• Beden ayarları bozulmadan önce doğru bir yaşam ve beslenme tarzı tercih edilirse, sağlık sektöründe milyonlarca lira döktüğümüz birçok hastalıktan kurtulmanın en garantili yolunu bulmuş oluruz.
    Sinan Canan
    Sayfa 201 - Destek Yayınları
  • Dünya Çocuk Yılı'nın en sıcak gününü, 21 Ağustos sabahını Sağmalcılar Ceza ve Tutukevi'nde geçirmiştim. Elele dergisi, isteğim üstüne Adalet Bakanlığı'na başvurmuş, gerekli izni almıştı. Derdim, Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir haberin doğruluğunu sınamak. Önüme çıkan her yetkili -infaz savcısını da katalım- beni bu iş için epey tıfıl gördüklerini gizlemedi, çok dikkatli olmamı sık sık yineledi. Özellikle mahkûmlardan uzak durmalıydım. Yani kimse "olayı" yadsımıyordu.

    Olay ve haberi şuydu: Sağmalcılar Ceza ve Tutukevi Kadınlar Koğuşu'nu fareler basmıştı. Kuduz tehlikesi başgöstermişti. Mahkûmlar aşılanıyordu. Ama bu arada, kırk kadar mahkûmla yanlarındaki bebeler farelerce ısırılmışlardı. Alınan önlemler yeterli değildi. Sonradan bu önlemin, insanların üstüste yığılı yattığı koğuşlara iki adet tahta fare kapanı konulmasından öteye gitmediğini öğrendim.
    Cezaevine, görüş günü dışında gitmek hiç kolay olmadı. Otobüs bindebir geliyor. Münibüsler öyle sapa bir yerde ki. Neyse, sonunda Ferdi Tayfur'un avaz avaz ilendiği bir kaptıkaçtıyı doldurduk: esnaftan iki kasketli adam, durmadan kıkırdayan, pantolonlu üç genç kızla semt pazarından doldurduğu fileleri tek başına taşıyan başı-örtülü analar, tespih çeken bir ihtiyar, ben ve kızlarla bana gerekli bulduğu saptamaları anında yetiştiren bıçkın muavinimiz.

    Cezaevinin bekleme odası da kauçuk saksılarıyla, formika sehpaları, meşin koltukları ve reklamlı kül tablalarıyla, göstermelik tertip açısından Çapa Hastanesi'ni aratmıyor. Uygar yüzlü bir yöneticinin odasındayım. Olayı doğruluyor. Personelin eğitim düzeyinin yetersizliğinden, koğuş düzeninin çağdışılığından yakınıyor. Kırsal kesimden gelen kadın mahkûm çoğunluğunun, erkek yöneticilere açılamadıklarını belirtiyor. Kadın yöneticilerin gözetimi altında kadınlara özgü ayrı cezaevleri açılması görüşünde -Sivas'takinin benzeri.

    Ama ya bebeler? Anayasa'nın sözümona her yurttaşa tanıdığı "kişiliğini geliştirme" hakkından yoksun bırakılan çocuklar ne olacak? Kaç yaşına kadar burada, analarının yanında kalacaklar böyle gün ışığından uzak?
    Onların durumuna doğrudan eğilen hiçbir yasa maddesi yok. Kimsesiz ya da öksüz değiller, suçlu değiller. Üstelik devletimiz, onları sapıkların, yankesicilerin, kanlı katillerin yanında kalmaya zorluyor. Bir anlamda suça itiyor. Yasalardaki kaypaklık yüzünden 18 yaşına kadar analarının yanında mahpus kalmaları, okuma-yazma öğrenmeden gardiyanların el ulaklığını yapmaları işten değil. Suçlu anaların çocuklarına, aile büyükleri el uzatmıyor. Bu analar da yaşamlarında tek tutamak saydıkları yavrularını yanlarından ayırmak istemiyorlar zaten.

    Cezaevi yöneticisi, iki müebbet hapis mahkûmu kadın çağırttı. İkisi de çocuklu. .Çocukların yüzleri, pislikten ve beslenme yetersizliğinden yara içinde. Çünkü devletimiz, demir parmaklıklar arkasına attığı bu çocuklara yemek vermekle yükümlü değil. Mahkûmlar kendi ekmeklerinden artanları veriyor, biriktirdikleri ortak parayla süt alıyorlar onlara. (Bu konuyu bir "yazı" olarak ele aldım Elele'de. Orhan Apaydın'a danışıp eksikleri tamamladım. Ama yer yerinden oynamadı sandığım gibi.)

    Genç analardan biri, konuşma arasında öldürdüğü kocasından "bizim rahmetli bey" diye söz açtı. Nasıl dışlamış demek öldürme olayını! Bu gencecik, umulmadık katillere bakarken toplumumuzda özenle gizli tutulmak istenen bir gerçeği ayırdediyorum: genç yaşta, babaları yaşındaki adamlara verilen, ardarda çocuk doğuran, zamanla -çoğu kere kıskançlık sonucu- itilen, aldatılan, dövülen bu kadıncıkların iki seçeneği var: Ya ölmek ya da öldürmek. Ne boşanabilir, ne baba evine dönebilirler ne de bir yerde çalışmalarına izin verilir. Bu kadar yalın işte.

    Bugün, bir avukat arkadaşın yazıhanesinde karşımda oturan kızsa onlardan çok başka. Sevgi Soysal'ın deyişiyle "faşizmin kopardığı çiçek". Bir roman kahramanı sayılabilir, son yıllarda yazılan romanları gözönünde tutarsak. Deli gibi sevdiği kocasının eğittiği bir devrimci, bir militan. Kocası bir "operasyon" sonucunda yaralı ele geçirilmiş, yakın bir arkadaşı da gözlerinin önünde öldürülmüş. Anıları zehir gibi. Uzun süre Sağmalcılarda kalmış. Cezaevindeki çocuklarla ilgili "doğru bilgiler" verecek bana. O yüzden buluştuk.

    — İçerdeyken büyük bir ailenin bir bireyiydim, diyor. Yeni doğacak çocuklara hep birlikte mavi tulumlar örerdik. Erkek doğsunlar da kendilerini kurtarabilsinler diye.

    Hele bir çocuk varmış... Gözünü dünyaya cezaevinde açmışmış. Salıverilen bir mahkûmun evinde geçirdiği bir hafta sonundan dönünce, bol odalı evlerden, pencerelerden, renk renk boya kalemlerinden öyle sık söz açmaya başlamış ki mahkûmlar ne yapacaklarını şaşırmışlar, bir daha dışarı yollamamışlar onu.

    Sürtüşmeler oluyormuş arada. Aygaz tüpü paylaşmada, su sırasına girmede kavgalar da çıkıyormuş. Ama televizyon izlerken hepsi unutuluyormuş. Yeter ki fakir kız, zengin delikanlıya varabilsin! İyi bir şarkıcı olabilsin!

    Bu arada cezaevinde rahat doğum yapabilmek için işe (!) ara vererek gelen yankesiciler mi dersiniz, erkekler koğuşuna düşmediğine yanan profesyonel eşcinseller mi, onüç yaşında frengiye yakalanan "Çarlinin Melekleri" çetesinin kızları mı, uyuşturucu kullanan turist kızlar mı... Hepsi bu büyük ailenin bireyleri oluyormuş cezaevinde. Siyasi mahkûmların en büyük özellikleri, öbür mahkûmları kayırmaları, onları haklarından haberli kılmaları, direnişler başlatmaları, bilmeyenlere okuma-yazma öğretmeleri. Bu arada bir çelişkiyi de belirtmek isterim: Siyasi mahkûmların büyük çoğunluğu ya çocuksuz ya da çocuklarına bakacak yakınları var. Bayramlarda yeni giysi ve ayrıcalıklı yiyecekten yana sıkıntı çekmiyorlar. Onları âdi suçlularla paylaşıyorlar ama adına eyleme geçtikleri halkla aralarındaki kopukluk duruyor.

    Karşımdaki kız, koskocaman bir boşluk içinde. Cezaevinden, oradaki anılarından başka söz çıkmıyor ağzından. Şu aralar zengin ailesinin yanında kaldığından, büsbütün mutsuzlaşmış. Onlarla konuşacak tek kelime bulamıyormuş. Edebiyat dendiğinde, yalnızca Sevgi Soysal'ı, o da Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'ndaki "mahkûm" Sevgi Soysal'ı biliyor. Açıkhavayı, doğayı çağrıştıran hiçbir sözden, hiçbir görüntüden tat almıyor. Elinden gelse kocasının salınmasına çalışacağı yerde kendi içeri girecek, korunmalı kozasına dönecek.
    İşkencelerden, zulümden, aşağılanmadan geçmiş, hırpalanmış bu gencecik bedenler bir daha sağlıklarına nasıl kavuşacaklar? Kin, nasıl sevgiye ağırlık tanıyacak bir daha?

    Yazıhaneden çıktığımda, bir başka avukata rastladım. On kilo vermiş, bitkin. Adana'daymış. Kahramanmaraş olaylarının duruşmaları akşam sekize kadar tam gün sürüyormuş. 105.000 liralık fotokopi çıkartmışlar, 86 dosya düzenlemişler. (Bu arada, sanık avukatlarına davayı savsaklama karşılığı milyonları aşan paralar ödeniyormuş.)

    Cehennemin korkunçluğunu yakından tanımış, gözleriyle görmüş.

    Sütannesinin yedi çocuğunu ardarda kesen gözü dönmüş bir kanlı katil görmüş.

    Taş yüzlü bir ihtiyar görmüş, komşusu yanıbaşında öldürülen. Kadın, katilin adını bilmiyormuş ama onu sanıklar arasında görünce koşup kolundan tuttuğu gibi yargıcın önüne sürüklemiş.

    Son anda komşuluk ve çıkar ilişkileri uğruna ifadelerini değiştiren okumuşlar görmüş.

    Yaşamları süresince ilk kere ağlayan avukatlar, kalp krizi geçiren bir yargıç görmüş.

    — Bu dava kazanılırsa o yaşlı kadınlarla kazanılacak, diyor. Hiçbir yıldırmaca işlemiyor onlara, nasıl diretiyorlar...

    Bugünün sonunda dünyadaki bütün acılar birleşti sanki, som bir taş oldu yüreğimde.
  • http://www.izzetgullu.net/...RAPİSİNİN+KODLARI

    Ey OKB'li yani takıntı sorunu olan Arkadaşım;

    İşte şifa için yeni bir yazı daha geldi... Oku, anla, içselleştir, uygula ve kurtul... Bu yazı sana yüz seansta bile alamayacağın şeyleri veriyor...

    OKB'nin iki evresi vardır. Uyku evresi ve aktif evre. Uyku evresi sizin normal olan, ataklarınızın gelmediği yani kendinizi iyi hissettiğiniz zamanlardır.

    OKB mücadelesi bir bütünün iki yarısını da önemsemekle mümkündür. Yani uyku evresinde bir şey yapmaz, sadece takıntılar aktif hale gelince bir şey yapmaya çalışırsanız sonuç alamazsınız. Halihazırda yapılan en büyük mücadele hatası budur. Çoğu terapi yaklaşımı dahi bu evreyi atlar. Cehpede savaşı kazanabilmek için barış sürecinde de eğitim vb. bir şeyler yapmak gerekir. Sadece cephede, sadece savaş başlayınca bir şeyler yapmakla sonuç alınabilir mi?

    Peki bu uyku evresinde ne yapılmalıdır?

    Burada yapılacak tek şey uyku evresinde doğru beklentidir. Beklenti sonucu belirler. Uyku evresinde yanlış beklenti atakları davet eder, ayrıca zaten gelecek olan atakların gelme sıklığını da artırır.

    Böylece atak sorunu beslenir. Bu sorun beslenme ve sönme ilkesiyle işler. Ya beslenir ya da beslenemez ve söner, gider.

    Peki atak öncesi yani uyku evresindeki doğru beklenti nasıl olacaktır?

    Bu, "Ataklarımdan korkmuyorum, onu bekliyorum, ona hazırım demekle" mümkündür. Bunu sık sık bu şekilde diyerek yahut düşünerek yeni bir algı ve inanç yani yeni bir bakış açısı inşa etmektir.

    Atak öncesindeki hatalı beklenti ise şimdiye kadar yaptığınız gibi kaçınmacı bir mantıkla, "İnşallah ataklarım gelmez, ya gelirse..., çok şükür iki gündür gelmedi iyiyim" şeklinde yaklaşmak (bunu içelleştirmek) yani beyninize, "Atağın gelmesi kötü bir şeydir" mesajı vererek beklemektir. Bu hatalı beklentiyi bahsini ettiğim doğru beklenti şekliyle (doğru bir pozisyonla) değiştirdiğinizde bu sorunun çözümü için birinci aşama tamam demektir. Şimdi artık siz (tam da maçın başında) 1- 0 öne geçtiniz.

    İkinci aşama da şudur: Atağın geldiği aktif evrede yanlışı terk edip doğru bir pozisyon almak....

    Siz atak geldiydi gittiydi ile değil, ataklara vereceğiniz tepki ile ilgilenin. Atağın gelmesi yağmurun yağmasıdır, siz bununla değil şemsiye ile uğraşın! Islanmak yağmura değil; şemsiye kullanıp kullanmadığınıza bağlıdır...

    Psikiyatri ve klasik terapi ekolleri sizi yağmurun ıslattığını iddia ediyor, buna göre yaklaşıyor, bu sebeple yağmuru dindirmeye çabalıyor. Sizi iklimle, bulutlarla, yağmurla savaştırıyor. Oysa çare şemsiye kullanmakta! Çünkü ıslanmamak yani etkilenmemek için gerekli olan bu!

    Çoğu kişi burada hata yapar, böylece sorunu kendi eliyle besler. Atağa vereceği tepkiyle ilgilenmez; atakla uğraşır.

    Atak gelince verilecek doğru tepki şudur:

    Atakla ilgilenmemek, onunla savaşmamak, onu uzaklaştırmaya çabalamamak, onunla didişmemektir. Böylece öldürmeyecek darbeler vurarak onu iyice kuvvetlendirmemektir.

    Çünkü bunlar atağın gıdasıdır, onu besler. Ve beslendiği yere, beslendiği sürece gelir. Tıpkı bir dilencinin her geldiğinde para aldığı kapıya daha sık gelmesi gibi. Siz dilenciyle boğuşmayın; sadece ve sadece para verme davranışınızla ilgilenin... Parayı keserseniz dilenci daha gelmez. Çünkü dilenci almak için gelir. Ve aldıkça gelme sıklığı artar. Verme davranışınız onun gelme davranışını pekiştirir. Yani takıntıyı siz besliyorsunuz... Dilencinin (atakların) daha gelmemesi için sizin yanlış olan verme davranışınızı (hatalı tepki verme şeklinizi) değiştirmeniz gerekiyor.

    Bunu yapabilmek için ise sıkıntı denilen ve çoğu kişinin "öcü" yahut "felaket" sandığı duygusuna bakışını yeniden gözden geçirmesi gerekmektedir.

    Yani siz sıkıntıyı felakek ya da öcü zannettikçe bunu yaşamama ya da daha az yaşama adına sözünü ettiğim temel yaklaşım hatasının içine düşüyor, böylece onu yemleyerek beslemeye başlıyorsunuz. Bir taraftan kendi elinizle beslerken öbür yandan niye bu sorun yok olmuyor ki demeye hakkınız olabilir mi?

    Öyleyse özetle;

    Sıkıntıdan korkmayın... Onu yaşamayı göze alın. Bu iyileşmenin çok cüz'i bir bedelidir. Keşke her bedel böyle olsa...

    Unutmayın; sıkıntının azı da çoğu da sıkıntıdır. Sıkıntı az da olsa fazla da yaşansa sadece bir duygu türüdür. Duygudan korkulmaz! Sıkıntının fazlasına hastalık demek ve bunu hemen üstesinden gelinmesi gereken bir felaket olarak yansıtmak ancak psikiyatrinin çarpık mantığıyla mümkündür.

    Böylece; atak geldiğinde onu yok etmek ya da uzaklaştırmak için savaşma şeklindeki temel hataya
    düşme olasılığınızı azaltmış olursunuz.

    O halde:

    1. Atak öncesi doğru beklenti pozisyonuna geçtiniz... Şimdi atak değil artık siz 1 - 0 öndesiniz... Artık o defansta açık vermeye mahkumdur. Sizin için gereken bu skoru korumak, bunun için de takriben 90 dakika daha direnmektir.

    2. Aktif evrede de yanlışı terk ettiniz, üstüne bir de doğruyu yaptınız. Atak gelince savaşmadınız yani atağa doğru tepki verdiniz... Maç şimdi 2 - 0 artık...

    3. Bunun akabinde yaşayacağınız sıkıntıdan da korkmadınız, onla savaşmadınız, onu azaltmaya ya da yok etmeye çabalamadınız, işinize gücünüze baktınız, bunu göze aldınız. Maç şimdi 3 - 0...

    O halde kurtulmanız için lazım gelen tek şey artık sadece zamandır. Biraz daha zaman... Çünkü dilencinin daha gelmemesi için artık alamayacağına kanaat getirmesi, zaman içinde sahip olduğu bu alışkanlığının sönmesi lazımdır. Bunun için de geldiği ve eskiden sürekli eli dolu döndüğü (almaya alıştığı) kapıdan en az yirmi - otur kere elinin boş dönmesi lazımdır.

    Bu yazımdaki tekniğin mantığını bir kere okumak yetmez. Bu yazıyı sık sık okuyarak süreci çok daha kolaylaştırabilirsiniz. Bunun için lazım olan tek şey sık sık okuyarak telkin etkisi sağlamanızdır. Ve biraz daha zaman. Takriben 6 ay... Kalıcı bir kazanım için bu süre gerekli. Tedaviler de dahil hayatta her şeyin sonuç vermesi makul bir zamana bağlıdır. Bir çocuğun doğması bile 9 ay alır, yürümesi ise asgari 12...

    Daha nasıl özetlenir bilemiyorum... Bu teknikle yüzlerce kişi kurtuldu... Sıra sizde... Bu teknikle siz de kurtulun ve böylece hem ruhunuz rahata kavuşsun hem de bu sorunun hastalık olmadığını, hastalık diyerek bizleri nasıl kandırdıklarını kendi gözlerinizle görün...

    Sonuna dek yanınızdayım... Gerektiğinde yazın... Bir de bu bölümü takip etmeye devam edin... Allah yardımcınız olsun...

    İzzet GÜLLÜ
    Klinisyen Psikolog
  • Kitap diğer inceleyenlerin de ifade ettiği gibi Canan Karatay kitaplarıyla tam bir uyum içinde. Beslenme ile hastalıklar oluşabilir, doğru beslenme ile tedavi edilebilir.
    Ancak beslenirken doğal et, doğal sebze, doğal yumurta gibi besinlere nasıl ulaşabiliriz? Bu soruya ülkedeki mevcut şartlarda cevap vermek mümkün değil gibi... Kontrol yok, ahlak zayıf, mevzuat yetersiz 🤔
  • BİR: Obezitenin temel sebepleri yanlış beslenme ve hareketsizliktir. Doğru beslenmek kaydıyla kilonun kıymeti har-biyesi yoktur.