmemek ve bundan bir açıklamaymış gibi ya­rarlanmaktır.” diyor ve doktorun içgüdü şeklinde kendini açıklamasının önünü kesiyor.

    Şimdi buralarda tam doğabilimine giriyor ve çok güzel bilgiler aktarıyorlar. Ama hepsini yazmam mümkün değil ve haklarında sadece bu kitabı okuyarak bilgi sahibi olduğum çok konu var. Benim aktarmamdan öte kitabı okuyan kişinin daha doğru anlayabileceği konular. Ama bana can alıcı gelen noktalardan bir tanesini paylaşacağım.

    Arkadaşı, dişi köpeği olduğunu ve bir gece erkek köpeklerin gece boyunca dışarıda uluyarak geçirdiklerini söylüyor.

    Corydon(Doktor) ise ona kızgınlık dönemi haricinde erkek köpeklerin dişi köpeğinizin yanına yaklaşmayacağınızı biliyorsunuz diyor. Erkek için çiftleşmenin zamanı olmadığını fakat dişi köpeklerin kızgınlık süreleri olduğunu belirtiyor. Erkeğin kızgınlık döneminde isteğinin uyanmasının sebebi olarak dişi köpeklerin çıkardığı kokunun neden olduğunu söylüyor.

    “Hayvanın duyguları için bu koku öyle güçlü, öyle heyecanlandırıcı ki, (eğer böyle söyle­mem doğru olursa) cinselliğin ona ayırdığı rolün dışına çıkıyor ve şeh­vet uyandıran bir ilaç gibi yalnız erkeği değil, öbür dişileri de kızışmış durumdaki dişiye beceriksizce yaklaşmayı deneyecek kadar coşturu­yor. Köylüler öbür inekleri tedirgin eden kızışmış ineği sürüden ayırırlar... Sözün kısası şunu demek istiyorum: Dişiden belirli sürelerde çı­kan koku, erkekte cinsel istek uyandırır demek, bu istek yalnız o süre­de uyanır demek değildir.(Kimi hayvanların kendi cinslerinden erkeklerden hoşlandıklar da görülür.)
    Gerçekten, kendisine kısa bir süre önce çiftleşmesinden sinen ko­kuyla dişiyi hatırlatmasından ötürü erkeğin başka erkekleri uyardığı, sa­nırım ki doğru olarak, savunulmuştur.
    - Samson, “Ne gariptir ki,”diyor, “Dişide pek çabuk (döllenme­den hemen sonra) uçup giden bu koku bir kere başkasına sindikten sonra kolay çıkmıyor...” “

    Arkadaşı;
    -Evet, az önce size diyordum ki: Ancak yeni çiftleşmiş olan bir erkek, dişinin kokusunu daha üstünde taşıdığından, saldırışları haklı gösterebilir...

    Corydon;
    -“Paris bulvarlarından birinde iki köpek bildiğiniz gibi gülünç bir şekilde birleşmişlerdi; arzulan yerine gelmiş olduğundan, her ikisi de kurtulmaya uğraşıyorlardı; bu ayrılma çabaları kimilerince utanç du­yulacak bir durum olarak karşılanıyor, kimileri de çok eğleniyordu; yaklaştım. Kesinlikle kokuyu alıp yanaşmış olan üç erkek köpek, çevrelerinde dönüp duruyordu. Bunlardan daha gözüpek ya da daha coşkun olan biri, artık dayanamayarak, üstlerine atlamayı denedi. Birbirlerin­den ayrılamayan bu çiftler birinin üstüne çıkabilmek için bir süre olma­dık cambazlıklar yaptığını gördüm... Dediğim gibi, şu ya da bu neden­le bu sahneyi seyretmekte olanların sayısı az değildi; ama bahse gire­rim ki, şunu farkeden yalnız ben oldum: Erkek köpeğin üstüne çıkmak istediği öbür erkekti, evet yalnız öbür erkek; dişiye aldırmıyordu bile; boyuna uğraşıp duruyordu ve kurtulamamış olmasında ötürü, öbürü de kendini iyi savunamadığından az kalsın amacına ulaşacaktı... Derken bir polis çıkageldi ve bir tekmeyle oyuncuları ve arkasından izleyicileri dağıttı.”


    İçgüdü üzerine hayvanlar ve bitkilerle ilgili tonla deney, bilimsel araştırma üzerine konuştuktan sonra içgüdü konusunda en son bunları söylüyorlar;

    1. Çiftleşme ne kadar güçse, içgüdü o kadar kesindir.
    2. İçgüdü ne kadar kesinse, erkek sayısı o kadar azdır.
    3. Demek ki: Çiftleşme güçleştikçe erkek sayısı azalır (dişinin se­vişmeye kurban ettiği erkeklerde); kuşku yok ki, şehveti tatmak için başka bir yol bulunursa bu tehlikeli çiftleşmeye yanaşılmaz bir ve böylece o tür sönüp gider. Yine kuşkusuz ki, arzularını yerine getirmeleri için doğa onlara başka hiçbir yol da göstermez.



    Üçüncü konuşmada ise insanlar üzerinden gidiyorlar.

    Darwin, Spinoza, Yunan ahlakından, heykelciliğinden, savaşlarından, Goethe ve hatta şu sözü paylaşayım burada;

    Goethe; “Arı estetik kuralına göre erkek bedeni kadın bedeniyle karşılaştırıldığı zaman daha güzel, çok daha estetik ve daha yetkindir. Böyle bir duygu bir kez uyanmaya görsün, kolayca hayvanlığa kaçar. Cinsel sapıklık, insanlık kadar eskidir, demek ki, doğal bir şey olduğu ve doğaya dayandığı söylenebilir ama yine de doğanın yararına çalışmaz. İnsan doğadan kazandığı, ondan çekip aldığı şeyi artık elinden kaçırmaz, ne fi­yata olursa olsun geri vermez onu.”


    Montesquieu şöyle anlatıyor:
    "Roma’da sahneye kadınlar değil, iğdiş edilmiş kadın kılığında er­kekler çıkar. Bunun ahlak üstündeki etkileri çok kötüdür: Çünkü (bildi­ğime göre), Romalılarda hiçbir şey bundan daha fazla fizyolojik aşk uyandıramaz." Daha ilerde şunu diyor: "Ben Roma’dayken Capranica Tiyatrosu’nda iğdiş edilmiş iki çocuk vardı; Mariotti ve Chiostra, sah­neye kadın kılığında çıkarlardı, hayatımda gördüğüm en güzel yaratık­lardı bunlar ve bu konuda en sağlam ahlaklı kimselerde bile Gomore zevkleri uyandırabilirlerdi.
    Genç bir İngiliz, bunlardan birinin kadın olduğunu sanarak, deli gibi aşık oldu ve bu tutkunluğu bir aydan çok sürdü. Eskiden Floransa’da granddük Come III, aşırı tutkusundan ötürü böyle bir düzen kurmuştu. Bir kere düşününüz, bu konuda yeni Atina demek olan Floran­sa’da bunun etkileri ne olur artık!" yine bu konuda Horatius’un şu sözünü tekrarlıyor: "Doğal olanı kovdunuz mu, dörtnala geri döner"

    Arkadaşı ise bu sözlerden sonra Corydon’a sizin için doğal olan kendi cinsimize duyacağımız duygu mudur, insanlığın normali böyle mi olmadı diye sorular soruyor. Ve konu dördüncü konuşmaya geçiyor...(Cevap?)

    Burada mitolojiye giriyorlar ve Yunan üzerinden ahlaktan bahsediyorlar. Daha sonra bu tarz eğilimleri olan kişilerin(erkekler için) kadın düşmanı olup, olmayacağı tartışılıyor. Kitap böyle tartışmalar halinde bitiyor... Yazar bir sonuca çıkmak istememiş ya da bizlere bir düşünce zorlamak istememiş. Sadece anlatmış ve konuşmuş. Gerisi de sizlere kalmış nasıl isterseniz, size ne doğru gelirse öyle anlayın demiş..

    Ayrıca çoğu yerde diyaloglar çok fazla karışıyor. Bilimselliğinden asla rahatsız olmadım, terimleri araştırdım, okudum fakat ama şu diyalog olayı daha düzgün olabilirdi diye düşünüyorum. Eminim o zaman okumak çok daha kolay olacaktı. Erkekler üzerinden gitmiş fakat ben kadınların da geçmesini dilemedim değil.

    Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim Corydon’u Sapık Sevgi diye çevirmek ise efsane olmuş gerçekten. Zaten bir ara kitapta müslümanların da asla böyle bir düşünceyi olumlu karşılamayacağını ve bunun ülkesine batıdan geldiği savunur yazmıştı yazar. Hah şu meşhur söz aklıma geldi yahu. “Gevurrr ahlaksızlıklarıı, batı adetlerii!!”
    Bilmezler ki kendi tarihimizde de eşcinsel bireylerin olduğunu...
    Eşcinsellik bir hastalık değildir bunda artık bir anlaşalım, lütfen.