• Fizikötesini yadsıyarak, absürditeye ulaşır Camus. Aslında absürdite, akıl uygarlığından aklın tam sınırına varıp, susuşun itirafından başka bir şey değildir. Düşüş, Veba, Yabancı, aklın öteki yüzünün negatifini simgeler. Çağın ve insanlığın üzerine çöken bir kabusu anlatmakta, bir bitişin panoramasını çizmekte Camus romanlarında. Bu, bitişin, sona erişin aklı donduran kabusu, vebasıdır. Veba, Batı Uygarlığının ömür bitişindeki tarihsel ve toplu ölüm simgesidir.
    Kafka'da da, daha sembolik olarak aynı soruşturma, aynı Dava, veya Duruşma, aynı Hüküm görülmektedir. Metafiziğin ulaşılmazlığı, Tanrı'nın varlığıyla birlikte erişilmezliği.( Şato )
    Faulkner'de de, o bilinç- akışı ve psikanaliz ustasında da görülen, insanın sosyolojik, tarihi şartlarının bireyin psikolojisindeki trajik yansımalarıdır. Başka bir biçimde, çağdaş insancıl duyarlık eklentisiyle antikiteye öykünüş, fışkırıyor bu roman çilesinin içinden. Dostoyevski, yankılanıyor yer yer, değişik bir iklimde. Ağustos Işığı'nda, Budala ağlıyor. Faulkner, insan psiklojisinin psikanalitik çizgi ve sınırlarından, çıkmadan traji-lirik bir anlatımla kaderin yarı-tenporel aynasında yansımasını vermeğe çırpınıyor. Ses ve Öfke'den Ayı'ya kadar arayışlar, sosyal şart, psikolojik direniş, doğa ve tarihe tutuluşlar. Bütün bunlar şüphesiz salt bir metafiziğin kurulmasına yeterli olamamıştır.
  • İnsanları haksızlık yapmaktan alıkoyması kereken doğa değil de ceza olsaydı, cezalandırma korkusu ortadan kaldırıldığında hangi kaygı günahkarları rahatsız ederdi?
  • Son basamak bu görünüşlerin dışında ama onu asla aşmayacağım. Doğa'm beni bu kuşkulu durumda kararsızlığa, sürüncemede kalmaya zorluyor.
  • Akakiy Akakiyeviç toprağa verildi ve
    Petersburg onsuz kaldı; sanki bu kentte böyle biri hiç var
    olmamıştı. Davasına kimsenin sahip çıkmadığı, kimsenin
    yakınlık göstermediği, bir iğnenin ucuna yerleştirdiği sıradan
    bir sineği bile alıp mikroskop altında incelemeyi ihmal
    etmeyen doğa bilimleri uzmanlarının dahi dikkatini çekmeyen
    bir yaratık, ömrünün son günlerinde de olsa palto biçimine
    bürünmüş ışıl ışıl bir misafir tarafından ziyaret edilmiş,
    yoksulluk içinde geçen kasvetli yaşamı bir an için bile olsa
    renklenmiş, sonra da çarların ve dünyadaki diğer tüm
    hükümdarların üzerine çöken felaket onun da karşısında
    belirmiş, yıllarca dairedeki arkadaşlarının acımasız alaylarına
    sabırla katlanan Akakiy Akakiyeviç bir hiç uğruna bu
    dünyadan sessizce göçüp gitmişti.
  • 502 syf.
    ·Beğendi·9/10
    1. swann'ların tarafı
    2. çiçek açmış genç kızların gölgesinde
    3. guermantes tarafı
    4. sodom ve gomorra
    5. mahpus
    6. albertine kayıp
    7. yakalanan zaman

    Serinin 2.kitabindan merhaba kıymetli okurlar ..Proust kalemi sihirli yazarlardan. okurken dalıp gidiyorsunuz sanki oradayimisiz gibi ;özellikle ilk okuduğum kitaplarda olan sancılı süslü betimlemelerin aksine naif, hayali yaşatan, çocukluğunuza kadar götüren bu maceraya herkesin açılmasını istiyorum. küçük yaşlarda yakalandığı astım hastası olması sebebiyle çocukluğunu yaşayamamış ve dış dünyaya açılmadan, gözlem yeteneğiyle insanları keşfe çıkmış proust. Onun için her ayrıntı, her karakter, her olay ve durum yazıya dökülmeye değer olmuş ve şimdi bizler onu ve gözlemlerinden yansıttıklarını bir solukta bu sayede okuyabiliyoruz.kendi hayatından izler taşıdığı biliniyor zaten kitabın. Ne kadar kısmı kurgu olduğu beni çok bağlamıyor şu anda. En derindeki lafların hepsinin kendisiyle de bir şekilde alakası olduğuna inanıyorum.

    Mesela bir yerde Gilberte'in fiziksel özelliğini anlatırken ordaki huznu ben okurken yine derinden üzüldüm düşündüm baya empati kurmakta zorlandım ;

    ” O anlarda neredeyse çirkin denebilecek yüzü, iyice çekilmiş denizin sabit ve sınırlı bir ufka kıstırılmış , hiç değişmeyen yansımalarla insanı bıktırdığı o sıkıcı sahillere benzerdi.”

    Şu benzetmenin güzelliğine bakın kullandığı kiyasladigi esya doga bile insan hayatında yine bu duygulara seslenir cinsten orantılı.
    Bu kitapta daha çok gençlik zamanları yaşadıkları hakim. Aşkı öyle güzel anlatıyor ki hepimizin delikanlılık cağında hissettimiz duygulara yine parmak basıyor bence bu konuda kitap üzerinde özel bir araştırma tez bile gerekiyor.bildigim en güzel ask tanımını gördüğüm söylenebilir özellikle çiçek ,böcek,acı pis kaka yönlerinden ziyade : askın aslında fazladan bir kisi daha, bu dünyada aynı ismi taşıyan kisiden ayrı, özelliklerinin çoğunu bizden almış eksik yönlerimizin tamamlandığı bir kisi yaratmak anlamına geldigini anlatıyor..

    "şüphesiz aşk denilen olgunun bütünüyle öznel yapısını ve aşkın fazladan bir kişi, bu dünyada aynı ismi taşıyan kişiden ayrı, özelliklerinin çoğunu bizden almış bir kişi yaratmak anlamına geldiğini çok az insan kavramıştır."

    Aşkın yapısı ve bireyin üzerindeki etkilerini inceleyen bir çok çıkarım romanın içine yedirilmiş.içlerinden bir tanesi;

    "bir kadına aşık olduğumuzda aslında yaptığımız şey,bir ruh halimizi ona yansıtmaktır;dolayısıyla önemli olan kadının değeri değil,ruh halinin derinliğidir..."
    Albertine’in bir söylemi üzerine bakın bir anda nerelere götürüyor yazar bizi!

    ” Bu sözler beni Gilberte’i sevdiğim zamanların öncesine, aşkın bana sadece dışsal değil, aynı zamanda gerçekleşebilir bir varlık gibi göründüğü zamana götürdü.”

    "Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran , başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını farketmeyişimizdir.”

    "Hayatımızı bir insana göre kurarız, artık onu hayatımıza kabul edebileceğimiz an geldiğinde, o insan gelmez, sonra bizim için ölür ve biz de sadece onun için hazırlanmış olan şeyin içine hapsolup yaşarız."

    "Bir odaya eşyaları dikkatimiz yerleştirir, alışkanlığımızsa onları kaldırıp bize yer açar"

    "Çagimizin hastaliği,her alanda, nesneleri,mutlaka bulunduklari çerçeve içerisinde,göstermek,ve bu şekilde özünü,onlarin gerçeklikten yalitilmis olan zihinsel edimi yok etmektir..."

    "Zaten aşkta hiçbirzaman huzur olamaz;çünku elde edilen sey daima daha fazlasini istemek için bit hareket noktasidir"

    Altini Çizdiğim çok fazla alıntı oldu.Özellikle proustun tecrübelerini kurgu tarafını dahi Aşk,arzu,arkadaşlık,etrafında okumak yerinde ve anlaşılır şekilde.

    Ilk kitap swannlara göre birazcık daha ağır kayıp zamanda yol aldıkça level bu konuda bir tık artıyor ama okutuyor ve yine hayran biriktiriyor:)

    Proust tüm ayrıntıları tıpkı tablo gibi önümüze seriyor. Swann'ın evini, eşinin giyim tarzını, Gilbert'in ilk genç kızlık değişimlerini... Sonraki aşamada Balbec sahillerini, Albertine ve diğer arkadaşlarını gözünüzde canlandırıyor, ete kemiğe büründürüyorsunuz. Proust'un edebiyata dile bu denli hakim oluşuna hayran olmamak elde değil..Prousta ondan 1919'da goncourt ödülü verilmiş bu eserden ötürü.

    Anne Odette Swann,Baba Charles Swann ve kızları Gilberte Swann/ Andrée,Albertine,Rosemonde,Giséle sizleri unutmak istemiyorum her biriniz dostum oldunuz bu eserde..

    Şu güzel alıntıyı bırakmak istiyorum tekrar benim sözlerim ovgulerim yetersiz;

    "Bununla birlikte, uzaklaşmak etkili de olabilir. o sırada değerimizi bilmeyen gönülde, sonunda bizi görme arzusu, hevesi uyanabilir. yalnız, bunun için zaman gerekir. oysa zamana ilişkin taleplerimiz, en az kalbin değişmek için koştuğu şartlar kadar ölçüsüzdür. bir kere, zaman en zor verebileceğimiz bir şeydir; çünkü ıstırabımız acımasızdır ve bitsin diye acele ederiz. ayrıca, öteki kalbin değişmesi için gereken zamanı, bizim kalbimiz de kullanacak ve o da değişecektir; öyle ki, hedefimiz artık ulaşılabilir bir hale geldiğinde, bizim için bir hedef olmaktan çıkacaktır. zaten bu hedefin ulaşılabilir hale geleceği, her mutluluğun, artık bizim için mutluluk olmaktan çıktıktan sonra, mutlaka elde edileceği düşüncesinin, doğru bir yanı vardır, ama tamamen doğru da değildir. bu düşünce, artık ilgimiz kaybolduğu, ilgisizleştiğimiz zaman bizim için geçerlilik kazanır. öte yandan, bu ilgisizliğin kendisi, eski talepkarlığımızı ortadan kaldırdığı için, geriye bakıp da bu mutluluğun, eskiden olsa bizi büyüleyeceğini düşünmemize yol açar; oysa belki o eski dönemde, bize çok noksan gelecek olan bir mutluluktur bu. insan pek ilgilenmediği bir konuda ne fazla titizdir, ne de iyi hüküm verebilir. artık sevmediğimiz bir insanın bizim ilgisizliğimiz karşısında iyice aşırı görünen sevecenliği, belki de aşkımız karşısında hiç de yeterli olmayacaktı. o tatlı sözleri, görüşme teklifini, eskiden olsa bizde yaratacağı zevk bağlamında düşünürüz; hemen ardından gelmesini isteyeceğimiz ve belki o açgözlülükle gerçekleşmesini engelleyeceğimiz bütün diğer zevkleri düşünmeyiz. yani gecikmiş olan, artık tadına varamayacağımız bir zamanda, sevgimiz bitmişken gelen mutluluk, bir zamanlar eksikliği yüzünden onca azap çektiğimiz mutlulukla, tıpatıp aynı olmayabilir. buna karar verebilecek olan bir tek kişi vardır, o da, o eski zamandaki benliğimizdir; halbuki bu benlik artık yoktur; şüphesiz geri gelecek olsa, mutluluk da, aynı mutluluk olsun olmasın, kaybolup giderdi..."

    "insan mutsuz olduğu andan itibaren ahlakçı olur. ''

    '' ayrılık gerçekleştiğinde, alışkanlığın ağrı kesici etkilerinden kalbimiz de yararlanacaktır, ama o zamana kadar ıstırap çekecektir. 

    "bir insanı tanımak tam olarak tanımak mümkün olsaydı, ancak başlangıçtaki optik yanılgılar (çeşitli denemeler sonucunda) anlaşıldıktan sonra o noktaya gelinebilirdi. ama mümkün değildir; çünkü bizim o insanı görüşümüz düzelirken, kıpırtısız bir hedef olmayan o insanın kendisi de bir yandan değişir; biz onu yakaladığımızı zannederken yer değiştirir ve nihayet onu daha net gördüğümüzü düşündüğümüzde, aslında netleştirmeyi başardığımız şey, onun eskiden yakaladığımız, artık onu temsil etmeyen görüntüleridir."

    '' hayatımızı bir insana göre kurarız; artık onu hayatımıza kabul edebileceğimiz an geldiğinde, o insan gelmez, sonra bizim için ölür ve biz de sadece onun için hazırlanmış olan şeyin içine hapsolup yaşarız. ''

    '' zaten hayatta ve hayatın çelişen durumlarındaki bütün aşka ilişkin olaylarda, en iyisi anlamaya çalışmamaktır; çünkü nasılsa acımasız ve beklenmedik olduklarından, mantık kurallarından çok sihirli kurallara göre belirlenir gibidirler. ''

    "mutluluk, aşkta anormal bir durumdur; görünürde çok basit, her an ortaya çıkabilecek bir aksaklığa bu aksaklığın kendi başına içermediği bir ağırlık yükleyiverir."

    "özlem de arzu gibi kendini çözümlemeye değil, tatmin etmeye çalışır; insan sevmeye başladığı zaman vaktini aşkının ne olduğunu öğrenmeye değil, ertesi günkü randevu imkanlarını hazırlamaya harcar. vazgeçtiğinde de kederini tanımaya değil, bu kederin sebebi olan kişiye kederinin en şefkatli ifadesini sunmaya çalışır. söyleme ihtiyacını duyduğu ve karşısındakinin anlamayacağı şeyleri söyler; sadece kendisi için konuşur."

    "bir insanla aramızdaki bağlar, o insan bizimle aynı görüş açısını benimsediği zaman kutsallaşmış olur."

    "başkalarının ne düşündüğünden bana ne? duygulara ilişkin konularda başkalarıyla ilgilenmek bence çok abes. insan kendisi için hisseder."

    **Burdaki zaman tanımına dikkat dostlar;

    "dünyanın döndüğünü teorik olarak biliriz, ama aslında fark etmeyiz; üzerine bastığımız toprak hareketsiz gibidir, biz de rahat rahat yaşayıp gideriz. hayatta zaman için de aynı şey geçerlidir. romancılar zaman'ın geçip gitmesini anlaşılır kılabilmek için, yelkovanların dönüşünü delice hızlandırarak okura iki dakikada on, yirmi, otuz yılı geçirtmek zorundadırlar. bir sayfanın başında umutlarla dolu bıraktığımız aşığı bir sonraki sayfanın sonunda seksenlik, düşkünler yurdunun avlusunda günlük gezintisini güç bile tamamlayan, söylenen sözlere zar zor cevap veren, geçmişi unutmuş bir ihtiyar olarak buluruz"

    "öğrenmiştim ki, ben neyi seversem seveyim, mutlaka sancılı bir kovalamanın sonunda ulaşabilecektim ona ve bu kovalama sırasında, zevk peşinde koşmak yerine, hedefe ulaşmak uğruna önce zevki feda etmek zorunda kalacaktım.”

    Guermantes tarafına doğru yola çıkıyorum bu sefer dostlar orda Görüşmek dileğiyle..

    Tavsiye eder iyi okumalar dilerim
  • Uğur De Molinari
    Uğur De Molinari Feminist Tarihyazımında Sınıf ve Cinsiyet'i inceledi.
    264 syf.
    Fellmeth'in, ''Feminizm, sosyal fenomenlerin açıklamasını yapan tek bir teori, ekol veya metodoloji değil, bir türdür.'' sözünde belirtmiş olduğu üzere çok kapsamlı bir alanı sorgulayarak yeni bir dünyayı* düşünen feminist felsefenin, ataerkinin oluşturduğu bilindik tarihyazımı üzerine sert eleştiriler getirmesi ve tarihe madalyonun diğer yönünden yaptığı değerlendirmelerle yaklaşarak büyük bir ezberi bozmasıyla çağımızın en ilerici ve haklı olduğu kadar da geliştirici bir kimliğe sahip olması noktasında feminist felsefe bir akımdan çok bir yoldur, Fellmeth'in tür olarak adlandırmasındaki gibi.

    Bu kitapta da feminist düşüncenin tarihsel birikiminin yarattığı çığ etkisini görmek, satır aralarında ataerkil tarihyazımının nesiller boyunca toplumları nasıl sabote ettiğini fark etmek mümkün olacaktır.

    Özel alan - kamusal alan dengesi, çalışan cins - çalışmaması gereken cins, doğa - kültür dengesi, düşünsel ve fiziki ayrımlar gibi konu başlıkları üzerinden oldukça önemli yaklaşımları bu eserde okumak mümkün.

    Ontolojik olarak hayli eksiği olmasına rağmen feminizm, bu noktadaki dağınık yapısı sayesinde bir çok (tartışılmaması gereken) konuyu tartışmaya açarak sorunun özüne yönelik yoğun bir eleştiri süreci başlatmıştır. Özellikle günümüz iktidar, devlet, din gibi konularda batı düşüncesinin hakim olduğu alanları sorgulamaya açarak uluslararası alanda alternatif değil alternatifler yaratmıştır. Davidoff'da bu yaratım sürecini hem tarihyazımı noktasında hem de günümüz dünyasının sınıfsal ve cinsiyet yapısı noktasında ele alarak canlı ve yazılmakta olan bir ''yeniyi'' yazmaktadır.


    Feminist felsefenin hiçbir şekilde taviz vermeyerek özellikle Hegel diyalektiği başta olmak üzere sınırlayıcı, köreltici her görüşe karşı en net eleştirileri sunan bir karakteri olması şahsım adına çok etkileyici. Keza bu güzel eserde de ataerkinin dayanak noktası olan felsefi vakalar da karşı yorumlarla yerle bir edilmiştir. Oldukça güzel ve okunma noktasında yine hiç ilgi çekmemiş bu kitap, konunun ilgilisi için mutlaka okunması gerekenlerden diye düşünüyorum. Keyifli okumalar dilerim.
  • 336 syf.
    ·12 günde
    Priest ve Batı Filozofların Zihin Hakkında Teorileri

    ☆ ☆ ☆

    Zihin ile beden iki temel biyolojik ve birbiriyle uyumlu varlıktır. Zihin görülmeyen hücrelerden oluşurken, beden kimliğimizi gösteren ve hareket etmemizi sağlayan bir varlıktır.
    İnsanlık düşünce tarihine baktığımızda zihin nedir, zihin ile beden arasında ki ilişki tam olarak nedir? Gibi sorular cevap aramıştır. Bu sorular tam bir cevaba kavuşamamakla beraber insanlık düşünce tarihi bir yığın fikir, teori bırakmıştır.

    Oxford Üniversitesi Felsefe Fakültesinde öğretim üyesi olan Stephen Priest, “Zihin Üzerinde Teoriler” kitabında Batı düşünce geleneğinde önde gelen belirli filozofların zihin-beden sorununu bir çözüme kavuşturmak için neler söylediklerini ele alıyor.

    “Zihin Üzerine Teoriler” zihin-beden sorununa önerilmiş farklı bir çözümü ele alan sekiz bölümün vücut bulmuş halidir. Bazı filozoflar zihin-beden ilişkisini karmaşık birer fiziksel nesne olduğunu düşünüyor. Bazıları da birer ölümsüz ruh olduğumuzu düşünürken kimi filozoflar hem zihin hem de fiziksel özelliklere sahip olduğumuzu düşünürler. Bu düşüncelerin dayanakları ise din, doğa bilimleri ve evrenin katıksız bilmecesidir.

    Priest, bu kitabında seçici davranarak “zihin-beden sorunu" hakkında bir meseleyi bir tarafa bırakıyor. Bu mesele: zihin felsefesi, psikoloji felsefesi, bilişsel bilim ve yapay zekâ alanlarında ki zihin-beden sorunudur. Bunun yerine zihin-beden sorununu karmaşık birer fiziksel nesne veya benzeri olup olmadığına ilişkin metafizik soruya, filozofların çözüm bulma girişimleri üzerinde yoğunlaşıyor. “Zihin Üzerine Teoriler” zihin-beden ilişkisine dair bir arayış kitabıdır. Priest, bu arayışa karşılık kendi fikrini kitabın sonuç kısmında bahseder.
    Priest, kitabına “Düalizm”in zihin-beden sorununu çözüm yaklaşımları nasıl olduğu konusunda açıklamalarla başlar. Düalizm iki tür töz bulunduğunu öne süren kuramdır: Zihinler ve fiziksel nesneler. Zihin, maddesel olmayan ruhsal bir tözüdür, fiziksel nesne ise tümüyle maddesel, zihinsel olmayan bir tözdür. Düalist bakış açısına göre bir kişi hem bir zihne hem de bir bedene aynı anda sahiptir. Başka bir deyişle bir kişi kendi zihnidir oysa kendi bedenine sahiptir. Yine buradan, kişinin, beden varlığını yitirdiğinde de var olmaya devam edebileceği anlaşılmasıyla; zihin varlığını yitirecek olursa, kişi zorunlu olarak varlığını da yitirmektedir. Batı felsefe geleneğinde oluşan düalizmin zihin-beden ilişkisine yaklaşımını Priest böyle özetler.
    Mantıksal Davranışçılık kuramına göre zihinsel bir hâl içinde bulunmanın aslında davranışsal bir hâl içinde bulunmakla aynı şey olduğunu öne sürer. Düşünmek, ümit etmek, gözlemlemek, hatırlamak vb bunların hepsi ya birer davranış olarak ya da bu davranışları sergileme eğilimine sahip olmak şeklinde anlaşılmak istenmiştir. Bu başlıkta Priest, Carl Hempel ile Gilbert Ryle görüşlerini ele alıp inceler.

    Priest, Zihin-beden sorununu bir dizi soru üzerine olan tartışmayla çözüleceği kanısındadır. Bu sorular: Zihinler nedir? Bir şeyin ‘zihinsel' ya da ‘fiziksel’ olduğunu söylemek ne anlama gelir? Düşünmek nedir? Bilinç nedir? Öznellik nedir? Bireysellik nedir? Kendilik nedir? Madde nedir?

    Priest, zihin hakkında bir şeyi söylemek bu şeyin düşünme yeteneğine sahip olduğunu söylemek olduğunu savunur. Dahası bir düşünme yeteneğine sahip olmak bir zihin olmak için hem zorunlu hem de yeterlidir; dolaysıyla eğer x diye bir şey varsa ve x, düşünme yeteneğine sahipse buradan mantıksal olarak çıkan sonuç en azından bir tane zihnin bulunduğudur. Eğer x diye bir şey varsa ve x düşünme yeteneğine sahipse değilse buradan mantıksal olarak çıkan sonuç x'in bir zihin olmadığıdır. Priest, kısaca, x bir zihindir ya da zihin sahibidir demek x'in bir düşünme yeteneğine sahip olduğunu anlatmaya çalışır.

    Düşünmek nedir? Sorusunda düşünmek diye adlandırılan etkinlik çeşitliliği olağanüstü geniş olduğunu söyler. Ancak bazılarını şöyle açıklar: derin düşünmek, tahmin etmek, karar vermek, hayal etmek, hatırlamak, hayret etmek, niyetlenmek, inanmak, inanmamak, düşünceye dalmak, anlamak, kestirmek ve içgözlem yapmak.

    Priest kitabının sonuç kısmında, zihin-beden sorununun çözümü, düşünmenin beynin bir etkinliği olması ve deneyimin fiziksel ortamın bir fenomenolojik dönüştürümü olduğunu savunur. Bu, birçok metafizik sorunu çözülmemiş olarak bıraksa da, en azından zihin-beden sorunu onlardan biri olmadığını savunur.

    Stephen Priest, Zihin Üzerine Teoriler, Litera Yayıncılık, cev Ayhan Dereko, 2. Baskı 2019 İstanbul.

    Yunus Özdemir