1000Kitap Logosu

doğru bu

Filtrele
Kaan
Bir Gün Tek Başına'yı inceledi.
%60 (450/744)
"KÜÇÜK BURJUVA DUYARLILIĞI" ve TÜRKALİ'NİN ÖCALAN'A SELAMI...
Vedat Türkali’nin başyapıtı olarak gösterilen Bir Gün Tek Başına, 1960 askeri darbesine giden sürecin arka planda devam ettiği bir aşkı konu alır. Eski bir devrimci olan Kenan, bir sorgu esnasında gördüğü şiddet üzerine bu yoldan fiilen ayrılmış, peşinden evlenmiş ve bir çocuk sahibi olmuştur. Bir kitabevinde çalışmakta olup aynı zamanda eski bir öğretmendir. Kısaca dışarıda bakıldığında mutlu, huzurlu bir aile izlenimi verirler. Ancak bu görüntünün altında Kenan derin bir bunalım içindedir. Öyle ki, kendisini bir kimlik karmaşası içinde bulur. Bir devrimci midir yoksa küçük bir burjuva mı? Sadece kendi hayatına mı bakmalı yoksa toplumsal sorunlarla yakinen ilgilenmeli midir? Peki Nermin’i eskisi gibi seviyor mu yoksa bu da bir küçük burjuva duyarlılığı mıdır? Bu ve buna benzer ikilemleri bilhassa Kenan’ın içsel konuşmalarında görürüz. Kenan, açık denizde yelkensiz, pusulasız bir gemide yol alan ve her an bir buzdağına çarpabilecek müstakbel bir kazazededir. Bir açıdan İvan Gonçarov’un Oblomov’unu anımsatır ancak Oblomov, Kenan’a göre çok daha sempatik ve daha çok hayatı boşlamış bir karakterdir. Kenan, bir gün felsefe bölümünde okuyan genç bir kız olan Günsel ile tanışır ve anında aşık olur. Bir süre sonra onunla birlikte olarak eşi Nermin’i aldatır. Ancak, Kenan’ın kaybolmuş ruh hali burada da kendini bizlere gösterir: Bir yandan Günsel ile birlikte olurken akşamında Nermin’e de karşı koyamayarak, onunla da birlikte olur. Günsel, onun için sadece bir gönül ilişkisi manasına gelmemektedir, hatta ona bu kadar bağlanmasının altında bence, Kenan’a eski günlerini hatırlatması yatmaktadır. Günsel’le olunca, onun için mücadele edince, bir amaca sahip olduğu, hayatın çok daha belirli ve canlı olduğu gençlik yılları aklına gelmektedir. Kitaptaki leitmotive uygun dile getirecek olursak, Günsel’e yakın olduğu sürece “küçük burjuva duyarlılığı”ndan uzaklaşmakta ve eski devrimci günlerine dönmektedir Kenan. En azından ona yakın hissetmektedir. Buna karşın, aşkın kendisi de bir küçük burjuva duyarlılığı mıdır sorusuyla yüzleşirler. Bu noktada Günsel’in de aslında Kenan gibi kendini arayan, belirsizlik içinde yüzen bir gemicik olduğunu anlıyoruz. Bunlar yaşanırken arka planda da 1960 darbesine giden süreçten bahsedilmektedir. Ancak bunlar nispeten biraz fazla geride gitmektedir. Baba karakteri de zannımca, Vedat Türkali’nin düşüncelerini dile getiren ses olma vazifesi görüyor romanda. Romanın en sevdiğim yanı, karakterlerin içsel konuşmalarıyla çatışmalarının ve bunalımlarının okura yansıtılması oldu. Ancak bunun dışında, giderek daha çok sıkılmaya başladım, öyle ki, kitabın sonuna dair merakım da epey azaldı. Okurken bence Kenan ve Günsel’den birisi intihar edecek, diğeriyse erginleşmesini başarıyla sağlayacak dedim kendi kendime. Tabi bu tahminim doğru mu bir şey demeyeceğim. Sonuçta kitabı yarım bıraktım, daha sonra internetten tahminim doğru çıktı mı diye baktım. Türkali’nin leitmotiv olarak kullandığı “küçük burjuva duyarlılığı” lafzından bir noktadan sonra bana gına gelmeye başladı. Öyle ki, tüm o içsel konuşmalar bir noktada buraya çıkıyor, onca diyalog bir noktada buraya çıkıyor ve artık diğer sayfalardaki içsel konuşmaların veya diyalogların henüz başındayken, içimden bunların nasıl ilerleyeceğini ve nasıl noktalanacağını tahmin eder oldum ve bir elim çenemde “üff”leyerek okur hale geldim. Tutunamayanlar’ın leitmotivi Olrıc bile bir noktada okuru bu noktaya taşıyabilir; bundan dolayı bu tekniği kullanmak bence epey riskli. Bununla birlikte bence Oğuz Atay, Türkali’ye göre çok çok daha başarılı bu konuda. Bu hususta son olarak, vurgulanan sadece küçük burjuva duyarlılığı da değil, “üff ne saçma şeylerle kuşatılmışız,” gibi vurguları bizzat karakterlerin ağzından sık sık duyarız. Bence, bunu karakterlerden duymaktansa karakterlerin ruh hallerinden, bir başka karaktere olan yersiz öfkelenmelerinden, bir bakkaldan para üstünü alırken dalıp gitmesinden, sabahleyin şehrin üstünü kaplayan fabrika dumanlarından hareketle işçilerin yaşadığı zorlukların edebi bir anlatımla ortaya konmasından, işçilerdeki ve de halktaki bilinçsizliğin yarattığı sonuçları romandaki işleyişe daha organik şekilde bağlı olarak anlatılmasından ve buna benzer yol ve yöntemlerle biz okurlar, kendimiz çıkarabilmeliyiz. Öte yandan, kitabın siyasi yönünün ağırlığı fazla olduğu için verilen mesajlara da dikkat etmek gerekiyor. Dışarıdan bakan, siyasete uzak bir okur bu romanı okusa, bence, devrimcilik hakkında epey olumsuz bir izlenim edinebilir. “Türkü söylerken de emekçiydi,” benzeri pek çok diyaloğa denk gelince okurda, haliyle devrimciliğin oldukça basit, gösterişe dayanan ve adeta parka giyer gibi herkesin giyebileceği bir şey olduğu izlenimi veriliyor. Öyle ki, devrimci karakterler, devrimci gibi su içerler, devrimci gibi yemek yerler, devrimci gibi sever, devrimci gibi aldatırlar, devrimci gibi yol boyu yapıp, devrimci gibi polise bakarlar, devrimci gibi çay sigara yapıp, devrimci gibi uyurlar. Karakterlerin devrimciliğini biz okurlar, daha çok onların romanda girişecekleri eylemlerle görsek ve onların birbirleriyle olan diyaloglarında benim biraz mizahi olarak ele aldığım durumda önümüze koyulmasalar çok daha iyi olurdu. Bununla birlikte, bu ve benzeri noktalara denk gelip sayfalar geçtikçe, sanki iyi bir insan olmanın tek yolunun devrimci olmaktan geçtiği gibi bir mesajla karşı karşıya geliyoruz. Nermin gibi evine, kocasına ve evladına bağlı, düşünceli, fedakâr bir kadın sanki sırf devrimci değil diye ya da küçük burjuva duyarlılığına sahip diye kötüymüş gibi sunuluyor. Ayrıca Nermin’in, Kenan’ın isteğiyle işinden ayrılmış olduğunu da öğreniyoruz. Diğer kötü karakter diyebileceğimiz kişi, Kenan’ın arkadaşı Rasim. Bunda gerçekten kötü özellikler mevcut: kendi çıkarlarını çok önceleyip, usulsüz işler peşinde koşan biridir. Ama bence, iyi bir arkadaştır, çünkü Kenan tarafından sürekli aşağılansa da hatta zaman zaman küfür de yese hep Kenan’ın yanında duruyor. Bence Kenan gibi birine böyle bir arkadaş çok bile. Eğer Rasim, parka giyse ve sol elini yumruk yapıp havaya kaldırsa muhtemelen iyi biri olarak sunulacaktı ayrıca. Romanın dört yüz küsur sayfalarına geldiğimde Baba karakteri, mevzuyu felsefeye de getirdi, tabi olumsuz olarak. Halihazırda romandan epey sıkılmışım, artık bırakma zamanım geldiğine karar verdim. Zira, eskiden elime aldığım her kitabı ne pahasına olursa olsun bitiren bir okur olarak, yakın zamanda aldığım bir kararla artık çeşitli nedenlerle ilerlemeyen veya benim içinde ilerleyemediğim kitapları bitireceğim diye zorlamayacağım. Vedat Türkali’nin bu kitabı da maalesef bu yönde bir deneyim oldu benim için. Şunu da net ve açık şekilde söyleyeyim: kitabı beğenmeyip yarım bırakmam ve eleştirilerim sadece ve sadece romanın içeriği, verdiği mesajlar ve edebi yönü nedeniyledir. Bunu neden belirttiğimi, yazarın bazı fikirlerine değineceğim aşağıdaki kısmı okuyunca daha iyi anlayacaksınız. _____ Youtube’da bir videoyu izlerken, Vedat Türkali’nin adı geçti. Video sahibi, Çözüm Süreci esnasında HDP heyetinin Öcalan ile gerçekleşen görüşmelerinin bulunduğu bir kitaptan, Öcalan’ın Türkali’ye selam yollamasını dile getirmişti. Videonun üzerine eğildiği ana konu bu olmadığı için bununla alakalı başka bir şey yoktu. Ben merak edip araştırmak istedim. Türkali de Öcalan’a yazdığı başka bir kitabını yollamış, fikirlerini öğrenmek istediğini iletmiş. Daha sonra Türkali’nin basına verdiği demeçlere bakınca, aslında çok bilindik bir şey olduğunu düşündüm ama zannımca sitede benim gibi bunları bilmeyen pek çok insan vardır. Tahminim o ki, Türkali’nin hayatına dair başka noktalar, farklı incelemelerde dile getirilmiştir, o halde ben de değinilmeyen bu yönünü aktarmış olayım. Bu noktada şunu belirteyim: Türkali’nin romancılığı farklı bir konudur, siyasi vb. fikirleri farklı… Yine, Türkali’nin edebi eserleri, onun siyasi vb. fikirleri nedeniyle bence kötülenmemelidir, hatta bu durum tüm yazarlar için geçerli olmalıdır ama maalesef bu konuda genelde tam tersi olmaktadır. Benzer şekilde bence, bir edebi eser, yazarının siyasi vb. fikirleri nedeniyle beğenilmemeli, güzellenmemelidir. Ama maalesef, toplum olarak bu ayrımları yapamıyoruz. Herkesin internetten rahatlıkla erişebileceği Türkali’nin Öcalan, PKK konularındaki bazı düşünceleri şu şekildedir: “Kürt halkı bu süreçte de başarılı olacaktır. Kürtlerin politik olarak oldukça bilinçli bir halk olduklarını düşünüyorum. Dilerim, yakın zamanda dağdaki ve sokaktaki çocuklarımız kucaklaşırlar. Gidişatın iyi olmasında, Newroz mektubundan dolayı kutladığım ve ŞU ANA KADARKİ TUTUMUNDAN DOLAYI BÜYÜK BİR SEVGİ ve SAYGI BESLEDİĞİM ABDULLAH ÖCALAN’IN da önemli bir rolü var. Özellikle Newroz mektubunda, kimi sorunlu yerlerin bulunduğunu kabul ediyorum, ama çözüm diye bir süreçten bahsediyorsak, sonuca bakmak gerekir. Onun tutumu ve söylemleri, dağları ve yolları açacak nitelikte.” agos.com.tr/tr/yazi/16375/vedat... -Sırrı Süreyya kitabı Öcalan’a götürdü. Öcalan da teşekkür etmiş, sizi özlediğini söylemiş. Ne hissettiniz? Sırrı dedi ki “Kitabı elimle vereceğim, dediklerini de gelip aynen anlatacağım”. Gelecek herhalde… -Kürt hareketini hep desteklediniz. Çözüm sürecinden umutlu musunuz? Barıştan başka çaremiz yok. Evvelsi gün Remzi Kartal telefon etti. Çok iyi tanırım. Bir zamanlar Bağımsız Kürdistan hayali kurarlardı. Onlara dedim ki “Çocuklar, gerçekçi olun. Bağımsızlığınıza karşı değilim ama bugünkü dünya şartlarında Kürtlerin ve Türklerin mutlaka dayanışma görevleri var”. Türkiye Komünist Partisi 1925 Programında, “Biz büyük kitleler halinde yaşayan Kürtlere ve Lazlara, eğer isterlerse ayrı bir devlet kurma hakkını bahşederiz” diyor. Diyor ama bunu 1925’te diyor. -Peki, sizce Kürtler ayrı bir devlet kurmalı mı? En güzeli Türklerin, Kürtlerin ve Türkiye içindeki tüm halkların birlik içinde olması. Bunda büyük fayda var. Türkiye’de yüzlerce çeşit çiçek var. Ermeniler, Rumlar, Gürcüler, Arnavutlar, Yahudiler, Çingeneler… Hepsi bu toprağın insanları. Öcalan da aynı şeyi söylüyor, onu bu yüzden tutuyorum. “Hep beraberiz, birbirimizi destekleyeceğiz” diyor. -Ama tam aksine Öcalan’ın bölücü olduğu söyleniyor… Öcalan’ı batırmak için söylemedikleri adi yalan laf kalmadı. Bak kızım, bu Kemalistler çok adice bir oyun oynadılar. Kürtlerin ilk yanılgısı Diyarbakır’daki Kürt Said isyanıydı. Kürt Said, Mustafa Kemal’in hilafeti kaldırmasını isyan sebebi saydı. Siz “Ulü’l emre itaat etmediğiniz için başkaldırıyoruz” dedi. Halbuki “Biz Kürdüz, haklarımız çiğnendi” demeleri gerekirdi. Diyemediler. Kendileri de farkında değillerdi belki de… Yanlış orada başladı. Bu olaydan sonra Kemalistler kurnazlık yapıp, Kürt meselesinden söz edenleri irtica ile suçladılar. Hayır ulan, irtica değil Kürtler ayaklandı! (Elini masaya vuruyor…) Kürt ayaklanması Öcalan gibi bir adamın öncülüğüne geçince birlik beraberlik mümkün oldu. -Peki, ÖCALAN’IN ya da KÜRT HAREKETİNİN HİÇ HATASI YOK MU? BENİM CİDDİ ELEŞTİRİ YAPABİLMEM İÇİN YÖNETİCİ KADROYU TANIMAM, ONLARLA YAŞAMAM, ÖYLE DEĞERLENDİRMEM LAZIM. +++ Bu noktada ben araya girmek istiyorum. Türkali, Kemalist yönetim veya diğer Cumhuriyet yönetimlerinin ona göre hatalarını dile getirmek için Kemalist yönetim veya diğer Cumhuriyet yönetimlerini tanımak, onlarla yaşamak gereği duymuyorken; PKK için duymakta. PKK’nın ve Öcalan’ın kendisinin kabul ettiği katliamları bile birer hata olarak aklına getirmiyor veya bu yönde değerlendirme gereği duymuyor izlenimi veriyor. Örneğin, Türkali’den en azından birer hata olarak şunları ele almasını beklerdim: “Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Derince köyünde 21 Ekim 1993'te PKK'lı teröristlerin okul bahçesinde kurşuna dizdiği 13'ü çocuk 22 kişinin acısı aradan geçen 23 yıla rağmen unutulmadı. Henüz 3 yaşında kefene sarılı bedeni kurşunlanmış küçük Serkan'ın fotoğrafını çeken gazeteciler, terörün acımasız yüzünü dünya kamuoyuna da göstermiş oldu. Terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan da bu katliamdan sonra "bebek katili" olarak hafızalara kazındı. Şırnak'a bağlı Ortabağ köyünde 22 Ocak 1987'de düğünevine bombalı saldırı düzenleyen terör örgütü PKK, 2'si çocuk, 4'ü kadın 8 kişiyi katlettikten bir gün sonra Mardin'in Midyat ilçesine bağlı Gündükörte mezrasında ise 2'si bebek, 5'i çocuk 10 kişiyi katletti, 10 kişiyi de yaraladı. Mardin'in Nusaybin ilçesine bağlı Açıkyol köyüne 7 Mart 1987'de saldıran teröristler 6'sı çocuk 8 kişiyi kurşuna dizerek katliamlarına devam etti. Teröristler, Mardin'in Ömerli ilçesine bağlı Pınarcık köyüne 20 Haziran 1987'de düzenledikleri baskında 16'sı çocuk, 6'sı kadın 30 kişiyi hunharca katletti. Mardin'in Midyat ilçesine bağlı Haraberk mezrasına 8 Temmuz 1987'de saldıran teröristler aynı aileden 7'si çocuk, 2'si kadın 9 kişiyi öldürdü. Aynı gün aynı saatlerde bir başka grup da Peçenek köyünü basarak, 16 kişiyi kurşuna dizdi. Şırnak'ın Çiftekavak mezrasını da basan PKK'lılar, 2'si hamile 5'i kadın, 4'ü çocuk 11 kişiyi katletti. Şırnak'ın Yağızoymak köyünde 28 Mart 1988'de teröristler 9 çobanı boğarak katletti. Örgüt, öldürdüğü çobanların köy korucusu olduklarını iddia etti. Aynı yıl Dargeçit ilçesine bağlı Sümer köyünü basan teröristler, 3 öğretmeni katletti, birini de yaraladı. Bölücü terör örgütü PKK, 1990 ve sonraki yıllarda da güvenlik gücü sivil ayrımı yapmadan katliamlarına devam etti. Elazığ'ın Kovancılar ilçesinde 21 Mart 1990'da yol kesen teröristler, 9 mühendis ve bir işçiyi kurşuna dizdi. Aynı yıl bu kez 11 Haziran'da Şırnak'ın Güçlükonak ilçesine bağlı Çevrimli köyündeki korucu evlerine saldıran teröristler, 12'si çocuk, 7'si kadın 27 kişiyi katletti.” aa.com.tr/tr/turkiye/pkknin-s... +++ "Ben bu bloğun adaylarına çok güveniyorum. Hem Türk hem Kürt adaylarına güveniyorum. Mesela Sırrı Süreyya Önder var. Çok yiğit bir oğlan, çok namuslu bir adam. Mersin adayı Ertuğrul Kürkçü var, Akın Birdal var. Kürt adaylar içinde ise en çok Leyla Zana'ya güveniyorum. Geçenlerde Diyarbakır'ın bir köyünde 'oylarınızı gerillaya verin' demiş diye ortalığı ayağa kaldırdılar. Ya baba ben de oyumu gerillaya vereceğim. Ama gerilla ölsün öldürsün diye değil, gerilla dağdan insin, silahlar bırakılsın diye oyumu veriyorum." "Biz Abdullah Öcalan'a çok uzun süre kuşkuyla baktık. Bugünlerde Cengiz Kapmaz'ın kitabını okudum. Herkese tavsiye ederim. Öcalan'ın İmralı günlerini anlatıyor. Çok sevdiğim bir Kürt var Bodrum'da 'Sayın Öcalan' demiş diye övgüden ceza almış. Bugün o kitapta görüyoruz ki, İmralı'ya gitmeyen kalmamış. Bizden başka herkes gitmiş gelmiş meğer. Genelkurmay da MİT de, polis de gitmiş... Bunların hepsi sayın değil mi? Peki bu kadar 'sayın' olan adam 'sayın' olmayan birine neden gidiyor? Ben şimdi burada 'sayın Öcalan' desem ceza mı alacağım. Vallahi razıyım, hiç umurumda da değil. Bu devlet bu kadar saçma sapan işlere vakit ayırmamalıdır. Vallahi ayıp. Bakın bu bir fırsattır, bu adam çözebilir bunu. Ben de çözmesinden yanayım. Bugün Türkiye koşullarında bu vatanı hesaba katarak, Türkle Kürtlerin barışması için her türlü çabayı gösteren adam (Öcalan) bu. Açın okuyun. Ben uydurmuyorum bunları. Benim arkadaşım akrabam falan da değil. Gerçekçi olmak lazım. BEN BU ADAMA VATANSEVER DEMEYECEĞİM DE çözüm için mağarada titreşerek bekleyen 7 tane Kürdü öldürene, öldürme emrini veren adama mı vatansever diyeceğim? Bakın diyor ki adam (Öcalan) "Başbakan bir söz söylesin ben bütün silahlı güçleri bir yerde toplayayım." Ve bu gücü de var. Ben Öcalan'ı görmek de istedim ama izin vermediler. Diyarbakır cezaevini görmek istedim izin vermediler. Öcalan'la konuşursam bu devlet ne kaybedecek ya? 12 yıldır içerde zaten. Kimseyle bir teması yok. Buna rağmen büyük irade gösteriyor. SELAM ve SEVGİ O'NA BENDEN... 'Sayın' demiyorlarmış peki bu kadar 'sayın' olan adam niye O'na gidiyor? Ben 'sayın' değil miyim? Bu Kan bitsin, Türk Kürt birbirini öldürmesin." t24.com.tr/haber/vedat-turkali... youtu.be/sLjQTDJ0fm0 Vedat Türkali, "Dağdakiler terörist değil, Öcalan da terörist değil" dedi ve ekledi: "Terörizmin işe yarayacağına hiçbir zaman inanmadım. Ama Diyarbakır Cezaevi'ndeki o binbaşı üç kurşunla vuruldu. Sevindim. Çünkü hak ettiği belaya kavuştu. Bu iş sadece askerler meselesi değil. Sivil iktidar oluşuyor. Sanıyor musunuz ki en ağırını bu sivil iktidar yapmayacak! Yapacaklar tabi ki." demokrathaber.org/guncel/vedat-turkal... Öcalan, geçtiğimiz günlerde AKP’nin başlattığı Kürt açılıma destek veren Vedat Türkali’ye gönderdiği mesajda şunu söyledi: “Kürtler ve Türkiye devrimci-demokratik hareketi arasındaki ilişkinin romanlaşması önemlidir. Bunu en iyi yapabileceklerden biri de Vedat Türkali’dir. Kürt Özgürlük Hareketi ile Türkiye devrimci-demokratik hareketi çok daha önce bir araya gelmiş olsalardı, Türkiye’nin şu andaki hali çok başka olurdu. Kürt Özgürlük Hareketi’nin geldiği konum ile Türkiye devrimci-demokratik hareketinin bulunduğu konum bellidir. Bunun en canlı örneği, abidesi Vedat Türkali’dir. Kürtlerle komünistler, sosyalistler, devrimciler, demokratlar arasındaki manevi bağı, ilişkiyi, birlikteliği, umudu ve bunun gerçekleşeceğini yazabilir.” odatv4.com/siyaset/ocalan-bayk... ___ Çoğunlukla insan, kendi ideolojisine yakın bulduğu yazarların olumsuz özelliklerini görmezden gelme eğilimindedir. Olumsuz diyorum, çünkü, bu özellikler veya sözler, bir başka yazarın olsa, yani kendi ideolojisinden farklı bir yazarın olsa, şiddetle karşı çıkar veya en azından görmezden gelmez. Buna çok sık şahit olabiliriz. Yakın zamanda ölüm yıldönümü nedeniyle gündeme düşen Yılmaz Güney özelinde olduğu gibi. Bir başkası, devletin hakimini öldürünce doğal olarak ayağa kalkan ve yıllar geçse bile bunu unutmayıp, tepki koyabilen insanlar, söz konusu katil, devrimci olmasıyla tanınmış ünlü biri olunca suspus oluyorlar veya onu oldukça mantıksız argümanlarla savunmaya çalışıyorlar. Bu noktada yine belirtme gereği duyuyorum, zira insanlar, başkalarını dinlerken de aşırı ideolojik yaklaşıp, dost mu düşman mı bu, ona göre davranayım tavrına sahip oluyorlar, Güney’in filmleri izlenebilinir, kitapları okunulabilinir ve bunlar beğenilebilinir ancak, sırf bu adam sol elini yumruk yaptı diye işlediği cinayetten sıyrılamaz, aklanamaz veya yaptığı diğer kötü işlerden… Öte yandan ben, Türkali’yi aşırı yanlı buluyorum bu açıklamalarında, bilhassa yukarıda ayrıca belirttiğim nedenle. Öcalan’ı bir vatansever olarak niteleyen, onu çok sevdiğini ve saydığını belirten bir kişiye de sempati duymam oldukça azalıyor. Ama bunlar benim onun kitaplarını okumama mani değil. Ben bunu daha önce defalarca başka yazarlar söz konusu olduğunda da belirtmiştim ve hala aynı noktadayım. Çünkü bir incelememde attığım başlıkta da dediğim gibi, “Edebi Laiklik”tir benim tavrım bu konuda. Buna karşın Vedat Türkali’nin başka bir eserini en azından uzun süre okumayı düşünmüyorum. Nedenleri, başlarda izah ettiğim üzere tarzını beğenmemem, edebi açıdan bana hitap etmemesi. Daha önce Fatmagül’ün Suçu Ne’yi okumuştum, o çok kötüydü. Haliyle okuma tercihimi, daha değerli yazar ve kitaplardan yana kullanacağım. Keyifli okumalar
Bir Gün Tek Başına
OKUYACAKLARIMA EKLE
9
64
Ayfer
Yaşama Uğraşı'ı inceledi.
480 syf.
·
16 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum...
Her okuduğum yeni bir kitap; bir diğerinin üstüne çıkması ve bunun bana yaşattığı hazzı anlatmam ne kadar mümkün bilmiyorum ama naçizane; bir nebze de olsa bu eseri okumanıza vesile olacaksa yazdıklarım, ince detaylarına özen göstermemin daha etkili olacağını düşünüyorum. Yolculuk başlasın o zaman. ;)) Sonuçta bu kitap sona varmış olan bir yazarın yolculuk güncesi... Her satırını benimsediğim ve neredeyse alıntılamamak için kendimi dizginlediğim bir kitap oldu. Aforizmaların yoğun olduğu, edebiyatın, sanatın, şiirin ve eserlerinin de bulunduğu enfes bir kitaptı. Fakat size çok şeylerin katacağını inandığım lakin okuma zahmetinde bulunacağınızı düşünmediğimden uzun alıntılar yapmaktan kaçındım hep. Ama o satırlar işte bu satırlara yansıyor. Şayet okunulduğunda kimsenin kayıtsız kalamayacağına inanıyorum. İntihara meyilli ve bunu yaşamı boyunca her anda yaşamış birisi için yaşamak ne kadar da zor değil mi?! Emil Michel Cioran gibi "intihar fikrini cebinde muhafaza ederek yaşama bağlanmak."¶¶Kendini bunaltının zevklerine kaptırmamış; düşüncelerinde, sönüp gitme tehlikesinin lezzetine bakmamış, zalim ve yumuşak yok oluşların tadını almamış kişideki ölüm saplantısı hiç iyileşmeyecektir: Bunun ıstırabını çekecektir, çünkü buna direnmiş olacaktır. ¶¶ Çürümenin Kitabı Virginia Woolf gibi yaşadığı hem ruhsal hem fiziksel rahatsızlığından dolayı artık intiharı çıkış yolu olarak görmesi. ¶¶ben artık savaşamayacağım. ¶¶ Stefan Zweig de Pavese gibi savaş dönemine şahitlik ederek yaşama eşiyle beraber son vermesi. ¶¶benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum.¶¶ Albert Camus ise , ¶¶ Boyun eğmezliğimi, yeni ve korkunç özgürlüğümü kesinlemek için öldüreceğim kendimi ¶¶demiştir. Ama uzun uzun intiharı düşündüğünü itiraf etmekle beraber, ona göre hayat yaşanmalıydı. vs. vs. vs. (Camus intihar etmemiştir.) Birçok şaheseri olan yazarlarımız ve onların intiharı; Pavese 'ninki kadar etkili ne yazık ki!.. Hem 1.Dünya hem de 2. Dünya Savaşı' na tanıklık etmiş olan biri kitabında intiharına sürükleyen kişisel nedenleri aktarması hayli ironik bir durum olsa da, ben bunu tam olarak şöyle tanımlıyorum: malumunuz yaşam sürdüğünüz ülkede birçok olaylar süregeliyor. Yangın, deprem, sel gibi doğal afetlerin azizliğine uğrayışlarımız ; bundan ülkece çokça etkileniyor oluşumuz bizim yaşamış olduğumuz çekirdek ailedeki sorunları gözardı etmemize etken değil! Aşık olduğumuz adam/kadın tarafından hüsrana uğramış olmamızda buna bir örnektir aslında. Demem o ki Paseve yer yer dirense de onu ölüme daha çabuk kavuşturacak intiharı aklından bir türlü çıkaramıyor ve bununla yaşamak zorunda bırakıyor, engelleyemediği düşünceleri... ¶¶İnsan bir şeye istek duyunca, her yerde onu görüyordu. ¶¶ Cesare Pavese Kitabının edebi yönünü, kaleminin hem sert, güçlü, net, samimi ve hem de akıcı oluşu elinizden bırakmanıza engel olacaktır diye düşünüyorum. Adı üstünde Yaşama Uğraşı'nda hali hazırda yaşadığımız hayatın içerisinde olan tüm olgulara değinmiştir kendisi. Sonuç olarak yıllarca yazılan bir güncenin insanın hayatındaki her noktada yaşamış olduğu tüm olumsuz ve tatsız olaylara karşı verdiği mücadeleyi yazması ve dahi bunlarla bu kadar zor şartlar altında katlanması hiç de kolay olmasa gerek. Savaş yaşamış bir adamın kadınlara olan nefreti, lakin onlar olmadan da yaşamın işleyişinde sekteye uğranılacağını o kadar nahif ama bazen de sert sözlerle aktarması acı bir tebessüme sebebiyet veriyor doğrusu. :)) #138086407 #137636094 Dönemin İtalya'sında aslında oldukça magazinsel aşklar yaşamıştır Pavese, ama onu en derin yerinden aktaran yazıları, maceraları bu kitapta görürüz . Hani aşktan ölmek deriz ya, Pavese şöyle der buna istinaden : ¶¶Bir kadının aşkından değil, aşk, herhangi bir aşk ;bizi olanca çıplaklığımız, mutsuzluğumuz, incinebilirliğimiz ve hiçliğimiz içinde gösterdiği için öldürür kendini insan. ¶¶ Bir otel odasında sadece bu kitapta olan günlüklerini bırakıp geriye kalan tüm notlarını yakması ve başlıktaki o son sözünden 8 gün sonra intihar etmesi onun aslında ne kadar da yaşamak için uğraştığını hissedersiniz. Hani İsmet Özel bir şiirinde demiştir ya : ¶¶aynada iskeletini görmeye kadar varan kaç kaç kişi var şunun şurasında?¶¶ İşte Pavese de ölmemeye o kadar direnmiştir ki, ¶¶ kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.¶¶ der. Günlüğün ve yaşamın son notunu yazmıştır. "artık hiçbir şey yazmıyorum ve artık eylem zamanı." diyerek yaşamına son vermiştir... Hayli duygu yüklü bir kitap oldu benim için, kitabı okurken bana eşlik eden eseri buraya bırakıyorum. youtu.be/u99f9RAvwu4 Bir başka Pavese eserini en kısa zamanda okumak dileğiyle, Okur kalın...
Yaşama Uğraşı
8.9/10
· 952 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
8
223
Selam aleyküm. Evet kardeşler... Bugün hayatımın dönüm noktası olacağı günlerden biri sanırım. Bu hesabı genç kardeşleri takip edip kendileri hakkında bilgi sahibi olmak için açtım yazacağım tezler için çok güzel tecrübe olacak inşaAllah. Hesabı pek büyütmeyi beceremedim ama takip ettiğim kitle çok güzel insanlar bazı arkadaşlara hayran kaldım gerçekten. MaşaAllah çok güzel insanların çok güzel düşüncelerine şahit oldum Rabbim girdikleri her yolda muvaffak eylesin. Buradan kısa bir zaman sonra, uzunca bir süre ayrılmayı düşünüyorum bu açıklamayı buradan tanıştığım güzel kardeşlere borç hissettim eğer istemsizce kimseyi kırdıysam afola... Size anlatmak istediğim bir durum var şu aralar çok duygusal iletilerimin olduğunu farkettim kimisi aşık mı kimisi ne yaşadı diye düşünmüş olabilir bunun sebebi gönlümün kırık olması. Yakın zamanda bir beyefendi ile tanıştık aileler eşliğinde. Benim hayatımda ilk tanışmam oldu benim şimdiye kadar duygu olarak kimseye bir hissiyatım olamadı bu beye de olmadı ama yine de tanışma yoluna girdiğimiz için değişik duygu durumlarım oldu iş ciddiye doğru gidecekken sebepsizce bitti. Benim için çok kırıcı bir durum oldu çünkü hiç beklemediğim bir şekilde oldu. Bunu burada paylaşmak istedim çünkü ne karşı taraf ne ailem bu kadar kırgın olduğumu bilmiyor belli etmemeye çalıştım.En çokta dine olan duygularımın kınlanılmasına üzüldüm. Yaşadığım olaydan sonra uzun bir süre evlilik mevzusundan uzak durmaya karar verdim. Anlayacağınız gerçekten hiç bu kadar kırılmamıştım.İnsan sever, güvenir, kaybeder, herşey olabilir beşer dünyası nihayetinde ama gönül kırıklığı çok ağır onu kaldırmak pek meşakkatli onu gördüm...Rızay-ı İlah-i için ilim talebesiyim iki alanda istifade etmeye çalışıyorum bazen ağır geliyor ama şunu kendime düstur edindim seven insana ağır gelmez. Ağır gelmeyecek inşaAllah gönlümüz hüzünlü olmasın gerisi hallolur bi-iznillah. Ailemden uzağa, uzun bir süre ayrılacağım. Her yolculuk yaptığımda (ayrıldığımda) yolun çoğu ağlamakla geçiyor bugünde öyle olacak sanırım, ayrılıklar çok hüzünlü gelir bana her gidişin bir gelişi oluyor elbet ama geri gelip göremediklerim çok ağlatır beni.Velhasıl beşer dünyası ölümlü dünya, ölümlü insan ayrılıklar üzer. Kalp üzülür, göz yaşarır bize düşen güzel bir sabırdır. Gönlünüz hep sevinçle dolsun selametle kalın.
87
Batu
Bütün Yazıları'ı inceledi.
536 syf.
·
12 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Bir Garip Orhan Veli'yi Tanımak
Orhan Veli'yi hepimiz "Garipçiler"in içinde, belki de en öne çıkan şairleri olarak biliyoruz. İstanbul'u gözleri kapalı dinleyen, bir yer bilen fakat anlatamayan, sokağı şiire taşıyan bu adamın 36 yıl ömrü oldu. Kısacık, 36 yıl. Hepi topu 5 şiir kitabı var ki çoğu pek de uzun sayılmaz. Çok bilindi, okundu. Bir şairi tanımanın iyi bir yoludur şiirlerini özümsemek, şiirleri üzerine ekstra okumalar yapmak; lakin yetmiyor. Orhan Veli'yi anlamalıydım, merak ediyordum onu. Şans eseri de bu kitabı buldum, 2020 sonunda ilk defa bütün yazılarını derlemişler. Çoğumuz onun çeşitli dergilerde 10 yıla yakın düzenli olarak yazılar yazdığından bile bihaberiz. Üzücü bir durum. Kitaptaki yazıları kronolojik olarak koymuşlar. Genellikle ilk yazılar 1944-1945 yıllarında başlıyor, şairin vefat ettiği yıl olan 1950 yılı kasım ayına kadar devam ediyor. Ben şairlerin bütün şiirlerinin derlendiği kitapları okumayı özellikle seviyorum. Cumhuriyetin ilk yıllarından 2000'li yıllara değin Türkiye'nin özetini görüyorsunuz çünkü. Toplumumuzu ve dünyayı etkileyen olaylar ister istemez şiirlerine de cereyan ediyor. Şu ana kadar "Bütün Şiirleri" adıyla okuduğum kitaplarda gördüğüm de bu oldu: 70'lerin sonuna kadar toplumsallığın sezdirildiği, duygu yoğunluğu da barındıran ve (bana göre) esas kaliteli şiirlerin olduğu bir dönem var. 80 ve sonrasındaysa daha içe kapanık, bireyselliğin ön planda olduğu ve nispeten daha karamsar, imgeci bir şiir anlayışı hakim. Her neyse, maalesef Orhan Veli için bu gözlemi daha dar bir çerçevede yapmak zorunda kaldım. Şiirleri çok dar bir zamanı kapsadığı için ben de bu kitaptan yola çıkarak gözlem yapmaya çalıştım. O kısacık 6-7 yıllık sürede bile yazılarının içeriği ne kadar da değişmiş. 50'li yıllara yaklaştıkça ister istemez daha sosyal ve politik bir hale bürünmüş yazıları. Oysa ilk yıllarda yeni çıkan şairleri (Attila İlhan'ı "genç şair" diye nitelemesi gözlerimi yaşartacaktı) inceliyor, sanata dair iki kelam ediyormuş. Zaman içerisinde dinci dergilerin artmasından şikayet ediyor, hatta bir yazısında bazı üniversite gençlerinin dergicileri dolaşıp Orhan Veli'lerin dergisini sattırmamaları gerektiği konusunda uyardıklarını söylüyor. Ne üzücü, bu adam politikayı bile herhangi bir parti veya ideoloji gütmeden, halkın refahını isteyerek, düşman göstermeden ele almış. Size ne zararı vardı acaba? Orhan Veli, her daim bilim ışığında gelişmemiz gerektiğini vurgularken ülkenin daha o yıllarda bile Atatürk'ten uzaklaşmaya başladığını dile getiriyor. İster istemez o yılları görmediğimiz için bazı şeyler tos pembe geliyor bize sanırım. Ülkemizin 1940'lı yıllardan itibaren hiçbir dönem gün yüzü görmediğini düşünmeye başlıyorum. Sadece "kötü yıllar" geride kalırken "daha kötü yıllar"a doğru gidiyoruz. Benim anlamadığım, bu kitaba neden 7 civarı puan verildiği. Elbette isteyen istediğini beğenir, burada bir sıkıntım yok. Bu sitede beğenmediğim fakat yüksek puan aldığını gördüğüm kitaplar oldu; ancak bunun sebeplerini az çok anladım. İlk defa, 2 yılda ilk defa bir kitabın neden düşük puan aldığını anlayamadım (inanın bu düşünceler için 7 bile az). Adamın kimseye net bir düşmanlığı, sivri dilliliği yok. Bilimi, laikliği savunduğu için mi puan kırmak; yoksa Demokrat Parti ilkelerini hafifçe (inanın bana çok hafif bir dille) eleştirdiği için mi? Mantığını anlasam saygı duyacağım ama mantığını da çözemedim. Sanata dair, hayatın birçok alanından konuları gayet tatlı dillilikle işlemiş. Bir yazısında bir öğretmenin kendisine sert bir mektubunu ele alıyor. Orhan Veli'nin şiirleri MEB'in müfredatına alınmış ve bu kötüymüş, Orhan Veli açık saçık yazıyormuş gibi gibi ithamlar var. Buna karşılık Orhan Veli o kadar saygılı ve ölçülü bir cevap vererek uzun uzadıya kendini savunuyor ki, sabrına ve nahifliğine hayran kalmadan edemiyorum. Maalesef ki okurken yazının başlığını kaybettim, biraz karıştırıp o yazıya bir işaret çekeceğim. Neticede bir iç dökümü gibi oldu bu inceleme. Takdir edersiniz ki, bir şairin denemelerinin derlendiği bir kitabı incelemek kolay değil. Romanda kurgu yorumlamak gibi olmuyor, ister istemez hisler devreye giriyor. Ben görüşlerine katılmadığım insanların da deneme tarzı yazılarını okuyorum, benim gözümde tutarlılık ve akıl çerçevesinde olabilmek mesele. Görüşlerine katılmasam bile gidip düşük puan kolay kolay vermem. Neyse, ben çok safım herhalde... Bu dünyadan bir garip Orhan Veli geçti, iyi ki geçti, iyi ki kendisini yakından tanımış bulundum. Lütfen, lütfen okuyun bu yazıları.
Bütün Yazıları
OKUYACAKLARIMA EKLE
6
28
Hatice
Hatıralarım'ı inceledi.
463 syf.
·
11 günde
·
10/10 puan
Selamün aleyküm, Hakkında hayırdan başka bir şey duymadığım ve okumadığım, dava adamı sıfatıyla müsemma Şehid Hasan el-Benna üstadı ve eserini anlatmaya çalışmak gayretindeyim. Bizim bu adamları bilmeye ve okumaya ihtiyacımız var. “Davet nedir?”, “Davetçi kimdir?”, “Davet nasıl yapılır?” başta kendime seslenerek ve yakınarak; unuttuk, bocalıyoruz, bir üslupsuzluk, bir uzaklaşmaktır gidiyor. Duyuyor musun, hırpalamam lazım seni, örselenmelisin. Üstad Hasan el-Benna’yı ve İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler)’i mülâkatla girdiğim Ortadoğu derslerinde tanıdım. İlk duyduğumda o kadar merak ettim ki dersin akabinde kitapçıya girip İhvan-ı Müslimin - Müslüman Kardeşler kitabını almak iştiyakımı bastıramadım. Mezkûr kitapta da “Hatıralarım” kitabından bolca alıntı mevcuttu. Kitabı okudukça hayranlığım artmaya başladı hatta babamla birlikte kitabın kritiğini yaparken; “Bu adam 42 yaşında şehid olmuş, ömrüne sığdırdığı hayırlara bak, Allah ondan razı olsun” cümlelerini sıkça kullandığımızı hatırlıyorum. Tekrar Allah ondan ve dava arkadaşlarından razı olsun. Halifeliğin de kalkmasıyla birlikte bocalayan pek çok İslam ülkesi gibi Mısır da bundan payına düşeni almış bir ülkedir. İngiliz işgali artmış ve biliyoruz ki işgal sadece maddi kaynaklara göz dikmez özellikle manevi kaynaklara diker kenafir gözlerini. Toplumda batıya özentilik, batı taklitçiliği artmış ve bunun sonucunda dinin amaçlarından uzaklaşılmış; hakikat, kof ithamlara maruz kalmış, saptırılmış. Şaşkınlık içindeki bu toplumu yine içinde bulunan ve değerlendiren Üstad Hasan el-Benna, bir davet rotası çiziyor tabiri yerindeyse. Ve ilk davetlerine kahvehanelerden başlıyor… Bir kahvehanenin önünden geçerken kitaptan da etkilenerek, erkek olsaydım ki… diye başlayan cesur cümlelerim oldu, merak etmeyin bu fikrimi de bolca eleştirdim, bu bir örnektir ve herkesin kendi çizgisi olmalıdır, bir rota sahibi olmalıydım… Hasan el-Benna kahvehanelerde diriliş muştusunu aşılamadan önce bu fikrine yönelen itirazlara şu minvâlde cevap vermiştir: Bu onlar için görülmemiş ve yeni bir şey olacaktır. Mühim olan konunun güzel seçilmesi, onları yaralayacak şekilde konuşulmaması, seçilen konunun uygun şekilde anlatılmasıdır. Çekici bir üslup kullanılmalı ve söz fazla uzatılmamalıdır. “Salih/a kişi, gittiği her yerde iyi bir etki bırakır.” bu söz de burada kalsın. Bir yerde hayırlı bir iş yapılır da fitnesi eksik olur mu? Olmaz. Bu fitnelere karşı üstadın tavrı da yine ders olacak mahiyettedir. “Şayia ve yalanlara son vermek, onları çürütmekle ve benzerlerini yaymakla olmaz. Bunlara dikkatleri çeken, dillere dolanan olumlu ve faydalı bir iş ortaya koymakla son verilebilir. Böylelikle, doğru olan bu yeni durum, yenisinin yerini alır; çünkü doğru olmayan önceki şayianın yerini alması gereken asıl konu budur.” İncelemenin bu kısmında dikkatinizi çekmek istediğim bir konu var. Benim haddim değil belki ama üstaddan bu kadar etkilenmişken son zamanlarda denk geldiğim ve bir Müslümana asla yakışmayan yanlışlardan bahsetmek istiyorum. Yine yazacaklarım başta kendimedir. Kışkırtmak kastıyla yazılan kimi yazılara bazı kardeşlerim o kadar büyük tepki gösteriyor ki, ne üslup kalıyor ortada ne terbiyeli bir dil. Firavunla konuşmaya giden Musa(as)’ın kullandığı yumuşak dili, Efendimiz(sav)’in defalarca kovulduğu, hakaret gördüğü o kapılara yaklaşımı bizim örnek almamız gereken yegâne öğretiler olmalıyken, öfkelenip kabımıza sığamaz hale geliyoruz. Temsil ettiğimiz Müslüman kimliğe geliyor sonra da hakaretler, dilimizle zarar veriyoruz dine. Vallahi bunun hesabı olur, dikkatli olmalıyız. Muhatabımızı tanıyarak yaklaşmalıyız, ki sosyal medya zemini bozuk bir yer. İyi niyetle yaklaşımımız bile bir süzgeçten geçerken düşünün ki hayt huyt ne fayda sağlayabilir. “O vakit, Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şayet sen, kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duada bulun!”(Al-i İmran, 3/159) Kitaba tekrar dönecek olursak; üstad bir konferansında şu sözleri sarf ediyor: “Kardeşlerim! Dava hakkında konuşmaya başlamadan önce sizlere şu soruları yöneltmek istiyorum: İnsanlar rahata ersin diye gereği gibi cihad etmeye hazır mısınız? İnsanlar biçsin diye ekmeye hazır mısınız? Son olarak, ümmetiniz hayat bulsun diye ölmeye hazır mısınız?” Ömrünü sorduğu bu soruların cevaplarını yaşayarak geçirmiş üstad ve dava arkadaşlarından Allah gani gani razı olsun, rahmet eylesin. Efendimiz(sav)’e , O’nun âl ve ashabına, kıyamet gününe kadar O’nun getirdiği davaya insanları çağıranlara da Allah’ın sâlât ve selâmı olsun. Selametle…
Hatıralarım
9.0/10
· 546 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
3
46
Mevcut mitolojik dinsel felsefi gelişmeler egemen erkek aklının ürünüdür.
Bugün insanlığın yaşadığı krizlerin ve bunalımların temel nedeni ataerkil sistemin yarattığı kadının krizli kimlik gerçeğidir. Bu krizli kimlik gerçeği toplumda ahlaki bunalımlara, çöküntülere neden olmaktadır. Kadını kuşatan bu egemen ağlar günlük olarak kadını erkeğin çıkarlarıtemelinde bir sömürüye tabi tutarken, yaşam ve ilişkilerde açığa çıkan taciz ve tecavüz karakteri ile kadın daha çok sindirilmek istenmektedir. Uygarlık tarihi tecavüzcü karakteri ile kadını maddi olduğu kadar manevi anlamda da büyük bir sömürü gücü haline getirerek kendi varoluşunu sağlamakla birlikte, kendini güvenceye de alıyor. Uygarlık tarihi bu anlamda gasp, yalan ve karanlıklar tarihidir. Temelinde toplumsal özgürlüğün yitimi yer almaktadır. Kadının yitimi toplumsal özgürlüğün yitimine yol açmıştır. Yaşama dair her şey kadının kaybedişinde gizlidir. Kadının gücü de yitirilişinde gizlidir. Bu yitirilişi çözdükçe, aydınlatıp yorumladıkça kendimize ve yaşama daha fazla anlam vereceğimiz kesindir. Bizlere dayatılan binyıllık köksüzlük aşılacak, kök hücre hak ettiği tanıma ve anlamına tekrardan kavuşacaktır. Bize kalan köklerimize uzanan bu yolda özgürlük bilinci, iradesi ve mücadelesi temelinde güçlü yol almaktır. Özgür kadın, özgür toplum çıkış ilkemiz de iktidarlaşmış bilimden, felsefeden dönüş yapmaktır. Hakikat denen gerçeklik de budur. İnsanı, toplumu, toplum ve birey ilişkisini tanımadan, çözmeden hakikatten bahsetmek mümkün değildir. Egemen erkek ideolojisinin hakim olmaya başladığı tarih boyunca kadınlar egemenlik altında tutularak bilinçlenmelerinin önlenmesi, tek taraflı olarak erkeklerin bilinç kazanması, egemenliğe hizmet etmiş, onu besleyip, güçlendirmiştir. Egemen erkek aklın gelişmesi sınıfsal aklın gelişmesidir. Bu devletçi-iktidarcı sistemde erkeğin tek yönlü bilinçlenmesi, kadın üzerindeki egemenliğin artması, cins sınıfçılığının-erkek egemenliğinin daha güçlenmesi, dolayısıyla kadının ustalıklı kullanılması ve sömürülmesi demektir. Sömürgeci bilinç ve yaklaşımla kadın derin bir köleliğe maruz kalır. Kadın şahsında hakikat örtülenmiş, maskelenmiştir. Oysa binyıllar öncesinde kadın etrafında örülen toplumsallıkla insana dair tüm değerlerin yaratılması gerçekleşmişti. Bu açıdan kadının hakikati bilinmeden yaşamın hangi hakikati bilinebilir ki? Bu bağlamda kadın hakikatini örten, gizleyen ve maskeleyen mitolojiler, dinler ve felsefe-bilim doğru çözümlenmeden hakikate gerçekten ulaşılamaz.
3
48