• Rasûlullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem):

    “-İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki;
    o vakit müminin kalbi tuzun suda eridiği gibi eriyecek!” buyurdu.
    -Niçin eriyecek yâ Rasûlallah? diye sorulduğunda:
    -Kötülükleri görüp de onları değiştirmeye güç yetiremediği için buyurdu."

    | Ali el-Müttaki, Kenz, III, 686/8463

    “Öyle bir zaman gelecek ki;
    o zaman şu üç şeyden daha kıymetli birşey olmayacaktır:
    Helal para, can u gönülden arkadaşlık yapılacak bir kardeş
    ve kendisiyle amel edilecek bir sünnet.”

    | Heysemî, I, 172

    “Öyle bir zaman gelecek ki;
    kişi helâlden mi haramdan mı kazandığına aldırmayacak!”

    | Buharî, Büyû; 7

    “Öyle bir zaman gelecek ki;
    bütün insanlar faiz ile iş yapacak.
    Ondan sakınanlar dahi tozuna bulaşmak durumunda kalacaklar.”

    |Nesâî, Büyû 2; İbnu Mâce, Ticârât 58

    “Öyle bir zaman gelecek ki;
    doğru söyleyenler yalanlanacak, yalancılar ise doğrulanacak. Güvenilir kimseler hain sayılacak, hâinlere güvenilecek. İnsanlardan şâhidlik etmeleri istenmediği halde
    şâhidlik edecekler,
    yemin etmeleri istenmediği halde
    yemin edecekler,”

    | Taberâni, XXIII, 314

    “Öyle bir zaman gelecek ki;
    insanlar iyiliği özendirmeyecek,
    kötülükten de sakındırmayacaklar.”

    | Heysemî, Mecmauz-zevâid, VII, 280

    “-İnsanlar öyle günler görecek ki;
    katil niçin öldürdüğünü,
    maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek.”

    | Müslim, Fiten 56

    “-Zira öyle günlerle karşılaşacaksınız ki;
    her yeni gün, gidenden daha kötü olacak.
    Bu hal Rabbinize kavuşuncaya kadar devam edecek.

    | Buhari, Fiten 6; Tirmizi, Fiten 35/2206

    “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki;
    bütün endişe ve gayretleri karınları (mîde ve şehvetleri) için olacaktır,
    şerefleri malları ile ölçülecektir,
    kıbleleri (fâsık) kadınları olacaktır,
    dînleri de dirhem ve dînârları olacaktır.

    | Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, XI, 192/31186
  • Rüzgâr, dedesi ile annesi Müberra Hanım tarafından büyütülen ünlü Demirsoy ailesinin bir üyesidir. Biraz içine kapanık olan Rüzgâr küçük bir çocukken bisikleti ile komşu kızı Yağmur ile çarpışır ve Yağmur’a olan karşılıksız aşkı başlar. Günleri balkondan Yağmur’u izlemek ile geçerken çok sevdiği dedesinin verdiği kalemler ve defter ile içindeki yoğun duyguları yazar ve bir daha da yazmayı hiç bırakmaz. Rüzgâr’ ın artık iç dünyası sadece kâğıtlara dökülür.

    Yağmur ise ailesinin tek kızı olarak büyümekte olup Rüzgâr ile samimi bir arkadaşlık kurmaktadır ama kendisi için arkadaşlıktan öteye geçmemektedir. Berker adındaki sevgilisi ile beraberlik kurarken Berker ile arası kötü durumda olduğu zamanlarda hep Rüzgâr’ ın yanına gelerek ondan destek ve ilgi bulmaya çalışmaktadır.

    Rüzgâr artık üniversiteyi de bitirmiştir ve dedesi onu tek varis olarak şirketlerinin başına patron olarak oturtma planları yaparken bir yandan da onu yetiştirmeye çalışmaktadır. Ama Rüzgâr’ ın aklı her zaman Yağmur’ dadır, sürekli onu düşünerek ve bir türlü aşkını itiraf edemediği için de sürekli içindeki duygularını kâğıtlara aktararak zaman geçirmektedir. Dedesini ve annesini çok sevdiği, onları üzmemek için bir yandan iyi bir evlat ve iyi bir şirket adamı olmaya da çalışmaktadır. Ve özellikle dedesi vefat ettikten sonra kendi üzerindeki sorumluluğu kişisel olarak da artmıştır.

    Yağmur yine bir gün Berker ile sorunlar yaşamıştır ve her zamanki gibi Yağmur’ un yolu Rüzgâr’ a düşmüştür. İkisi birlikte deniz kenarına oturmaya giderler ve Rüzgâr Yağmur’ a 21 tane uçan balon alır. Rüzgâr Yağmur’a kâğıtlara bir şeyler yazdıktan sonra balonlara bağlayıp yazdıklarını havaya bırakmayı teklif eder ve Yağmur yazılanları birbirlerine göstermemek koşulu ile hemen kabul eder. İlk Rüzgâr yazar ve kâğıdını bağlayıp havaya bırakır fakat balonu ağacın dallarına takılır, balon patlar. Patlayan balondaki yazı ise Yağmur’ un kucağına düşer ve Yağmur hemen kâğıdı açıp okumaya başlar. Kâğıtta yazan tek bir cümle vardır “”. Yağmur’ da kâğıda bir şeyler yazdıktan sonra balonuna bağlar, deniz kıyısına kadar gelerek balonunu havaya bırakır ve gökyüzüne doğru uçmaya başlar. Rüzgâr kâğıtta yazılanları çok merak etmiştir ama içindekileri ancak sonraki bir zamanda öğrenebilecektir.

    Rüzgar artık Yağmur’ a olan aşkını daha fazla içinde saklamanın anlamsız olduğunu düşünerek Yağmur’a açılır fakat yine Yağmur’ dan bir karşılık alamaz. Bu durum karşısında Rüzgâr haber vermeksizin telefonunu kapatarak evden ayrılır. Düşüncelerinde hep oralardan uzaklaşıp tek başına yaşama isteği vardır ama en sonunda böyle bir olay ile annesini üzemeyeceğini, ona haksızlık yapmış olacağını düşünerek sabaha karşı telefonunu açar. Annesinin defalarca kendisini aramış olduğunu görerek meraklandığını düşünür ve evin yolunu tutar. Eve girdiğinde annesinin koltukta yattığını görür ve ona sürpriz yapmak için kahvaltı hazırlamaya başlar. Fakat kahvaltı için annesini kaldırmak istediğinde ellerinin buz gibi olduğunu ve öldüğünü görür. Rüzgâr artık yıkıldığını düşünmeye başlar.

    Bu sarsıcı günlerden sonra Rüzgâr bir kez daha sarsılmıştır. Annesinin kendisine bırakmış olduğu bir kutudaki mektup ile ailesinin gerçek ailesi olmadığını gerçek annesinin doğum sırasında öldüğünü babasının ise psikolojik bunalıma girip bebeğe bakamayacağını söyleyip bebeği doktorları olan Müberra Hanıma bıraktığını öğrenir. Bu olay Rüzgâr için son nokta olmuştur ve evini terk edip Bozca adaya yerleşir. Herkes den uzaklaşmış bir şekilde hayat sürerken bir yandan kendine blog sayfası üzerinden Mecaz Adam adı altından duygularını yine yazılara dökmeye devam etmeye başlar.

    Rüzgâr artık bir Demirsoy değil Mecaz Adam olmuştur ve birçok kişi yazdıklarını takip etmeye başlamıştır. Takipçilerinden bir çok mesaj gelirken bir gün mesajlarının içinde Yağmur’ dan gelen bir mesaj olduğunu görür. Yağmur ile yapmış olduğu mesajlaşmalar sonrasında Yağmur’ un Berker’ den ayrıldığını, Rüzgâr’ a haksızlık yaptığını düşündüğünü, her gün Rüzgâr’ ın bir gün gelebileceğini düşünerek evinin ışıklarını kontrol ettiğini öğrenir. Rüzgar artık Yağmur’ dan ikisini anlattığını görünce evine ve Yağmur’ a geri döner…
  • Evet gelelim Elmira'ya ;) öncelikle kitabı hediye eden ve beni mutlu eden yazarımıza çok çok teşekkür ederim. Çok naif ve kibardı. Her şey için sağ olsun, var olsun.

    Çünkü kitabı ara ara bulunmuyor, hangi sahafa sorsak yok. Halamın oğlu İlker Şirin sen kalkkk ta Tekirdağ'dan Izmır'e kitabı bul. Selam olsun Tekirdağ'a, selam olsun halamın oğluna :)
    (Kendine buldu zaten :D )


    Neyse kitap tam fantastik yani tam benlikti. Kitapta nasıl ters köşe olunur burda da görmüş oldum. Ben ne düşünürken tam ters köşe oldum. Periler var vampirler var özellikle Alice ve Isabel var... (Isabel'in anlamı: "Yeşil, Yeşilimsi ve Yeşim" demekmiş. Kitabı okurken öğrendim ama trollendim. Aslında hiç alakası yokmuş. Sevgiler olsun halamınn oğluna... :d )

    Vampir olmaya çalışmak, hayatını komple değiştirmek ne kadar doğru? Her şey yolunda gidecek mi? Başına neler neler gelecek? Alice'in kaderi hep yanı başındaydı ve hepsi ELMİRA'nın içinde... Kilitli ve gizemli kalsın, sadece okuyanlar hazineyi bulsun diyorum...
    Arkadaşlık, sıkı dostluklar burada...

    Kitabı okurken hiç sıkılmadım, dili çok açık ve sade yazılmış. Ve kitapta ilk aradığım şey akıcı olması ve çok akıcıydı. Eğer bir kitap akıcı değilse benim için bitmiştir, sevemiyorum ve okuyamıyorum.(King'in kitabı bile olsa aynı benim için.)

    Çok başarılı buldum. 10 puan mı o formaliteden çünkü ne kadar puan versem az kalır...
    Kitaptan begendiğim alıntı ile son vermek istiyorum.

    "Her zaferin sonunda bir acı vardır."
  • Ah, Feniçka, ne güzel bir kadınsın sen... Kitabı okurken karaktere hayran olmamak elde değil, zira düşünce tarzıyla, sözleriyle insanı kısa süresinde büyülemeyi başarıyor Feniçka. Bana öyle geliyor ki yazar Feniçka’yı kaleme alırken aslında kendisi bu karaktere bürünmüş.
    .
    Dilerseniz kısaca yazardan bahsedelim; Lou Andreas-Salomé, modern anlamda “feminist” olarak tarif edilemese de özgürlükçü yaşamıyla ve düşünceleriyle feministler için bir rol model olmuştur. Bir diğer ilgi çekici nokta ise Nietzsche, Freud gibi önemli şahsiyetlerle ilişki yaşamış olmasıdır. Daha da ilgi çekici olan ise Lou, Nietzsche’nin evlilik teklifini reddetmiş olmasıdır. Lou için, evlilik sevginin katilidir, arkadaşlık sevgiye daha da kötüsü cinselliğe dönüşerek yok olma riskinden kurtarılmalıdır.
    .
    Bizler Feniçka’da tam da bunu okuyoruz aslında. Aşkı sevdiği halde, ciddileşip evliliğe doğru gideceği için doğru dürüst aşkı yaşayamayan bir kadın. Ona ilk görüşte aşık olan ancak aşkına karşılık alamamış *fazla felsefik sayılamayacak* bir adam. Ancak Feniçka’nın büyüsüne kapıldıktan sonra bu adam, yani Max Werner de tıpkı Feniçka gibi derin düşünmeye başlıyor. Bu değişimi, imkanlı ancak imkansız aşklarının neyle sonuçlandığını okumak heyecan vericiydi.
  • ŞİİRE ON BEŞ, ON ALTI YAŞLARINDA BAŞLADI ve YİRMİ BİR YAŞINDA

    BİR ÇİZGİ ÇEKİP “HEPSİ BU KADAR” DEDİ.

    JEAN NICOLAS ARTHUR RIMBAUD
    (20 EKİM 1855-10 KASIM 1891)

    1852 yılı, Fransa’nın kuzeyinde, Ardenler bölgesindeki Charleville kentinin gar alanında ilk defa birbirlerini gördüler. 38 yaşındaki Yüzbaşı Frédéric Rimbaud ve çiftçi Bay Cuif’in 27 yaşındaki kızı Vitalie. Mavi gözlü bu güzel kız; çalışkan, tutumlu, ciddi, geleneklere ve kurulu düzene önem veren, geçinme derdi yüzünden aşka-meşke zaman ayıramamış bir sofuydu. Yüzbaşı Frédéric Rimbaud ise; özgürlüğüne düşkün, liberal, yazar, yabancı dillere karşı ilgili (Kuran-ı Fransızcaya ilk çevirendi ve İslam’a ilgi duyuyordu) güzel sanatları-edebiyatı ve yazmayı seven bir subaydı. 1860’da, evlikleri, dünyaya getirdikleri 4 çocuğa rağmen, Bourbon sokağındaki evlerinde, büyük bir tartışma neticesi sonlandı. Yedi yaşındaki Rimbaud’ya babasından kalan tek anı gümüş bir tabaktı. Abisi Frédéric, iki kız kardeşi İsabel ile Vitalie ve annesiyle; artık babaları olmadan devam edeceklerdi hayata.

    Abisi ve Arthur, önce laik bir eğitim veren Rossat Okuluna, üç yıl sonra da, dinsel ve laik eğitimin bir arada yapıldığı Charleville kolejine verilirler. Başarılı ve sofu bir öğrencidir. Yunanca ve Latinceye karşı yeteneği, bu dilde kitapları okuması, Rimbaud’nun, şiire köprü kurabilmesini sağlar. 1867’de bu içine kapanık, durgun, sessiz delikanlı; Ernest Delahaye ile ölümüne dek sürecek bir arkadaşlık kuracaktır.

    2 Ocak 1870’te, henüz 15 yaşındayken, Paris’te çıkan “Revue Pour Tous” dergisinde, ilk şiiri “Les Etrennes des Orphelins” (Öksüzlerin Yılbaşı Armağanları) yayınlanır. Takip eden günlerde, Rimbaud’un şiir yaşamına etki edecek; devrimci, cumhuriyetçi, liberal, özgür düşünceden yana bir insan olan genç Georges Izambard, Réthorique (söz bilim) dersi öğretmeni olarak okuduğu koleje atanır.

    Fransa ve Prusya savaşta olduğu bir dönemde, annesinden bir nebze kurtulmak adına gönüllü askerliği bile göze alan şairimiz; biraz trenle, biraz yayan, ilk Paris kaçamağını 29 Ağustos 1870’de yapmaya yeltenir. Üzerinde kimlik bile olmadığından polislerce Mazas Tutukevi’nde birkaç gün tutulur. İzambard’ın gelmesiyle kurtulur ve Charleville’e geri döner. “Bit Arayan Ablalar” ve “Yedi Yaş Ozanları” şiirleri bu süreçte yazılır.

    18 Mart 1871 Paris Komünü ayaklanması ve Komün yönetimi sırasında Paris’te bulunan Rimbaud’ya, “La Bouche D’ombre” (annesine şom ağızlı lakabı takmıştır): Okulun savaşa rağmen bahar döneminde açılacağını, belirten mektup yazar ve onu geri çağırır. Ayak direyen Arthur, ilk eşcinsellik deneyimini de yaşadığı, Babylon askeri kışlasında bir süre daha takılır ve Charleville’e geri döner.

    Arkadaşı Paul Demeny’e yazdığı mektupta; şiirin öznel değil nesnel olması gerektiğini belirtir. “Tüm duyuları uzun süre, sonsuzca ve bilinçle bozup değiştirerek kendini “Voyant” (Bilici), görülmezi gören kılar ozan” demiştir. Ozan ona göre ateş hırsızıdır, insanlıktan sorumludur. Şiirin, özüyle de biçimiyle de yenilik sergilemesi gerektiği belirtir. Demeny’ye anlattığı felsefesini destekler nitelikte, şair, ileride çıkacak: “Illuminations (Renkli Levhalar) ve Saison En Enfere (Cehennemde Bir Mevsim)” şiir kitaplarını, mektubunda, şimdiden haber vermektedir.

    1872 ilkbaharında tekrar Paris’e, eşcinsel bir arkadaşlık da yaşayacağı ünlü şair Paul Verlaine’e davetlisi olarak gider. İkisi beraber Paris’ in altını üstüne getirirler. Yeşil Tanrı Absinthe’in de yardımıyla (sanrı etkisi veren bir içki), Rimbaud şiiri için: “Usun bilinçli bir biçimde bozulması” der. Verlaine ile beraber Belçika ve sonrasında Londra’ ya yaptıkları yolculuklardan “Gemicilik” şiiri doğar. Ölçüyü, uyağı atar Rimbaud ve böylece serbest şiirin ilk temellerine de harcını koyar: “Arabalar gümüş ve bakır / Pruvalar çelik ve gümüş / Döğüyor köpüğü / Kaldırıyor katmanlarını böğürtlenlerin”. Sarhoş oldukları bir gece, Verlaine’in Rimbaud’yu 9 Temmuz 1872’de elinden vurması ve hapse girmesiyle iki çılgının arkadaşlıkları sekteye uğrar.

    RIMBAUD’UN SALDIRGAN YAPISININ NEDENLERİ:

    İnatçı, alaycı, insanları iğnelemekten hoşlanıyor. Tembel ve ikiyüzlüdür. Ne okumak istiyor ne de çalışmak. Ama bağış niteliğindeki harçlıkları alıyor. Öte yandan gururludur. Bu da bilinçaltında rahatsızlık yaratıyor, “sağ ol” diyeceği yerde saldırıyor. İçedönük, kapalı, disiplinli, ailesinden sevgi ve şefkat görmediğinden kimseye karşı sevgisini dışa vurmuyor. Vaktinden önce olgunlaşmış. Kendi gibi düşünmeyenlerle birlikte olup dostluk kuramıyor, yalnız kalıyor. Verici değil, alıcı. Öfkeli Rimbaud herkese kızıyor; annesine, kiliseye, öğretmenlerine, büyüdüğü yere, yasalara, devlete, Fransa’ ya, rejimlere, özetle her şeye kargışlar yağdırıyor. Saldırganlığı yaşının ve bireysel yapısının yanı sıra, sanat görüşünün aşkın oluşundan da kaynaklanıyor.

    LES AFFAIRES – GARİPLER

    Gece soğuk, kar serpiyor,

    Fırıncı ekmek yapıyor,

    Beş küçük çocuk



    Bakıyorlar somunlara,

    Yazık değil mi bunlara

    Donları delik!



    Ve fırıncının kolları

    Çeviriyor somunları

    Harlı fırında.



    Somunların çıtırtısı,

    Fırıncının zevzek sesi

    Kulaklarında.



    Büzülmüş o daracık

    Ana göğsü gibi sıcak

    Delik önünde.



    Ekmek, iftar sofrasının

    Çörekleri gibi, bakın

    Çıkıyor işte.



    Delikten yaşam tütüyor

    Böcekler ile ötüyor

    Kızaran ekmek



    Çarpıyor, nasıl iştahla

    Yırtık giysiler altında

    Beş çocuk yürek.



    Toplanmış kuşluk vaktinde,

    Kırağı, çiyler içinde

    Yoksul İsalar.



    Küçük delikte yüzleri,

    Ekmeklerde aç gözleri

    Ne söylüyorlar?



    Büzülmüşler, bu alaca

    Tan vaktinde, budalaca

    Dualar kime?



    Yırtık donları patlıyor

    Bağırmaktan. Savruluyor

    Gömlekleri kış yelinde.

    Çeviri: Erdoğan ALKAN

    *

    LA DORMEUR DU VAL – KUYTUDA UYUYAN ASKER – Ekim 1870

    Yeşil bir kuytudaki gümüş ot kümesine

    Takılmış deli gibi, şarkı söylüyor ırmak

    Şavkıyor, ışık köpüren koyağın sesine

    Vermiş kendini güneş, şavkıyor dağlardan bak.



    Genç bir asker, ağzı açık, başı çıplak, dalgın,

    Boynunu serin, mavi tereotuna salmış,

    Işığın yaydığı yeşil yatağında, solgun,

    Otlarda, bulutun altında uyuyup kalmış.



    Ayakları otlarda, sayrı bir çocuk gibi

    Uzanmış ve uyuyor, deliksiz bir uyku bu

    Üşüyor, Doğa onu sıcak kollarınla sar.



    Artık hoş kokulara bile yabancı işte;

    Ellerini göğsüne kavuşturmuş, güneşte

    Uyuyor. Sağ yanında iki kızıl delik var.

    Çeviri: Erdoğan ALKAN

    *

    ŞAİRLİĞİNİN SONUNA DOĞRU:

    Rimbaud, düz yazılmış şiirlerini “Cehennemde Bir Mevsim” adlı kitabında toplar. Paris’ de bastıramaz kitabı. Brüksel’ deki Poot Yayınevi, kitabın giderlerini Arthur’un ödemesi halinde yayınlamayı kabul eder. Kitap Ekim 1872’de basılır. Rimbaud birkaç kopyayı Paris’te ona yüz çeviren şair ve sanatçı arkadaşlarına yollar. Düşman bir sessizlik vardır! Kitabına karşı yazın dünyası sağır-dilsiz-duyarsızdır. Masrafını ödediği, basılan ve satılmayan tüm bu kitapları yayınevinin bodrumuna kaldırtır. Kitapları, ölümünden sonra 1901 yılında, hukuk dergisi arayan bir avukat, Leon Lousseau, şans eseri bulacak ve bu kitaplar ağırlığınca altından daha pahalıya satılacaklardır.

    KÂŞİF RIMBAUD:

    Yunanca ve Latincesi olan Rimbaud, İngilizcesini de hayli ilerletir ve Almancaya, Rusça ve Arapçaya merak salar. Hapisten çıkan Verlaine ile Stuttgart’ ta bir dost evinde buluşurlar ve Rimbaud ona “Illuminations” kitabının el yazmalarını verir. İki sevi, sonradan birbirlerine yazdıkları hakaret içeren mektuplarla yollarını ayırırlar. Verlaine 1886 yılında, kendi çabalarıyla, La Vogue Dergisi editörüne “Illuminations” kitabını yayınlattırır.

    1877’de Kıbrıs Larnaca’da inşaat işçilerine çevirmenlik yapmaya başlar. 1880, Rimbaud 26 yaşındadır. Yılların ve hastalıklarının yorgunluğu yüzü ve bedenindedir. Ailesinden mektupla; tarım ve mühendislikle ilgili onlarca kitap ister. O artık bir tüccar, girişimci, maceraperesttir. On yılını Habeşistan’ın (Etiyopya) Harrar’ında, uşağı Camii ve Habeşli kadın sevgilileriyle geçirir. Ader (Yemen) ve Mısır’a sıklıkla seyahat eder. Ticarette başarılı değildir ama azminden hiç kaybetmez. Bu seyahatlerinde öğrendiği yeni coğrafi bilgileri, Paris Coğrafya Enstitüsüne göndererek yayınlanmasını sağlar. Afrika ve Arap yarımadasındaki hayatı boyunca Abdullah ismini kullanır. Camii’nin Rimbaud’yu Müslüman yaptığı söylenir. Lakin batılı kaynaklarda böyle bir belge yoktur. Ölümünden önce Isabelle’e, Camii’ ye 10.000 altın Frank vermesini vasiyet eder. 1891 Mayısında Ader’den, ameliyat olmak için Marsilya’ya doğru yola çıkar.

    HASTALIĞI, ÖLÜMÜ ve CENAZESİ:

    20 Mayıs 1891’de Marsilya Conception Hastanesine gelir. Ertesi günü sol bacağı, kanser uru nedeniyle doktorlarca kesilir. Ağrılarının artması üzerine ameliyatı sonrası dinlendiği Roche’daki evinden tekrar Marsilya’ya hastaneye geri döner. 9 Kasımı 10 Kasıma bağlayan gece, habis kanser nedeniyle şiddetli ağrılar çeken, yüksek afyon ve sanrı etkisindeki Rimbaud, 37 yaşında, vefat eder.

    Annesi Vitalie Cuif, Charleville kilisesi rahibi Gillet’den, kimseye haber verilmeden- acilen, bir saatlik ve birinci sınıf bir merasim ister. Kimileri bu garip cenazenin sebebinin, Rimbaud’un sünnetli olmasından ve etrafın bunu görmesi tedirginliğinden ötürü olduğunu söylerler. Lakin bu bir varsayımdır.

    Ne enteresandır ki ilk kitabı da öldüğü gün, Rudolphe Darzens’in sayesinde, “Bütün Şiirler” başlığıyla yayınlanacaktır: RELIQUAIRE (Kutsal Emanetlerin Saklandığı Sandık). Sonraları, eski arkadaşı Pierquin’in çabasıyla Charleville Gar Alanına, Rimbaud’un heykeli dikilir. Maketi Isabell’in heykeltıraş kocası Paterne Berrichon yapar. Açılıştan sonra, akşamüzeri Ernest Delaheye, Rimbaud’un annesine rastlar ve ona: “Tören güzeldi değil mi? Ama sizi göremedim” der. Anne Vitalie: “Orası benim yerim değildi, siz Bay Delahaye, çok iyi bilirsiniz ki benim yerim orası değildi” der. Oğlunun çalışmalarından hep nefret etmiş ve onun şair olmasını hiç istememişti Bayan Cuif. Yine de, gar alanına gelen Charleville halkı, sık sık, bronz heykelin eteğinde çiçekleri sulayan, yaban otlarını ayıklayan yaşlı bir kadın göreceklerdi…

    ***

    MOUVEMENT (ILLUMINATIONS, 1873 – 1875) – DEVİNİM

    Çağlayanların kıyısında dolambaçlı devinim,

    Kıç bodoslamada girdap,

    Sahne yaşamının ivediliği,

    Akıntının olağanüstü gelip geçiciliği,

    Görülmemiş ışıklarla ve

    Alışılmamış kafa yapıcılarla götürüyor

    Akıntının ve vadinin yeli sarmalıyor yolcuları.



    Dünyanın fatihleridir bunlar

    Kafa yapıcı servetlerini arayan,

    Dürüstlük ve refah yolculuk ediyor onlarla;

    Irkların, sınıfların ve tüm mahlûkatın

    Görgüsünü yönetiyorlar, bindikleri bu alamette,

    Yeni bir çağın sarhoşluğu ve dirlik düzeni,

    Yaman çalışma odası akşamlarında.



    Çarklar, soy, körpeler, aile, güzel çocukların arasında söyleşinin nedeni,

    Bu kaçak gemide, çıkar hesapları,

    -Görülüyor ki, devingen suyolunun ötesinde, tıngır mıngır giden devasa bir engel gibi,

    Sonsuzluğa dek aydınlatılan, şaşılacak, —bir yığın çalışma odacıkları;

    Danslarına, uyumlu esrimelerinde,

    Ve ortaya çıkarmanın kahramanlığı.



    En şaşırtıcı hava değişikliklerinde,

    Kendi köşesne çekiliyor genç bir çift, Nuh’un gemisinde,

    –Eskiden kalma bir ürkeklik mi bu, onarılmasının imkânsız olduğu?—

    Ve şarkılar söyleyip bekçilik ediyor, genç çift.

    Fransızcadan Çeviren: Süha DEMİREL, İstanbul, 15 Nisan 2013

    Son Not: Bu yazının kaynağı olan ve Erdoğan Alkan tarafından yazılan “Ateş Hırsızı” kitabının incelemesi de yine Süha Demirel tarafından yapılmıştır.
    ***

    Kitabın Künyesi:

    Erdoğan ALKAN
    Rimbaud: Ateş Hırsızı
    Yaşamı, Sanatı, Tüm Şiirleri
    Broy Yayınları
    Ocak 1993
  • “Özgürlük bir kimsenin başkasına zararlı olmamak şartı ile dilediğini yapmasına denir. Hükümet bazı aşırı görüşlü kimselerin sandığı gibi halktan üstün bir varlık olarak kabul edilse bile onun millet üzerinde vasilik yapması kabul edilemez.” NK

    Öncelikle itiraf etmeliyim ki bu benim ilk Hıfzı Topuz kitabımdı. TÜYAP’ ta bu yıl düzenlenen kitap fuarında, Ekin Yazın Dostları Kurucu Üyesi olan Sayın Aydın Ergil’e bir Hıfzı Topuz kitabı okumak istiyorum, hangisiyle başlayayım dediğimde bana bu kitabı önermişti. Kesinlikle doğru seçimmiş.

    Hıfzı Topuz, Allah uzun ömür versin, son derece orijinal bir kişilik. Çok iyi eğitim almış bir Frankofon. Yetenekli bir araştırmacı, akademisyen, hem akademik hem de alaylı çok iyi bir gazeteci. Cumhuriyetimizle aynı yaşta, 1923 doğumlu. 75 yaşına dek hemen tüm eserleri araştırmacı-gazetecilik üzerine. 1998 yılında, ilk romanı Meyyale’yi yayınlar. Son romanı da, şu an incelemesini okuduğunuz, 2013 Ekiminde Remzi Kitabevi’nden çıkan “Vatanı Sattık Bir Pula, Namık Kemal’in Romanı”.

    Topuz’un üslubuna gelince: Yılların okuyucusuyum ama bu kadar narin, sıkmadan, su gibi bir anlatıcı sadece Yaşar Kemal’i bilirdim. Bu bir belgesel roman ama Topuz, iyi bir hikâye anlatıcısı olma sıfatıyla, son derece nesnel, üzerine ekleyip yorum katarak tarihi bozma gibi bir niyeti olmadan, başarılı bir kurguyla Namık Kemal’in (NK) hayatını ete kemiğe büründürmüş. Üşenmeden saydım, romanda tam 102 adet Osmanlıca sözcük var. Hepsine parantez içinde güncel karşılıklarını yazmış. Ayrıca NK’in Osmanlıca şiirlerini anlayalım diye günümüz Türkçesine çevirip hemen altına parantez içine yerleştirmiş, büyük bir kibarlık. 247 sayfalık romanı neredeyse tek oturumda okudum. Topuz, romanın hemen sonuna, eserin hayat bulmasında katkılarından dolayı yardımcıları ve dostlarına bir teşekkür yazısı ile bir de meraklıları için dizin eklemiş…

    Romanın Hikâyesi

    NK, 21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da doğar. Annesini çok erken yaşta kaybeder. Çocukluğu, önceleri Tekirdağ Vali Yardımcısı ve daha sonra da 1853’te Kars Mutasarrıfı olan dedesi Abdüllatif Paşa’nın yanında geçer. 48 yıllık ömrünün 18 yılını sürgünlerde, son 9 yılını da Devlet Memurluğunda geçiren NK, Türkiye topraklarında sadece 1,5 yıllık mektep eğitimi alır. Osmanlı hükümetiyle arasındaki sorunlar nedeniyle 3,5 yıl kaçak olarak yaşadığı Londra’da, İngiliz hocalardan gazetecilik ve hukuk dallarında dersler alır ve İngilizcesini epey ilerletir. Çocukluk yıllarında şiir niyetine yazdığı ilk iki dize: “Dinine yandığımın kaldırımı, Acıttı baldırımı” dır. Tekirdağ ve Kars’ta geçirdiği ergenlik döneminde avcılık ve ata binmekten gayrı yaptığı pek bir şey yoktur. 15 yaşında ve dedesi de Sofya Kaymakamıyken, 12 yaşındaki Nesime Hanım ile evlendirilir. İleride NK’in oğlu Ali Ekrem şöyle diyecektir: “Babam ateş gibi bir zekâ parçasıydı, annem ise bir alıklık sembolü.”

    Yeni Osmanlılar Cemiyeti

    NK, 1861’de Tercüme Odasında memurken, 1865’de yöneticiliğini de üstleneceği, Tasvir-i Efkâr gazetesinin sahibi, Osmanlı aydını Şinasi ile tanışır. Tercüme Odasındaki işiyle paralel olarak tüm dikkatini gazeteciliğe verir. Odadaki arkadaşlarıyla yaptığı tartışmalar, akşamları ev sohbetlerine de sirayet eder. Bir Tanzimat Dönemi aydını olan NK ile dostları; Mutlakıyet Rejiminin kaldırılarak Meşrutiyet’e geçilmesini ilk kez Belgrad Ormanlarında yaptıkları bir piknikte, 1865 yılının Haziran ayında, ulu ağaçların gölgesinde görüşürler.

    Devletin borcunu iki milyondan yüz milyona çıkaran hesap bilmez Padişah Abdülaziz, Kavalalı Mehmet Ali Paşanın torunu olan Mısır Hıdivinin kardeşi Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa’yı Paris’e sürgüne gönderir. Paşa NK’e Tasvir-i Efkâr’ da yayınlanması için şu minvalde mektuplar gönderir: “Osmanlı milleti içinde ilerici düşüncelere bağlanmış kimseler devlet işlerinin kişisel çıkarlarından önce geldiğine inanırlar. Gençlik de bu inançtadır.” Beyoğlu’nda Courrier d’Orrient matbaasının sahibi Jean Pietri, Mustafa Fazıl Paşa’nın NK tarafından Fransızcadan Türkçeye çevrilmiş önemli bir mektubunu el ilanı şeklinde 50 bin adet bastırır ve tüm İstanbul’a dağıttırır. Bu olaydan hemen sonra, matbaanın ofisinde, NK ve o dönemin ünlü şair, yazar ve devlet adamı Ziya Bey ilk defa bir araya gelirler. NK, Ziya Bey, Ali Suavi (sonradan fundamentalist görüşleri ve yazılarıyla Osmanlı Cemiyetinden dışlanacak ve Çırağan sarayına yaptığı başarısız bir darbe girişimi sonucu askerlerce öldürülecektir), Agâh Efendi, Sağırzade Mehmet Bey, Kayazade Reşat Bey, Menapirzade Nuri Bey ve gruba Paris’te katılacak olan Kani Paşazade Rıfat Bey, işte Osmanlı Cemiyetinin kemik kadrosu (Reşat, Nuri ve Mehmet; Mayıs 1871 Paris Komününde çatışmalarda bilfiil savaşan tarihimizdeki tek Türklerdir). Tüm bu kadro, İstanbul’da kendi hayatları ve özgürlükleri tehlikeye girdiği vakit, Fazıl Paşanın ve İstanbul Fransız Konsolosunun gayretleriyle, Mayıs 1867’de İstanbul’u terk edip Paris’e Paşanın yanına kaçarlar. Kaçaklar Marsilya limanına ulaştıktan sonra, Genç Osmanlıların önünde yeni bir ufuk açılır. Fazıl Paşa, Cemiyeti uzun bir süre, 4 yıla yakın finanse eder. NK ve arkadaşları kendi sorunlarına o kadar gömülmüşlerdi ki, burunlarının ucunda, Avrupa’da Karl Marx önderliğinde, Uluslararası İşçi Derneğinin kurulup Enternasyonalin toplantıları yapılırken bu gelişmelerden bihaberdiler. Lakin Cemiyet, iki Firavun kardeş arasında yoyo olmaya başlayınca dağılmaya yüz tutar.

    Avrupa’da Jön Türkler

    Paris’teki Liberté gazetesi, Genç Osmanlılar için: “Türkiye’nin kurtarıcıları ve ilerleme ordusunun öncüleri. Fransız ulusu, ilerleme düşüncesinin bayraktarlığını yapmakta olan bu genç yurtseverlere sevgi ve saygı duyguları ile kucağını açarken özgürlük yolunda onlara yardım etmeyi onurlu bir görev sayar” diye yazar. Genç Osmanlılar, Paris-Londra-Cenevre-Belçika gibi Avrupa’nın merkezi bölgelerini davaları uğruna arşınlarlar. NK, uzun hazırlıklar sonunda Hürriyet’i 29 Haziran 1868’de Londra’da yayınlar. Agâh Efendi gazetenin yöneticisidir. Tüm yazılar NK ve Ziya Bey’in kalemlerinden çıkar. NK’in son Hürriyet yazısı 6 Eylül 1869’da yayınlanır. Bu arada ekseni kayan Ali Suavi, Hürriyet yayınlandığı esnada, kendi Muhbir gazetesinde “Büyük İslam Birliği”nden dem vurmaktadır…

    “Çapulcu” Söylemi

    Romandaki şu noktaya dikkat etmenizi isterim: Hürriyet gazetesi İstanbul Beyoğlu’nda Mösyö Coq’un Kitapçı dükkânın camında herkesçe okunabiliyordu. Zaptiye Nazırı Hüsnü Paşa, zaptiyelerine emir vererek: ‘Takip edin şu çapulcuları! Nasıl okurlarmış bu gazeteyi’ dediği aktarılıyor. Hıfzı Topuz Bey “Çapulcu” sözcüğünü kullanmış. TDK Web’ de bu kelime için şu yazıyor: “Düzene aykırı davranışlarda bulunan, düzeni bozan, plaçkacı: ‘Çapulcuların teklifine boyun eğilmesini asla kabul etmem’ –N. F. Kısakürek. NFK bu sözcüğü, Abdülhamit Hanın kışkırttığı 31 Mart Vakasında, İslamcı ayaklanmayı kontrol altına alan Harekât Ordusu Komutanı ile harekâtın kâğıt üstündeki planlayıcısı Mustafa Kemal için söylemişti. Sanırım Topuz, “Gezi Olayları” na ve günümüz gençliğinin uyanışına bir gönderme yapmaktadır romanın bu kısmında.

    Nükteli Bir Adam NK

    NK, Magosa sürgününe giderken, arkadaşı Nuri Beye şunu yazar: “Birader iş fena. Ben Magosa’ya gidiyorum. Siz de Akka’da Fizanî boylarsınız. Telaş etmeyin Kâğıthane’ye gider gibi gidiyorum. Magosa’da iyi nar olurmuş. Akka’da yoksa bana yaz, gönderirim.” NK bir fıkra fabrikasıdır. Arkadaşlarına yazdığı mektuplar espri ve küfürlerle doludur.

    Son Dönemleri

    NK, 1870 Ekiminde Londra’daki kaçak hayatını bırakıp yurda döner Bir süre sonra Gelibolu mutasarrıflığına atanır. Sonra da 3 yıllık Magosa sürgünü. 31 Ağustos 1876’da Abdühamit Han başa geçer. 12 Şubat 1877’de NK tutuklanır. 19 Temmuz 1877’de Midilli adasına sürgüne gönderilmesine karar verilir. Midilli sürgünü öncesi ve sonrası arkadaşlık ettiği ve mektuplaştığı Mehmet Nazım Bey, 1902 yılında doğacak olan büyük Türk şairi Nazım Hikmet’in büyükbabasıdır. Nazım, Kemal Tahir için bir ankete şu mülakatı verir: “Namık Kemal, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde kendine yol açmak isteyen burjuvazinin bayraktarıdır”. Yine Nazım, 1935’de Peyami Safa’ya şu şiiri gönderir:

    O takma aslan yeleli

    Namık Kemal üstadın senin

    Abanoz ellerinden

    Zenci kölelerin

    Som altın taslarla şarap içerek

    Ve ‘didarı hürriyet’ in dizinde

    Kendi kendinden geçerek

    Yüksel ki yerin bu yer değildir

    Dünyaya geliş

    Hüner değildir…

    Abdülhamit Han yumuşayıp lütuf göstererek, 21 Aralık 1879’da NK’i Midilli mutasarrıflığına atar. Ve böylece NK’in özgürlük dönemi biterek bağımlılık dönemi başlamış olur. 20 Ekim 1884’de Rodos’a atanır. Aralık 1887’de son durağı olan Sakız adasındaki mutasarrıflık görevine nail olur. Ziya Beyin ölümünden beridir hep hasta olan NK, görevi esnasında, 2 Aralık 1888’de zatürreden dolayı vefat eder. Mevtası, oğlu tarafından adadan alınıp, projesini Tevfik Fikret’in çizdiği, Gelibolu Bolayır’daki son istiratgâhına nakledilirken sanırız ki hep bir ağızdan (bu özdeyiş kendisine aittir), şu söylenir: “Hakk’a el bağlayalım er kişi niyetine”…

    NK, Abdülaziz ile hemen hiç anlaşamamasına rağmen Sultan Abdülhamit Han ile çok iyi ilişkiler içerisine girmişti. Abdülhamit onu ve ailesini ihya etmişti, sağlığında da öldükten sonra da. NK bir vatanperver, bir şair, bir gazeteci, bir özgürlük savaşçısı, bir oyun ve tarih yazarı, dürüst ve çok başarılı bir devlet adamı, halkçı ve devrimci, iyi bir baba, kötü bir koca, iyi bir evlat, iyi bir dost, Padişahının sevgili tebaası, bir şeriatçı, alfabe devrimine muhalif, anti sosyalist, saltanatçı, İslamiyet’e gönül veren bir mümin, boğma rakı ve su teresi dostu bir akşamcı olarak yaşadı ve öldü. Asla bir dönek değildi. Kalemini kimseye satmadı. Öldükten sonra arkasında: Vatan Mersiyesi, Osmanlı Tarihi ve Vatan Yahut Silistre (ilk defa 20 Mart 1873’de Gedik Paşa Tiyatrosunda oynanır) oyunu gibi şaheserler ile dilden dile dolaşan şiirler bıraktı. Memleketin istibdadı ve kaderi için, bireylerin özgürlüğü, hak edildikleri gibi yönetilmesi için yıllarca sürgünlerde –çok sıkıntılı olmayan- bir hayat yaşadıysa da son döneminde kraldan çok kralcıydı. Mesela NK’in şu uz görüşü yoktu: “Vatan, insanların ve atalarının doğup büyüdüğü yerdir. Aralarında ortak paydalar olan insanların yüzyıllardan beridir üzerlerinde yaşadığı topraklar onların vatanıdır”. Bu yüzden de Osmanlı’dan ayrılan ve bağımsızlığını ilan eden ülkeleri mantığı bir türlü almıyordu.

    Mustafa Kemal, NK’in Vatan Mersiyesi’ndeki iki mısraını, tek bir değişiklikle, Mart 1922’de TBMM’de şu şekilde okur:

    “Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini

    Bulunur (yoğimiş) kurtaracak bahtı kara mâderini.”

    Süha DEMİREL, 22 Aralık 2013.

    ***

    Romanın Künyesi:

    Hıfzı Topuz
    “Vatanı Sattık Bir Pula, Namık Kemal‘in Romanı”
    Remzi Kitabevi
    1. Baskı Ekim 2013
    255 sf
  • Emile Zola (1840-1902) – Meyhane

    Çev: Cemal Süreya

    Meyhane, (Fransızcası: L’Assommoir) Émile Zola’nın romanı, yirmi bir romanlık Rougon-Macquart dizisinin yedinci cildidir. 1871-76 arasında bu seriden yayınladığı ilk altı kitap, satışları iyi olmakla birlikte fazla yankı uyandırmadı. 1877’de yayımlanan, alkolizmle ilgili L’Assommoir ise; Zola’yı kitapları en çok satan yazarlar arasına soktu ve Fransa’nın en ünlü yazarlarından biri yaptı (Wikipedia.org’dan alıntı).

    Émile Zola’nın 1 Ocak 1877’de Paris’te yazdığı kendi önsözüyle başlayan “Meyhane” isimli bu depresif roman, sizi tam altı yüz kırk sekiz sayfa boyunca yerden yere vuruyor. Emile Zola, önsözünde de serzenişte bulunduğu üzere, bu romanı yüzünden, o dönem Paris’te yaşayan ve hemen tüm gelir ve mevki düzeyindeki memur-işçi-erkek-kadın-çocuk, özetle hemen herkesten büyük tepkiler alır. Hatta romanı mahkemelere taşınır. Kitabın yayınlanması yasaklanır ve toplatılır. Büyük siyasi mahkemesi ise; 1897’deki “İtham Ediyorum” başlıklı doğrudan –bir gazetede- o günün İmparatoruna yazdığı tam sayfa makale yüzünden (Dreyfus Savunması Davası) mahkemede suçlu bulunur. Zola, sağlığından ve bir yazarı zar zor geçindiren gelirlerinden olur. Bu yüzden soluğu Londra’da alır. Dava 1900’de tekrar görülür ve üzerindeki suçlamalar düşer. Ama ömrü vefa etmez. Paris’e dönmesinden çok kısa bir süre sonra, gazetelerin, bir otel odasında sobaya bağlı gaz zehirlemesinden dolayı, bir gece uykusunda öldüğünü belirttikleri Zola, aslında, oldukça muammalı bir şekilde, komplo teorisyenlerinin (ki aynı kanıdayım ben de) Fransız ajanlarınca yapıldığını düşündüğü bir oldu bittiyle, daha doğrusu komüniizm düşmanlarınca öldürülür. O, bir komünist, bir sosyalist, bir natüralist, bir ahlakçı, bir anarşist, bir proleter, hür bir insan, değerli bir yazar, insan gibi insandır…

    Romanın konusuna gelince: 1800’lerin ortalarında Fransa’sının başkenti Paris’te geçiyor. Fakirliğin, yokluğun, yoksunluğun, açlığın, hemen her türlü ahlaksızlığın, fuhşun, içkinin hemen her türünün (şarap, rakı, krik, absent, vitriyol, ispirto ve dahası); Paris caddelerinin orta yerinden bir nehir gibi gürül gürül aktığı kirli ve karamsar bir başkentte geçiyor hikâyemiz. 1789 ihtilalinin sonrası; 1791 birinci cumhuriyetinden sadece 50-80 sene sonrası ve yürürlükte yine bir ikinci imparatorluk; yolsuzluk, fukaralık, basiretsizlik, rüşvet gırla gitmektedir. Bu bir içkiyle çöküş dramıdır aslında. Yazarı tarafından, toplumsal halkçılıkla, toplumun kaymak tabakasının yerin altına süpürdüğü işçi toplumuna adanmıştır bu roman. İşçi, kesinlikle suçun yüklendiği değil; aksine sistemin altında ezilen, kaderinden kurtulamayan olarak betimlenmiştir romanda. İşçi, bir kader mahkumudur Zola için.

    Romanımızın başkahramanı Plassans’tan Paris’e göçle gelmiş, Gervaise isminde, çamaşırcı genç bir kadındır. Romanın açılışıyla beraber, iki çocuğunun babası olan ama gayri meşru ilişki yaşadığı; bar solcusu (kanımca yazarın kendisidir bir bakıma), kibar feyzo, koketlerin sevgilisi, sebat problemi olan, aylak, içkici (ama tadında içen, pis bir sarhoş değil), bir baltaya sap olamamış, kaldırım mühendisi genç bir adamla tanışıyoruz. Gervaise’in bekâretini daha O 14 yaşındayken alan; bu genç kadını çamura, bataklığa, felakete götürecek esas oğlan, ya da başka bir deyişle romanımızdaki en büyük parazit: Mösyö Lantier.

    ..İnsan bir kere ölmeyegörsün, ondan sonra uzar gider ölüm.

    Gervaise, küçüklüğünden beridir çamaşırcıdır. Güzel, yuvarlak hatlı, bir bacağı hafif topal, bukleli ve sarı saçlı, beyaz tenli akça-pakça; fukara mı fukara, ama hırslı genç bir Fransız kadınının hikâyesine girizgâh yapıyoruz. Hayat onu, önünde tozu toprağı sürükleyen kuvvetli rüzgârlar gibi oradan oraya hallaç pamuğu gibi atıyor. Hikâye, Lantier’in Gervaise’i, Boncoeur (iyi kalpli ya da eli açık anlamında) otelinde, genç kadını henüz 20’li yaşlarının başındayken, terk etmesiyle başlar. Şimdi de, genç kadın terkedildikten sonra -cesareti büsbütün artan- Gervaise’e tutkun olan ve aynı otelde kalan Mösyö Coupeau (Fransızca “coup” bir defada içilen içki ya da bir kadeh içki demektir; “eau” ise; su anlamındadır; kanımca “bir kadeh su” demek istemiş yazarımız; ileride bir ayyaşa dönüşecek ve elinden içki kadehi eksik olmayacak Coupeau ile alay edercesine…) giriş yapıyor romana. Bu genç kadını büyük uğraşlar, yalvarışlar sonucu evliliğe ikna ediyor. Anasız-babasız-kardeşsiz, iki çocuklu ve hiç evlenmemiş topal genç çamaşırcı kadın Gervaise; kendisiyle hemen aynı yaşlarda, iri yarı, boyu boyuna, huyu huyuna uygun, biri evli (kuyum ocağı olan Madam Lorilleux) ve diğeri dul (çiçekçi Madam Lerat) iki ablası ile ihtiyar Copeau Ana’sından başka kimsesi olmayan çinko işçisi bu genç adamla, Mösyö Coupeau ile evlenir. Hani tabir yerindeyse: “Donları yok giymeye, tahtırevanla giderler ayakyoluna” hesabı, borç-harç ile belediye ve kilise nikâhı yaparlar. Bu fukara yeni evli çiftimiz, aynı akşam, aile bireylerine ve yakın dostlarına, Moulin-d’Argent (para değirmeni anlamında) isimli bir şarap evinde düğün yemeği verirler. Romanın birçok noktasında, yemek isimleri, yemek tarifleri, yemek şölenleri vardır. Yazarımız Zola, bu konuda adeta saplantı içerisinde Fransız halkının yemek alışkanlıklarından bahsetmiştir. Çünkü açlık ile yemek şölenleri taban tabana zıttır ve bu da roman için çok yerinde bir ironi olmaktadır.

    ..Halk, burjuvalar adına elini ateşe sokmaktan usanmıştı artık.

    Otel odasında karı-koca ve iki küçük çocuk sığışamazlar. Bir oda ve mutfaktan ibaret ufacık bir ev tutarlar bütçelerine uygun. Gervaise, Madam Fauconnie’nin çamaşırhanesinde, günlük kırk metelik yevmiye karşılığı çamaşır yıkayıp ütü yapmaktadır. Çinko işçisi de yine yevmiye karşılığı patronu için çinkodan çatılar kurmaktadır, burjuva müşterilerine.

    ..Hani Türklerin padişahı bizzat çıkıp gelse de kolalanmak için bir gömlek getirse ve çamaşırcı kadın yüz bin frank kazanacağını bilse, yine de elini ütüye sürmezdi bu pazartesi. Biraz da o dinlenmeyecek miydi canım?

    Ve Goutte d’Or (altın damlası ya da altından içki kadehi anlamında) sokağı. Kuyum imalatçısı olan görümce ve enişte Lorilleux çifti gibi bir sürü fukaranın yaşadığı ve tamamı Mösyö Marescot’a ait olan bina bu sokaktadır. Gervaise, altı katlı, yüzlerce odanın, atölyenin, fukaranın, açın, kadersizin, orta gelirlinin yaşadığı bu kasvetli ama bir o kadar da ticari başarılara gebe olan binanın zemin katındaki kiralıkta, kendi çamaşırcısını açma hayâli kurmaktadır. Gervaise ve kocası Mösyö Coupeau, kapı komşuları Goujet ailesiyle; nam-ı diğer dantelacı Goujet Ana ile oğlu, altın renginde sakalından ötürü ona Goujet d’Or denen genç, çocuk yürekli ve iri kıyım demirci ile çok yakın ve dürüst bir komşuluk hatta arkadaşlık ilişkisi kurmuşlardı. Gervaise’e platonik bir aşkla tutkun olan Goujet d’Or, dantelacı anacığı pek yanaşmasa da Coupeau’lara –geri ödenmeyeceğini bile bile- 500 frank borç vererek, altı katlı binanın kapıcıları olan Boche ailesinin de referans vermesiyle bu dükkânı tutmalarını sağlar. Gervaise, artık küçük bir patroniçe olmuştur. İşlerini yavaş yavaş büyütür ve yanına üç işçi alır. İşleri büyütür de büyütür. Ama ayyaşlığa ve tembelliğe meyilli olan kocasının sonun başlangıcına doğru kaykılmasının ayırdına varamaz. Varsa da sesini çıkaramaz.

    ..Askerliğin ortadan kaldırılmasını, halkların kardeşliğini istiyorum… Ayrıcalıkların , unvanların, tekellerin kaldırılmasını istiyorum… Ücretlerin eşit olmasını, kârların bölüşülmesini, proletaryanın onurlandırılmasını istiyorum. Bütün özgürlükleri istiyorum anlıyor musunuz? Bütün özgürlükleri. Ayrıca boşanma hakkını!

    Paris’in göklere yükselen lüksünün altından, kenar mahallelerin sefaletleri fışkırmaktadır adeta. Goutte d’Or sokağında, Paris’in en süfli solcusu Lantier ile Gervaise’in kaderleri, hayat yolunda tekrardan kesişir. Solcu kibar feyzo Mösyö Lantier, çinko işçisi Mösyö Coupeau, çamaşırcı küçük patroniçe Gervaise ve bu ikisinin –ileride başlarına yığınla çorap örecek olan potansiyel koket- kızları Nana, tuhaf dörtlü bir ilişki yaşamaya başlarlar.

    ..Üretici köle değildir; ama üretici olmayan herkes hırsızdır.

    Bar aydını, kıçı kırık solcu Lantier, çinko işçisi Coupeau ile karısı Gervaise’i, aynı evi paylaşmaya ikna ederek Coupeau ailesinin tüm kaynaklarını kurutmaya, ekmek elden su gölden bu ticarethaneyi uçuruma sürüklemeye başlar, sinsice. Yakında bu iki adam, Gervaise’i de ortak kullanmaya başlayacaktır, pis nefislerini köreltmek için…

    ..Sokakları rakı şarap tüten Paris’in havasından uzaklaşmak sarhoşlara bir iyi gelir ki, demeyin gitsin.

    Birçok badireden sonra sıra Poisson ailesine, Madam Virgine ve zabıta olan siyaseten İmparatorluk yanlısı kocasına gelir. Dükkânın bu yeni sahipleriyle de bir “Trois-menage” (günahkâr üçlü) ilişkisine yelken açar parazit Lantier. İliklerine kadar emilecek yeni bir aile bulmuştur, yine!

    ..En kötüsü, dostluk kafesinin kapısını açmışlar, sevgileri kuş gibi uçup gitmişti.

    Altı katlı binada yaşayan bir başka deli de Bazouge babadır, nam-ı diğer “Mortocu”. Bu adamın işi ölü gömmektir. Evinde hazırladığı tabutlar ve çivilerle -bazen eve iş götürdüğü söylense de ispatlanamamıştır- sırası geleni toprağın iki metre altına kendi elleriyle göndermektedir. Önce Coupeau Anayı gömer. Daha sonra hemen herkesi, sırası geleni hiç telaş etmeden mezara O koyacaktır.

    ..Aileler açlıklarını unutmak için birbirlerini yiyorlardı.

    Binanın bir diğer süfli kiracısı da, ayyaş çilingir Bijard Babaydı! Karnına attığı tek tekmeyle üç sabinin analarını-kendi karısını öldürüp zırnık ceza almamıştı, İmparatorluk Fransa’sı zabıtalarından! Sekiz yaşında olan büyük kızı Lalie, kendisinden yaşça küçük Jules ve Henriette’e hem analık hem de babalık yapıyordu, doğdukları günden beridir. Ama pireli bir itten daha değersiz babasından acımasızca yediği sopalar, uğradığı işkenceler, içine açılan derin yaralar, onun dokuz yaşını görmesine müsaade etmez görünüyordu. Yatağında çıplak, yapayalnız, iki çocuğunun-kardeşlerinin gözleri önünde bitap şekilde ölümle yüzleşiyordu.

    ..Suda balık gibiydi ahlaksızlığın içinde.

    Dükkânını kaybeden Gervaise bir yanda; bir alkoliğe dönüşüp hastane ve Colombe babanın, bir imbiğin üzerine kurulu, pislik içindeki meyhanesi -nam-ı diğer cehenneminin- arasında mekik dokuyan kocası olacak ayyaş Coupeau; artık açlıktan ve yediği sopalardan bunalarak evi terk edip dans evleri ve müzikhollerde dans eden kızı Nana; artık şişmanlayıp bir file döndüğünden dolayı eli kendi eline bile değmeyen aşığı Lantier; cimri ve haset görümcesi Madam Lorilleux; artık yüzüne bile bakmak istemeyen demirci platonik aşığı Goujet d’Or ve tüm mahalle diğer yandaydılar.

    ..Fransa’yı geneleve çeviren İmparatorluktan hıncını çıkarmış oluyordu..

    Gervaise o derece düşkündü ki artık, açlıktan fahişeliği bile düşünmeye başlamıştı. Ağzından günlerce tek lokma bile geçmiyordu bu ayyaş kadının. Paris’in lüks ama sefalet kokan sokaklarında, bir o yana bir bu yana savrulup duruyordu, bir tüyün esen rüzgârda istemsizce havada salınması gibi…

    ……

    Başta da söylediğimiz gibi çok ama çok depresif bir romandır “Meyhane”. Ama sefaleti, sosyalizmi, ilk işçi uyanışlarını (mesela “Germinal”, “Dreyfus Savunması” kitaplarına atıflar vb.) anlatan, sistemi eleştiren, bilinçaltı göndermelerin gözle görünür olduğu satır araları; İncil’deki yedi büyük günahın işlendiği anlatımlar; bununla beraber kurtuluşun sadece insanın kendi ellerinde olduğunu, ama bazen buna şansın da yardım etmesi gerektiğini; Tanrının aslında bu dünyayı hatta bu evreni çok ama çok önceleri terk edip bilinmez diyarlara gittiğini, insanın yüzüne bir tokat ya da şamar gibi değil de bir yumruk ya da bir tekme gibi vurduğu bir romandır “Meyhane”. Okunası bir romandır. “Meyhane” sizi içtiğiniz içkiden vazgeçirmez ya da daha çok içmenizi sağlamaz. Ama kaybettiğiniz ya da bir yerlerde unuttuğunuz insanlığınızı size hatırlatır belki. Yüreğinizin ortasına tadı acı bir demir gülle ateşler ve kayıplara karışır. Bu yükü taşıyıp taşıyamamak size kalır. Aldırış ta etmeyebilirsiniz. Romanı okuyup bitirir bir kenara atarsınız belki. Ama roman ve anlatılanlar, bilinçaltınızda sizi kaşır hafif hafif. Socrates’in Protarkhos ile “Philebos” atışmasında Platon’un kendi kalemiyle yazdığı gibi:

    “Tüm canlılar için iyi nedir? Haz duygusu, eğlenerek, tıka basa yiyerek, özgürce sevişerek, içki içerek, haz diyarlarında koşup yaşayarak mı iyi bir insan olunur? Yoksa erdem peşinde, bilgelikle, düzgün düşünce ve muhakemeyle, ölçülü, seviyeli, dengeli, dürüst, bilgi peşinde, paylaşarak ve sorgulayıp yaşayarak mı iyiye ulaşır insan?”

    Atalarımızın da dediği gibi: “Ne okuyorsan osundur!”

    Sizlerin de hep yararlı ve güzel bolca kitap okumanız dileğiyle…

    Süha Demirel; İstanbul, 11 Ağustos 2013.

    ***

    Kitabın Künyesi:

    Emile Zola – Meyhane
    Çeviren Cemal Süreya
    SOSYAL YAYINLARI – DÜNYA KLASİKLERİ
    Kitabın Özgün Adı: L’Assommoir, 1877
    ISBN: 975-7384-52-6
    SOSYAL YAYINLARDA BİRİNCİ BASKI: Şubat, 2003