• Yeni evim… Bu, yüzü dağa doğru, bütün köye arkasını çevirmiş bir evdir. Bekir Çavuş onu bir depo olarak kullanıyordu. Onun içindir ki kapısı gayet muhkem ve pencereleri parmaklıklıdır. Evin dıştan görünüşünü de hiç değiştirmedim ve altındaki ahırı muhafaza ettim. Orada bir küçük eşek besleyeceğim. O, bana arkadaşlık edecek. Ben, yukarıki odamda pineklerken, o, aşağıdaki odasında tıpış tıpış eşinecek. Arasıra, tam, ben hazin düşüncelere daldığım vakit, o benim hüznümü sezmiş gibi en acı, en yakın naralarıyla haykıracak. O vakit, ben yavaş yavaş merdivenlerden ineceğim. Yavaş yavaş ona doğru gideceğim. Uzun, parlak tüylü gerdanına kolumu dolayıp derin, siyah gözlerine bakacağım. Onunla uzun uzadıya için için konuşacağım. Ona hiç yük taşıtmayacağım. Sırtına hiç semer vurdurmayacağım. Bir adamla, her gün, onu tımar ettireceğim. Zira, bu, mübarek bir hayvandır. Bütün gökten inen kitaplarda bunun adı var. Ve yüzü, küçük İsmail’in yüzünden bin kat daha şirindir.
  • Ben kendi açımdan en sevdiğim ve sevgisinden herkesinkinden fazla emin olduğum kişi tarafından birden çok aldatıldım. Bu nedenle bir insanı değerine ve özelliklerine göre diğerlerinden daha fazla
    sevmenin ve ona hizmet etmenin doğru olabileceğine inanıyorum, ama daha sonra pişman olmamak için insana çekici görünen bu arkadaşlık tuzağına güvenmemek en iyisidir.
    Baldassare Castiglione, 1478-1529
  • Flush bir biyografi kitabı. Virginia Woolf bir köpeğin bakış açısıyla bize Bayan Browning'in yani, Victoria döneminin en ünlü şairlerinden biri olan Elizabeth Barrett Browning'in hayatını anlatıyor. Yine de okurken pek çok tepeden bakan cümle vardı, sık sık tanrısal bakış açısı kullanılmıştı.

    İçeriğin beni bu kadar saracağına dair hiçbir fikrim yoktu. Woolf'un Mrs. Dolloway ve Kendine Ait Bir Oda'sını okumuştum ben. Dolayısıyla daha ciddi, vurgulu ve alttan alta mesajlara dair hazırlıklıy(mışım)dım. Fakat Flush hiç öyle olmadı benim için. Olduğu gibi sadeliğiyle hoş, az ayrıntılı haliyle etkileyici geldi bana.

    Flush, bal gözlü, sarı tüylü Spanyel cinsi bir köpek. Ama bunlar sadece görünüş. Flush'ı gerçekten tanımak istiyorsanız, onun içini bilmeniz gerekir. Flush'ın gezgin ruhunu tanımak için onunla Londra sokaklarında tasmasızca gezmeniz gerekir örneğin, ya da onun zekiliğini anlamanız için ona soru sormanız, filozof ruhuna rastlamanız için yüksek olmayan, ılımlı bi' sesle onun yanında kitap ya da mektup okumanız gerekir.

    Flush'ı kendime yakın hissettim ben okurken çünkü o, bilgisiz ve deneyimsiz haliyle aynı deneyimsiz bir insan gibi. Deneyim edininince nasıl davranması gerektiğine dair tüm kalıplara, öğretilere verdiği tepki; insanlara, kendi türdeşlerine ve canlılara karşı aklından geçirdiği fikirler çok içten ve samimi geldi bana.

    Bu kitap hakkında bir köpeğin gözünden dönemin en ünlü aşkını yaşayan iki edebiyatçının yani Elisabeth Barrett ve Robert Browning'in aşkının anlatılması şeklinde birkaç yoruma rastladım. Halbuki aşk teması benim için çok sönüktü kitapta. Aşka Flush gibi duyarlı bir köpeğin sessiz kaldığını söyleyemem. Flush'ın Bayan Browning'in üzerindeki aşk havasını hissetmesi, bunu kıskanması, hatta Robert Browning’i bu nedenle ısırdığına dair anıları hala aklımda. Ama demek istediğim şu ki.. ben bu kitabı dönemsel bir aşktan çok, sevgili bi' ruhun hayata ve insanlara dair eşsiz deneyimleri, bakış açısı olarak okudum. Elbette bu, yaşanan aşkın güzelliğini görmezden gelmek değil; neler yaşandığından çok, bakışın içtenliği etkiledi beni kitapta.

    Woolf'un kaleminden ilginç bir dünyaya konuk olduğum yaklaşık 140 sayfa boyunca tarifsiz bir bağ, arkadaşlık içinde filozof ruhlu, samimi bir köpekle vakit geçirdim. Yine de en iyi sahibesi, Elisabeth Barrett'ın defterine onunla yeni tanıştığı zamanlarda yazdığı bi' şiirle daha çok yakınlaşabilirsiniz belki Flush'a:

    ''Şu köpeğe bak. Dün buradaydı daha
    Dalmıştım onun varlığını unutup da
    Düşünceler birbirini kovalarken döküldü yaşlarım,
    Islak yanaklarımı yastığa koyarken,
    Tüylü bir baş yaslandı birden
    Yüzüme doğru -iki altın sarısı, parlak göz
    Şaşkına çevirdi beni
    Çarpıp düşük kulaklarını, sildi yanaklarımdaki ıslaklığı!
    İrkildim önce, Arcadia'daydım* sanki
    Keçiye benzeyen bir tanrı afallattı beni
    Ama tüylü gözü yaklaşıp da göz yaşlarım kuruyunca
    Tanıdım onu- Flush'tı
    Yükseldim şaşkınlığın ve hüznün üzerinden
    Şükür ki gerçek Pan'a**
    Ufacık bir aşkın en büyüğüne neden olanına.''

    Arcadia*:Eski Yunanistan'da sade ve mesut bir ırkın oturduğu rivayet edilen dağlık bir ülke.
    Pan**:Pan, Yunan mitolojisi'nde kırın, satirlerin ve çobanların tanrısıdır. Bu tanım, Pan'ı doğa ile doğrudan ilişkili kıldığı için pastoral bir nitelik arz etse de Pan'ın bütün mitoslarda yarı keçi yarı insan suretinde tasvir edilmesi onu korkutucu bir figür haline getirmiştir.
  • İnsana rahatça saldırmaya mizah denmiş, yalanın üstü ironiyle kaplanmış, bir şey hakkında çok şey söylemenin doğru olduğu sanılmış, işin ehli olanlar göz ardı edilmiş, yalan almış başını gitmiş, doğru kelimesi sadece geometri defterlerinde kalmış, sevginin yerini flört alınca ilişkinin doğruları da değişmiş, artık herkes oturduğu yerden sevgili edinebilir olmuş, tek tuşla arkadaşlık teklifi yollanmış, ya reddedilmiş yahut kabul edilmiş, engelleyenler de olmuş ama en nihayetinde herkes birbirine bir şekilde dokunabilmiş.
    Kolektif
    Sayfa 7 - İbrahim Varelci - " Siz Ayna Olsaydınız Pamuk Prenses'e Yalan Söylemez Miydiniz"
  • Fabıl türünde yazılmış bir öğüt, nasihat kitabıdır.. Yedisinden yetmişine okunmasi gerekir diye düşünüyorm çünkü içinde pek çok konu incelikle ele alınmış. Devlet yönetimi, arkadaşlık ,aile, siyaset,çıkarcı insanlar, kıskançlık, gibi aklınıza gelebilecek pek çok konu yer alıyor.. Olaylarla ilgili sorular sorulup soruların cevapları bolca örneklerle anlatılıyor. Oldukça etkileyici bir kitap.. Çocuk kitabı deyip geçmek doğru olmaz açıkçası. Okurken zorlandığım tek nokta çok fazla örneğe yer verilmesi. Oda ilerleyen sayfalarda okumayı zorlaştırıyor bir noktada sonra. Ben bu sorunu araya başka kitap sokarak giderdim daha sonra kelile ve dimneye devam ettim. Onun dışında mükemmel bir eser tavsiye edilir. Şimdiden iyi okumalar🤗 .
  • Bu kitabını da okuduktan sonra anladım ki Türk romanının üstadesi Adalet Ağaoğlu’dur. Öyle sağlam bir kurgu, öyle güzel bir anlatım.

    Bir kere kitapta ustaca kullanılmış bir geriye dönüş tekniği var-ki bu teknikle yazmanın hiç de kolay olmadığını düşünüyorum- Okurken bir an için ''ne alaka ya, ben bunları niye okuyorum şimdi'' diyorsunuz ama ilerde öyle güzel ve öyle alakalı bir yerde çözüme kavuşuyor ki mesele ister istemez bir ''heee...'' dedirtiyor size.

    Ölmeye Yatmak, Dar Zamanlar üçlemesinin ilk kitabı. Birbirinden çok farklı zamanları anlattığı için sırayı bozmanın bir sakıncası olmayacağını düşünerek seriye o an elimde olan ikinci kitapla, Bir Düğün Gecesi ile, başlamıştım. Bu kitabı bitirdikten sonra ise üçlemenin sırasına sadık kalmak gerektiği kanısındayım. Çünkü benim gibi seriye ikinci kitaptan dalacak olursanız bu kitabın ana karakteri olan Aysel’den nefret etme ihtimaliniz var.


    Kitap, çocukluk yılları cumhuriyetin ilk zamanlarına denk gelen birkaç çocuğun hayatları ekseninde gelişiyor. Başlarda anlatımı sıkabilir hatta kitabı yarım bırakmak istemenize bile sebep olabilir ancak biraz sabır gösterirseniz kendinizi yavaş yavaş ilerleyen olaylar zincirini merakla izlerken bulacaksınız. Ben ilk kısımları okurken bunun bir dönem romanı olduğunu ve günümüzde okunmasının pek bir yararı dokunmayacağını düşünmüştüm ancak kitabın ilerleyen bölümleri bu yargımı yerle bir etti.


    Ölmeye Yatmak, milletçe orta yolu bulmak konusunda ne kadar zayıf olduğumuzu çok iyi şekilde ortaya koyan bir roman. Ne yazık ki öyleyiz, uçlarda yaşamakta, en ufak bir meselede kolayca iki kutuba ayrılmakta üstümüze yok. Hepimizin ortak değeri olan Mustafa Kemal’in çağdaşlaşma yolundaki öğütlerini hayata geçirmek konusunda bile durum bu şekilde. Bir kısım bunların özünü anlamadan yüzeysel düşünerek bunları dikte etmeye çalışırken bir kısım eski akıldışı geleneklerde diretip Atatürk’e neredeyse düşman oluyor. İşte romanın ilk kısımları bu sorunu anlatıyor.


    Kitabın bölümleri arasına konulmuş gazete haberleri ve o dönemin tarihi olaylarının anlatıldığı bölümlerle cumhuriyetin ilk yılları, Atatürk’ün ölümünden sonraki olaylar, İkinci Dünya Savaşı yılları ve bu dönemde Türkiye’nin nasıl bir süreçten geçtiği, Varlık Vergisi, Soğuk Savaş yılları ve hatta 60 darbesi anlatılmış. Bu yönüyle yalnızca bir roman anlatımı olmanın ötesine geçilerek olayların geçtiği dönemin gerçekliği de aktarılmış. Adalet Ağaoğlu romanlarında sık karşılaştığımız bir durum.


    Kitabın kahramanları bir ilçe ilkokulunda Dündar öğretmenin öğrencileri olan ve daha sonra mezun olarak ülkenin farklı farklı yerlerine dağılıp her biri farklı bir kesimin düşüncesini benimseyen kişiler; Aysel, Aydın, Ali, Sevil, ... Öğrenciyken kimi köylü, esnaf, işçi çocuğu kimi de ilçenin forslu sınıfının çocuğu olan bu kahramanlar kitap boyunca yaşamın çeşitli evrelerinden geçip farklı yerlere geliyorlar. Arada bir yolları kesişiyor tabi, hatta bazen birinin haberini diğerinin mektubundan öğreniyoruz.


    Adalet Ağaoğlu’nun her kitabında mutlaka hayranı olacağım bir kadın karakterle karşılaşıyorum. Buradaki Aysel’di (Bir Düğün Gecesi’nde ise Tezel). Aysel, yetiştiği çevreye karşı durarak okuma savaşı vermiş bir kadın ve başlarda tek gayesi ülkesine faydalı olmak. Aysel kitap boyunca toplumsal yargıları, cinsiyet rollerini, birey olma kaygısını, ülkesine yararlı olma ülküsünü sorgular. Yazar, bu sorgulamayı, romanı kaleme alırken Aysel’e, onun bocalayan hallerini okurken de biz okurlara yaptırır.


    Aysel toplumun kalıplaşmış değer yargılarına bütünüyle aykırı hareket eden bir karakterdir. Kızların erkeklerle arkadaşlık etmesinin hoş görülmediği bir ortamda Ali ile dostluk kurar, ona mektup yazar. Kızların okutulmasını hoş karşılamayan bir çevreye sahip olmasına rağmen okumakta diretir hatta yurtdışına eğitim almaya bile gider. Hocayken öğrencisi ile birlikte olur. Ölmeye yatar. Ve bütün bu aykırı hallerini ayıplayan topluma karşı da kitabın sonunda sağlam bir cevabı vardır:

    Yeterince saygıdeğer değilsem değilim. Her şeyde haklı ve doğru olmak için her şeyin haklı ve doğru olması gerek. (#33542453)
  • Hey dostum. Birinin bana iyi olduğumu söylemesine ihtiyacım var. Lütfen ne kadar iyi göründüğümü söyler misin?
    -------------------
    Orijinal adı “Papillon” olan 1973 yapımı “Kelebek” filminin iki sahnesinde geçen şu replik, filmin ana temasını ortaya koymaya yetiyor aslında:

    – “Hey! Sizi pislikler! Ben hala buradayım!”…

    Bu meydan okumayı yapan Kelebek, birebir gerçek hayattan alınmış bir karakter. Zira filmde yaşanılan her şey, Henri Charriere adlı bir Fransız vatandaşının kendi hayatını kaleme aldığı “Papillon” adlı otobiyografi kitabından beyaz perdeye aktarılıyor.

    Henri Charriere, yani Kelebek’in bu kitabı yazma hikayesi de hayatı gibi enteresan. Cezaevinden kurtulduktan soma bir kitapçının çok satanlar reyonunda, bir mahkumun cezaevi hatıralarım kaleme aldığı bir kitap görür ve şaşırır. ‘Benim cezaevi hayatım bundan daha enteresan. Bunun daha iyisini yazarım ben. Bu ne ki?’ diye düşünüp kitabım yazmaya başlar. Profesyonel bir yazar olmamasına rağmen, kitabı sade ve içten bir uslupla yazması enteresan hayat hikayesiyle birleşince, “Papillon” umduğundan daha fazla ilgi görür. Kısa sürede 2 milyon satış rakamına ulaşır bu gerçek hayat hikayesi.
    Bu otobiyografik eser öyle imkansız ve heyecan dozu yüksek hadiselerle kuşatılmıştır ki, neredeyse insanın kitapta yazılanlara inanası gelmez ilk başta.

    Öyle ki bir kitab eleştirmeni, “Papillon” için şu sözleri sarf eder: “Eğer Henri Charriere kitabında yaşadığını iddia ettiği olayları gerçekten yaşadıysa ona helal olsun. Yok eğer yaşamadıysa da hayal gücüne helal olsun”…

    Peki kimdir Henri Charriere? Yahud, nam-ı diğer “Kelebek”? Charriere, Marsilya’da kendi yağında kavrulan bir tüccardır. Yani işinde gücünde bir Fransız vatandaşıdır.

    Charrierre’nin enteresan hayat hikayesi, muhitinde bir kadın satıcısının öldürülmesiyle başlar. Zira, öldürülen kadın satıcısını, ahlakî değerlere önem veren bir insan olduğu için Kelebek’in öldürdüğünü düşünür Fransız polisi. Kelebek, yakalanıp mahkeme huzuruna çıkardır. Bu cinayeti kendisinin işlemediğini söylese de mahkeme heyetini ikna edemez ve Fransız Guyanası’nda müebbete mahkum edilir.

    Kelebek’in bu cezayı aldıktan sonraki yaşadıklarım anlatmaya başlar Yönetmen Franklin J. Schaffner sinema filminde. Fakat, filmin başarısı için sadece Kelebek’in enteresan hayat hikayesine güvenmez yönetmen Schaffner. Bu filmi iki müthiş karakter oyuncusuyla domine eder. Biri, filmde Kelebek’e hayat verecek olan Steve McQueen, diğeri O’nun en yakın cezaevi arkadaşını oynayacak olan Dustin Hoffman.

    Film, Fransa anakarasından Fransız Guyanası’na gitmek üzere bir meydanda çırılçıplak toplanan mahkumlara konuşma yapan Vali’nin kadraja girmesiyle başlar. Vali konuşmasının sonunda şunu söyler orada derdest haldeki mahkumlara:

    – “Fransa’yı unutun ve elbiselerinizi giyin”..

    Bu söz, mahkumların bir daha anavatana geri dönemeyeceğinin işaretidir aslında. Zira Fransız Guyanası’ndaki adaya sadece müebbetlik mahkumlar yollanmaktadır. Ve oraya giden mahkumlar affedilse bile orasının malı olarak kalmaktadır. Orası için şu efsaneyi söylerler:

    “Buraya mahkum olarak girip de şimdiye kadar çıkan olmadı. Buradan sadece tek şekilde çıkılır. O da ölü olarak!”.

    İşte o Guyana’ya giden mahkumlar içinde kahramanımız Kelebek de (Steve McQueen) vardır. Mahkumlar gemiye bindirilmek üzere sokakların arasından götürülürken, pencerelere, balkonlara ve kapıların ağzına doluşmuş insan seli, bir tiyatro izler gibi bu sevkiyatı izlemektedir.

    O kalabalığın arasında Kelebek’in sevgilisi de vardır. Kadın o kalabalığı yararak bir adım ileriye atılır ve “Kelebek! Kelebek! Geri döneceksin Kelebek. Merak etme, geri döneceksin!” diye ağlamaklı bir sesle de olsa umut vermek ister kahramanımıza. Fakat, Kelebek’in hemen yanındaki tecrübeli bir mahkum, şu cümlesiyle daha başlamadan bitirir o umudu:

    “Hayır dönmeyeceksin!”..

    Lakin, Kelebek bir cümleyle umudu yerleyeksan olan insanlardan değildir. Öyle kolay teslim olmaya niyeti yoktur. Daha gemideyken firar etme planları yapmaya başlar.

    Kelebek, gemide uzun yıllar kendisine yol arkadaşlığı yapacak başka bir mahkum Louis Dega (Dustin Hofman) ile tanışır. Dega, devlet tahvillerinde sahtekarlık yapmış uluslararası bir kalpazandır.

    Kelebek ve Dega birbirine tamamen zıt karakterde iki insandır aslında.

    Zira Dega; teslimiyetçi, paranın satın alma gücüne boyun eğmiş, realist, şehirli bir zengindir. Yani amiyane tabirle kapitalist bir insandır.

    Kelebek ise, Dega’nın aksine, itaatsiz, paranın gücüne boyun eğmeyen, romantik ve köylü bir insandır.

    İçinde bulundukları zorlu ortam, birbirine zıt karakterdeki bu iki insanı bir araya getirir. Zira gidecekleri Guyana’da ayakta kalmaları için Dega’nın nüfuzu ve parasına, Kelebek’in bileği ve zekasına ihtiyaçları vardı. İlk başlarda sanki ticarî birlikteliği andıran bu arkadaşlık, gün geçtikçe yıllar sürecek sarsılmaz bir dostluğa dönüşecektir.

    Götürüldükleri Guyana’daki cezaevi müdürünün, yeni gelen mahkumlara hitap etmek için söylediği şu sözler, oradaki cehennem günlerinin bir fragmanı niteliğindedir adeta:

    – “Biz sizi rahipler gibi konuşarak tedavi etmeyiz. Burada tehlikeli insanları zararsız insanlara çeviriyoruz. Bunu da sizi kırarak yapıyoruz. Beyninizi kırarak… Size sunduklarımızla yetinin ve tükettiğinizden daha az acı çekin!”..

    Fakat kahramanımız Kelebek’in ona sunulanlarla yetinmeye hiç niyeti yoktur. Ve ilk kaçışım sahneye koyar. Aslında planlanmış bir firar teşebbüsü değildir bu. Spontan bir şekilde gelişir her şey. Cezaevi dışında timsahların olduğu bir nehirde çok tehlikeli şartlarda çalıştırılmakta-dırlar. O zoraki mesai günlerinden birinde, Kelebek’in dostu Dega’nın ayağı takılır ve nehre düşer. Bunu gören gardiyanlardan biri, ‘Niye düştün (!)’ diye Dega’yı dövmeye başlar. Dostunun dövülmesine yüreği el-vermeyen Kelebek, o gardiyana saldırır ve yere serer. Akabinde ortalık karışır ve o hengamenin kendine sunduğu firar fırsatım değerlendirerek oradan firar eder.

    Kaçmadan günler önce oradaki bir mahkumdan aldığı bilgiyle bir tüccarın yanma gider. Fakat, bu paragöz tüccar onu ele verir. Kelebek’i, para karşılığında cezaevinden kaçanların peşine düşen insan avcılarına teslim eder. Ve bu spontan olarak gelişen ilk firar tecrübesi başlamadan sona erer.

    Daha başlamadan biten bu firar teşebbüsü ona pahalıya mal olur. Zira oradan ilk firar teşebbüsünün cezası, en ağır şartlarda 2 yıl aralıksız hücre cezasıdır. Kelebek, girenlerin çoğunun bir daha gün yüzü görmeden ölüp gittiği “sessiz ölüm” hücrelerine atılır. O hücrelerin en büyük özelliği, izole edilmiş sessizlik halidir. Kelebek, bu durum için şu ifadeleri kullanır:

    – “Çinliler, işkence için mahkumun başına düşen su damlalarım keşfetmişler. Fransızlar ise sessizliği!”..

    Hücreye girer girmez ileri geri adım atar Kelebek. Topu topu 5 adımdır hücrenin genişliği. 5 adım ileri 5 adım geri volta atmaya başlar. Volta atarken şunları haykırır yüreğinden:

    – “Bir iki üç dört beş dönüş. Bir iki üç dört beş dönüş: Yürüyorum, durmak yorulmak bilmeden hırsla yürüyorum. Genellikle gevşek olan bacaklarım bugün gergin. Başıma gelenlerden soma sanki bir şey ezmek ister gibiyim. Ayaklarımla neyi ezebilirim ki? Altımda betondan başka şey yok. Hayır böyle yürümekle pek çok şeyi ezebiliyorum. Yönetime hoş görünmek için bu kadar alçalabilen doktorun ödlekliğini eziyorum. Başka bir sınıfın acı ve sıkıntılarına kayıtsız kalan bir sınıf insanın kayıtsızlığım eziyorum. Fransız halkının cehaletini, iki yılda bir Saint Martin de R6’den yola çıkan insan yükünün nereye gittiğim ve nasıl olduğunu düşünmeyecek kadar ilgi ve meraktan yoksunluğunu eziyorum. Belirli bir ceza işlediği gerekçesiyle bir adam hakkında patırtılı yazılar yazan polis muhabirlerinin birkaç ay sonra aynı adamın varlığını bile unutabilmelerini eziyorum.

    Günah çıkaranları dinleyen, kürek cehenneminde olup bitenleri bildikleri halde susan Katolik papazlarım eziyorum. Suçlayanla kendini savunan arasında bir ‘hitabet oyunu’ halini alan ceza muhakemeleri usulünü eziyorum. ‘Durdurun kuru giyotininizi, yönetime bağlı memurların kollektif sadizmine bir son verin!’ demek için sesini yükseltmeyen ‘İnsan hakları Kuruluşu’nu çiğniyorum. Hiçbir örgüt yahut kuruluşun, bu yöntemin sorumlularını sorguya çekip, çürüme yolunda iki yılda bir neden mahkumların yüzde sekseninin yok olduğunu sormayışını çiğniyorum. İntihar, düşkünlük, devamlı açlık, skorbüt, verem, delilik ve erken bunama teşhisleriyle imzalanmış resmî ölüm raporlarım çiğniyorum. Kim bilir daha neler eziyorum ayaklarımın altında? Ama bütün bu olup bitenlerden sonra, herhalde eskisi gibi yürümüyor, her adımda bir şeyler çiğniyorum.

    Bir iki üç dört beş… Ve saatler… ağır ağır akıp geçerken yorgunluk sessiz isyanımı bastırıyor.”

    Bu hücrede mahkumlara doyacakları kadar değil, ancak ölmeyecekleri kadar yemek verilmektedir. Hasta olsalar dahi hücrenin kapısı hiç açılmaz. Oraya giren mahkum, ta ki 2 yıllık hücre cezası bitene kadar o hücrenin 4 duvarından başka bir şey göremez.

    Orada sayım, mahkumların her sabah kelleleri girecek kadar delikten kafalarını dışarıya çıkarmaları suretiyle yapılmaktadır. O sayımlardan birinde, Kelebek’in yan hücresinde kalan bir mahkum, kendini motive etmek için Kelebek’e seslenerek

    “Hey dostum. Birinin bana iyi olduğumu söylemesine ihtiyacım var. Lütfen ne kadar iyi göründüğümü söyler inisin?” diye yalvarması, oradaki mahkumların nasıl bir ruh halinde olduğunu göstermesi açısından ipucu verir.

    Kelebek, o mahkuma “Dostum çok iyi görünüyorsun!” diye moral verse de, bu moral o mah-kumu uzun süre hücrede yaşatmaya yetmez ve bir süre sonra o mahkum hayatım kaybeder.

    Dega, dostu Kelebek’i hücrede sahipsiz bırakmaz ve gardiyanlara rüşvet vererek, ayakta kalabilmesi için ona Hindistan cevizi gibi direnç verici meyvalar yollar. Kelebek, ilk zamanlar bu meyvaları yiyerek ayakta kalır. Orada kendini bırakmaz. Kah spor yapar, kah beynini çalıştıracak matematik hesapları yapar kafasından. Dış dünyaya dair hiçbir emarenin olmadığı o daracık hücrede, 24 saati dolu dolu yaşar adeta. Hatta öyle ki, mahkumları gözetlemek için tepelerinden açılan ızgaralı bölmeye doğru haykırarak idareye meydan okur bir gün:

    – “Hey! Sizi pislikler! Ben hala buradayım!”…

    Fakat bu meydan okuma günleri çok fazla sürmez. Zira, cezaevi yönetimi ona dışarıdan yiyecek yardımı yapıldığını fark eder ve bu yardımı kimin yaptığım ondan öğrenmek ister. Kahramanımız tüm işkencelere rağmen dostu Dega’yı satmaz. Bunun üzerine Müdür, verilen az miktardaki günlük tayının daha da azaltılarak yarıya düşürülmesini emreder.

    Bu aslında Kelebek’in zamana yayılmış ölüm ilamıdır. Zira, oraya giren mahkumların neredeyse yarısı 2 senelik cezalarım dolduramadan gıdasızlıktan ölüp gitmektedir zaten. Bunun üstüne bir de tayınının yarıya düşürülmesi, artık onun çok kısa sürede hayata veda etmesi demek olacaktır.

    Artık çok zor günler beklemektedir Kelebek’i. Gün geçtikçe vücudu zayıflamakta, vücudu zayıfladıkça da direnci kırılmaktadır. Kınlan direnci ruhî durumuna da sirayet eder. Öyle ki, artık akıl sağlığım yitirme sınırında gezmektedir. Bu durumu, gördüğü rüyalarına da tesir eder. Enteresan rüyalar görmeye başlar. Şuuraltına yolculuk yapmaya başlar bazı geceler. Geçmişine gidip, bazı hadiselerle yüzleştirdiğini görür.

    O rüyalardan birinde, kendini kızgın çöller ortasında mahkeme heyetinin karşısında bulur. Mahkeme heyetinin reisi, ondan son savunmasını yapmasını ister. Tam o esnada, şu diyalog geçer aralarında:

    – “Kelebek: Ben masumum. O pezevengi ben öldürmedim.

    Hakim: Bu doğru. Ama senin suçunun onun ölümüyle ilgisi yok. Kelebek: Nedir peki benim suçum?

    Hakim: Senin suçun daha büyük. Seni harcanmış, boşa geçen bir ömürden dolayı suçluyorum.”

    Hücrede haftalar aylar geçer. Müdür’ün her gün kendisini sıkıştırıp, şartlarım iyileştirmesi teklifine rağmen, dostu Dega’yı ele vermez. Gitgide erimeye başlar hücrede. Öyle ki, dişleri bile dökülmeye başlar vitaminsizlikten. Artık yapacak bir şey yoktur. Son çare olarak böcek yemeye karar verir. Yakaladığı böcekleri, su dolu tasının içine katarak böcek çorbası yapar ve onunla beslenmeye çalışır. Dostunu satmamak için, adeta kendi hayatım ortaya koyar.

    Daha birkaç ay önce tanıştığı bir insan için kendini feda etmekten geri durmaz.
    Müthiş bir insanlık dersi verir bize Kelebek. Kendisine pahalıya mal olacak bir insanlık dersi hem de. Daha bırakın tehlikeyi, boşboğazlığından en yakın dostunu bile satmaya teşne olan bizlere, akademik mikyasta bir insanlık konferansı verir adeta bu hücrede.

    Bir gün hücresinin kapısı açılır. Kelebek cansız bir şekilde hücrenin ortasında yatmaktadır. Gözlerinin feri yoktur, o yüzden gelenlerin kim olduğunu göremez. Gelen, cezaevi müdürüdür. Zira, Kelebek’in 2 yıllık hücre cezası sona ermiştir. Gardiyanlar onu omuzlarından tutarak hüc-reden çıkarır ve revire götürürler. Kelebek bu ölüm odasından sağ salim çıkmayı başarmıştır.

    Dostu Dega, Kelebek’i görünce sevinçten ağlamaya başlar. Fakat sevinci ona kavuşmasından ziyade, dostunun kendi hayatim ortaya koyarak onu idareye satmamasınadır. Bu insanlık ifadesi, onu derinden etkilemiştir. Zira, şimdiye kadar en yakınları da dahil olmak üzere, hiç kimse Dega için kendini riske atmamıştır.

    Kısa sürede kendini toparlayan Kelebek, tekrar firar planlan yapmaya başlar. Dostu Dega, parasının gücüyle dışında bir tekne ayarlar Kelebek ve bir diğer arkadaşı için. Fakat kendisi kaçmayı düşünmez. Zira risk almadan yaşamayı seçen bir insandır Dega. Yakalanıp öldürülmekten korkmaktadır. Dışarıda yakalanıp öldürülme tehlikesiyle yaşamaktansa, içeride risksiz bir şekilde ömrünün sonuna kadar yaşamayı yeğler. Oysa Kelebek öyle değildir. Kendisine takılan Kelebek lakabının neden konulduğunu gösterircesine yaşar. Kelebekler kısa yaşar ama hür ölür. O, uzun ve esaret altında yaşamaktansa, kısa fakat özgür olarak yaşamayı tercih eder.

    Dega’yı kaçmaya ikna etmek için “Beni öldürebilirler, ama sana sahipler!” der Kelebek. Fakat yine de Dega’nın fikri değişmez ve firar planlarına dahil olmaz.

    Ancak, işler Dega’nın düşündüğü gibi cereyan etmez. Hayat hesaba gelmez. Zira, firar gecesi Kelebek’e yardım eden Dega’yı gardiyanlardan biri görür ve o da onu etkisiz hale getirmek zorunda kalır. Kendisi de geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir artık. Orada kalırsa her halu-karda ceza alacağım düşünerek, istemeden de olsa bu firara dahil olur.

    Kelebek, Dega ve diğer mahkum, sağ salim cezaevi dışına kaçmayı başarırlar. Ne var ki, kendilerini o adadan uzaklaştıracak tekneye vardıklarında sükutu hayale uğrarlar. Zira, tekne hareket edemeyecek kadar harap haldedir. Onunla oradan kaçmaları imkansızdır. Kaçmaları için tonlarca para verdikleri adam kazık atmıştır onlara.

    Yaya olarak günlerce kıyı şeridi boyunca yürüdükten soma, Cüzzamlılar Adası’na denk gelirler. Çaresiz olarak, sadece cüzzamlılarm yaşadığı bu adada yaşamaya başlarlar. O adanın Reis’inin kalbini kazanırlar. Onlara değerli elmaslar verir Reis. Onlar da o elmaslarla güzel bir tekne alıp Venezuela’ya kaçarlar.

    Fakat burada Kelebek’in dostu Dega ve diğer mahkum yakayı ele verir. Kelebek artık tek başına firar etmek zorundadır. Guajiro Kızılderililerinin yaşadığı bir köye kendini atan Kelebek, burada çok uzun bir süre yaşar. Yakalanmadan uzun zaman kendini orada muhafaza eden kahramanımız, oradan da ayrılarak bir manastıra sığınır.

    Fakat bu uzun süreli kaçışın son durağı olur o manastır. Zira, başrahibe onu ihbar ederek Fransız polisine yakalatır. Ve tekrar Fransız Guyana’sındaki kaldığı hapishaneye geri götürülür.

    Artık işi çok daha zordur Kelebek’in. Zira ikinci firar teşebbüsünü yaptığı için hücre cezası katlanır. 5 yıl “sessiz ölüm hücresi” cezasına mahkum edilir.

    Ne var ki, ilk hücre cezasındaki tecrübelerinin yardımıyla, 5 yıllık tecrit cezasını tamamlar ve iyice yaşlanmış olarak o hücreden de çıkar. O hücreye girdiğinde simsiyah olan saçları, kar beyazına boyanmıştır. Yürümekte güçlük çekmektedir. Tüm bunlara rağmen, orada ölmeye niyeti yoktur. Daha hücreden çıkar çıkmaz firar planları yapmaya başlamıştır.

    Cezaevi idaresi, onu ömrünün sonuna kadar geçireceği “Şeytan Adası”na yollar. Orası dört tarafı okyanusla çevrili küçük bir sürgün adaşıdır. Cezaevinde uzun yıllar yatıp yaşlananları oraya yollamaktadır Guyana idarecileri. Orada her mahkumun tek göz kulübesi vardır. Gündüz bahçe işiyle uğraşan mahkumlar, gece o kulübelerde kalmak tadır. Yani bir çeşit açık cezaevi gibidir orası. Guyana’da kalan birçok mahkum oraya gitmek için can atmakta, müdüre rüşvet olarak bir ton para vermektedir.

    Fakat kahramanımız için, onların gözetimi altında olan her yer cezaevidir. Esaret esarettir. Ne kadar iyi şartlarda olursa olsun, yine de oradan kaçmayı kafasına koyar daha yolda giderken.

    Kelebek, adaya gider gitmez, henüz kalacağı kulübeyi bile görmeden, sağı solu kolaçan etmeye başlar. Oradan nasıl firar edebileceğini hesabım yapmaya başlar. İlk günden başlamıştır firar mesaisine.

    Lakin buradan firar etmek imkansızdır. Zira adarım dört bir yanı kayalıklarla çevrili uçurumlarla doludur. Uçurumların denize yüksekliği en az 100 metredir.

    Tam o esnada dostu Dega’yı görür. Fakat dostu Dega hiç iyi görünmüyordur. Zira akıl sağlığını yitirmiş gibidir. İki eski dost kucaklaşırlar. Dega’nın, yıllar sonra karşılaştığı Kelebek’e, tuhaf şekilde, “Elimde fazla domates tohumları var. Belki sen de kendi bahçeni kurmak istersin” demesi, teslimiyeti çoktan kabul ettiğini gösterir. Fakat Kelebek’in ne tohum ekmeye ne bahçe kurmaya niyeti vardır. Dega’nın bu teslimiyetçi haline kızsa da, ona acıdığından dolayı sesini çıkarmaz ve çaresizce kayalıkların önüne giderek, elindeki Hindistan cevizini yemeye başlar. Meyvanın içi bitince de kabuğunu okyanusa atar.

    Fakat tam o anda tesadüfen bir şey keşfeder. Okyanusa fırlattığı Hindistan cevizinin, dalgaların yardımıyla önce kıyıya vurduğunu, ardından okyanusun ortasına doğru açıldığını görür. Bunun üzerine, hesap yapmak için, bir Hindistan cevizi daha atar okyanusa. Ve o Hindistan cevizi de aynı şekilde uzaklaşır kıyıdan. Kıyıdan uzaklaştıran dalga 7. frekanstır. Yani her 6 dalga kıyıya vurduktan soma, 7. dalga okyanusa doğru atıp savurmaktadır. Söz konusu 7. dalgayı hesap ederek kayalıklardan aşağı atlarsalar, oradan kaçıp kurtulacaklardır.

    Hemen dostu Dega’yla birlikte 2 tane torba sal yapar. Yani bir çuvalın içine denize batmayacak ağırlıkta Hindistan cevizlerini doldurarak, ilkel bir sal imal ederler.

    Kelebek ve Dega okyanusa atlamadan önce birbirlerine sarılırlar. İki dostun, ömürlerinin sonuna kadar son görüştükleri andır bu. Bir daha birbirlerini göremeyeceklerdir. Zira, Dega’nın okyanusa atlamaya niyeti yoktur. O okyanustan sağ salim kaçıp kurtulan olmamıştır. Kelebek, onun peşinden Dega’nın atlamayacağını biliyordur aslmda. Ama sanki sözleşmiş gibi, ikisi de birbirine bu durumu hissettirmez.

    Ve Kelebek, tam 7. frekansın kıyıya yaklaştığı esnada, ilkel salıyla birlikte okyanusa atlar. Dega, beklendiği üzere, atlamaya cesaret edemez ve geri kalan ömrünü Şeytan Adası’nda tamamlamaya devam eder.

    Kelebek, kendisini oradan kurtaran ilkel salının üzerinde, Şeytan Adası’na doğru son bir kez bakar ve onlara şöyle haykırır:

    – “Hey! Sizi pislikler! Ben hala buradayım!”…

    Kelebek, Şeytan Adası’ndan kaçmamıştır sadece. Teslimiyetten kaçıp kurtarmıştır kendini. Teslim olmamıştır beşerî sistemlerin insanlara zorla dayattığı zorba kanunlara. Hukuk koyucuların kendi hukuklarına bile riayet etmediği adalet sistemine boyun eğmemiştir.
    Zira, firar etmek, sadece kaçmak değil, mücadele etmenin başka bir yoldan devam edişidir!..

    Not: Bu inceleme için wordpress com'dan alıntı yaptım.