• TEMEL REİS EFSANESİ: ISPANAK DEMİRDEN ZENGİNDİR, KAN YAPAR!
    Yarım kilo çiğ ıspanak içinde 13.5 mgr demir vardır. 6 aylık bir bebeğin günlük demir ihtiyacı yaklaşık 10 mg.dır. Oysa ki yarım kilo ıspanak yemek pek de mümkün değildir. Ayrıca, ıspanağın içindeki bu demirin emilimi de çok düşüktür. Çünkü ıspanak aynı zamanda okzalat adının verdiğimiz bir bileşikten de zengindir. Ve bu okzalat demirin emilimini engeller. Ispanak bu nedenle kullanılabilir demir kaynağı olarak zengin değildir.



    YOĞURTLU ISPANAK EFSANESİ: YOĞURT DEMİR EMİLİMİNİ AZALTIR. YOĞURTLU ISPANAK YENMEMELİDİR!
    Ispanağın zengin demir kaynağı olmasından kaynaklanan bir başka efsane de ıspanağın yoğurtla yenmemesi gerektiğidir. Oysa ki, sırf bu nedenle ıspanağın yoğurtla yenmemesi ne acıdır... Ispanağın içindeki demirin emilimini engelleyen yoğurt veya süt değildir... Kalsiyum demir emilimini azaltır. Ancak tam aksine ıspanağın içindeki oxalat da kalsiyum emilimini engeller. Ancak engellenmesi demek hiç emilmemesi anlamını taşımaz. Bir miktar demir ve bir miktar kalsiyum yine de emilir. Ispanak, zengin bir kalsiyum kaynağıdır. Yoğurtlu ıspanak ile beslenmede kalsiyum alımı arttırılmış olur. Biz besin çeşitlemelerimizi arttırdıkça yeterli ve dengeli beslendikçe ihtiyacımız olan her besin öğesini ihtiyacımızı karşılayacak kadar alırız. Doğanın zenginliğinin sırrı budur.


    İSKENDER DÖNER EFSANESİ: DÖNERİ YOĞURTLA YERSENİZ, SADECE KALORİ ALIRSINIZ, DEMİRDEN FAYDALANAMAZSINIZ!
    Yine yoğurtun içindeki kalsiyumun et içindeki demirin emilimine engel olacağı görüşünden kaynaklanmaktadır. Oysa ki, hayvansal kaynaklı demirin emilimi kalsiyumdan etkilenmez. Aşağıdaki bilimsel araştırmalarla da ispatlanmıştır. Ayrıca kırmızı eti sadece demir kaynağı olarak görmemek gerekir. Protein ve çinko başta olmak üzere çok zengin ve değerli bir besindir. İnsanlar gelenekleri, yemek kültürleri içinde ağız tadıyla mutfağımızın zenginliklerini yaşamalıdırlar. Endişe etmeden... Suçluluk duymadan... ARAŞTIRMALAR DİYOR Kİ: Süt ve süt ürünlerinin sebzelerle birlikte yenmesi ile ilgili yapılan bir araştırmada da sütün çinko emilimini yüzde 70, yoğurdun ise yüzde 78 arttırdığı; demir emiliminin ise değişmediği sonucuna varılmıştır. Bir başka çalışmada ise , sütteki kalsiyum ve kalsiyum ilave edilmiş yiyeceklerin hayvansal kaynaklı demirin (non-hem demirin ) emilimini nasıl etkilediği araştırılmış ve yapılan bu çalışmada etkilemediği ortaya konmuştur.
  • İnsan dediğimiz varlık, neredeyse bir hayvan gibi yaşadığı karanlık bir geçmişten uygarlaşarak gelen, bu yüzden de bu hayvani doğayı hâlâ bir ölçüde içinde taşıyan bir mahlûk mudur? Yoksa insan yeryüzünde var olduğundan bu yana hep bir kültür içinde, bir topluluk içinde belirli göreneklere göre mi yaşamıştır? Yani aslında Batı düşüncesinin savunduğunun tersine, ilkel insanla "modern" denilen insan arasında esasa ilişkin hiçbir fark yok muydu? O zaman "modern" insanın üstünlüğü söylemi nereden kaynaklanıyor?

    Marx'ın, Grundrisse'de, "ekonomi politiğin yöntemi" başlığı altında söylediği şu söz, Batı'nın dünyaya, insanlara ve toplumlara bakışının en ilginç özetidir sanırım: "İnsan anatomisi de maymun anatomisinin bir anahtarıdır" [1] Yani, insanı anlamak için maymundan yola çıkanlara, maymunu anlamak için insana bakılması önerilir. Dolayısıyla, geçmiş toplumların anlaşılması için de, anahtar niteliğinde olan, en "gelişmiş" toplum biçimi olan burjuvazi yani kapitalizm'dir. Çünkü bu "gelişmişlik", geçmişin "basitliğini" de içermektedir. Çünkü diyalektik mantık gereği, geçmiş olan, içerilerek aşılmaktadır.

    Bu yaklaşım ise, "bizim" durduğumuz yere topolojik bir üstünlük kazandırmaktadır. O zaman geçmişin olduğu kadar dünyanın anlaşılması için de batı, dünyaya (yani öteki toplumlara) kendi durduğu yerden, yani açıklama gücüne ve niteliğine sahip olduğu o "üst" konumdan doğru bakar. Bu "üst" konum ise kendi üst niteliğini temellendirmek ve buradan itibaren yapılandırılan bir asimilasyon mantığını meşrulaştırmak için öncelikle bir "ilkel toplum" icat eder. Tıpkı ulusların da icat edilmesinde olduğu gibi.

    Bu "ilkel toplum", kültür öncesi bir "doğa durumu"nu tanımlar. Tukidides'ten Hobbes'a, Hegel'den Marx'a, Durkheim'dan Freud'a ve hatta Aziz Agustinus'tan Machiavelli'ye kadar bütün Batı düşüncesi, bu temel varsayım üzerine kurulmuştur. Buna göre, "Doğa zorunluluktur: Kültürün başa çıkması gereken toplum-öncesi ve toplum-karşıtı bencilliktir". (Batı'nın İnsan Doğası Yanılsaması, s. 23) Ve yine insan doğası, "ilk günah" ile de malûl bir doğadır. Oysa "kültür, homo sapiens'ten daha eskidir, çok daha eskidir." ( a.g.e, s. 124) "Kültür insanın doğasıdır" (s. 130) ve insan, yeryüzünde ilk ortaya çıktığı andan itibaren toplumsal ve uygar bir varlıktır. Hatta -şayet böylesi bir zaman varsa- bunun farkına varmadığı ve bilincinde olmadığı zamanlarda bile.

    Hobbes'un da Romalı düşünür Plautus'un "insan insanın kurdudur" sözünü teyit ederek, "herkesin herkese karşı savaşı" olarak tanımladığı bu doğa durumundan yegâne çıkış yolu, Leviathan'ın, yani bir zorbanın (veya bir "hükümdarın") şiddete dayanarak topluma egemen olmasıdır. Bu, nomos'un, (yani yasa'nın) physis'e (yani doğaya); bir başka deyişle kültür'ün doğa'ya egemen olması anlamına gelmektedir.

    "Batı'nın yerleşik folklorunda, 'vahşi'nin (onlar) 'medeni'yle (biz) ilişkisi, doğanın kültürle ve bedenin zihinle ilişkisi gibidir" (s. 123). Bedenin doğalaştırılarak aşağılandığı bu düalist söylem, bu kez Batı ile ötekiler (Doğulular, İlkeller, Zenciler...) arasında yeniden kurgulanarak asimilasyoncu uygulamaların meşruiyet kaynağına dönüştürülür.

    Beri yandan, özellikle Rousseau gibi kültür/medeniyet karşıtları açısından ise, "doğanın sahiciliği ve gerçekliği karşısında nomos sahte bir şey anlamı"na gelmektedir. Bu takdirde doğa durumu, Cennet Bahçesi veya Soylu Vahşi imgelerini canlandırmaktadır. Günümüz burjuvazisinin "organik" beslenme tutkusunda da bu tür bir saflığı ve bozulmamışlığı aramanın izleri yok mudur? (s. 45, 47). Bu tür istisnai fantezilerin ötesinde, "insanın çıkarına düşkün hayvani bir doğaya sahip olduğu yolundaki Batı'ya özgü kavrayış, (aslında) antropolojik ölçekte bir yanılsamadır". (s. 64)

    Batı'nın bu yanılsama açısından ulaşmış olduğu kültürel üstünlük formu, bir yandan şiddetle korunacak, diğer yandansa aynı kültürel form, bu forma ulaşamamış olanlara da bir "insan hakları" standardı olarak ve gerekirse şiddetle benimsetilecektir. ABD'nin "Kurucu Ataları"nın diliyle, "hükümet, tıpkı bir giysi gibi, yitirilmiş masumiyetin alâmetidir; kralların sarayları, cennetin çardaklarının harabeleri üzerinde yükselir". (s. 91) Başkaları (ötekiler) ise, ancak ihtiyaçlarımızı gidereceğimiz (Helvetius'un yaklaşımına göre sevmek de bu ihtiyaca dahildir); Kantçı bir yaklaşımla bakıldığında, onun vasıtasıyla amaçlarımızı gerçekleştireceğimiz birer araçtır. Sahlins, haklı olarak bu yaklaşımı, "Kantçı bir etik felâket" olarak tanımlamakta (s. 103): "Aziz Augustinus'un, kölelik ve aslında ilahi bir ceza olarak gördüğü insanın bedensel arzulara sonsuz boyun eğişi, bugünün neoliberal iktisatçıları, yeni-muhafazakâr siyasetçileri ve çoğu Kansaslının gözünde özgürlüğün temel ilkesi haline geldi" (s. 104). Bunun sonucu olarak özçıkar tanrısal bir hak, mülkiyetçi bireycilik ise temel bir özgürlük olarak burjuvazinin temel prensipleri ve hatta "insan hakları" arasına dahil edildi.

    Temeldeki bir insan-öncesi durumdan -doğa durumu-, Batılı insana doğru evrimleşen bir uygarlaşma tezine karşı, aslında günümüzün giderek vahşileşen (Batılı) insanının, "insanlık"tan bir sapma içerisinde olduğu açıkça ortadadır. Buna karşı üretilmeye çalışılan yanılsatıcı bir söylem, bir insan hakları ideolojisi, günümüz Batılısını tüm insanlık tarihi içerisinde seçilmiş kılmaya matuf, tersinden bir bakıştır. Sadece İkinci Dünya Savaşı esnasında tüm insanlık tarihinden daha fazla cana kıymış ve çok daha fazla şiddet üretmiş olan Batılı ülkeler, her şeye rağmen insanoğlunun vahşetten insanlığa doğru sancılı bir evrimleşme içerisinde olduğu konusunda neredeyse hemfikirdirler. Oysa nasıl ki tüm doğal türler dünyada daha en başından itibaren kendi doğal formları içerisinde bulunmaktaysa, insan da yeryüzünde daha en başından itibaren bir insan toplumu içerisinde bulunmaktadır.

    "Bu durumda şu soruyu sormalıyız: Şayet insanın gerçekten de toplum-öncesi, anti-sosyal hayvani bir eğilimi varsa, nasıl oldu da çok sayıda halk bu eğilimden bihaber kalabildi ve cahilliklerini anlatabilecek kadar uzun süre yaşayabildi? [Oysa] bu halkların pek çoğu, genlerimiz, bedenlerimiz ve kültürümüzde alttan alta iş gördüğü varsayılan hayvansılık şöyle dursun, hayvan olma mefhumuna bile sahip değil." (s. 116) (Yani hayvanları bile insanî toplumun bir parçası olarak görürler. Çünkü hayvanlar bile bu dünyaya ait "dilsiz", ama sembolik varlıklardır. Örneğin Sahlins, pek çok "ilkel" toplumda, hayvanların da insanlar gibi kendi kültürleri olan topluluklar halinde yaşadıklarına inanıldığını aktarıyor.)

    Daha önce dilimize çevrilen Taş Devri Ekonomisi adlı çalışmasında [2] da insanın her daim uygar ve toplumsal bir varlık olduğunu savunan Sahlins, insanların "Taş Devri" olarak tanımlanan dönemde günümüzden daha insani bir hayat sürdüğünü, daha özgür ve mutlu olduğunu ortaya koyuyordu. Biriktirmek, mülk edinmek ve aç kalmak gibi korkuları olmayan eskil toplumun insanları, doğal bir dayanışma ve paylaşma duyarlılığı içerisinde yaşamaktaydılar.

    Marx'ın da katıldığı bir yaklaşımla, "yoksul ülkelerde halk rahattır, buna karşın zengin ülkelerde halk genellikle yoksuldur" (a.g.e., s. 14). "Taş Devri Ekonomisi"nde, Batı-merkezci antropolojinin neredeyse hayvanlarla bir tuttuğu eski toplumun insanlarının, günümüz insanının içerisinde bulunduğu zorbalıktan, hayatını kazanma tutkusundan, güce ve nesnelere köle olmaktan oldukça uzak, sade ve insanca bir hayat sürdüğünü ortaya koyan Sahlins, "Batı'nın İnsan Doğası Yanılsaması"nı ise şu sözlerle bitiriyor: "Benim çıkardığım naçizane sonuç, Batı medeniyetinin sapkın ve hatalı bir insan doğası anlayışı üzerine kurulu olduğudur... Bununla birlikte, bu sapkın insan doğası anlayışının varoluşumuzu tehlikeye attığı büyük olasılıkla doğru."
  • Alexanderen nefesi, bacak aramı okşadı. Alexander parmağı ile ferç dudaklarımın üzerinden çizerek geçerken, arzu dolu bir ürperti sarstı bedenimi. "Bacak aran ilgi için yanıp tutuşuyor."
    "Evet," diyerek içimi çektim, Alexanderen dudakları kasıklarımın üzerinde gezinirken.
    Alexander parmaklarını ıslak yarığımın içine kaydırdı ve incime masaj yapamaya başladı. "Onun özlem duyduğu şey bu mu?"
    Başımı salladım. Bu yeterli değildi. Benim için yeterli olmadığı kadar, Alexander için de yeterli değildi. Bütün hafta boyunca sadece verimsiz beslenme - bu şekilde devam edemezdi.
    "Onun o kadar sert sikilmesi gerekiyor ki sonradan daha ayağa kalkmam mümkün olmasın. Onun sana ait olduğunu
    hatırlaması gerekiyor. O senin her şeyin, öyle değil mi, X?" Birden bire korkunç bir düşünce sinsice beni zapt eyledi ve sesim daha kışkırtıcı gelmiyordu, aksine hafiften titriyordu o endişeli soru dudaklarımdan çıkarken: "Yoksa onu daha istemiyor musun?"
    Alexander durakladı ve bana baktığında gözlerinde şimşekler çaktı. Sonsuz bir zaman geçiyor gibiydi. Ardından Alexander boş elini karnıma bastırdı - ve ön uyarıda bulunmadan beni kapıya itekledi. Bacaklarımı ayırdım ve aynı anda Alexanderen dilini içimde hissettim, dili beni doldurdu ve adeta nefes kesen bir açgözlülükle becermeye başladı. Alexander sadece atmakta olan klitorisimi şakayla hassas bir şekilde dişlerinin arasına almak için dilini içimden çekti. Bastırılmış bir çığlık attım, kurtuluşa yakın olduğumun bir göstergesi olarak. Benim, onun baskınlığına ihtiyacım vardı. Tamamıyla ona ait olmak istiyordum, onun bana her şeyimle sahip olmak istediği gibi. Parmaklarını ritmik bir şekilde içime itti, ta ki beni ürperti alarak ve kaslarım gerilene kadar. Kalçalarımla kendimi ona doğru bastırdım, daha fazlasını istiyordum, daha fazla, daha fazla. Alexanderen dudakları hassas incimin üzerine kapandılar ve sonrasında artık sadece benim dizginlenmeyen arzum vardı, içimde aynı zamanda patlayacak gibi görünen. Alexander beni sıkı sıkı tuttu, neredeyse dengemi kaybetmek üzere olduğumda, atmakta olan yarığımı yalamaya devam etti. "Bütün akşam, dilimde senin tadın olacak. Aman Tanrım! Durmaksızın, senin o tatlı bacak aranı özleyeceğim."
    Alexander ayağa kalktı ve kendisini bana bastırdı. Aletini, kocaman olduğunu hissettiğim anda, elimle kavradım. Ereksiyonunu içimde hissetmek istiyordum.
    "Hayır." Alexanderen parmakları bileğime sarıldılar. "Şimdi değil. Yeniden yalnız kaldığımızda, seni o kadar sert bereceğimki sonradan adımı dâhi unutacaksın - hatta yürü- yemeyeceksin bile."
    Kapıyı vurulma sesi bizi aniden birbirimizden ayırdı. Zamanımız dolmuştu ve şimdiye kadar Alexander için hiç bu kadar yanıp tutuşmamıştım. Alexander kravatını bağladı. Oldukça tanıdık bir gülümseme, Alexanderen dudaklarının etrafında belirdi; bir anda hem sıcak hem soğuk hissettim. Çoraplarımı yeniden jartiyerime tutturdum ve elbisemi düzelttiğim.
    "O kibirli gülümsemeni özlemiştim," dedim yüksek topuklu ayakkabılarımı giyerken.
  • Ankara'da çok soğuk bir Aralık ayında ve sene 2014 iken sevdiğimiz bir yazar olan Hakan Günday'ın imza günü vardı. Sırada beklerken (pardon donarken) önümüzdeki kızla derin bir sohbete daldık. Değişmeyen felsefe soruları, bilirsiniz. Sonra ''parfümün dansı'' dedi ve hep aklımda tuttum bu kitabı araya çok kitap girdi ama okumadım niyeyse.
    Bu sefer Adana'da bir 28 Aralık günü -yani doğum günümde- çok sevdiğim bir arkadaşımdan hediye olarak geldi. -tesadüf değil, keşke tesadüf olsa- O zaman da sınav telaşı ile tutuştuğumuzdan denk gelemedik kitapla ve 4 yıl sonunda okudum bu kitabı. ALLAHIM, SONUNDA!

    Kitabın üslubundan bahsedelim birazcık daha sonra içerik kısmına göz atalım bakalım.

    Yazarımız, okuyucusunu asla yalnız bırakmamış. Okuyucu ile sürekli iç içe. Bu bazı okurları rahatsız edebilir ama göze batacak düzeyde değildi ve ben bunları kesinlikle bir kusur saymıyorum aksi gibi kitabı tamamlayan ögelerden biri bence. Rahat okunabilir bir kitap olmasına rağmen bayram tatili araya girince okuyamaz oldum pek. Kitap bir arayış ve o arayışta geçirilen zamanları ele alıyor. Ölümsüzlük ve o muhteşem parfümün temel notası... Garip benzetmelerle bezenmiş. Durup da ''...Effecto, Priscilla'yı akordeon gibi çalardı. Wiggs ise ona arkeolojik bir kazıymış gibi davranıyordu...'' bu ne demek istemiş ki burda diyebileceğiniz kadar garip. Kısaca söylemek gerekirse sizi üslup olarak yormayacak fakat düşünce olarak zorlayacak bir kitap.

    Konusundan bahsedelim. Kitap Priscilla adlı bir garson, Alobar denilen bir hükümdar, koku alma duyusu yüzünden tavşan diye adlandırılmış bir parfüm satıcısı olan Marcel LeFever ve son olarak yine bir parfüm dükkanına sahip olan Madam Devalier ve yardımcısı V'lunun ayrı ayrı fakat bir noktada birleşeceği malum hikayeleri anlatıyor.

    OLMAK VEYA OLMAMAK DEĞİL MESELE. ESAS MESELE OLMAYI NASIL UZATABİLECEĞİMİZDE diyor dahi garsonumuz Priscilla. Kitap da bu oluş süresinin daha ne uzatılacağı ölümsüzlük denen o yere nasıl varılacağını anlatmakta.

    Alobar başta bir kralken ölüme meydan okuyor ve kaçıyor. Ölümden korkmanın aksine bunun bir başkaldırı olduğunu da belirtiyor kitap. Kaçtığı diyarlarda kırların tanrısı, yarı keçi yarı insan olan Pan'a rastlıyor ve bu tanrı kitabın sonuna kadar peşimizi bırakmıyor... Yoluna devam ettiğinde yine ölümden kaçan bir kadın olan Kudra ile yolları kesişiyor. Ve büyük yolculuğu Alobar artık tek değil iki kişiyle sürdürmeye devam ediyor... Ölümsüzlük ve parfümün yolculuğu...

    Bu kitap hakkında o kadar çok şey var ki anlatacak konusu özetle bu şekilde biraz sanki ''koku'' romanına benziyor. Yani tabii ikisi çok farklı kitaplar fakat kokuların özel olması onlara karşı duyarlılığımız hakkında ikisi de benzerlikler içermekte. Kokuların özel olması hakkında da şu bilgiyi vermekte fayda var:

    ''Koku, ölmekte olan insanı en son terk eden duyudur''

    ---------------SPOİLER----------------

    Kitaptaki herhangi bir karakter yerine kendimi koyup özdeşleştiremedim bunun sebebi de ölümsüzlük arayışından nefret etmemden kaynaklı. Ölüm hayatı dengeler ve gereklidir. Kudra kitabın bir yerinde ''Ölümü hangi amaçla yendik?'' diye soruyor ve devamında ''Bence ölümlüyken hayatın daha yüceymiş. Kralmışsın o zaman Alobar...'' diyor. Hayat ve ölüm ikileminde kesinlikle ölümden yanayım. Aslında birinden yana olmamıza da gerek yok çünkü ikisi birbirini tamamlıyor zaten. Hayatın sonu ölüm. Belki de buna inandığım için ölümsüz olamıyorumdur? ''İnsanoğlu sonunda yokuş aşağı inmeye başlayacağını ve düşeceğini bildiği sürece, ne gerçek anlamda mutlu, ne gerçek anlamda özgür, hatta ne de gerçek anlamda aklı başında olabilir''. Bir anlamda haklı. Öleceksek ve bitecekse bu hayat, ne anlamı var bunca şeyin? Neden buradayım? Niye gitmek zorundayım? Dinlere inanan insanlar kendilerine göre açıklama getirirlerdi belki ama ben ''En güzel şeylerin bu dünyaya sırf bizi denemek için, büyük ödülü almamızı daha zorlaştırmak için getirildiğine inanmıyorum. Hayatı bu kılığa sokmak insanlara da tanrılara da yakışmaz.'' böyle düşündüğüm için bir anlam getiremiyorum bu dengeye. Ama sonu olan şeylerin daha orijinal olduğunun hepimiz farkındayız bence. Sonu olmayan şeyler devamında arsızlığı getirir. Eğer ölümsüzlüğe erişecek olursak ve erdemliliğimizi -nerenin erdemliliği ise? neyse bu başka bir konu- yitirmeyeceğimize emin olursak o zaman güzelleşebilir bu fikir. Hayat sınırlıyken bile eğer arsızlığımız diz boyu ise işte o zaman oturup düşünmek gerekir.

    Kitabın bir bölümünde Kudra kafası arılarla dolu bir adam görüyordu ve buna anlam getiremiyordu Alobar'a da bunu söylemiyordu. Kitabın sonunda o arı dolu kafanın açıklanması hoş bir nüans olmuş

    Kitapta ölümsüzlüğün sırrı yine dört element üzerinden gitmiş. Hava- doğru solumak
    Su- stresi ortadan kaldırmak
    Toprak- beslenme (bilhassa pancar)
    Ateş- seks maddesi
    Bunları açıkladığı kısımlar da güzeldi.

    Benim anlamadığım noktalardan biri şuydu Dannyboy'un teorisi... Marcel, Son Gülüş Vakfı'nda çiçeklerin dinozorların soyunu tükettiğinden ve evrime katkı sağladığından bahsediyordu. Dannyboy da üç tane bilincimiz olduğundan bahsediyor:
    1. Sürüngen bilinç: düşmanca çatışmalar ve soğukla ilişkilendiriliyor
    2. Memeli bilinç: uygar çatışmalar ve sürüngen bilincin tersi şekilde sıcakla ilişkilendiriliyor
    3. Çiçeksel bilinç, işte bu üçüncü madde ömrümü yedi... Pek anlamadım ben anlatılanları. Kitabı okuyan arkadaşlar bana Dannyboy'un ne anlatmak istediği hakkında bilgi verebilirse harikulade olur...

    Bir de ben bazı sayfalarda Amerika yönetimine karşı eleştirel bir tavır gördüm mesela kitabın bir bölümünde önceki ABD başkanı olan Eisenhower hakkında ''o dönemden daha kötü bir dönem olamaz'' şeklinde bahsediliyordu bu da aklımda kalan bir detay oldu.

    Zihne neyi söylersen beden onu kabul eder minvalinde sözler gördüm kitapta. Mesela ''Eğer ölümün kaçınılmaz olduğuna inanıyorsan, o zaman kaçınılmazdır. Tutum meselesi, tutum. Tabutu çivileyen, ölüm isteğidir'' diyor. Çok saçma geliyor bana bu işte... Bazen bazı şeyler olmuyor işte zihnin Polyanna bile olsa 'gerçek' olan her şey öldürüyor iyiyi. Öldürüyor Polyanna'yı. Zihni bedenden soyutlamıyorum ama bu kadar büyük etkileri olduğuna da inanmıyorum.

    Kitaba genel anlamıyla çok katılmamakla beraber fikir öyle güzel işlenmiş ki ''lan acaba?!?!?!?'' diye arada kalıyor insan. Bazıları kişisel gelişim demiş kitabın bütünü için. Bak bu yanlış mesela. Hakaret olur bence kişisel gelişim deyip bu kitabı çöpe atmak...

    Kitabın sonuna da uyuz oldum ayrıca o ne biçim son? Hep Alobar ile Kudra'nın vuslatını bekledim. Yine tutmadı. Ama kesin kavuştular ben öyle hissediyorum ya öteki dünyada ya da burda, içimizdeler.

    Ya Wren'i öteki dünyada görmek o kadar güzel oldu ki... Kitap boyunca ne kadar zeki olduğundan bahsediliyordu öteki tarafta da zekiymiş anlaşılan. Alobar hep Wren ile Kudra'yı benzetirdi. Kudra da o tarafa gidince Wren ile kendini benzetti, güzel oldu o karşılaşma anı.

    -----------------SPOİLER-------------------

    AHHH AHHH! güzel kitaptın be. Bazen uyuz oldum bazen ''gerçek olabilir mi acaba'' diye düşüncelere soktun beni bazen kabullendim her şeyi bazen başkaldırdım düzene... Her yönüyle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bir arayışın yolculuğu... Son olarak:

    ERLEİCHDA!
  • YANLIŞ
    Bol C vitamini kullanırım ve gripten korunurum.

    DOĞRU
    C vitamini herkesin tahmin ettiğinin tersine, gribi önlemez. Sistemi güçlendirir, hastalıklara karşı vücut direncini hafifçe artırabilir ama gribi kapmamızı ve hasta olmamızı kesinlikle engellemez. Hatta aşırı derecede C vitamini, özellikle çocuklar ve yaşlılarda ishale sebep olabilir. Bu da hastalığın ağırlaşmasına, iyileşmenin gecikmesine yol açabilir. Gripten korumaya yönelik bir beslenme biçimi yoktur. Korunmak için bilinen en etkili yol grip aşısıdır.
    Yaşar Ateşoğlu
    Sayfa 10 - Neden Kitap Yayınları - (e-pub)
  • Birçoğunuz hayatı boyunca duyduğu ama anlamını bilmediği terimlere ilgi duymuştur. Evet, şimdi onları yazacağım.

    Agorafobi: Tıp ve Sağlık alan korkusu,açık yerlerden korkma.

    Lobotomi: Lökotomi olarak da bilinen beyin cerrahisi işlemidir. Psikoameliyat diye bilinir. Şizofreni, epilepsi, bipolar gibi çeşitli ruhsal rahatsızlıkların tedavisinde kullanılmıştır.

    Epistemoloji: Daha çok metafizik ile benzerlik gösterir. Hayatın özü ve bilim felsefesi için araştırma ve faaliyetlerin, araştırmanın sonuçlarıdır. İnsan için iyi hayatın anlamı yada özüyle ilgili olarak doğru ve sağlam bilgilere ulaşma arzusu ve hatta iddiasıdır. (Bu terimle en çok ilgilenen Platon'dur)

    Ambivalens: Bireyin ruhunda aynı objeye karşı birbiriyle çelişen düşünce, istek amaç ve tutumların bir arada varlığını sürdürmesi.

    Atrofi: Bir organın hastalık ya da beslenme bozuklukları nedeniyle görevini yapamaz duruma gelmesi, körelmesi, dumara uğraması.

    Bensevi: Kişinin kendi ben'ine karşı gösterdiği aşırı sevgiyi anlatır.

    Çiftcinsellik: Aynı kişide hem erkek, hem de dişi özellikerinin varlığı.

    Eksitasyon: Uyarı, Uyarılma.

    Embriyoloji: Anne karnında dölün gelişimini inceleyen bilim kolu.

    Filogeneze: Canlıların türeyişini inceleyen bilim dalı.

    Genital: Üreme( cinsellik) organıyla ilgili.

    İnnervasyon: Bir organın ya da bir hücrenin sinirlerle beslenmesi.

    Klitoris: Bızır, kadınlarda serleşebilen cinsel organ.

    Manifest: Görülebilen, açıkça ortada.

    Mazoşizm: Acı duymaktan zevk halan, her türlü kötülüğe, eziyete büyük haz duyanlar için kullanılan bir terim.

    Narsizm: Kişinin kendini beğenmesinde en zirve noktadır.

    Psikoterapi: Bireylerin duygusal ve davranışsal sorunlarının çözümünü, ruh sağlıklarının geliştirilmesi ve korunmasını amaçlayan tekniklerin genel adıdır.

    Rectum: Göden bağırsağı, kalın bağırsağın makata bitişik olan sonuncusu.

    Sadizm: Bir başkasına dolaylı veya doğruda eziyet etme, acı çektirme tutkusuna verilen psikiyatrik bir kavramdır.

    Teleolojik: Belli bir amaca yönelik.

    Absans: Kısa süreli şuur kaybı.

    Afrodizyak: Cinsel arzuyu artırıc maddelere verilen ad.

    Ajite: Rahatsız, huzursuz, taşkınlık yapan.

    Epinefrin: Böbreküstü bezlerinin iç kısımları tarafından öz bölgede salgılanan bir hormondur.

    Afoni: Ses kısılması.

    Ailurofobi: Kedi korkusu.

    Algofobi : Acı çekme korkusu.

    Antrofobi : İnsan korkusu.

    Egomani : Kişinin kendisiyle patolojik olarak uğraşması.

    İdentifikasyon : Ölmüş kişinin hala var olduğu ilişkin duyumlar.

    İmpotence : Cinsel güçsüzlük

    Kinofobi : Köpek korkusu

    Makropsi : Nesnelerin olduklarından daha büyük göründükleri durum.

    Megalomani : Kendini büyük ve önemli görme

    Monomani : Tek bir konuyla aşırı uğraşma.

    Noktüri : Gece boyunca sık idrara çıkmadır.

    Obesite : Aşırı şişmanlık.

    Onikofaji : Tırnaklarını kemirme kompulsiyonu

    Oedipus Kompleksi: Erkek çocuğun annesine karşı duyduğu cinsel istek.

    Panfobi : Herşeyden korkma.

    Parafazi : İsim veya sözcük bulmakta zorlanıldığında nesne ve olayları dolaylı anlatma.

    Parapraksi : Günlük yaşam içerisinde dil ve hareket sürçmeleri.

    Pedofili : Çocuklarla cinsel ilişki tutkusu.

    Vecit : Yoğun kendinden geçme duygusu.

    Vejatatif Bulgular : Kişide bedensel işlev bozukluğu.

    Zoofili : Kişinin bir hayvanla cinsel ilişkiye girdiği cinsel sapmadır.

    Zenofobi : Yabancı korkusu.

    Zoofobi : Hayvan korkusu.


    Biraz uzun oldu, ama sizin de aklınızda varsa yorum kısmına ekleyebilirsiniz.
  • - Bilimle İmparatorluğun Evliliği
    GÜNEŞ DÜNYA'DAN NE KADAR UZAKTADIR? Bu soru modern dönemin başlangıcında, özellikle Kopernik dünyanın değil de güneşin evrenin merkezinde olduğunu iddia ettikten sonra pek çok gökbilimciyi meraklandırmıştır. Çok sayıda gökbilimci ve matematikçi bu mesafeyi hesaplamaya çalıştı, ancak kullandıkları yöntemler çok farklı sonuçlar ortaya çıkardı. Nihayet 18. yüzyılın ortalarında bu ölçümü yapabilmek için güvenilir bir yöntem ortaya atıldı. Her birkaç yılda bir Venüs gezegeni güneşle dünyanın arasından geçer, bu geçişin süresi dünyanın farklı yerlerinden bakıldığında gözlemcinin açısındaki çok ufak farklar sebebiyle farklı görünmektedir, dolayısıyla eğer aynı geçiş için farklı kıtalardan çok sayıda farklı gözlem yapılırsa, basit trigonometriyle dünyanın güneşe uzaklığını tam olarak ölçmek mümkün olabilecektir.
    Gökbilimciler bir sonraki Venüs geçişinin 1761'le 1769 arasında olacağını hesapladılar. Avrupa'dan dünyanın dört bir yanına kaşif grupları gönderilerek mümkün olduğunca fazla sayıda uzak noktadan bu geçişin görüntülenmesine çalışıldı. 1761'de gözlemciler, bu geçişi Sibirya, Kuzey Amerika, Madagaskar ve Güney Afrika'dan izledi. 1769 geçişi yaklaştığında, Avrupa bilim topluluğu çok üstün bir çaba gösterdi ve bilim insanları kuzey Kanada hatta California'ya (o zamanlar yabani bir araziydi) kadar gönderildi. Londra'da bulunan The Royal Society of London for the Improvement of Natural Knowledge (Doğal Bilginin Geliştirilmesi için Kraliyet Topluluğu) bunu yeterli görmedi, en doğru sonuçları elde etmek için bir gökbilimciyi ta güneybatı Pasifik Okyanusu'na göndermek gerekiyordu.
    Topluluk bu sorunu çözmek için ünlü bir gökbilimci Charles Green'i Tahiti'ye göndermeye ve bunun için de hiçbir çaba veya masraftan kaçınmamaya karar verdi. Ancak topluluk bu kadar pahalı bir seyahati finanse ediyorken, bunu tek bir astronomik gözlem için kullanmak anlamsızdı. Bu yüzden Green'in yanına, başlarında iki botanikçi Joseph Banks ve Daniel Solander olmak üzere farklı alanlardan sekiz bilim insanı daha katıldı. Ekipte ayrıca bilim insanlarının karşılaşacağı yeni arazilerin, bitkilerin, hayvanların ve insanların resimlerini çizecek bir sanatçılar grubu da vardı. Bankaların ve Kraliyet Topluluğu'nun edinebildiği en iyi aletlerle donanmış bu grup, deneyimli bir denizci ve başarılı bir coğrafyacı ve etnograf olan Kaptan James Cook'a emanet edildi.
    İngiltere'den 1768'de ayrılan ekip, 1769'da Tahiti'de Venüs'ün geçişini gözledi, pek çok Pasifik adasında incelemeler yaparak, Avustralya ve Yeni Zelanda'ya uğradı ve 1771'de İngiltere'ye döndü. Beraberinde inanılmayacak miktarda astronomik, coğrafi, meteorolojik, botanik, zoolojik ve antropolojik veri getirdi. Gezinin bulguları pek çok alana önemli katkılar yaptı, Avrupalıların hayal gücünü Güney Pasifik'ten hikayelerle ateşledi ve gelecek nesillerdeki doğa bilimcilere ve gökbilimcilere ilham verdi.
    Cook'un seferinden yarar sağlayan alanlardan biri de tıptı. O zamanlar uzaklara yapılan seferlerde, tayfanın yarısından çoğunun seyahatte öleceği bilinirdi. Buradaki azılı düşman kızgın yerliler, düşman gemileri veya vatan özlemi değil, iskorbüt adı verilen gizemli bir hastalıktı. Bu hastalığa yakalananlar uyuşuklaşıyor, depresif hâle geliyordu, dişetleri ve vücutlarındaki diğer yumuşak dokular kanıyordu. Hastalık ilerledikçe dişleri düşüyor, açık yaralar oluşuyor, ateşleri yükseliyor, ciltleri sararıyor ve kollarının ve bacaklarının kontrolünü kaybediyorlardı. 16. ve 18. yüzyıllar arasında iskorbütün yaklaşık iki milyon denizcinin yaşamına mâl olduğu düşünülmektedir. Kimse bu hastalığa neyin yol açtığını bilmiyordu ve hangi yöntem denenirse denensin, denizciler kitleler halinde ölmeye devam ediyordu. Kırılma noktası, 1747'de James Lind adında bir İngiliz doktorun bu hastalıktan muzdarip denizciler üzerinde kontrollü bir deney yapmasıyla gerçekleşti. Lind denizcileri iki gruba ayırarak her gruba farklı tedavi uyguladı. Test gruplarından biri, iskorbüte karşı halk tarafından yaygın olarak kullanılan bir tedavi olan narenciye tüketiyordu, ilk gruptaki bu hastalar kısa süre içinde iyileştiler.
    Lind narenciye meyvelerinin denizcilerin vücutlarının asıl ihtiyacı olan şey olduğunu bilmiyordu, ama biz bugün bunun C vitamini olduğunu biliyoruz. O zamanlar gemilerdeki standart beslenme, bu çok önemli besinleri kesinlikle içermiyordu. Uzun mesafeli seyahatlerde denizciler genellikle tahıl ve kurutulmuş et yiyerek besleniyor ve neredeyse hiç meyve ve sebze tüketmiyorlardı.
    Kraliyet Donanması Lind'in deneylerine ikna olmamıştı ama James Cook doktorun haklı olabileceğini düşünüyordu. Gemisini bolca lahana turşusuyla doldurdu ve denizcilerine gemi ne zaman karaya yanaşırsa taze meyve ve sebze yemeleri emrini verdi, bunun sonucunda da tek bir denizcisi bile iskorbüte kurban gitmedi. Bunu izleyen yıllarda dünyadaki tüm donanma kaptanları Cook'un beslenme yöntemini örnek alarak sayısız denizcinin ve yolcunun hayatını kurtardılar.
    Öte yandan, bu seferin kötü bir sonucu da oldu. Cook sadece deneyimli bir denizci ve coğrafyacı değil, aynı zamanda deniz subayıydı. Kraliyet Topluluğu yolculuğun masraflarının önemli bir kısmını karşılamıştı ama gemiyi Kraliyet Donanması tahsis etmişti. Gemide aynı zamanda 85 iyi silahlanmış denizci ve asker bulunuyordu ve gemi ayrıca toplar, tüfekler, barut ve diğer silahlarla donanmıştı. Elde edilen bilginin büyük bölümü (özellikle de astronomik, coğrafi, meteorolojik ve antropolojik veri) çok açık şekilde siyasi ve askeri açıdan önem taşıyordu. İskorbüte kesin çare bulunması İngiltere'nin dünya denizlerinin kontrolünü eline geçirmesine ve dünyanın öbür ucuna ordular yollayabilmesine ciddi katkı yaptı. Cook başta Avustralya olmak üzere "keşfettiği" pek çok adaya ve toprağa İngiltere adına el koydu. Cook'un seferi İngilizlerin güneybatı Pasifik Okyanusu'nun işgalinin, Avustralya, Tazmanya ve Yeni Zelanda'nın fethinin, milyonlarca Avrupalının yeni kolonilere yerleşmesinin ve yerli kültürünün ve nüfusunun yok edilmesinin temelini attı.
    Avustralya ve Yeni Zelanda'nın en bereketli toprakları, bu seferi takip eden yüz yılda Avrupalı yerleşimciler tarafından ele geçirildi. Yerli nüfusu yüzde 90'a varan oranlarda azaldı ve hayatta kalanlar katı bir ırk ayrımcılığı altında yaşamaya zorlandı. Cook'un seferi, Avustralya'nın Aborjinleri ve Yeni Zelanda'nın Maorileri için kurtulmayı asla başaramayacakları yeni bir felaketin başlangıcıydı.
    Tazmanya'nın yerlileriniyse daha da kötü bir felaket bekliyordu. Muazzam bir yalıtılmışlık içinde 10 bin yıl boyunca hayatta kalan bu insanlar, Cook'un adaya varışından sonraki yüz yıl içinde son adam, kadın ve çocuğa varana dek tamamen yok edildiler. Avrupalı yerleşimciler yerlileri önce adanın zengin bölgelerinden uzaklaştırdılar, sonra da kalan yabani arazileri bile ele geçirip yerlileri sistematik olarak avlayarak öldürdüler. Hayatta kalan çok az sayıda insan da dini bir toplama kampına doluşturuldu, burada iyi niyetli ama açık görüşlü olmayan misyonerler, onları modern dünyanın anlayışı doğrultusunda eğitmeye çalıştı. Tazmanyalılar okumaya ve yazmaya, Hıristiyanlığı öğrenmeye, elbise dikmek ve çiftçilik gibi pek çok "üretken beceri" edinmeye zorlandılar; ama hepsine direndiler. Daha de melankolik bir hâle bürünerek çocuk sahibi olmayı bıraktılar, hayata ilgileri tükendi, nihayet bilim ve ilerlemeye dayalı modern dünyadan tek kaçış yolunu seçtiler: ölüm.
    Ne yazık ki, bilim ve ilerleme onları öldükten sonra bile rahat bırakmadı. Son Tazmanyalıların cesetlerine antropologlar ve sanat galericileri tarafından bilim adına el konuldu. Cesetler parçalanarak tartıldı, ölçüldü ve bilimsel makalelere konu oldu. Daha sonra, kafatasları ve iskeletler farklı müzelerde ve antropolojik koleksiyonlarda sergilendi. Tazmanya Müzesi son Tazmanya yerlisi olan Trugani'nin iskeletinin gömülmesine ancak 1976'da, Trugani öldükten yüz yıl sonra izin verdi. The English Royal College of Surgeons (İngiliz Kraliyet Cerrahi Koleji) ise saç ve deri örneklerini 2002'ye kadar elinde tutmaya devam etti.
    Cook'un seferi, askerler tarafından korunan bir bilimsel gezi miydi yoksa araya karışmış birkaç bilim insanının da bulunduğu askeri bir sefer mi? Bu tıpkı bardağın yarısının boş mu dolu mu olduğunu sormak gibidir. Aslında ikisidir de. Bilimsel Devrim ve modern emperyalizm birbirinden ayrılamaz şeylerdi. Kaptan James Cook ve botanikçi Joseph Banks gibi insanlar bilimi imparatorluktan ayıramazdı, tıpkı bahtsız Trugani gibi.