• Özgürlüğün Ekolojisi'nin, farklı grupların hepsinde yirmi yıl önce hâkim olan oldukça dar, pragmatik, genellikle toplumsal açıdan tarafsız çevreciliğe ilişkin kaygılarımı yansıttığını ne kadar vurgulasam azdır. Bu tür çevrecilik bugün de hâkimiyeti elinde bulundurmaktadır. Bu gruplar hava ve su kirliliği, zehirli atıklar, gıdaların kimyevileşmesi ve benzeri gibi belirli konular üzerinde yoğunlaşmaya devam ediyorlar; bu çabaların kesinlikle desteklenmesi gerektiğini içtenlikle kabul ediyorum. Ancak çevrecilerin, karşılaştıkları sorunların nedenlerine ve bu sorunların uzun vadeli çözümlerine ilişkin görüşleri bana üzücü bir yetersizliğe sahip gibi geliyordu, hâlâ da öyle geliyor. Çevrecilerin paylaştıkları ortak bir görüş varsa, o da ekolojik bozuklukları çözme açısından araçsal, neredeyse mühendisçe bir yaklaşımı benimsemeleriydi. Tüm veçheleriyle, insan sağlığına ve refahına verilen zararı asgariye indiren reformlar yoluyla doğal dünyayı, var olan toplumun ihtiyaçlarına ve onun sömürücü, kapitalist buyruklarına uyarlamak istiyorlardı. Radikal toplumsal değişikliğie ve doğal dünyaya karşı yeni bir duyarlılık geliştirmeye yönelik bir proje formüle etmeye ilişkin çok fazla gereksinim duyulan hedefler onların pratik kaygılarının yörüngesinin dışına düşme eğilimindeydi. Onların toplumsal görüşlerini radikal politikadan çok lobi çalışmaları temsil eder gibi görünüyordu.

    Yıllarca kirliliğe, nükleer santralların inşasına ve gıdaların kimyasallaşmasına karşı mücadelede bir eko-anarşist olarak yer aldıktan sonra, görüşlerimi kısmen eleştirel ve kısmen yapıcı olarak kapsamlı bir şekilde yazmaya karar verdim. Pragmatik çevreciliğin tersine, toplumsal ekoloji olarak adlandırdığım kapsamlı bir düşünceler bütününü ortaya attım. Toplumsal ekolojistler için çevresel bozukluklarımız, akıldışı, anti-ekolojik bir toplumdan; temel sorunları parça parça, tek hedefli reformlarla düzeltilemez olan bir toplumdan kaynaklanmaktadır. Bu sorunların köklerinin doğayı salt insanın üretim ve tüketimde kullanacağı "kaynaklar"dan oluşan bir yığın olarak gören bir doğal dünya görüşünü besleyen hiyerarşik, sınıfsal ve rekabetçi kapitalist sistemde olduğunu göstermeye çalıştım. Bu toplumsal sistemde özellikle yırtıcıdır. İnsanın insana tahakkümünü, insanın "Doğa"ya hâkim olmaya mahkûm olduğu bir ideolojiye yansıtmıştır.
    Murray Bookchin
    Sayfa 23 - 1991 BASIMINA GİRİŞ Yirmi Yıl Sonra... Dengeli bir Bakış Açısı Arayışı
  • Unutmayalım kendilerini dünyanın en ileri "doğa dostu" ilan eden Everest dağcılarının ardından Himalayalar'dan her yıl doğanın yok edemediği türden birkaç kamyon pet şişe ve çöp toplanıyor.

    Sorumlu turizm; tatil yaparken, seyahat ederken, iki kelimeyle "Zarar Verme !" demektir.
  • 412 syf.
    Troya Savaşı'nın gizli kahramanı Odysseus'un, savaştan sonra eve dönüş macerasının destansı, masalsı ve romanvari anlatımı şeklinde kısaca tanımlanabilir Odysseia. Birçok başlık altında Homeros'un bu harika eserini incelemeye çalışacağım.

    i) Öncelikle; kurgusu çağdaş romanları akla getiriyor. Nitekim eser üzerinde çalışan uzmanlar, kurgusundan dolayi değişik görüşler belirtmisler hatta birtakım oynamalar yapmaya çalışmışlar. Eserin bu kurgusu şu şekildedir: eser sondan iki kol halinde başlayıp bu iki kolun eserin bitimine doğru birleşiyor ve final yapıyor. Şöyle ki; Troya Savaşı'nı Akhalar Odysseus'un tahta at ile şehre sızma planıyla on senenin sonunda kazanmışlar ve şehri yerle bir etmişlerdir. Ardında dönüş yolculuğunda fırtınaya yakalanıp savruluyorlar. Ama öncelikle biz gözümüzü Odysseus'un şehri İthake'de açıyoruz. Odysseus gideli uzun yıllar olmuş ve karısı Penelope'ye İthake beyleri evlenmek için talip olmuş, Odysseus'un sarayına adeta postu sermislerdir. Penelope ise onları oyalamak için eşini aratmayacak akıl oyunları yapmaktadır. Odysseus'un savaşa giderken kundakta olan oğlu Telemakhos büyümüş, delikanlı olmuştur lakin bu malını mülkünü yiyen taliplere karşı eli kolu bağlıdır. İşte Telemakhos'un bu sebepten babasıyla ilgili bilgi almak için Nestor ve Menelaos'un yanına gidişi ve onlardan babasının kahramanliklarini dinlemesi kollardan ilkidir. Sonra macerasının son durağında bir krallikta hoş bir şekilde ağırlanan, dertli ve yorgun Odysseus'un yanında soluğu alıyoruz. Bu da diğer koldur. Burada Odysseus macerasını diğerlerine anlatmaya başlıyor ve biz de okumaya başlıyoruz. Bu iki kol tanrılar eliyle İthake'de birlestiriliyor ve Odysseus ile oğlu intikamlari için mücadele etmeye başlıyorlar eserin bitiminde. Eser; destan, masal ve roman olma özelliklerinin hepsini barındırıyor gibidir. Odysseus'un eve dönüş macerasında yaşadıkları adeta bir masal dünyası gibi gelir. Hakim atmosfer destandir, öte yandan ise çokça karakter ve olayın birleşiminden oluşmuş sürükleyici bir romandir.

    ii) Eser aslında kutsal kitap özelliği de barındırır. Biz 21. yy'da bu eseri mitolojik bir destan olarak okuyoruz lakin aynı eseri eski Yunan'daki insanlar bir kutsal kitap gibi okumuşlar ve kusaktan kusağa anlatagelmislerdir. Bu görüş benim başımdan çıkan bir sav değil birçok uzmanın savunduğu bir savdır. Esere dikkatle baktığımızda bu savın oldukça güçlü olduğunu bizler de görebiliriz.

    Kitapta hakim atmosfer zaten kader ve Tanrılar etrafındadır. Her şeyin tanrıların elinde olduğu ve onlar ne dilerse yeryüzünde onların olabileceği mesajı yogun bir şekilde metinde vurgulamaktadır. Aynı zamanda insanların başlarına gelen kötü işlerden kendilerinin sorumlu olduğu da belirtilir. Tanrılar yağma edecek, kötü işler yapacak insanlara bu fırsatı verirler lakin sonradan onların içine huzursuzluğu da. İnsanlar bunlar karşısında her daim sabırlı olmalı, tanrılara karşı şükretmekte ısrarlı olmalı onlara sürekli kurbanlar vermeli, onların adını sık sık anmalilardir. Aynı zamanda insanlar dogruluktan, dürüstlükten ayrılmamalilar yani töreye sıkı sıkı uymalılardir. Zaten başlarına gelen kötülükler de töreye yani düzene uymamaktan ve baş kaldirmaktan gelmektedir. Tam bu noktada, baş kaldirmanin ve aynı zamanda cin fikirliligin, zekanın, kurnazlığın eski Yunan'da vücut bulmuş hali Sisifos'tan bahsedelim: Sisifos, hayatı kurnazliklarla ve tanrılara karşı suç işlemekle geçmiştir. Birisi onun sürülerini çalmış ama ineklerin ayaklarına koyduğu işaretlerle bu kişiyi yakalamıstir. Bu esnada bu kişi kızını evlendirmektedir. Sisifos bir yolunu bulup kızın yatağına girer ve onu hamile bırakır. Öte yandan Sisifos, Zeus'un yine bir çapkinligini ele vermiş ve bu yüzden Zeus tarafından yıldırımla cezalandırılmış ve Hades'e yani ölüler diyarına gönderilmiştir. Lakin Sisifos öncesinde eşine kendisine cenaze merasimi yapmamasıni salık vermiş. Ölüler diyarında bunu kullanarak Hades'i, kendisine cenaze merasimi yapmayarak ruhunun şad olmamasina neden olan karısını cezalandirmak için yeryüzüne çıkmaya izin almış. Tabi, Sisifos yeryüzüne çıktıktan sonra ölüler diyarına dönmeyi reddedip uzun yıllar yaşamis. Ama bir gün herkes gibi ölünce ölüler diyarına dönmüş olur. Zeus, bu kurnaz adam kafasını cin fikirlilige çalıştırıp da başımıza bela olmasın bir daha diyerek Hades'ten ona bir ceza vermesini ister. Ceza hepimizin bildiği üzere, ölüler diyarında Sisifos, bir kayayı tepeye çıkaracak ve tam zirveye çıkmışken kaya yeniden yere düşecek ve Sisifos sonsuza kadar kayayı bu şekilde tepeye çıkarmaya çalışacaktır. Bu arada bu kurnaz Sisifos bir kadını gebe bırakmıştı, işte o bebek şu an incelemesini yaptığım eserin kahramanı Odysseus'un ta kendisidir. Halk tabiriyle tam babasının oğlu yani Odysseus.

    Eski Yunan'in 'kutsal' metinlerinde bir düzen tasvir edilir aslında: Olimpos'taki Tanrılar, yeryüzü ve içindeki insanlar ve yeraltı diyarı yani ölülerin ruhları. Tanrılar da kendi aralarında hiyerarşik yapıya sahiptir. Baş tanrı Zeus'tur. O da bu makamı savaşarak ve aklını kullanarak kazanmıştır. Yeryüzünde ise insanlar arasında da hiyerarşik yapı hakimdir. Bir kere köle kurumu oldukça aktiftir. Hatta eserde bir pasajda; köle olanların erdemlerinin tanrılar tarafından yarıya düşürülmüş olduğu söylenir. Feodal bir yapı hakimdir, zira Troya'ya savaşa farklı farklı şehirlerin kralları, krallar kralı Agamemnon'un çağrısı ile gelmiştiler. Toplumda sıkı bir ataerkil yapı hakimdir. Nitekim baş Tanrı Zeus da sık sık gelip kadınlara zorla sahip oluyorken, cemaatin ne olacağı üç aşağı beş yukarı belli oluyor. Agamemnon, Troya savaşı dönüşünde kan davalisi olduğu biri ve eşinin tuzağına düşüp öldürülmüştür. Odysseus'a ölüler diyarında feryat eden Agamemnon, karısının yaptığı bu iğrenç olayın lekesinin tarih boyu her kadının -ne kadar iyi ve namuslu olurlarsa olsun- üzerine kalmış bir leke olduğunu söyler. Sonra, metinde sık sık 'kızoğlankız' olmaya da vurgular vardır. Kızların dedikodulara mahal vermemesi gerektiği, hamarat bir kadının ovulmesi, kadının cinsel iştahından korkulmasi veya tehlikeli bulunulması izleniminin verilmesi diğer bu yönde verilebilecek örneklerdir.

    Kutsal kitap derken bunun içinde bir örf ve adetlerin bulunduğu unutulmasin. Zira zaten kutsal kitaplar da bu özelliği barindirabiliyorlar. Bunlardan; cenaze merasimine verilen önem akla geliyor hemen; öyle ki Odysseus'un yanına ölülwr diyarinda, ilk olarak Kirke'nin adasında damda yatarken oradan düşüp ölen bir adamının ruhu gelip, buradan çıktığında Odysseus'un adaya dönerek cenaze merasimini yapmasını ve böylelikle ruhunun huzura kavusturulmasini ister. Misafirperverlik diğer dikkat edici bir özelliktir. Eser boyunca sık sık buna vurgu yapılıyor; öyle ki bir misafirin karnı doyurulmadan ve o yeterince dinlenmeden nereden gelip nereye gittiği, kim olduğu dahi sorulmuyor. Misafire kötü davrananlar kötü görülüyor. Keza aynı durum aynı seviye kadar olmasa da dilencilere muamele için de geçerli diyebiliriz. Dilencilere iyi davranilmasinin iki nedeni var gibi gözüküyor: Birincisi onların tanrı misafiri oldukları yani tanrının onları gonderdigi, ikincisi de tanrıların sık sık dilenci kılığında insanlar arasında gezdikleri inancidir. Diğer değerli görülen sınıf ise ozanlardir. Zira ozanlarin önemi şudur; tanrıların ve insanların destanlarini, agitlarini dillendirerek onların ölümsüz olmasını yani hikayelerinin çağlar boyu aktarılmasını sağlarlar. Hem de belki bu sebeptendir; ozanlara ilham perilerinin(musalar) geldiği inancı hakimdir. Eserde sık sık gözümüz çarpan bir erdem, sözünde durmaktir. Öyle ki yoksulluk bile insanın sözünde durmasına ve doğru sözlü olmasına engel olmasın denilir. Tabiki, bir eve dönüş macerasında vatan sevgisi, özlemi; sılaya özlem de merkezde bulunmaktadır. Öyle ki İlyada'da önemli bir seçimle karşı karşı kalan karakter Akhilleus'tu. Odysseia'da ise Odysseus'tur. Odysseus, Tanrıça Kalypso'nun adasında yedi sene kalır. Kalypso, kendisiyle kalırsa ölümsüz olacağını söyler yok giderse ise ölümlü olarak hayatına devam edecek, ailesine kavusacaktir. Odysseus vatanına, ailesine dönmeyi tercih eder.

    iii) Eser bir kral veya yönetici nasıl olmalıdır, bunun mesajını vermektedir. Bu kralın özellikleri; dogruluktan şaşmamasi, halkını bey gibi yaşatmasi; halkına ev, aile ve iş sağlayabilmesi, tanrılara saygılı ve bağlı olmasi, töreye sıkı sıkıya bağlı kalması, çevresindekilere danışmasi, aklı ve düşünce gücü yüksek olması yani kararlarını düşünerek akliyla planlar, stratejiler yaparak alması örnek olarak verilebilir metinden. Yani Odysseus ideal kral olarak sunulmaktadir Homeros tarafından. İncelemenin başında da Troya Savaşı'nın gizli kahramanı o demiştim. Zira bunda sıkışan her durumda aldığı kararların ve bulduğu çözümlerin, savaşın aslında başlamasina olan payı da vardır. Bunlar yanısıra da diğer iki kahraman yani Akhilleus ile Hektor nihayetinde öldüler. Ancak Odysseus ise hayatta kalmayi başarmıştır. Yine ikisi daha çok kas gücüyle ön plana çıkarken Odysseus daha çok akıl gücü ile kendini gösterir ve akıl gücü, kas gücünden üstündür; çünkü insanın hayatta kalmasını sağlar diyebiliriz. Tabi, akla öldüler ama kahraman olmalarını bu değiştirmez denilebilir. Doğrudur ama Homeros'un iki eserinde de aslında vurgulanan iki temel unsur 'barış' ve 'hayat'tir; bu ikisi savaş ve ölümden yeğ tutulur. Bu savı, Odysseus'a ölüler diyarında Akhilleus'un, Odysseus kendisine şanlı bir şekilde ölmesini övünce verdiği ibretlik cevapla(#59928368)
    ve eserin başka pasajlarinda halkiyla barış içinde yaşamanın öneminin övülmesi gibi kısımlarla destekleyebiliriz. Bunlara ek olarak eserde ÖLÜ İNSAN = DÜŞÜNMEYEN/ DÜŞÜNEMEYEN İNSAN eşitliği kurulmaktadir.

    iv) Eser, Ataerkil ile Anaerkil düzenin çatışması şeklinde de okunabilir. Bunu, Odysseus'un macerasında birinde bir yıl diğerinde yedi yıl esir(imsi) kaldığı iki adanın sahibi Anaerkil yapının tanrıçalari olan Kirke ve Kalypso'nun geçtiği kısımlar ile destekleyebiliriz. Bu iki tanrıçanın Anadolu'nun ana tanrıçası Kybele ile ilişkili olduğu belirtilmiş sözlüklerde. Odysseus önce Kirke'nin adasına yolu düşer. Orada Kirke onun adamlarını domuza dönüştürür. Odysseus, Athena'dan aldığı yardımla onu alt eder ve Kirke de ona aşık olur ve bir yıl mutlu şekilde yaşarlar. Yani ataerkil düzene sahip Yunan Panteonu, anaerkil düzene sahip Anadolu ana tanrıçalarına karşı Odysseus'a yardım etmiş ve onu buradan kurtarmıştir. Maceranın sonlarına doğru Odysseus, Kalypso'nun adasına düşer. Orada Kalypso onu alıkor ama ona gayet iyi bakar. Kalypso onu kendisine eş olarak alır ve yedi yıl bu şekilde yaşarlar. Ancak mutsuz Odysseus'a yardım yine Yunan Panteonundan hatta baş tanrı Zeus'tan gelir. Zeus'un Odysseus'u bırakması ýonündeki emri Kalypso'ya gelince Kalypso önemli bir tirad verir; adeta isyan eder bu ataerkil tanrılara:

    "Amma da kıskançsınız, tanrılar, yazık size!
    Çok görürsünüz bir erkekle yatmasını bir tanrıçanın
    sevdiği erkeği koca diye almasını, açıkça..."
    der ve devamında bu tanrıların yaptığı benzer işleri de bir bir sayar.

    Erkek bir kahramanın iki defa anaerkil denilenilecek tanrıçalarin eline düşmesi ve buna her defasında son veren ataerkil Olimpos tanrıları, bir nevi tehlike olarak veya nahoş görülüyor diyebiliriz Kirke ve Kalypso özelinde anaerkil yapı.

    v) İnsan - Doğa çatışması: Odysseus'a macerasında en çok zorluk çıkaran hatta başlıca zorluk çıkaran denizlerin Tanrısı Poseidon'dur. Odysseus, tepegozlerin diyarında onun oğlu olan tepegozun gözünü kör etmiş ve bu tepegöz de babasından Odysseus'un evine donememesini veya dönecekse de bin türlü cefa çekerek dönmesini istemiştir. Poseidon da bu yüzden eser boyunca Odysseus'a cektirmedigini bırakmaz. Odysseus az önce ifade ettiğimiz gibi ideal kraldır ve en büyük özelliği aklını çok iyi kullanmasidir. Nitekim insan olmayı düşünmekle özdeşleştirilmisti. Haliyle de Odysseus'u bilinçlenen insan olarak görüp, insanın insan olduğundan beri doğaya karşı verdiği zararları; Poseidon'un (doğanın) oğlunun gözünün kör edilmesi şeklinde anlatılmasi olarak anlayabiliriz. O zamandan beri de doğaya karşı insanın amansız mücadelesi devam etmektedir.

    vi) Aşk unsuru da var tabiki, eşini yirmi sene bekleyen, çıkan talipleri akıl oyunlariyla oyalayan Penelope ile ölümsüz olmayı elinin tersiyle itip, türlü zorluklar karşısında yilmayip akıl oyunlarıyla eşine dönmeye çalışan Odysseus'un aşkı... Ayrıca bu ikisinin ilişkisi; tencere yuvarlanmis kapağını bulmuş sözündeki gibidir.

    vii) Son olarak dikkatimi çeken iki pasaj vardı, aklıma başka birkaç metni getiren:

    "söylenenleri ANLIYORUM, gelişti göğsümde YÜREĞİM."

    "ve koca DİREKLERİ omuzlarında taşır
    YERİ GÖĞÜ birbirinden AYIRAN DİREKLERİ"


    iyi okumalar...
  • 264 syf.
    İnceleme başında ilk önce de Sade hakkında kısaca bilgi vermek belki de önemli olacaktır. Küçük yaşlardan itibaren şımartılmıș bir çocuk olarak büyütülmüştür. Özellikle babası bu konuda onu olabildiği kadar etkilemiştir. Varlıklı ve Fransız aristokrasi geleneğine mensup bir ailede olan de Sade ve ailesi liberten düşünceyi benimseyip istedikleri tarzda yaşamakta beis görmemişlerdir. Bundan ötürüdür ki de Sade'ın yaşamı oldukça uçuk olmuştur. Babasının diplomat olması de Sade'ın kendisini ayrıcalıklı olarak hissetmesine ve görmesinde etkili olmuştur. Kendisini doğuştan imtiyaz sahibi olarak tanımlamakta sakınca görmez de Sade. Bazı durumlarda babası tarafından şiddetle cezalandırılırması ve çok sevdiği amcasının hapse atılmasından dolayı de Sade ileri düzeyde şiddete eğimli hale gelir. Nitekim şiddet sonraki yaşamında felsefesinin temel taşlarından olacaktır. Hatta ve hatta şiddeti eğlence aracı olarak ele alır. Tüm bunlardan ötürü Sade'ın kendisi aynen şöyle demiştir.  "Zaman zaman dünyadaki bütün nimetlerin benim emrime verilmiş olduğunu düşünüyorum. Bir insanın sahip olabileceği haklara ben doğuştan sahibim. İnsanların bana gösterdikleri saygı ve benim doğuştan üstün olduğuma dair düşünceleri beni daha azgın biri olmaya doğru itiyor. Onlara karşı daha kızgın ve baskıcı olmaktan kendimi alamıyorum. Bütün evreni arzularımı tatmin etmek için bana sunulmuş bir nimet olarak görüyorum. Tüm nimetlerin karşılıksız olarak bana sunulmasından daha doğal ne olabilir ki " de Sade'ın düşünceleri böyle. Pardon Donatien Alphonse François le Marquis de Sade.. İsme bakarmisiniz. İsmi bile insanı etkiliyor.. Bizim gibi insanları en azından. Şirazi, Melluni, Veysel ve Abdal dan çok daha etkili geliyor değil mi.. Ah algılar ahh..:):):)

    Eser incelendiğinde elbette ki değişik olduğu fark edilecektir. Bazen ise şiddetli eleştiri oklarına hedef olması hiçten bile değildir. Eserinde değerlere ve kurumlara açıkça karşı çıkılmıştır. Özellikle ahlak ve din kurumuna. Erotizmin sınırları ne derece ilerletilebilir diye sorulacak olursa katılmamakla birlikte birçok kişi tarafından belki de örnek olarak gösterilebilir de Sade. Özünde nihilist olan de Sade kanaatimce egoizmin sınırlarını oldukça aşmıştır. Dahası egosantrik(benmerkezcilik) bir kişiliğe sahiptir. Hatta ve hatta solipsist tir(tek bencilik) kendisi ve sadisttir mazoșisttir... :)

    Cinsel anlamda kendisini net olarak 'Terörist' olarak algıladım. Nitekim cinselliği ilga ederken partnerini özne değil de nesne durumuna indirger de Sade. Ona göre cinselliğin amacı kişisel haz almaktır. Ve bu hazza ulaşabilmek için de her türlü eylem mubahtır. Machiavelli'nin siyaset kurumu üzerindeki düşünceleri de Sade'de cinsellik üzerinde tekrar canlanmıștır. Cinsel haz almak uğruna kadının öldürülmesi, üzerine dışkılanması, kırbaçlanması, kanatilmasi, vs vs. Eylem ne olursa olsun amaç cinsel hazza ulaşmaktır. Kişisel cinsel hazza ulaşmak. Pertner daima nesne konumunda bırakılmıştır. Ve böyle olması gerekmektedir ona göre.

    Pek tabii cinselliğin bu şekilde yaşanmasına karşıyım. De Sade'ın bahsettiği cinsellik "seks" kavramıyla açıklanabilir kanaatimce. Ama asla ve asla "sevișme" ile açıklanamaz. Sevişmede "özne-özne" durumu hakim iken sekste ise "özne-özne" ilişkisi önemsenmemekle birlikte çoğu kez "özne-nesne" şeklindedir. Sevișmede partnerin de haz alması amaçlanırken sekste kişisel tatmin olma duygusu hakimdir. Birbirini henüz yeni tanıyan günübirlik iki kişi arasındaki cinsellik 'seks yapmak' ile açıklanabilecekken ortak geçmişi ve duygulanımları olan iki partner arasındaki cinsellik 'sevisme' kavramıyla ele alınabilir. De Sade bu eserinde cinselliğe dair sevişmeden bahsetmemiș, değinmemiștir bile kanaatimce. Tek derdi kişisel zevk almak yani seks yapmak olmuştur. En azından dile getirmiştir. Bu uğurda karşısındaki tüm kadınlar birer seks işçisi ya da objesi haline gelmiştir.

    De Sade'ın cinsellik konusuna boyle yaklaşmasının nedeni aldatılmış olmasında da  yatabilir. Nitekim cinsel birliktelik uğruna 'kullandığı' kadınlardan birine aşık olur onu sever. O kadının başka erkeklerle de beraber olduğunu öğrenir. Bundan dolayıdır ki de Sade, bazen sinir krizleri geçirmekte ve ağlama nöbetlerine kapılmaktadir. Ama demezler mi adama "Ya sen önüne gelen her kadınla birlikte olmak istiyorsun da kadınlar önüne gelen erkekle birlikte olmayı istediği zaman mı problem oluyor" diye. De Sade efendi bu yüzden kadınlardan nefret etmiştir ve tabiri caizse doğal düşman olarak görmüştür.

    Eserin ana omurgasını oluşturan bir diğer yanı dine, inanca ve değerlere saydırması olmuştur. Varolan tüm değerleri yok etmek istercesine şiddetle karşı çıkmış ahlak kuralları olarak nitelenen kuralların doğa karşıtı kurallar olduğunu beyan etmiştir. Doğadan gelmeyen hiçbir kural ahlak kuralı olarak karşımıza çıkamaz demiştir. Çıplaklık, zina, ters ilişki, sadomi, gay ve lezbiyenlik durumu ona göre doğanın bize bahşettiği özelliklerdir. Bu özellikleri gizlemenin saklamanın manası da yoktur. Ve bu özelliklerin ötelenmesi, gizlenmesi ve cezalandırılmasına dayanak olan ahlak kuralları yok edilmelidir ona göre.. Sadomi ve şiddet nasıl doğal bir özellik olabilir ki? Doğada şiddet yoktur halbuki. Aslanın ceylanı avlamasi ya da volkanlarin patlaması muhteşem ve mükemmel güzellikler olmakla birlikte şiddetle ele alınamaz bile. Şiddet bilince hasıl bir durumdur.. Yani insana hasıl bir durum..

    Diger bir yandan din ve inanç konusunu da ele alan de Sade oldukça ileri düzeyde ileri gitmiştir eserindeki elestirilerinde :) Elbette ki dinler ve inançlar eleştirilebilir. Uygulamalar sorgulanabilir. Sorgulanmalidir da. Lakin bu eleştirilerin şiddeti hakarete ve küfretmeye varınca katılmak mümkün değildir kanaatimce. Birçok yerde siktiğimin Tanrı'sı, Ah sikeyim gibi küfürlerle din ve inanca yaklaşmak tamamen haddini bilmemezlik hatta insanlık dışıdır. İnançlı biri olarak sarfedilen bu sözler karşısında kanım çekilir. İnançsız biri olmam durumunda ise yine katılmak mümkün olmaz olmamalı. Dinlere ve inançlara çok temiz bir şekilde ve duygusal olarak bağlı olan kişiler, toplumlar ve ülkeler var. Bu insanların bağlı hissettikleri manevi değerlerine bu şekilde hakaret etmek ve küfretmek kimsenin harcı değildir olmamalıdır. Kendinde bir ucuzluk olur düşüncesindeyim hatta.

    Efendim peki de Sade nasıl bu hale gelmiştir. Yıllar önce izlemiş olduğum sodomda 120 gün adlı film bende bazı düşünceler meydana getirmişti. Bu tür kişiliklerin hatta vakaların ortaya çıkmasındaki en büyük etken bence "sınırsız özgürlüktür" " Sınırsız özgürlük! " ya da "sınırsız istenc" Tamamen iktidar anlayışı. Nietzsche nin bahsettiği guc istenci belki de. Sınırsız yetkiler sınırsız eylemler sınırsız güç! Sınırsız özgürlük ne demek üzerinde düşünmenizi tavsiye ederim. Düşünsenize sınırsız özgürlük! İstediğiniz her şeyi yapabiliyor olmanız canınızın sıkılmasına neden olur zamanla. Uğruna mücadele edeceğiniz birsey yok ortada. Sevismek mi istiyorsunuz karşınıza hemen duzinelerce kadın ve erkek çıkar. Yeni birsey mi tatmak istiyorsunuz. Nüfuzunuzun verdiği etki ile söylemeniz yeter. Bu çok can sıkıcı bir hale getirir diye düşünüyorum. Mücadele edebilecek bisey kalmamıştır. Herseyiniz vardır. Tam iktidarı elde etmişsinizdir. Canınızın sıkılmaması için artık yeni şeyler düşünmek durumunda bırakır kişiyi. De Sade'de bu etkiler var gibi. Normal bildiğimiz 'sevisme' varken o hep dahasını istemiştir. Spermlerin yutulması, anal seks, dışkılama, kamçılama, öldürme, kendini başka bir erkeğe sunma, çoklu seks, vs vs. Dahası dahası ve dahası. Hatta ve hattası.. Bebek öldürme dahil.. Artık hiçbiri onu tatmin edemez duruma gelmiştir. İnanın bana bu durum kişiyi dünyanın en 'kimsesiz kimsesi' yapar. Kendinde yalnızlık denen bir şey varsa de Sade mükemmel bir örnek olur düşüncesindeyim.

    Sayın sevgili okurlar cinselliği yaşamak istiyorsanız "sevişin". "seks" yapmayın. En azından "seks" yapmamaya çalışın. Yapacak olursanız da şiddete başvurmayın. Doğru kişiyle doğru zamanda sevişin. Bu sizin özgürlüğünüz olur ancak.

    Ve kimsenin bisey deme lüksü yok. Karşınızdaki partner obje, nesne değildir. Onların da bir özne olduğunu sakın ama sakın unutmayın. Güzel ve güzele dair olan budur.

    Edebi açıdan çığır açıcı nitelikte bir kitap. Çok cesur bir kalem olur kendisi. Zıtlık oluşturarak hayal dünyanızin gelişmesinde etkili olabilir. Anlaşılır düzeyde

    İyi okumalar
  • 318 syf.
    ·Puan vermedi
    Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana
    Bir Ada Hikayesi dörtlüsünün ilk kitabi.
    Yaşar Kemalin daha önce bir çok kitabını okumuş hem kendisine hem kullandığı diline , betimlemelerine hayran kalmıştım.Bu kitabı okuduktan sonra Yaşar Kemal'in ne kadar usta bir yazar olduğunu tekrar tekrar anlamış oldum.

    Yaşar Kemalin bu kitabında Lozan Antlaşması ile Turkiyedeki Rumlar ve Yunanistandaki Türklerin yer degiştirdigi döneme tanık oluyoruz.Bu dönemde insanlarin topraklarından kopup , yerini yurdunu kaybedişini ve vatanından kopmanın ne denli zor olduğunu o kadar usta bir dil ile anlatmış ki o özlemi içimizde hissedeceğimiz bir kitap olmuş.
    Yaşar Kemalin bu kitabı Kafkasya'dan Yunanistan'a , Yunanistandan Mezopotamyaya kadar insanların yaşamış olduğu kıyımları , zulumleri , insanlığın acı dolu hayatlarını gozler önüne seriyor.

    Yaşar Kemalin bu kitabında sadece savaş , kıyım yok.Okuyunca icine girmek isteyeceginiz doğa , mekan , karakter betimlemeleri de oldukça fazla.

    Ve son bir alıntı

    Ah , savaş , seni icad eden görmesin cennet.Ahh , savaş şu yeryüzünde canlı koymadı kırdı geçirdi.Gökteki kuşu , yerdeki börtü böceği ,sudaki balığı..
  • 80 syf.
    Güneş Ülkesi – Campanella

    Campanella Güneş Ülkesini ütopya'dan esinlenerek yazmıştır. Felsefenin ve bilimin hâkim olduğu bir dünya hayal etmiştir campanella. Bir Kaptan Güneş ülkesine esir düşer. Ve orada yaşadıklarını bir rahibe anlatır. Ütopya gibi Güneş Ülkesinde de “Özel mülkiyet” yoktur. Bir başrahip tarafından yönetilir. Akıl, Güç ve Sevgi rahibin yardımcısıdır. Gücünü alanı savaş ve barıştır. Akıl Eğitimden sorumludur. Sevgi evlilik ve üreme gibi işlere bakar. Güneş ülkesinde her şey ortaktır. Kadınlar bile ortak malı olarak kabul edilir. Aidiyet bağı, akrabalık ilişkilerini güçlendirmek için ileride kadınların Ortak mal olma olayının ortadan kalkacağını söyler campanella. Ülkede Et Balık sebze yerler. Yaşam süreleri uzundur. Dinin  önemli bir yeri vardır. campanella Altın Çağın Güneş Ülkesi ile mümkün olduğunu dile getirir.

    Güneş ülkesi –Analiz-

    Güneş Ülkesi her şeyin Ortak mal olduğu özel mülkiyetin yasaklandığı bir ülkedir. Rousseau’ya göre Doğa durumunda belirtilen “Özel mülkiyet” kavramı özgürlük ve eşitlik içinde yaşayan insanın, bu durumu bozduğu söylenir. Ancak Güneş Ülkesi bilim ve felsefenin ülkesidir. Ve yönetimde rahipler ve filozoflar vardır. Bu açıdan Platon’un ideal Devlet yapısına benzetebiliriz. Bunun yanında sekülerizme ciddi bir eleştiri niteliğindedir Güneş Ülkesi… 

    Güneş ülkesindeki temel düşünce otoriter rejimlerdeki “her şey devlet içindir” düşüncesine yakın bir düşüncedir. Campanella bencilliği yok etmek için devleti başrole koymuştur. Her ne kadar sosyalizm ve komünizmle örtüşse de sekülarizm karşıtlığı tam anlamı ile buna karşı çıkmaktadır. Güneş ülkesinde ve ütopyada pragmatik bir anlayış vardır. Tüm fayda devlet içindedir. Aynı zamanda eğitime çok önem verilir. Eğitime küçük yaşlarda başlarlar. Bunun yanında gücü, aklı ve sevgiyi yardımcı olarak kullanırlar.
  • 144 syf.
    Utopia – Thomas More

    Thomas More 1478-1535 yılları arasında yaşam sürmüş, İngiliz yazar, devlet adamı ve hukukçudur. Birçok kamu görevini üstlenmiştir. Hümanist kişiliği ile göze çarpan More, ideal bir siyasi sistemi konu aldığı Ütopya eserini 1516' kaleme almıştır. Yazar ideolojisi uğruna can vermiştir. Kral Henry’nin öfkesini üzerine çekmiş ve kral tarafından idam ettirilmiştir.1935 yılında Papa Pius tarafından bir aziz olarak Katolik Kilisesi tarafından azizler listesine eklenmiştir. Thomas More ütopik sosyalizminin kurucusudur. Ayrıca Utopia 16.yüzyıla kadar toplumcu düşünce alanında verilmiş en önemli eserdir.

    Utopia –Özet-

    Thomas More'un ortak mülkiyeti savunduğu eser, bir sistem eleştirisidir. More, ütopyayı İngiltere'yi eleştirmek adına yazmıştır. Thomas more'un sınıfsız bir toplum hayalinin yazıya dökülmüş halidir Ütopya. Kitapta ideal devlet anlatılmaktadır. Yaşlı bir denizci olan Raphael, Thomas More’a son seyahati sırasında keşfettiği bir ada ülkesi olan ütopyayı anlatır.  Bu adadaki insanlar ihtiyaçları kadar üretip ihtiyaçları kadar tüketim yapıyorlardır. Ve insanlar tüm adadaki farklılıklara, doğadaki tüm gerçekliklere kucak açmış durumdadırlar. Aralarında inanılmaz bir organizasyon olan bu ülke vatandaşları günde sadece 6 saat çalışıyorlar kalan vakitlerinde sosyal faaliyetlere, hobilere, sanata ve benzeri aktivitelere ayırıyorlardır.  Bu da bu ülke vatandaşlarının kendilerini sosyal anlamda geliştirdiğini, bir fark yarattığını gösteriyor. Kitapta 3 karakter mevcuttur. Birincisi Ütopus, Thomas more'un kendisi, ikincisi Raphael, gemi kaptanı ve gilas vardır. ütopus 54 şehri olan bir ülke tasarlamıştır. Bu ülkede bütün şehirler aynı planlanmıştır. Evler kimsenin mülk değildir. 30 hane halkı bir yönetim kurabiliyor. Her mahallede bir yemek pişirme yeri var herkes yemeğini oradan temin ediyor. Herkes aynı giyiniyor. İnsanların siyaset konuşması yasaktır. Yasalar açıktır dolayısıyla avukatlara ihtiyacı yoktur. Altın ve gümüşe değer verilmiyordur. Bu ülkede bütün dinlere tolerans gösterilmiş, dinsizler de kabul edilmiştir. Ütopya bir adalet ülkesidir. Kitabın bir kesitinde adalet şu şekilde gösterilmiştir:“Raphael, tıpkı More gibi, hırsızlık yapanı ölümle cezalandırmanın hem haksızlık olduğuna, hem de hırsızlığın cezaların en ağırıyla bile önlenemeyeceğine inanır. Çünkü ona ne yaparlarsa yapsınlar, açlıktan ölmemek için çalan bir adamın,gene çalmaktan başka çaresi yoktur. Raphael, "Hırsızlara en ağır cezaları verecek yerde toplumun bütün üyelerine yaşama olanakları sağlarsanız ve kimse kellesi pahasına çalmak zorunda kalmazsa, daha iyi olmaz mı?" diye sorar. Raphael'e göre hırsızlığın nedeni İngiltere'deki yürekler acısı yoksulluktur; yoksulluğun başlıca nedeni de, toprağı tekellerinde tutan soylulardır: "Bu yararsız, bu bal vermez arılar, başkalarının alın teriyle geçinmekte, daha fazla kazanmak için topraklarında çalışanların derisini yüzmekte, bunun dışında başka gelir kaynağı bilmemektedir”Burada adalet sisteminin nasıl olduğunu görmekteyiz. İkinci bölüme başlıklar halinde analiz kısmında ayrıntılı bir şekilde yer verilecektir.

    Utopia –Analiz-

    1-Ütopyada Amaurote, şehirler ve yönetim

    54 şehirden oluşan Ütopya Kral Ütopus yönetimindedir. Şehirlerin hepsi aynıdır. Hepsinde aynı dil konuşulur. Ütopya ülkesi Ütopus fethetmeden önce barbar, vahşi ve kaba bir ülkedir. Ütopus bu ülkeyi uysal ve nazik bir ülkeye çevirmiştir. Aynı töre ve kurumların olduğu ülkenin, 54 şehrinde de devlet yapısı aynıdır. Amaurote adında bir başkentleri vardır. Amaurotenin başkent olma sebebi tam ortada yer almasıdır. Bu ülkede 30 aile bir yönetici seçer ve yönetici görevini kötüye kullanmadığı sürece istediği kadar yönetici olarak kalabilir. Ütopyada evler aynı tasarlanmıştır ve her 10 yılda bir insanlar evlerini değiştirir. Böylelikle Özel mülkiyet ortadan kalkar. Komünizm öğretisine benzer bir şekilde “Ortak mal” anlayışına vurgu yapılmıştır. Amaruote şu şekilde anlatılmıştır. “Bir Utopia şehrini bilen, hepsini bilir. Çünkü bölge özellikleri dışında, bütün şehirler birbirine benzer. Onun için size herhangi bir şehri anlatabilirdim ama Amaurote şehrini seçiyorum. Çünkü orası Millet Meclisinin ve hükümetin bulunduğu yerdir. Bundan ötürü de bütün öteki şehirlerden daha ünlü ve önemlidir.” Aynı zamanda Kimin ne ihtiyacı varsa onu şehirden bir ücret ödemeden alması Durkheim’in Organik ve Mekanik dayanışması ile açıklanabilir. Durkheim organik dayanışmada bir “muhtaciyet” ‘den bahseder fakat burada bir komünizm öğretisine vurgu yapılmıştır. Bu durumun avantaj ve dezavantajları olsa da herhangi bir hak gaspına neden olmamıştır. Aynı zamanda Ütopya’nın yönetim şeklinin John Locke’un liberalizmine benzer bir yönetim şekli olduğunu görüyoruz. “Otuz aile her yıl, eski dilde syphogrant, yeni dilde philarch denilen bir baş seçerler. On syphogrant, 300 aile ile birlikte, eski dilde tranibore, yeni dilde baş philarch denilen birisinin buyruğu altındadırlar. 200 syphogrant, en dürüst, en uygun kimseyi seçeceklerine and içtikten sonra, halkın gösterdiği dört adaydan birini, gizli oyla başkan seçerler. Şehir dörde bölünmüş olduğu için, her bölümün bir adayı Kurultaya sunulmuştur. Başkan, zorbalığa kaçmadığı sürece, ömrü boyunca yerinde kalır. Tranibore'lerse, her yıl seçilirler, ağır bir neden olmadıkça da değiştirilmezler. Bütün öbür görevler de bir yıllıktır. Tranibore'ler her üç günde bir, gerekirse daha sık, başkanla birlikte toplanır, memleket işlerini görüşürler.” Ütopyada doğa durumunda var olan toplum sözleşmesini de görmekteyiz. Toplumun rızası ön planda tutulmuştur bu yaklaşımda.  Demokrasinin üst düzeylerde olduğunun bir nevi kanıtıdır.

    2- Bilim, Sanat ve Uğraşlar

    Ütopya'da tarımı herkes bilmek zorundadır. Çocukluk döneminde görerek öğrenirler. Bunun dışında genelde zor işlerle erkekler uğraşır fakat hafif  işlere de bakarlar. Kadınlar ise yün ve keten işleri ile uğraşırlar. Ütopyalılar günde 6 saat çalışırlar. Geride kalan vakitlerini ise kendilerini geliştirecek kişisel uğraşlara, sanata ayırırlar. “Bu noktada Raphael, günde altı saat çalışarak devletin çarklarının dönemeyeceği gibi gelebilecek eleştirilere cevap vererek, herkesin çalışması durumunda sistemin çok rahat bir şekilde çarklarını döndürebilir, çünkü diğer ülkelerde birçok insan, başka insanların emeği üzerine geçimlerini geçirdiklerini, bu faktörü göz önüne alındığında bu durumun anlaşılabilir olduğu ortaya çıkacaktır.” Aileye en yaşlı olan yönetir yerleşik bir düzen hâkimdir gençlerin yaşlılara hizmet ettiği, herkesin birbirine saygı gösterdiği bir toplumdur.


    3-Ütopya’da Köleler, Hastalar, Evlilik ve Önemli Diğer Konular

    Ütopya’da insanların cezalandırılmasında toplumun yararı gözetilmektedir. Diğer ülkelere nazaran kötü muamele yoktur. Bir suç işlendiğinde onu çalışma alanına sevk ederler. Kölelerin boyunlarına altın zincir asarlar. Böylelikle halk altını değeriz olarak görmeye başlar. Eğer görevlerini iyi yaparlarsa ve pişman olurlarsa halk oylamasıyla affedilebilirler. Bunun yanında ütopyada öbür dünya inancı vardır. Hastalara önem verirler. Gündelik işlerinin dışında hastalarla ilgilenirler. Eğer hastaların hastalıkları çok ilerlemiş veya iyileşmeyeceğine inanıyorlarsa, hayatlarına son verebilirler. Ütopyada evlilik yaşı kadınlar için 18 erkekler için 21’dır. Eşler ayrılamazlar. Evlilik kuralları vardır. Bu kuralların dışına çıkılırsa kölelikle cezalandırılırlar. Aile yapısında 10'dan az 16'dan fazla kişi olmasına izin yoktur. Ütopyada herkes savaşmayı bilir mecbur kalmadıkça kimse savaşa başvurmaz. Dini inançlarında özgürlerdir.