• 115 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bir saatlik otobüs yolculuğunun su gibi akıp geçmesini sağlayan ve bıraktığı tatla eve varır varmaz kendini bir kere daha okutan Turgenyev eseri. Öncelikle çeviri oldukça temiz ve yine çevirmen Oğuz Tecimen tarafından hazırlanan kronoloji bölümünü çok beğendim.Bu bölümde hem yazarın hayatındaki önemli olaylara hem de o sırada toplumsal yaşamda iz bırakan olaylara yer verilmiş.
    19.yüzyıl Rus edebiyatı edebiyat tarihinin tartışmasız en ilginç ve verimli dönemlerinden bence. Rusya'nın değişmeye başlayan sosyal yapısı, bir yandan Avrupa'da eğitim alan ve yönünü bu tarafa çeviren aydınlar bir taraftan toprağa bağlılığı ve daha muhafazakar bir Rusya'yı savunan Slavofil görüş... Özellikle 1800'lerin ortalarına geldiğimizde Gogol'un da ölmesiyle Rus edebiyatı üç temel ismin üzerinde yükselir:Tolstoy, Dostoyevski ve Turgenyev.Üç sene Berlin'de felsefe eğitimi alan ve dönemin batıcı-Slavofil tartışmasının batıcı ayağını temsil eden Turgenyev bence hak ettiği değeri ve ilgiyi görememiş bir yazar.İnsan psikolojisine olan hakimiyetini ilk kitabı olan 1850 basımlı bu eserde de çok net görebiliyorsunuz zaten.
    Eser kendisini "lüzumsuz bir adam" olarak tanımlayan Çulkaturin'in öleceğini öğrendikten sonra 20 Mart-1 Nisan arasında tuttuğu günlüğü aslında.Karakterin ağzından hayat hikayesini ve kendisiyle ilgili düşüncelerini okuyoruz.İlk dikkatimi çeken şey kitap gerçekten bir günlük gibi çok samimi ve sade bir dille yazılmış.Duygusal iniş çıkışlar,bir konudan bahsederken yorulup sıkılıp ara vermeler gibi günluk tutan her insana tanıdık gelecek ayrıntılar gerçek bir günlük okuyor gibi hissetmenize neden oluyor. İşlenen konuysa dönemin Rusyasında oldukça popüler olan bir konu:Lüzumsuz (ve bir yandan da uyumsuz denebilir) adam! Kitabı okudukça zaten fark edilebilir şekilde karakter size birçok başka karakteri hatırlatıyor: örneğin Oblomov, Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ındaki isimsiz karakter, Türk edebiyatından Bay C, bir bakımdan da Selim Işık... Fark ise yazarların bu lüzumsuz ve uyumsuz adamlara bakış şekilleri aslında.Turgenyev'in Çulkaturin'ine baktığımızda temelde toplumla çok da ters düşen bir karakter çıkmıyor karşımıza. Hayalci ve eyleme geçemeyen bir karakter sadece ve aslında başarısız bir aşk hikayesinden başka bir uyumsuzluğunu okumasak da Çulkaturin lüzumsuz olduğuna kendisini inandırıyor. Bu noktada benim çok sevdiğim bir söz var:"Hissedilen neyse yaşanan odur" derler. Çulkaturin de kendisiyle ilgili hissettiği bu yetersizliğin içinde debelenip duruyor. Turgenyev bu noktada karakterini övmüyor ama yermiyor da. Yorum yapmadan karakterinin ruh halini bize anlatıp yorumu bize bırakıyor. Selim Işık, Prens Mişkin ve bir nebze de Oblomov'da ise yazarları karakterlerinin toplumla uyumsuzluğunda suçu topluma atıp toplumun bu naif karakterleri anlayamamasından yakınır.
    Turgenyev'in doğa sevgisi ve insanın doğadan uzaklaşmasından duyduğu uzüntüyü de kitap boyunca hissediyoruz.Karakterin ölümüne yaklaşmasını karların erimesiyle ve baharın gelişiyle takip ediyoruz adeta.Tam 1 Nisanda baharla gelen bir ölümle de Çulkaturin çocukken koptuğu doğaya (bu kopuş evlerinin ve bahçelerinin borçlar için satılmasıyla sembolize edilmiş bence) kavuşur ve kim bilir belki ordan da okyanusa.
  • İlk kez 1880 yılında yayımlanan bu roman kentleşmeye, burjuva dünya görüşüne, yabancılaşmaya dinsel bir başkaldırı, tanrısal doğaya dönüş çağrısıdır. Eğitimini rahiplerden alan roman yazarı Johanna Spyri romanlarında dinsel çözümü önermiş, mutluluğun onda olduğunu, doğa içinde tanrı ile yakınlaşmayı savunmuştur (krş. Doderer 1969).
    Anne ve babasını bebekken kaybeden beş yaşındaki Heidi önce teyzesi tarafından büyütülür, ancak daha sonra teyzesi onu büyükbabasının yanına bırakıp gider. Büyükbaba Alp dağları üzerindeki bir kulübede yalnız yaşamaktadır. İnsanlarla iletişimini kesmiştir. Bu yalnızlıkta gençlik yıllarında yapılan hatalar saklıdır. Büyükbaba büyük hatalar yapmış ve ailenin parçalanmasına neden olmuştur. Bu yüzden insanlardan ve Tanrı'dan uzak bir yaşam sürmektedir. Kulübede hiçbir lüks yoktur. Saman yatak, tahta iskemleler ve gaz lambası. Ancak Heidi bu koşullardan mutluluk duyar, çünkü burada özgürdür ve doğanın ona sunduğu özgürlükleri çocukça bir keyifle yaşamaya çalışmaktadır. Oysa önceki yaşamı özgürlükten yoksun geçmiştir.
    Heidi sürekli yaşlı kadının gözünün önünde olmak için daima evde kalmak zorundaydı. Oysa o hep dışarı çıkıp, koşup oynamayı hayal ediyordu.
    Çocuğun doğa ve oyun oynama tutkusunu vurgulayan bu cümleler, onun mutluluğunu sağlayan şeyin oyun oynama özgürlüğü olduğunu anlatıyor. Doğayla baş başa yaşayan çocuk ruhsal ve bedensel sağlığını da daha kolay elde etmiş oluyor.
    Geçmişteki yaşam biçimiyle toplumla ters düşen büyükbaba, onunla iletişimini kesmiş ve yalnız bir yaşamı seçmiştir. Toplumla olan tek iletişimi mal alış verişidir. Var olan sisteme ve eğitim biçimine karşıdır ve sürekli çatışma içindedir.
    “Onu okula yollamaya niyetim yok!”
    “Peki, ne olacak bu kız?”
    “Keçiler ve kuşlarla özgürce büyüyecek ve mutlu olacak.”
    “Ama o bir kuş veya keçi değil. Küçük bir kız. Bu dostlardan kötü bir şey öğrenmez belki ama okumayı- yazmayı da öğrenmesi gerekli.”
    Heidi'nin okuması gerektiğini söyleyen rahiptir. Çocuğun yetişkinler dünyasına geçebilmesi için okuma-yazmayı öğrenmesi gerektiğini söyler. Bu din adamı yetişkinler dünyasından kaçan Büyükbaba'nın da oraya dönmesini sağlamaya çalışır. Uzlaşmayı sağlamaya çalışan kişi din adamıdır ve araç da dindir.
    Heidi'yi büyükbabasının yanında bırakan teyzesi, bir süre sonra onu almaya gelir. Şehre zengin bir ailenin yanına götürecektir. Kentli bir görünümde olan Teyze'ye, kentin bunalımlarını çok yoğun yaşamış ve çok şeyini bu nedenle yitirmiş olan büyükbaba şöyle der:
    Onu al ve şımart. Bir daha benim yanıma getirme! Onu senin gibi tüylü şapkalarla ve yerleri süpüren giysilerle görmek istemiyorum. Ya da benimle senin gibi konuştuğunu duymayı da.
    Ve Heidi kente götürülür. Onu, yaşamını katı kuralların içine yıkmış olan ve kuralları bozulduğunda büyük panik yaşayan, evin kâhyası Bayan Rottenmeier karşılar. Aslında Rottenmeier kitapta bir yan figür olarak kullanılmış ve bu figüre kent yaşamının kuralcılığının iticiliği yüklenmiştir. Romanın süreci içerisinde bu figür kendiliğinden yok olur.
    Rottenmeier'in Heidi'ye ilk tepkisi adını değiştirmektir. Adı kent kültürüne ya da Bayan Rottenmeier'in kafasındaki figüre uymamaktadır. Ardından kent kültürünün oluşturduğu kuralcı yaşam biçimine uygun kuralların öğretilmesi gelir, Heidi'nin hiçbir zaman uyum sağlayamayacağı. Asıl önemlisi Heidi'nin kente geldiğinde yaşadıklarıdır.
    Heidi bir pencereden diğerine koşuyor, kafesteki bir kuş gibi çırpınıyordu. Dışarıya bir bakabilseydi, emindi ki bir tutam ot görebilecekti. Ya da en azından dışarıya çıkıp, arka kapıyı bulup bahçeye çıkmalıydı. Ön kapıdan girerken taştan başka bir şey görememişti çünkü.
    Doğadan ve özgür yaşamdan kopartılışın anlatımıdır bu. Duygularını özgürce yaşayabildiği doğadan alınıp taş yığınlarından oluşan kente getirilmiş ve kurallar içinde bir bir yaşamı sürdürme zorunluluğunda kalan bir çocuğun tepkisidir.
    Yazar bu tepkiyle kent yaşamına olan tepkisini de ortaya koyar. Yazarın tercihi doğaya ve Tanrı'ya dönük bir yaşamdır. Ve bu yaşamın zenginlik içinde olması da düşünülmemektedir. Yazar zenginliğe tepki duyar. Zenginlik anlatılırken hiç abartılmaz ve hiçbir şekilde albenisi olduğu vurgulanmaz. Böyle bir şeyin söz konusu olduğu durumda doğanın güzelliği ön plana alınır.
    “Yaşamında hiç böyle güzel bir evde oturdun mu? Böyle yumuşak bir yatağın oldu mu? Böyle lezzetli yemekler yedin mi?”
    Artık bu kadarı da Heidi için fazlaydı doğrusu. Başladı ağlamaya ve bir yandan da saymaya, “Ben eve gitmek istiyorum. Çünkü kar tanesi ağlıyordur, nine beni özlüyordur. Ve ben burada güneşin dağlara iyi geceler dileyişini göremiyorum. Şahin buraya gelse bile kentin gürültüsünden onun sesini duyamam. Burada her yer taş duvar. Oysa dağlara tırmanmak ne güzeldir.”
    İşte bu noktada bize yöneltilen soru, çocuğun gereksindiği şey kentin ortasında lüks koşulları olan bir evde, güzel yataklarda yatmak, nefis yemekler yemek mi, yoksa ruhsal doyum ve özgürlüğü yaşadığı doğanın içinde mi olması gerektiğidir.
    Yazar buna doğaya dönük tercihiyle yanıt vermektedir. Burjuva kültürünün getirdiği kurallar yerine, doğa içinde ve doğal bir yaşam yeğlenmektedir.
    Ve kent kültürü içinde kimlik bulamamış ve arayış içinde olan Heidi'ye çözüm bilgelik simgesi olarak sunulan büyükanneden gelir. Büyükanne dine dönük çözümün bir köprüsü gibidir.
    Eğer bir sorunumuz varsa ve bunu kimseye açamıyorsak, Tanrıya anlatıp, ondan yardım istemek en iyi çaredir. O bize daima yardım eder. Beni anlıyor musun? Her gece yatağında Tanrı'ya yakar.
    Ortaya çıkan bunalımlara karşı çözüm dine sığınmaktır. Bu aynı zamanda kent kültürüne bir karşı çıkıştır. Din, topluma uyum sağlamada da bir köprü işlevini de görür. Büyükbabanın toplumla uyumunu sağlayan büyükanne ve rahiptir, yani dindir.
    Kentten ve kent kültüründen kaçışın bir başka örneği de Doktor'dur. Kentteki yalnızlığından kurtulmak ve sıcak dostluklar kurmak isteyen Doktor, köye yerleşmeye karar verir. Doktora en yakın ilgiyi gösteren kişi yine rahiptir.
    Clara'nın doğaya geldiğinde kısa bir süre içinde iyileşmesi de tanrısal doğanın gücünü yansıtır.
    Spyri bu kitabıyla, kent kültürünün getirdiği yabancılaşmayı ortadan kaldırmaya, bozulan insanlar arası ilişkileri yeniden bir düzenleme çabasındadır. Onun ortaya koyduğu düzende zenginliğin, katı kuralların hiç yeri yoktur. Mutluluk tanrısal doğada ve dindedir. Din insanlar arası ilişkileri uyumlu bir hale getirmek için en iyi yöntemdir. Ve yazar bu yöntemini uygulamak için Heidi figürünü idealize ederek okuyucuya sunmuştur. Heidi figüründeki ilginç nokta onun bir misyoner olarak sunulması yerine doğal güçler yüklenerek okuyucunun karşısına çıkartılması ve böylece itici yönünün ortadan kaldırılmasıdır. Bu şekilde Pollyanna' da karşımıza çıkan çocuğa yüklenen aşırı iyimserlik ve katı misyonerlik figürü Heidi'de kullanılmamış ve Heidi doğal çocuk özellikleriyle çekiciliğini korumuştur.
    (Necdet Neydim)
  • Her zaman şurada burada “Heil!” diye bağıran “kuşkucu” küçük adam olarak kalacaksın. Yer’in kendi çevresinde dönüşünün ve uzaydaki deviniminin anlaşılmasının peşinden neler dediğini anımsıyor musun? İşi şakaya dökerek, şimdi garsonların tepsisinden bardaklar düşecek diye aptalca bir yanıt vermiştin. Aradan birkaç yüzyıl geçti ve hiç kuşkusuz her şey unutuldu. Senin tüm aklında kalan, Newton’un bir “elmanın düşüşü”nü görmesi, Rousseau’nun “doğadan dönüş” isteğidir. Darwin’den öğrendiğin “en güçlünün yaşaması” oldu, “maymundan geldiğin” değil. Goethe’nin Faust’undan parçalar okumayı seviyorsun, ama aritmetikten bir kediden daha çok anlamıyorsun. Sen aptal, boşu boşuna övünen, bilgisiz ve maymunumsusun, küçük adam! Ama özden kaçma ve yanlışı aklında tutma sanatında bir ustasın. Bunu daha önce de sana söylemiştim. Bize zorunlu askerlik hizmetinden başka bir şey bırakmayan Napolyon’u kitapçılarda altın harflerle sergiliyorsun, altın rütbeler takınmış küçük adam, ama senin kozmik kökenini önceden sezen benim Kepler hiçbir kitaplıkta görünmüyor. İşte bu yüzden, içinde bulunduğun bataklıktan çıkamıyorsun, küçük adam.
  • Eğer gerçek doğruca duyularımıza ve bilincimize çarpsaydı, eğer nesneler ve kendi kendimizle doğrudan doğruya iletişime girebilseydik sanıyorum ki sanat yararsız olurdu ya da daha doğrusu hepimiz sanatçı olurduk; çünkü o zaman ruhumuz doğanın birlikselliği (unisson) karşısında coşkuyla titreşip duracaktı.

    Gözlerimiz, belleğimizin yardımıyla, öykünülemez resimleri uzaydan kesip çıkaracak ve zaman içinde saptayacaktır. Bakışımız, Eski Çağ yontuculuğunun örnekleri kadar güzel yontulan, insan bedeninin canlı mermerinde gözlerini gezdirirken bulup yakalayacaktır. Bazı kez neşeli, çoğu kez şikayetçi, her zaman için özgün bir şarkı olan içsel yaşamımızın kesintisiz şarkısını ruhlarımızın derinliklerinden işitecektik.

    Bütün bunlar çevremizde oluşan şeylerdir; bütün bunlar bizde oluşan şeylerdir; bununla birlikte bütün bunlar belirgin olarak bizim tarafımızdan sezinlenmemektedir. Doğayla bizim aramızda var olan bir şey mi diyeyim? Bizimle kendi bilincimiz arasına bir perde girmektedir; bu perde sıradan kişiler için kaim, sanatçı ve şair içinse ince, hafif ve hemen hemen saydam bir perdedir. Bu perdeyi hangi peri dokudu? Bu perde dostluk için mi yoksa kötülük için mi dokunmuştur? Yaşamak gerekmektedir ve yaşam da bizim nesneleri, kendi gereksinmelerimizle olan ilişkileri içinde yakalamamızı istiyor. Yaşamak bir şey yapmaktan başka bir şey değildir. Yaşamak, uygun tepkilerle karşılık vermek için nesnelerden yararlı bir izlenim almaktan başka bir şey değildir. Öteki izlenimler karanlıkta kalmak ya da bize karışık bir biçimde gelmek zorundadırlar.

    Bakıyorum ve gördüğümü sanıyorum; dinliyorum ve işittiğimi sanıyorum; inceleme yapıyorum, yüreğimin içinden okuduğumu sanıyorum. Ama dış dünyada gördüklerim ve duyduklarım, benim davranışımı, tutumunu aydınlatmak için duyularımdan çıkardıklarımdan başka bir şey değildir; kendimle ilgili bilgilerim yüzeyde kalandır, eyleme katılandır. Öyleyse duyularım ve bilincim bana gerçekliğin edimsel bir yalıtımından başka bir şey vermemektedirler.

    Duyularımın ve bilincimin bana nesnelerden ve kendi kendimden verdiği görünüm için de insana yararsız olan ayrışıklıklar silinmekte, insana yararlı olan benzeşimler belirlenmekte, eylemimin gireceği yollar daha önceden çizilmektedir.

    Bu yollar, benden önce bütün insanlığın gelip geçtiği yollardır. Nesneler, benim yararlanacağım yönden sınıflandırılmıştır.

    İşte, nesnelerin renk ve biçimlerini ben daha çok bu sınıflandırmayla belli belirsiz görüyorum. Hiç kuşkusuz insan bu noktada hayvandan çok daha üstündür. Bir kurdun gözünün bir oğlakla bir kuzu arasındaki ayrımı görme olasılığı herhalde çok azdır. Burada kurt için, ikisinin de yakalanması kolay, ikisinin de parçalanması zevkli, iki tane özde değerde av vardır. Bizim içinse keçiyle koyun arasında bir ayrım vardır; ama biz de bir keçiyi bir başka keçiden, bir koyunu bir başka koyundan ayırt ediyor muyuz?

    Nesnelerin ve varlıkların bireyselliği bize maddesel olarak yararlı olmaması yönünden her zaman için gözümüzden kaçmaktadır.

    Burada bile bunu fark ettiğimizde (bir kişiyi başka bir kişiden ayırt ettiğimiz zaman) gözümüzün yakaladığı bireyselliğin kendisi değil, başkaca söylersek, biçimlerden ve renklerden oluşan bütünüyle özgün bir uyum değildir; yalnızca bir ya da iki belirti uygulamadaki tanımayı kolaylaştıracaktır.

    Kısacası biz, nesnelerin kendilerini görmemekteyiz; çoklukla bunların üzerlerine yapıştırılmış etiketleri okumakla yetinmekteyiz. Gereksinmeden doğmuş olan bu eğilim dilin etkisiyle daha da vurgulanmıştır. Çünkü sözcükler (özel adlar dışında) cinsleri göstermektedir. Nesnenin en ortak görevini ve özelliksiz görünümünü ancak anlatan kelime bizimle nesne arasına girmekte ve onun biçimini gözlerimizden gizlemektedir; eğer bu biçim, sözcüğün kendisini yaratan gereksinmelerin ardına gizlenmeseydi sözcük olmazdı. Bunlar yalnız dış nesneler de değildir; bunlar bize özgü ruh durumlarımızdır.

    Kendilerinin sahip oldukları içtenlik, kişilik, özgün yaşam gibi niteliklerini gözlerimizden kaçıran bu ruh durumlarımızdır. Bir sevgi ya da bir kin duyduğumuz zaman kendimizi sevinçli ya da üzüntülü hissettiğimiz zaman, binlerce ayrıntıyla ve binlerce derin titreşimle bizim olan şey, bilincimize ulaşan bizim kendi duygumuz mudur? Böyle olsaydı o zaman hepimiz romancı, hepimiz şair, hepimiz müzikçi olurduk. Ama, biz ruh durumumuzun ancak dış yayılımını fark etmekteyiz. Duygularımızın ancak kişiliksiz görünümünü yakalamaktayız; aynı koşullar altında, bütün insanlar için aşağı yukarı benzerliği olan ve ilk ve son olarak dilin belirttiği görüntüyü kavramaktayız. Böylece kendi kişiliğimize varıncaya dek, bireysellik bizim gözümüzden kaçmaktadır.

    Biz genel bilgiler ve simgeler içinde devinmekteyiz; kendi gücümüzün başka güçlerle boy ölçüştüğü, çevresi kapalı bir alan içinde gibiyiz. Eylemle büyülenmiş olarak, eylem tarafından çekilerek, en büyük iyiliğimiz için, onun seçtiği alan üzerinde, biz nesnelerle kendimiz arasında ortak duvarlı bir bölge içinde, nesnelerin dışında, kendi kendimizin dışında yaşamaktayız.

    Ama, uzaktan uzağa, doğa, ayrımlamayla, yaşamdan daha fazla kopmuş ruhlar ortaya çıkarmaktadır. Burada, felsefenin ve düşünmenin ürünü olan sistemli, akla uygun ve istenen bir kopuşu söz konusu etmiyorum. Yalnızca, doğal kopuş duygusundan, duyunun ya da bilincin yaradılıştan gelen yapısından söz ediyorum.

    Bu kopuş, bir çeşit görme, işitme ya da düşünme gibi el değmemiş bir biçimde kendini göstermektedir, Eğer bu kopuş duygusu tam olsaydı; eğer ruh, kendi algılarının hiçbiri tarafından eyleme hiç uymasaydı, o zaman bu ruh şimdiye dek dünyanın görmediği bir sanatçının ruhu olacaktı. O zaman bu ruh, bütün sanatlarda birden üstün olacak, ya da, daha çok sanatların tümünü bir tek sanat olarak kaynaştıracaktı. O zaman bu ruh, her nesneyi, başlangıçtaki arılığı içinde görecek, maddesel dünyadaki biçimler, renkler, sesler gibi iç yaşantının en ince devinimlerini de sezinleyebilecekti. Ama bu doğadan çok şey istemek demektir.

    Doğanın aramızdan sanatçı yaptığı kişi için bile doğa perdeyi raslantısal olarak ve bir kenarından kaldırır. Doğa yalnızca bir yönde algıyı gereksinmeye bağlamayı unutmuştur. Her yön bizim bir duyu diye adlandırdığımıza uygun düştüğünden, bu duyularından biriyle ve yalnızca bu duyuyla sanatçı her zaman kendini sanata adamaktadır, işte sanatların çeşitliliğinin kökeni budur. Sanatçı kendimi renklere ve biçimlere verecektir ve rengi renk için, biçimi biçim için seveceğinden, bunları kendi için değil de renk ve biçim için sezinlediğinden, nesnelerin iç yaşantısını onların biçimleri ve renkleri arkasından görecektir. Nesnelerin iç yaşantısını, başlangıçta şaşırmış olan bizim algımıza yavaş yavaş sokacaktır.

    Hiç değilse bizi, bir süre için, gözümüzle gerçeklik arasına giren biçim ve renklerle ilgili peşin yargılardan, boş inançlardan ayırmış olacaktır. Böylece, sanatın en yüce özentisini gerçekleştirmiş olacak, bize doğayı açıklayacaktır.

    Kimi sanatçılar, kendi içlerine kapanacaklardır. Dış dünyada bir duyguyu belirten binlerce eylemin altında ve kişisel ve ruhsal durumu kaplayan bayağı ve toplumsal sözcüğün gerisinde bunların arayacağı şey, basit ve katışıksız bir duygu, bir ruhsal durumdur. Bunlar, bizi de kendi üzerimizde aynı çabayı gösterecek duruma getirmek için, kendi gördüklerinden bir şeyi bize de göstermeye hevesleneceklerdir: birtakım uyumlu sözcükleri düzene koyarak bize dilin anlatmak için var olmadığını söyleyecekler ya da daha doğrusu bunu aşılayacaklardır.

    İşte böylece; ister resim, heykel, ister şiir ya da müzik olsun sanatın nesnesi, uygulamada yararlı olan simgeleri, toplumsal ve uzlaşımsal bakımdan kabul edilmiş olan genel bilgileri ve son olarak da gerçeği öğreten her şeyi, bizi gerçekle karşı karşıya getirmek üzere ayırmak, uzaklaştırmaktır.

    Henri Bergson
  • 264 syf.
    İnceleme başında ilk önce de Sade hakkında kısaca bilgi vermek belki de önemli olacaktır. Küçük yaşlardan itibaren şımartılmıș bir çocuk olarak büyütülmüştür. Özellikle babası bu konuda onu olabildiği kadar etkilemiştir. Varlıklı ve Fransız aristokrasi geleneğine mensup bir ailede olan de Sade ve ailesi liberten düşünceyi benimseyip istedikleri tarzda yaşamakta beis görmemişlerdir. Bundan ötürüdür ki de Sade'ın yaşamı oldukça uçuk olmuştur. Babasının diplomat olması de Sade'ın kendisini ayrıcalıklı olarak hissetmesine ve görmesinde etkili olmuştur. Kendisini doğuştan imtiyaz sahibi olarak tanımlamakta sakınca görmez de Sade. Bazı durumlarda babası tarafından şiddetle cezalandırılırması ve çok sevdiği amcasının hapse atılmasından dolayı de Sade ileri düzeyde şiddete eğimli hale gelir. Nitekim şiddet sonraki yaşamında felsefesinin temel taşlarından olacaktır. Hatta ve hatta şiddeti eğlence aracı olarak ele alır. Tüm bunlardan ötürü Sade'ın kendisi aynen şöyle demiştir.  "Zaman zaman dünyadaki bütün nimetlerin benim emrime verilmiş olduğunu düşünüyorum. Bir insanın sahip olabileceği haklara ben doğuştan sahibim. İnsanların bana gösterdikleri saygı ve benim doğuştan üstün olduğuma dair düşünceleri beni daha azgın biri olmaya doğru itiyor. Onlara karşı daha kızgın ve baskıcı olmaktan kendimi alamıyorum. Bütün evreni arzularımı tatmin etmek için bana sunulmuş bir nimet olarak görüyorum. Tüm nimetlerin karşılıksız olarak bana sunulmasından daha doğal ne olabilir ki " de Sade'ın düşünceleri böyle. Pardon Donatien Alphonse François le Marquis de Sade.. İsme bakarmisiniz. İsmi bile insanı etkiliyor.. Bizim gibi insanları en azından. Şirazi, Melluni, Veysel ve Abdal dan çok daha etkili geliyor değil mi.. Ah algılar ahh..:):):)

    Eser incelendiğinde elbette ki değişik olduğu fark edilecektir. Bazen ise şiddetli eleştiri oklarına hedef olması hiçten bile değildir. Eserinde değerlere ve kurumlara açıkça karşı çıkılmıştır. Özellikle ahlak ve din kurumuna. Erotizmin sınırları ne derece ilerletilebilir diye sorulacak olursa katılmamakla birlikte birçok kişi tarafından belki de örnek olarak gösterilebilir de Sade. Özünde nihilist olan de Sade kanaatimce egoizmin sınırlarını oldukça aşmıştır. Dahası egosantrik(benmerkezcilik) bir kişiliğe sahiptir. Hatta ve hatta solipsist tir(tek bencilik) kendisi ve sadisttir mazoșisttir... :)

    Cinsel anlamda kendisini net olarak 'Terörist' olarak algıladım. Nitekim cinselliği ilga ederken partnerini özne değil de nesne durumuna indirger de Sade. Ona göre cinselliğin amacı kişisel haz almaktır. Ve bu hazza ulaşabilmek için de her türlü eylem mubahtır. Machiavelli'nin siyaset kurumu üzerindeki düşünceleri de Sade'de cinsellik üzerinde tekrar canlanmıștır. Cinsel haz almak uğruna kadının öldürülmesi, üzerine dışkılanması, kırbaçlanması, kanatilmasi, vs vs. Eylem ne olursa olsun amaç cinsel hazza ulaşmaktır. Kişisel cinsel hazza ulaşmak. Pertner daima nesne konumunda bırakılmıştır. Ve böyle olması gerekmektedir ona göre.

    Pek tabii cinselliğin bu şekilde yaşanmasına karşıyım. De Sade'ın bahsettiği cinsellik "seks" kavramıyla açıklanabilir kanaatimce. Ama asla ve asla "sevișme" ile açıklanamaz. Sevişmede "özne-özne" durumu hakim iken sekste ise "özne-özne" ilişkisi önemsenmemekle birlikte çoğu kez "özne-nesne" şeklindedir. Sevișmede partnerin de haz alması amaçlanırken sekste kişisel tatmin olma duygusu hakimdir. Birbirini henüz yeni tanıyan günübirlik iki kişi arasındaki cinsellik 'seks yapmak' ile açıklanabilecekken ortak geçmişi ve duygulanımları olan iki partner arasındaki cinsellik 'sevisme' kavramıyla ele alınabilir. De Sade bu eserinde cinselliğe dair sevişmeden bahsetmemiș, değinmemiștir bile kanaatimce. Tek derdi kişisel zevk almak yani seks yapmak olmuştur. En azından dile getirmiştir. Bu uğurda karşısındaki tüm kadınlar birer seks işçisi ya da objesi haline gelmiştir.

    De Sade'ın cinsellik konusuna boyle yaklaşmasının nedeni aldatılmış olmasında da  yatabilir. Nitekim cinsel birliktelik uğruna 'kullandığı' kadınlardan birine aşık olur onu sever. O kadının başka erkeklerle de beraber olduğunu öğrenir. Bundan dolayıdır ki de Sade, bazen sinir krizleri geçirmekte ve ağlama nöbetlerine kapılmaktadir. Ama demezler mi adama "Ya sen önüne gelen her kadınla birlikte olmak istiyorsun da kadınlar önüne gelen erkekle birlikte olmayı istediği zaman mı problem oluyor" diye. De Sade efendi bu yüzden kadınlardan nefret etmiştir ve tabiri caizse doğal düşman olarak görmüştür.

    Eserin ana omurgasını oluşturan bir diğer yanı dine, inanca ve değerlere saydırması olmuştur. Varolan tüm değerleri yok etmek istercesine şiddetle karşı çıkmış ahlak kuralları olarak nitelenen kuralların doğa karşıtı kurallar olduğunu beyan etmiştir. Doğadan gelmeyen hiçbir kural ahlak kuralı olarak karşımıza çıkamaz demiştir. Çıplaklık, zina, ters ilişki, sadomi, gay ve lezbiyenlik durumu ona göre doğanın bize bahşettiği özelliklerdir. Bu özellikleri gizlemenin saklamanın manası da yoktur. Ve bu özelliklerin ötelenmesi, gizlenmesi ve cezalandırılmasına dayanak olan ahlak kuralları yok edilmelidir ona göre.. Sadomi ve şiddet nasıl doğal bir özellik olabilir ki? Doğada şiddet yoktur halbuki. Aslanın ceylanı avlamasi ya da volkanlarin patlaması muhteşem ve mükemmel güzellikler olmakla birlikte şiddetle ele alınamaz bile. Şiddet bilince hasıl bir durumdur.. Yani insana hasıl bir durum..

    Diger bir yandan din ve inanç konusunu da ele alan de Sade oldukça ileri düzeyde ileri gitmiştir eserindeki elestirilerinde :) Elbette ki dinler ve inançlar eleştirilebilir. Uygulamalar sorgulanabilir. Sorgulanmalidir da. Lakin bu eleştirilerin şiddeti hakarete ve küfretmeye varınca katılmak mümkün değildir kanaatimce. Birçok yerde siktiğimin Tanrı'sı, Ah sikeyim gibi küfürlerle din ve inanca yaklaşmak tamamen haddini bilmemezlik hatta insanlık dışıdır. İnançlı biri olarak sarfedilen bu sözler karşısında kanım çekilir. İnançsız biri olmam durumunda ise yine katılmak mümkün olmaz olmamalı. Dinlere ve inançlara çok temiz bir şekilde ve duygusal olarak bağlı olan kişiler, toplumlar ve ülkeler var. Bu insanların bağlı hissettikleri manevi değerlerine bu şekilde hakaret etmek ve küfretmek kimsenin harcı değildir olmamalıdır. Kendinde bir ucuzluk olur düşüncesindeyim hatta.

    Efendim peki de Sade nasıl bu hale gelmiştir. Yıllar önce izlemiş olduğum sodomda 120 gün adlı film bende bazı düşünceler meydana getirmişti. Bu tür kişiliklerin hatta vakaların ortaya çıkmasındaki en büyük etken bence "sınırsız özgürlüktür" " Sınırsız özgürlük! " ya da "sınırsız istenc" Tamamen iktidar anlayışı. Nietzsche nin bahsettiği guc istenci belki de. Sınırsız yetkiler sınırsız eylemler sınırsız güç! Sınırsız özgürlük ne demek üzerinde düşünmenizi tavsiye ederim. Düşünsenize sınırsız özgürlük! İstediğiniz her şeyi yapabiliyor olmanız canınızın sıkılmasına neden olur zamanla. Uğruna mücadele edeceğiniz birsey yok ortada. Sevismek mi istiyorsunuz karşınıza hemen duzinelerce kadın ve erkek çıkar. Yeni birsey mi tatmak istiyorsunuz. Nüfuzunuzun verdiği etki ile söylemeniz yeter. Bu çok can sıkıcı bir hale getirir diye düşünüyorum. Mücadele edebilecek bisey kalmamıştır. Herseyiniz vardır. Tam iktidarı elde etmişsinizdir. Canınızın sıkılmaması için artık yeni şeyler düşünmek durumunda bırakır kişiyi. De Sade'de bu etkiler var gibi. Normal bildiğimiz 'sevisme' varken o hep dahasını istemiştir. Spermlerin yutulması, anal seks, dışkılama, kamçılama, öldürme, kendini başka bir erkeğe sunma, çoklu seks, vs vs. Dahası dahası ve dahası. Hatta ve hattası.. Bebek öldürme dahil.. Artık hiçbiri onu tatmin edemez duruma gelmiştir. İnanın bana bu durum kişiyi dünyanın en 'kimsesiz kimsesi' yapar. Kendinde yalnızlık denen bir şey varsa de Sade mükemmel bir örnek olur düşüncesindeyim.

    Sayın sevgili okurlar cinselliği yaşamak istiyorsanız "sevişin". "seks" yapmayın. En azından "seks" yapmamaya çalışın. Yapacak olursanız da şiddete başvurmayın. Doğru kişiyle doğru zamanda sevişin. Bu sizin özgürlüğünüz olur ancak.

    Ve kimsenin bisey deme lüksü yok. Karşınızdaki partner obje, nesne değildir. Onların da bir özne olduğunu sakın ama sakın unutmayın. Güzel ve güzele dair olan budur.

    Edebi açıdan çığır açıcı nitelikte bir kitap. Çok cesur bir kalem olur kendisi. Zıtlık oluşturarak hayal dünyanızin gelişmesinde etkili olabilir. Anlaşılır düzeyde

    İyi okumalar
  • 104 syf.
    Uygarlık Freud'a göre insanları doğadan korumak ve insan ilişkilerini düzenlemek gibi iki amaca hizmet eden sistemdir. Bunun gerekliliği 'adalet ve güveni sağlamak' ile dış dünyamıza vermek istediğimiz 'güzellik'ten doğar. Bu yüzden tüketirken 'modernleştiğini sanıyor insanlık'.

    Böyle iyi amaçlarla el üstünde tutulan uygarlık maalesef güven ve adalet sağlamadığı gibi, insanların kaçış noktalarını da kısıtlamıştır. Örneğin, tüketerek, yenilenerek 'çağa ayak uydurmak' gibi estetik düşüncelerle kendi kaygımızdan habersiziz. İşte insan hep mutluluğu ararken uygarlık ile kendine mutsuzluğu getirir. Bize acı getiren uygarlık üç kaynaktan beslenir: Doğanın gücü, bedenin zayıflığı ve sosyolojik normlar. Kişi sürekli kendini frenleyerek çoğu zaman kendinden başka kalıba girerek 'uygarca' davranmaya çalışırken nevrotikleşir, bu kişilerle de 'huzursuz toplum' yaratılmış olur.

    Ayrıca din kavramına da değinir Freud, bu huzursuz uygarlıkta insan doğaya hakim olduğunu sanırken korkuya kapılır ve inanca yönelir. Kader acımasızlığı, ölüm çaresizliği tesellisi, uygarlığın getirdikleri sonrası bir inanç lazımdır. Dinden de böylelikle fayda sağlar. Ama bu hezeyanı aşmaya maalesef yetmez.

    Bu eseri okuyunca 'huzursuz bir hisle' kitabın kapağını kapatabilirsiniz.
    Çünkü kendinizi saçma dünyaya geri dönmüş bulacaksınız.
    Tavsiyemdir, okunmalı.
  • 232 syf.
    ·9 günde·9/10
    Aslında hepimizin en büyük sorunu, Dünyadan ve doğadan kopuk yaşamaya başlamamızdır. Kapitalizmin bizlere sunduklarını kabul edip, sahte veya sözde hayatlar yaşıyoruz. Pek çoğumuz inançlı insanlar da olsak dua etmeyi ya unutuyor ya da beceremiyoruz. Christoph Quarch kitabında özellikle dua etmenin ve doğa ile bütünleşmenin insan varlığı üzerindeki olumlu etkilerini anlatmaya çalışmış ve bence de bunu çok başarılı yapmış.

    Kitabın temelini Şaman inanışları, onların ruhlar ve doğa ile olan kesintisiz bağı oluşturuyor. Alt başlıklarda da görüleceği gibi, bir çok hayvan ve nebat ile insan varlığının ilişkisi ve bunun duyular üzerindeki etkisi oldukça etkileyici işlenmiştir.
    Doğa ile bağımız koptuğu için huzursuzuz, doğanın bize bahşettiklerini farkedemediğimiz için mutsuzuz. Bu da bizleri farkında olmadan yalnızlaştırıyor ve kalbimizi soğutuyor. Yazar bunu aşmanın ve yeniden asıl olan özümüze kavuşmanın tatmin edici formüllerini Şaman inanışı ışığında sunuyor.

    Malumunuz, kitaplarda çevirinin önemi büyüktür. Bu kitap, bu anlamda da kanımca oldukça başarılı bir çeviri performansına sahip. Bu da kitabın akıcılığını ve okurken daha iyi kavramamızı sağlıyor. Kitabın neredeyse her cümlesi bir aforizma gibi alıntı yapılıp paylaşacak nitelikte ve güzellikte. Ben zevk alarak okudum. Konuya ilgi duyanlara tavsiye ederim.

    Keyifli okumalar…