• 248 syf.
    ·5 günde·Beğendi·8/10
    Şair bir babanın varlıklı kızı olarak dünyaya gelen Len Howard’ın tüm hayatı temel alınarak yazılan biyografik bir roman Kuş Evi. Konservatuarda keman eğitimi almak için Londra’ya gelen ve sanatında oldukça başarılı olan Len, babasının ölümünden sonra kendine kalan mirasla doğaya dönüş yaparak kuşları gözlemleyeceği bir kır evi alır ve kendisini tamamen kuşlara adar.
    Kitabın o kadar güzel, doğal ve kuş sesleriyle dolu bir ambiyansı var ki okurken insanın sinirleri gevşiyor resmen. Kendilerine isimler verilen baştankaraları yavaş yavaş tanıyor ve onlarla bağ kurmaya başlıyorsunuz.Özellikle ‘Yıldız’ ismi verilen kuş çok özel ve onunla ilgili anılara bayılıyorsunuz.
    Eva Meijer,sade ama son derece akıcı bir anlatım yapmış.Okuması oldukça rahat konforlu ve aynı zamanda içerisinde hepimize hitap eden dersler de barındırıyor bu kitap.Kuşlar için her mevsim penceresini açık tutan ve evinin içinde sessizce hareket eden bir insanın olduğunu bilmek az da olsa insanlığa dair bana ümit verdi.Okumanızı tavsiye ederim.
  • 160 syf.
    ·2 günde·9/10
    Öncelikle çok sade ve akıcı bir dili var, bir solukta okudum. Kitapta Yonghe' nin yaşadıklarını kocası, eniştesi ve ablasının anlatımıyla okuyoruz. Kitap boyunca asıl karakterin duygu ve düşüncelerini kendi bakış açısıyla göremiyoruz. Yan karakterler aracılığıyla onu anlamaya çalışıyoruz. Yer yer rahatsız edici ve etkileyici bulduğum bir kitap oldu.

    !!! Devamı tamamen spoiler !!!



    Sıradan, yemek pişirip ev işleriyle ilgilenen bir kadın bir rüya görüyor ve et yemeyi bırakıyor, yavaş yavaş çevresine yabancılaşmaya başlıyor. Zamanla yemek yemeyi tamamen bırakıyor. Açılıktan ölecek durumda geldiği halde su ve güneş dışında hiç bir şey istemiyor bir bitki gibi. Sonunda da bir ağaç olmak istiyor.

    Kitapta en çok dikkat ettiğim şeylerden biri tüm kitap boyunca kimse rüyayı merak etmedi. Bir ara eniştesi laf arasında sordu bile denemez. Kimse kadının duygu ve düşüncelerini önemsedi sadece yaptıkları ve ya yapmadıklarıyla ilgilendiler. Kadına kimse "neden ağaç olmak istiyorsun?" diye sormadı. Bunun nedeninin yazarın kadının iç dünyasını yorumlamayı okura bırakması olduğunu düşünüyorum.
    Vejetaryen olması tüm ailesi ve kocası tarafından kötü karşılandı. Seçimlerine asla saygı duyulmadı. Kadının et yemeyi bırakmasını baş kaldırı olarak yorumladım başlarda. Kendi tercihleri, sorgulamaları olmadan yaşayıp gidiyordu ve birden böyle bir karar verdi. Ama aslında yaşadıklarından sonra bir vazgeçiş olarak düşünülebilir. Yemek yemeyi bırakması ise daha önce denediği intiharın farklı bir yöntemi gibiydi. Diğerleri tarafından anlaşılmayan bir yöntem. Ağaç olmak istemesi doğaya dönüş ya da ölümün metaforu olduğunu düşündüm. Belki de zaten bir bitki gibi yaşadığı hayatını bu şekilde somutlaştırıyordu.
    Kendini her bakımdan yetersiz hisseden, hatta sırf bu sebeble tamamen sıradan olduğunu düşündüğü bir kadınla evlenmiş bir koca. Erişte evin geçimini karısı sağladığı için aşağılık kompleksine sahip oluduğunu düşündüğüm, sanatçı olarak kendini gerçekleştirmeye çalışan baldızına takıntılı hatta ondan faydalanan bir adam. Bu iki karakterin anlatımları beni çok rahatsız etti cinsiyetçi söylemler, bencillik diğer bir sürü şey.

    Abla ise sonda da olsa karakteri anlama başlayan tek kişi. Sonlarında ablasına ölümün kötü bir şey olmağını söylüyordu karakter. Ablası geçmişini sorguluyor kardeşini babasının şiddetinden koruyabilir miydi? Geçmişte olanları değiştirse bunlar yine yaşanır mıydı?  Ablasının ona hak vermesinde benzer bir hayat yaşıyor olması ve aynı geçmişi paylaşmaları da etkiliydi bence.

    Ablanın anlattığı kısımlarda ve yer yer aralarda bahsedilen kadının baba şiddetine maruz kalması nedeni ile bu hale geldiği sonucuna varıyoruz. Ablasının düşüncesi bu. Ama karakter sadece geçmişte degil tüm kitap boyunca psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalıyor.
    Kitaba 9 puan verdim. Olanları kadının kendi bakış açısından da görmek isterdim.
  • 384 syf.
    ·10 günde·8/10
    Kitap/öykü genel olarak, yavaş yavaş hiyerarşik bir düzene geçerek, kadınların mal varlıklarının ellerinden alan, doğurgan kadınların “komutan” denilen yüksek statülü erkeklere ve onların eşlerine çocuk doğurması için verilen, gerekçe olarak da nüfusun artması gerektiğini sunan ve bunu tabiki dini kullanarak yapan bir toplum ele alınmıştır. Daha çok hikayeyi anlatan kadının bu süreçte yaşadıklarından bahsedilse de koca bir toplumun yansımalarını bize göstermektedir.
    Okuyunuz okutunuz.
    -Kitabın yazıldığı döneme ait ufak bir bilgi- ⬇️
    “18. ve 19. Yüzyılda gelişen kadın hareketi bir çok alanı etkilemiş, kadının özel ve kamusal alandaki konumunu sorgulamış ve dönüştürmüştür.Özellikle toplumsal cinsiyet meselesine kafa yoran feministler, kadın olmanın ilk günden itibaren öğrenilen ve yapay bir olgu olduğuna dikkat çekmişlerdir. Kadınların seçme ve seçilme, çeşitli mesleklere girme ve eğitim hakkı için mücadele eden ilk dönem feminist hareket, devlet yönetimi başta olmak üzere toplumun her alanının tümüyle cinsiyetçi bir temelde oluştuğunu göstermeye çalıştılar. Özellikle 19. yüzyıldan itibaren kadınların politika, felsefe, edebiyat gibi alanlarda etkin şekilde varlık göstermeleri, ütopyacı geleneğin değişmesine ve kadınlar tarafından şekillendirilmesine olanak sağlamıştır.
    1960’larda Simon de Beauvoir’in “Kadın doğulmaz, kadın olunur” şiarından etkilenen ikinci dalga feminist hareket içinde kuramsal çalışmalar yanında ütopyalar da ataerkil düzene karşı geliştirilen mücadele araçlarından biri olur. Erkekle eşit olma meselesini temel sorun kabul eden 19. Yüzyıl feminizminden farklı olarak bu dönemin feministleri kişisel olanın politik ve her türlü ilişkinin bir iktidar ilişkisi olduğunu ortaya koyarlar. Dolayısıyla kadınlar kendi öznelik sorunlarını sosyal adalet, barış gibi büyük sorunlarla eşdeğer önemde görürler. Bu radikal feminist hareket, kadınların ezilmelerinin kökenini ekonomik bir temele, sadece kapitalizme değil, ataerkil ideolojiye bağlar ve kadınların kendilerine baskı uygulayan erkeklere karşı mücadele etmelerini gerekli görür. Özel olanın politik olduğu düsturundan hareketle kadın ütopyaları asla politikadan soyutlanamaz; toplumsal cinsiyet, doğaya dönüş, doğurganlık ve annelik, çiftcinsiyetlilik (androjeni) kadın ütopyalarının temel temalarındandır.
    Feminist yazarlar bir yandan, kadınların özgürleştiği toplumları betimleyen ütopyalar kaleme alırken, diğer yandan totalitarizmin baskısı altında “şeyleşen” kadını da anlatan ütopyalar yazdılar. Ancak her iki ütopya türünde de ataerkil zihniyetçe biçimlendirilmiş toplumsal cinsiyet meselesini ve dildeki eril egemenliği dert edindiler. Dili ataerkil etkilerden kurtarmak için kimi sözcükleri kaldırıp, yeni kavramları karşılayacak yeni sözcükler önerdiler. Feminist ütopyalar aynı zamanda ütopyacı düşüncenin kendisini de eleştiren yeni bir ütopya tarzını ortaya koymaya çalıştılar. Bu tarz, geleceğe yönelik bir iyimserlik taşımakla birlikte klasik ütopyanın durağan, baskıcı, değişime izin vermeyen ütopya anlayışından kendisini ayırır.
    İkinci dalga kadın hareketi ile hız kazanan kadın ütopyaları özellikle 1970’li yıllarda en önemli örneklerini vermiştir. Bunlar içinde ... Margaret Atwood’un katı bir cinsiyet hiyerarşisi içinde kadınlar için ürkütücü bir yaşamı anlattığı Handmaid’s Tale (Damızlık Kızın Öyküsü-1986) bir karşı ütopya örneği olarak önemli bir yere sahiptir.”
    Yaşar, I., Klasik ve Modern Ütopyalarda Kadın İmgesi
  • 344 syf.
    ·10/10
    Toplumu ve özünü tanımak isteyenler için de Öze Dönüş "doğru" kitaptır. Zira kitabın son bölümünde Üstad bu konu üzerinde durmuş, bireyi toplumun özü olarak ilan etmiştir. Yani duanın tekamül halkasında en mütekamil varlığın ve yaratıklar arasında şu dört özelliğe sahip tek varlığın insan olduğunu açıklar: 
    1-Bilgi 
    2-İrade 
    3-İdeal 
    4-Yapabilirlik 

    İnsanı doğaya egemen kılan gücün bu özellikler olduğunu Şeriati söyler. “Bu dünya görüşünde insanın sorumluluğu, duygusal, zihinsel ve ahlaki değil belki, mantıklı ve özgün bir gerçektir. İnsanın sorumluluğu mutlak irade sahibi olan Allah karşısındadır.” 

    İnsan Allah’a, insana ve kendine karşı olan sorumluluklarını yerine getirmeli, yüklendiği, ”İlahi emanet” doğrultusunda hareket etmelidir. 

    Şeriati, tüm kitaplarında değindiği sorunları adeta bu kitabında toplar. "Öze Dönüş" sanki bir ”Şeriati Külliyesi”dir. Diğer kitaplarının hem özeti hem de hepsinde sorguladığı hususları açık bir şekilde ele aldığı bir öz kaynak gibi de diyebiliriz. Modernizm, Marksizm, Siyantizm, Aydın, Sömürgecilk kavramlarına yabancı olanların okuduğunda büyük bir aydınlanmaya muhattab olacakları bir eser. 

    Hâsılı, insanın kendisine karşı, toplumuna karşı bakışını değiştiren Öze Dönüş, adı ile müsemma olup özünü tanımak isteyenlerin okuyabileceği ilk kitaplardan biri. 
  • 222 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Sabahattin Ali'nin okuduğum her eserinde hissettiğim bir duygu var. Bu duyguyu tanımlamam ne kadar zor olsa da biraz anlatmaya çalışacağım. Onun okuduğum her eserinde silik olarak elinde sigarası ile bana bakarken görüyorum. Sanki yorumumu bekliyor gibi. Sanki içinde tamamlayamadığı bir şeylerin acısı var gibi. Bu acıyı söylemek istese de yaptığı tek şey bana bakmak. Gözlerimden anla ne demek istediğimi der gibi. İşte böyle duygularla okuyorum onun kitaplarını.

    Öykücü olarak tanınsa da üç tane romanı var. Ben bu eseri ile üçünü de okumuş bulundum. Hangisi en iyisi derseniz benim yanıtım hepsi olacaktır. Onun naif dilini her sayfasında hissedebileceğiniz üç roman.

    Gelelim Kuyucaklı Yusuf romanına. Yazdığı ilk roman olsa da asla acemiliği hissedilmiyor. Yazmak için doğmuş sanki ancak yazacak çok şeyi varken ellerimizden kayıp gitmesi ile yarım kalan onca eser. 30 yaşında yazdığı bu eserin Türk Edebiyatındaki önemi ile kendini duyurarak bir çok romanın temellerinin atılmasına da yardımcı olmuş. O döneme kadar önemli olan konu Batılılaşma iken bir anda bu roman ile söylenmeyen gerçekler ortaya dökülüverdi kağıtlara.

    "Kuyucaklı Yusuf, Rousseau'nun isyan ve doğaya dönüş felsefesinden kaynaklanan başkaldırı temasını işleyen ilk roman Türk edebiyatında. Diğer yandan Anadolu'daki toplumsal düzene yönelik getirdiği eleştirilerle de öncü sayılabilir. Bu özelliğiyle Türk romanının o döneme değin ana sorunsalı olan Batılılaşmanın dışına çıkmış ve 1950'lerde yaygınlaşmaya başlayan köy edebiyatına yönelişte de önemli rol oynamıştır denilebilir. Her ne kadar kasaba yaşamını ele almışsa da S. Ali, Yaşar Kemal ve Kemal Tahir zincirinin ilk halkası olarak kabul edilmelidir. Hatta toplumla uyuşamama temini ve uyuşamayan bir kişiyi konu edinmesi bakımından S. Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'u Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar'ının da ilk halkasıdır kanımca." (Yrd. Doç. Dr. Alâattin KARACA)

    Kuyucaklı Yusuf kitabının ilk cümlesi ile kendinize bir yer bularak başlıyorsunuz kitaba.
    "1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın'ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyü'nü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler." Bu öldürülen karı koca Yusuf'un anne ve babasından başkası değildir. Beni en çok etkileyen kısım ise Yusuf'un o küçük yaşına rağmen annesi ve babasının cesetlerinin yanında korkmadan parmağı kesilse bile beklemesi oldu. Yusuf orada gönlümde bir taht oluşturdu.

    Kimsesiz kalan Yusuf'u Kaymakam Salahattin Bey'in evlat edinmesi ile hayatının şekli ya da kaderinin ipleri örülmeye başlar.

    Yaşamın acımasızlığına çirkinliğine şahit olurken bulacağınız bir kitap. Çıkar ilişkileri ile yaşanan bu dünyada iyi niyetli olarak kalmak zorken Kuyucaklı Yusuf bunu başarmak istedi belki de. belki de sadece yaşamak istedi. Yaşamak sadece kendini düşünerek yaşamak mı?

    Okurken sizi derinden etkileyecek bir kitap. Kendinizi adaletin ne olduğunu sorgularken yaşamın kendisini anlamaya çalışırken bulacaksınız. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
  • 238 syf.
    "Vahşi bir varlık olmanın nasıl bir his olduğunu bilmek istiyorum" cümlesi ile Foster bir maceraya sürüklüyor bizi. Hayvan olmak nasıldır? Öze dönüş nedir? Biz nerede hata yaptık? Bizi hayvanlardan ayıran ne? Evcilleşmenin sonu ne? gibi birçok soruya cevap verirken sizi eğlenceli bir maceraya götürüyor.

    Ve  böylece "doğaya dönüş" yolculuğu başlıyor ve aklıma direk şu söz geliyor. "insanın ne olduğunu hatırlayabileceği bir yere gidebilmesi için insanın ne olduğunu unutturan şeylere ihtiyacı var". Hayvan olmanın doğasını keşfederek, evcilleşerek kaybettiğimiz vahşiliğimizi  ya da inkar ettiğimiz vahşiliğimizin özünü bize tekrar hatırlatıyor.
  • 539 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Bu kitabın doğum yeri, Borges'in bir metninin içindedir. Okunduğunda, düzene sokulmuş tüm yüzeyleri ve varlıkların kaynaşmasını bizim için yatıştıran tüm düzlemleri sarsalayarak, bizim bin yıllık Aynı ve Başka uygulamamızı şirazesinden çıkartarak ve onu uzun bir süre boyunca kaygılara sevk ederek, tüm düşünce alışkanlıklarını -bizimkileri: bizim çağımız ve coğrafyamızın sahip olduklarını- sarsan gülüşün içindedir. Bu metin "bir Çin ansiklopedisi"ni zikretmektedir, bu eserde, "hayvanlar: a) İmparatora ait olanlar, b) içi saman doldurulmuş olanlar, c) evcilleştirilmiş olanlar, d) süt domuzları, e) denizkızları, f) masalsı hayvanlar, g) başıboş köpekler, h) bu tasnifin içinde yer alanlar, i) deli gibi çırpınanlar, j) sayılamayacak kadar çok olanlar, k) devetüyünden çok ince bir fırçayla resmedilenler, 1) vesaire, m) testiyi kırmış olanlar, n) uzaktan sineğe benzeyenler olarak ayrılırlar" diye yazılmıştır. Bu sınıflandırmanın yol açtığı büyülenmenin içinde bir solukta ulaşılan nokta, bir kıssadan hissenin lehine olmak üzere, bize başka bir düşüncenin egzotik cazibesi olarak işaret edilen şey, bizimkinin sınırıdır: bunu düşünmenin çırılçıplak olanaksızlığı.(Önsözden)
    Kitabın önsözü bu şekilde başlıyor ve ilk cümleden anlaşılacağı uzere edebi olarak başlanılmış ve sonra epistomede Platon ve Parmendes Nietzsche'nin buluşmuşlar moderatörlüğünde ve diyaloglara başlamışlar arada bir Kant'ın ve Descartes'in müdahaleside olmustur. Dil öncelikli olmak üzere deginmedikleri çok az kavram kalmış.

    Özetlersek kitap Foucault’un kitaptaki temel tavrı “episteme”nin doğuşu, ortaya çıkışını aydınlatmaktır. Bu iki açıdan çarpıcıdır: Birinci olarak episteme, Platon felsefesinden gelen bir kavramdır ve bütünün bilgisini ifade eder. Foucault’ta da terim benzer bir anlamıyla kullanılır. İkinci ve daha önemli olarak, post-modern felsefe yapmakla “suçlanan” düşünürün kült kitabının temel meselesinin “bütün”ün bilgisine ulaşma nosyonu olduğunu da gösterir. Böylece yazarın temel eseri, hakkındaki tüm itirazlara rağmen kendisini Kantçı felsefe geleneğine yerleştiren bir düşünür olarak Foucault’un hep bir oyun olarak gördüğü hakikatin peşinde ne derecede büyük ve sessiz, gizli bir sebatla ilerlediğini de gösterir. Çünkü, hakikatin olmadığı bir bütün düşünülemez ve Foucault’un bu açık çelişkisi bize kelimeler ve şeyler kadar Foucault hakkında da bir şeyler anlatır. Ama en çok onu post-modern olmakla “suçlayanlar”a bir şeyler anlatmalıdır.

    Alıntı olarak Tarih kısmından ekleyeceğim

    İnsan bilimlerinden söz edildi; yaklaşık olarak psikolojinin, sosyolojinin, edebiyat ve efsane çözümlemesinin sınırlandırdıkları şu büyük bölgelerden söz edildi. İnsan bilimlerinin ilki ve hepsinin anası gibi olmasına rağmen, herhalde insanın belleği kadar eski olmasına rağmen, Tarih'ten söz edilmedi. Veya daha doğrusu, bizzat bu nedenden ötürü onun hakkında sessiz kalındı. Belki de tarih fiili olarak, insan bilimlerinin ne içinde ne de yanında yere sahiptir: onlarla garip, belirsiz, silinemez ve ortak bir mekânda olabilecek bir komşuluk ilişkisindekinden daha temel bir ilişki sürdürmektedir.
    Tarih'in insan bilimlerinin kurulmasından çok daha öncelerden beri var olduğu doğrudur; Eski Yunan çağının derinlerinden beri, Batı kültüründe belli sayıda büyük işlev görmüştür: bellek, efsane, Söz'ün ve Örnek'in aktarımı, geleneğin taşıyıcısı, şimdiki zamanın eleştirel bilinci, insanlığın kaderinin şifresinin çözülmesi, geleceğin öndeyişi veya bir geri dönüş vaadi. Bu Tarih'i karakterize eden -en azından, onu genel çizgileri içinde, bizimkiyle zıt olarak tanımlayabilen- şey, insanların zamanının dünyanın oluşuna göre düzenlenmesiyle (stoacılarda olduğu gibi, bir cins büyük kozmik kronolojinin içinde) veya bunun tersine, bir insanlık kaderi ilkesini ve hareketini doğanın en küçük parçalarına kadar genişleterek(biraz, Hıristiyan Tanrısı'nın tarzında), büyük bir pürüzsüz, her noktasında tekdüze ve bütün insanları ve onlarla birlikte şeyleri, hayvanları, her canlı veya cansız varlığı ve dünyanın en sakin çehrelerine varana kadar her şeyi aynı yükselişin, aynı devrenin içine, aynı sapmayla sürüklemiş olan bir tarih kavrayışıdır. Oysa bu birlik, XIX. yüzyılın başında, Batı episteme'sinin büyük altüst oluşunun içinde kırılmıştır: doğaya özgü bir tarihsellik keşfedilmiştir; hatta her büyük canlı tipi için, daha sonra onun evrim profilinin tanımlanmasına izin verecek ortama uyarlanma biçimleri tanımlanmıştır, bundan da ötesi, emek veya dil kadar insana özgü faaliyetlerin, insanın ve şeylerin ortak olarak yer aldıkları büyük anlatının içinde kendi yerini bulamayacak olan bir tarihselliğe kendiliklerinden sahip oldukları gösterilebilmiştir: üretimin gelişme tarzları, sermayenin birikme tarzları, fiyatların salınım ve değişme yasaları vardır ki, bunları ne doğal yasalarla birleştirmek, ne de insanlığın genel yol alışına indirgemek mümkündür; aynı şekilde, dil ve göçlerle, ticaretle veya savaşlarla, insanın başına gelen şeylerin veya icat edilebilenin fantezisinin keyfine göre pek değişmemektedir; dil esas olarak, onu meydana getiren fonetik ve gramatikal biçimlere ait olan -onlara özgü olarak ait olan- koşullar altında değişmektedir ve çeşitli dilerin doğdukları, yaşadıkları, ihtiyarlayarak güçlerini kaybettikleri ve sonunda öldükleri söylenebilirse de, bu biyolojik eğretileme, onların tarihini hayatınki olan bir zamanın içinde eritmek için değil de, dillerinde iç işleyiş yasalarına sahip olduklarını ve kronolojilerinin öncelikle onların kendine özgü tutadıklarına ait olan bir zamana göre geliştiğini vurgulamak için yapılmaktadır.
    Olağan olarak, XIX. yüzyılın esas olarak siyasal ve toplumsal nedenlerle, insanlık tarihine daha büyük bir dikkat gösterdiğine, zamanın bir düzeni veya sürekli bir planının olduğu fikrini terk ettiğine, ayrıca kesintisiz bir ilerleme fikrini de bir yana bıraktığına ve burjuvazinin kendi yükselişini anlatmak isterken, zaferinin takvimi içinde kurumların tarihsel kalınlığına, alışkanlıkların ve maçların yerçekimine, mücadelelerin şiddetine, başarılar ile başarısızlıkların birbirlerini izlemelerine rastladığına inanma eğilimi vardır. Ve, insanda keşfedilen tarihselliğin, buradan hareketle, onun imal ettiği nesnelere, konuştuğu dile ve daha da ötelerde hayata yaygınlaştırıldığı kabul edilmektedir. Ekonomilerin incelenmesi, edebiyat ve gramer tarihi, nihai tahlilde canlının evrimi, önce insanda keşfedilmiş olan bir tarihselliğin giderek daha uzaktaki bilgi alanlarına doğru genişlemesinin sonuçlarından başka bir şey olmayacaklardır. Gerçekte bunun tamamen tersi olmuştur. Şeyler önce, onlara insanlarla birlikte aynı kronolojiyi dayatan şu sürekli mekândan kurtulma olanağı veren, kendilerine özgü bir tarihsellik kazanmışlardır. Öylesine ki, insan Tarihinin en aşikâr içeriklerini meydana getiren şeyler elinden alınmış gibi olmuştur. Doğa artık ona yaradılıştan veya kıyametten, bağımlılığından veya yakında yargılanacak olmasından söz etmemektedir; artık yalnızca doğal bir zamandan söz etmektedir; doğanın zenginlikleri artık insana bir altın çağın gerilerde kaldığını veya ilerde geri döneceğini işaret etmemektedirler; bunlar artık yalnızca, Tarih içinde değişen üretim koşullarından söz etmektedirler; dil artık Babil öncesinin veya ormanda yankılanan ilk çığlıkların damgalarını taşımamaktadır; kendi soy zincirinin armalarını taşımaktadır,

    Doyurucu bir epistemik eser eger epistemiye ilginiz varsa okuyun.