• Bırak çocuğun doğa(ya da «tanrı»)nın yarattığı gibi büyüsün. Doğayı düzeltmeye kalkışma. Bunun yerine, onu anlamaya ve korumaya çabala.
  • 159 syf.
    ·3 günde·9/10
    GENÇ WERTHER'İN ACILARI
    ( Spoiler içerir )
    Werther’in mektuplaştığı arkadaşı Willhelm’in eliyle, mektuplar biçiminde anlatılır, zaman zaman, Willhelm sonradan öğrendiklerini de ekler (bu kısımlar bir sahne canlandırması tarzındadır); Büyük kentin yarattığı ruhsal çöküntüden doğaya kaçarak Wahlheim’e yerleşen aydın bir gençtir Werther. Orada tanıştığı soylu bir ailenin güzel kızı Lotte’ye aşık olur. Hikaye böyle başlar.Genç Werther'in Acıları , kavuşamamanın yarattığı sarsıntıları işleyen kusursuz bir aşk anlatısı. Goethe romantizm akımını layıkıyla bizlere sunmuş . Werther'in toplumsal hiyerarşiden hoşlanmadığını ve toplumun iktidar ilişkilerini anlamsız bulduğunu sıklıkla dile getirmiş. Gittiği köy ortamında köylülerle,yaşlılarla,çocuklarla ve toplumdan dışlanmışlıklara arkadaşlık ederek her fırsatta onlara yardım etmesiyle
    Werther , ölü ve katılaşmış,yozlaşmaya yüz tutmuş soylu sınıfın ve çürümüş burjuvazinin karşısında " yeni insan " temsilcisi olduğunu insandan yana bir tavır koyduğunu bize belli etmiş. Werther hikayede bir hukuk stajyeri olarak karşımıza çıkıyor. Ve stajyer olduğu zamanlarda yaşadığı ilişkiler ve diyaloglar bana yazarın toplum bireyi okulda,sokakta devlet dairesinde akla gelebilecek her yerde kirletir ve bozar düşüncesini açıkça savunduğunu düşündürdü. Werther, bir nevi Jean-Jacques Rousseau’nun doğaya dönüş çağrılarının takipçisidir. Eğer bu kitaba bir "aşk romanı" olarak bakmış olsaydım, ben kesinlikle böyle bir karar vermezdim diyebilirdim. Fakat beni yazımın başında bahsettiğim konular ve onlarla birlikte en çok etkileyen bir diğer konuda yazarın doğa güzelliğinden bahsedişi oldu. Doğanın böyle güzel tasvir edilişi. Onu yaşamak. Doğanın güzelliğinden bahsederken Tanrı'ya ulaşmak.Bir ceviz ağacı kesildiğinde ki acı hissi beni derinden etkidi . Genç werther hayatımın belli bir kesintisinde çok önemli bir yer kaplıyor benim için. Herkesin hayatının belli bir dönemine ekleyebileceği bir kitap. Bu arada bu benim hayatımın bu döneminde ki ilk incelemem sürçülisan ettiysem affola...
  • 'Deizm' dediğimiz yaklaşıma göre, Tanrı çok çok eskiden dünyayı yaratmıştır ama kendini bu dünyaya göstermez. Böylece Tanrı en yüksek varlık olarak kabul edilir. insanlar tarafından an­cak doğa ve doğa yasaları aracılığıyla bilinebilir, ama doğaüstü yollardan belli etmez kendini.
  • 248 syf.
    Gilles Deleuze gibi bir değerin kaleminden çıkmış, Nietzsche'yi, Lucretius ve Spinoza felsefesiyle değerlendiren akıl almaz bir eser.

    öncelikle sizi roma dönemi felsefecilerinden lucretius ile tanıştırayım; kendisi evrenin yapısı ile atomun yapısını ilişkilendiren, insan ruhunun da evrenin bu ilişki içerisindeki dengeyle oluştuğunu anlatan aşmış bir isim. ruhun küçük atomlardan ve atomun da birbirine bağlı şekilde bulunan iki parçadan oluştuğunu söyler. doğmadan önce nerede olduğunu bilmeyen insan için öldükten sonra gideceği bir yer yoktur der ve insanı atmosfer içinde var olup atmosfer var olduğu sürece yaşayabilecek bir canlıdan ibaret sayar. tanrı varlığını kabul ederek yaşam şekli olarak insana karşı idealize edilmiş bir örnek olarak görür. lucretius atom ikiye bölünmüş yapısıyla açıklarken bunlardan birine anima der, diğerine ise animus der. biri duygudur öteki ise kalbin-vicdanın kendisidir. iktidarın bu denge üzerinde yoğunlaşarak insan dengesini bozduğunu, insanın toplum içerisine girdiğinde yaşadığı yozlaşma emareleriyle kendiliğinden bozulduğu şekliyle toplum daha kolay idare edilebildiğini öngörür. ve gücü elinde bulunduranları ifşa etmesi de kendisinin kaçık olduğu sanısıyla bastırılmaya çalışılmıştır.

    spinoza ise lucretius'tan bağımsız olmamak üzere tanrı ve doğa kavramından hareketle temellendirir felsefesini. ''insan, doğada egemen olan belirlenmişliğe bağlı bir yaşam sürdürür.'' der. yani hem lucretius gibi doğanın için salt bir canlıdır derken hem de kadercilik ile konuyu tanrıya bağlamaktadır. spinoza'ya göre, insanın bütün eylemleri bir belirlenmişlik içindedir ve en büyük özgürlüğü ise bu belirlenmişliğin bilincinde olmasıdır diyerek oluşturuyor felsefesini... diğer taraftan erdemi ele alırken insanın, kendi varlığını koruması ve sürdürmesi olarak en basit haliyle anlatmaktadır. ve mutluluk olgusunu bu ilkel duruş içerisinde değerlendirip bu duruşu bozan her sistemi ifşa etmektedir spinoza. dolayısıyla kendi döneminde her filozof gibi dışlanmış bir kişiliktir. umurunda mıdır? o da ayrı bir tartışma konusu tabi. mutsuzluk olgusuyla insanları kontrol altına alan sistemi ifşa ederken bugün bile özellikle ethica'daki tespitleri geçerli olan spinoza'yı anmadan geçmemiş deleuze.


    ve nietzsche'yi anlatırken öncesinde oluşturduğu lucretius-spinoza derinliği ile kendine aşık eder deleuze... özellikle aklın soykütüğü üzerine kitabının analizini yapmış diyebilirim. okurken daha derinlikli bir kitap incelemesi okudum son bölümde resmen.

    nietzsche, unutmak eyleminin insanın edilgen bir sürecinin yansıması olmadığını, bir ket vurma olduğunu söylemiştir. ve o efsane kitabından sonra insan çok daha farklı (doğru) analiz edilir oldu. ket vurmayı ise mutlu olmak için yaptığını, geçmişte yaşayan insanın yaşadığı derin buhranı arzulamadığını söyler. insan kendini zorlasa da zihin arzulamamaktadır. bu bir.

    belleğin oluşumunu anlatırken, toplumların törelere dayanan cezalandırma yöntemlerini ve altkültürün yaptırımlarının buna vesile olduğunu ve bu ceza yöntemleriyle genel bir hafıza yaratıp ''korku'' mantığı oluşturarak unutulmak istenilenin hatırlatıldığını söyler. bu iki.

    ceza ve cezanın uygulanışında da geriye dönük hatırlatmalar hem birinci aşamadaki gibi bireysel hem de ikinci aşamadaki gibi toplumsal hatırlatmalar kullanılarak yapıldığı için toplumun kontrolü lucretius-spinoza derinliğinden gelen nietzscheci analize dayandırarak anlatıyor deleuze... olağanüstü bir kitap gerçekten. çok da güzel bir kaynak benim için.
  • 64 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Albert Einstein’ın 67 yaşında yazdığı Autobiographisches’i [Yaşamımdan Notlar] tüm eserleri içinde otobiyografiye en yakın olanı. Yine de bu kitapta Einstein’ın özel hayatıyla ilgili bilgilere ulaşacağını ümit eden okurlar hayal kırıklı­ğına uğrayabilirler, çünkü Yaşamımdan Notlar’da fizikçinin ne aşk hayatı ne de diğer insanlarla ilişkisine dair bilgiler bulacaklar. Bu durum aslında Einstein’ın zihnini insanlar ya da onların ilişkilerinden çok, evrensel sorunların meşgul ettiğinin bir göstergesi. Einstein “özel hayatından” bahse­derken zihninde neler geçtiğini göz önüne seriyor. İçinde yaşadığımız evren hakkında, doğa yasaları hakkında, felsefe hakkında düşündükleri Einstein’a göre onun otobiyografisi. Bu kitap bir anlamda entelektüel bir özyaşam öyküsü. Gel­miş geçmiş en ünlü bilim insanının, rock yıldızlarından bile daha çok hayranı olan dâhinin gerçeklik, doğa, Tanrı ve fizik hakkındaki düşünce yaşamının öyküsüdür bu eser. Einstein, “ölüm sonrası yazı” olarak adlandırdığı kitabını kendi sözle­riyle şöyle tanıtır:
     
    “Bu bir ölüm sonrası yazı mı?” diye sorabilir şaşırmış okurlar. Cevabım: aslında evet. Benim türümde bir insanın varoluşunda asıl olan ne yaptığı veya hangi acıları çektiği değil, ne düşündüğü ve nasıl düşündüğüdür
  • Dünyamızda bilincin kimsesizliğinin baş nedeni içgüdünün kaybedilmesidir ve bunun nedeni de insan aklının çok uzun bir zamandan beri gelişmekte olmasıdır. İnsanın doğa karşısındaki gücü arttıkça, aklına daha fazla bilgi ve beceri girdikçe, mantıksızca belirlenmiş salt doğal ve rastlantısal olan şeyleri —objektif psişe de dahil— küçümsemesi de derinleşir. Bilinçli aklın sübjektifliğine karşılık bilinçdışı objektiftir. Kendisini çelişkili hisler, fanteziler, duygular, ani dürtüler ve rüyalar şeklinde gösterir ve bunların hiçbirini insanın kendisi yapmaz, ona nesnel olarak gelir. Psikoloji bugün bile hâlâ, büyük ölçüde bilinçli olan, mümkün olduğunca kolektif standartlarla ölçülebilen, içeriği konu alan bir bilimdir. Bireysel psişe kendisini ancak gerçek, yani “mantıksızlığa” eğilimli insanda gösteren sadece bir rastlantı, “tesadüfi” bir fenomen haline gelmiş, bu arada bilinçdışı tümden gözardı edilmiştir. Bu, dikkatsizliğin veya bilgisizliğin sonucu değil, ego dışında ikinci bir ruhsal otoritenin var olabileceği ihtimaline karşı ısrarla direnmenin sonucudur. Egonun monarşisinden kuşkulanılması ona yöneltilen ciddi bir tehdittir. Diğer yandan, dindar insan kendi evinin mutlak efendisi olmadığı fikrine alışmıştır. En sonunda kendisinin değil, Tann'nın karar vereceğine inanır. Ama aramızdan kaçı Tanrı iradesinin kararlarına izin verme yürekliliğini gösterebilir? Hangimiz kararların Tanrı’dan geldiğini söylemekten utanmayız?