• Bu yazımda yaklaşık 4 ay önce tanıştığım biri ile tanıştırmak istiyorum sizi... Kendisi ile 10 Şubat 2018'de gece saat 9'a yakın Urfa'nın güzel bir sokağında karşılaştık ... Sanırım o beni tanışmadan önce de tanıyordu hatta ismimi dahi sormadan bildi! Sözü uzatmadan aramızda geçen sohbete davet ediyorum sizi..
    -Merhaba öğretmenim.
    -Merhaba! Kimsiniz? Tanıdık bir hava esti sizinle konuşunca?
    -Ben seni çok iyi tanıyorum öğretmenim. Sohbetimizin sonuna doğru sen de beni çok iyi tanıyacaksın eminim. Şimdi sana bir şiir sunmak istiyorum. Bak ne güzel demiş Yahya Kemal BEYATLI:
    Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapayalnız ,
    Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervâsız,
    Yürü! Hür mâviliğin bittiği son hadde kadar!...
    İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.
    -Evet, güzel bir şiir. Çevremde böyle çok insan var.
    -Gerçekten güzel mi yoksa ben güzel dediğim için mi güzel dedin?
    - Aslında son iki dize güzel. İlk 2 dizeyi beğenmedim.
    -Yani bir anlamda bakış açın benim söylemimle şekillendi öyle mi?
    -Evet, öyle.
    - Şurası muhakkak ki öğretmenim, kendin olmazsan hep bir başkasının kuklası olursun.
    -Öyle ama bunun önüne geçemiyor ki insan!
    -Sanırım sen hata yapmaktan da korkuyorsun?!
    -Evet. Nereden anladın bunu?
    -Hata yapmaktan korkan insanlar sorun odaklı düşünüp konuşurlar. Sen de sorun odaklı konuştun az önce... Hata yapmaktan korkma öğretmenim! Bak güzel bir âlim ne demiş bu konu hakkında:
    İnsan hatadan hâlî olamaz, fakat tövbe kapısı açıktır. (RNK)
    -Anlıyorum...
    -Neden mutlu değilsin?
    -Bilemiyorum. O kadar çok şey var ki mutsuz olmam için...
    -Sende şunlardan var mı hiç? Sürekli kendine bişeyleri açıklama ve başkasını memnun etme isteği, yetersiz olduğun inancı ve içinden geleni yapamama.
    -Evet, var. Hatta baskın şekilde var bunlar!
    -Peki bu huylardan kurtulup mutluluğu ve birçok güzel duyguyu enerjinin doruk noktasında yaşamak ister misin?
    -İsterim hem çok isterim de nasıl olacak ki bu?
    -Kendin ol.
    -Bu kadar mı yani? Bu kadar basit mi benim sorunlarımın çözümü ve mutlu olabilmem?
    -Evet! İstersen sorunlarını beraber çözebiliriz.
    -Olur. Kendimi değersiz hissetmemden başlayalım...
    -Sen kendini sandığından çok değersiz görüyorsun öğretmenim.
    -Evet, bazen dediğin gibi çok değersiz görüyorum kendimi..bunun önüne nasıl geçilebilir?
    -Evvelâ sen, kendin olduğun kadar değerlisin. Yani dışarıdan sana eklenen hiçbir şey seni doğrudan değerli yapmaz.
    -Onlar değersiz mi yani?
    -Hayır. Ama onlar kendin olmadan sadece saman alevinin ışığı gibi yardım ederler zifiri karanlıkta sana...
    -Sürekli bir şeyleri kendime açıklarken buluyorum kendimi. Bu nasıl çözülecek?
    -Dikkat edersen 'Bu nasıl çözülecek?' dedin; 'Bunu nasıl çözebilirim?' demedin! Hayatı bir başkasının gözünden görmeyi bırakmalısın. Kendi paradigman ile bakmalısın hayata.
    -Bazen başkasını memmun etme isteği oluşuyor içimde. Onu önlemek için ne yapabilirim?
    -Bu konuda bir kitaptan alıntı yapmalıyım:
    Ey nefis! Eğer takva ve amel-i salih ile Halıkını razı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kafidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi aciz kullardır. Maahaza ikinci şıkkı takib etmekte şirk-i hafi olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet bir maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irza etmiş ise, o iş görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamafih yine sultanın izni lazımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır... (RNK)
    -Aslında ben çoğu şeyden korkuyorum.
    -Yalnız değilsin öğretmenim. William Shakespeare'nin şu şiiri durumunu özetliyor:
    İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
    Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.
    Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
    Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
    Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
    Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
    Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi birşey vermedigi için.
    Ve ölmekten korkuyor aslında yaşamayı bilmediği için.
    -Evet, özetlemiş. Çözümü için ne yapabilirim peki?
    -Sanırım bu alıntı çözüm için yol gösterecektir sana: "Cenab-ı Hak havf damarını hıfz-ı hayat için vermiş, hayatı tahrib için değil! Ve hayatı ağır ve müşkil ve elim ve azab yapmak için vermemiştir. Havf iki, üç, dört ihtimalden bir olsa.. hatta beş-altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkarane bir havf meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile havf etmek evhamdır, hayatı azaba çevirir." (RNK)
    -Evet, çözüm için ışık oldu karanlığıma...
    -Bir de küçük bir tavsiyem olacak sana öğretmenim: Hatalara müsamaha ile bakmak gerek... Her insanın iyi ve kötü yönleri vardır. Sen olabildiği ölçüde hatalara müsamaha ile hoşgörü ile yaklaşmalısın ki insanlara veya olaylara veyahut durumlara değil de fikirlere, mutluluğa, idealine ve bütün güzel duygulara yani kendine odaklanabilesin.
    -Güzel bir tavsiye... Şöyle bir sıkıntım var benim: Yalnız kalamıyorum..sürekli kendimi bir başkasına muhtaç hissediyorum.
    -Burada dikkatini bir noktaya çekmek istiyorum: Bahsettiğin iki özellik birbirini gerektiriyor yani yalnız kalamaman kendini başkasına muhtaç hissetmene neden olur; kendini başkasına muhtaç hissetmen yalnız kalamamanın sonucudur.
    -Evet, bunu ben de fark ettim şimdi. Bu durumda çözüm tek noktada yani yalnız kalamama sorunumun çözümünde olmalı.
    -Evet öğretmenim, çözüm dediğin yerde. Şimdi çözüme ulaşabilmen için ben sana sorayım: Daha kaç yıl yaşarsın?
    -Bilmem ki... En fazla 60-70 yıl.
    -Sonra ne olacak?
    -Her insan gibi kabre gireceğim elbette. Veda edeceğim bu dünyaya.
    -Peki sen kabirde iken yanında kim olacak?
    -Sadece ben.
    -Sen ve kendin. Peki cevap ver bakalım: Her zaman senle olan biri ile mutlu olmak mı istersin yoksa bazen görünüp bazen olmayan ve seni ne zaman terk edeceği belli olmayan biri(leri) ile mi mutlu olmak istersin?
    -Elbette bütün ruhumla 'ebed ebed' derim!
    -Ne güzel bir cevap!
    -Ben bazen maske takıyorum..kendim olamıyorum bir türlü?
    -Bu şiir sana gelsin o zaman:
    Bana aldanmayın!
    Yüzüm bir maskedir,
    Sizi aldatmasın.
    Binlerce maskem var.
    Çıkarmaya korktuğum.
    Ve, hiç biri ben değilim...
    Olmadığımı göstermek
    İkinci doğam oldu.
    'kendinden emin biri' dersiniz,
    sanki güllük gülistanlık
    benim için herşey...
    adım güven belirtir.
    Ve,
    Oyunumun adı
    Ağırbaşlılıktır.
    İçimde ve dışımda denizler sakin,
    Herşeyin kumandanı ben...
    Fakat, inanmayın bana,
    Lütfen! ..
    Herşey dışta düzgün ve cilalı,
    Hiç yıpranmayan, her zaman saklayan
    O maske! ..
    Altta ne güven, ne de rahatlık...
    Altta,
    Karışıklık, korku ve yalnızlık içinde bocalayan
    Gerçek ben! ..
    Ama saklarım bu gerçeği savunuculukla
    Kimsenin bilmesini istemem
    Zayıf taraflarımı düşündükçe,
    Titrer ve sararırım...
    Ve başkaları görürse iç dünyamı...
    Gerçek beni ve yalnızlığımı!
    İşte, maskelerimi onun için takarım...
    Onun için, arkalarına saklanacak maskelerim var.
    Onlar, gösterişle kullanabileceğim
    Parlatılmış yüzlerim.
    Bana,
    'sen değerlisin' diyecek,
    'maskesizken daha bir insansın'
    'daha bir bendensin'
    'daha yakın, daha bir dostsun'
    diyecek bir bakışa
    muhtacım...
    benim yanıma sokulman kolay olmayacaktır! ..
    uyarırım seni dost! ..
    uzun yıllar kendini yetersiz hissetmiş ben,
    sana kendini kolayca açmayacaktır...
    bütün gücümle tutunacağım maskelerime
    ne kadar sokulursan yakınıma
    o denli şiddetli geri iteceğim seni...
    kim olduğumu merak ediyor musun?
    Hiç merak etme...
    Ben çevrendeki
    Her erkek ve kadınım...
    Maske takan her insanım.
    Çeviren: Doğan Cüceloğlu
    -Manidar bir şiir. Yalnız bu defa sorduğum sorunun cevabını tahmin ettim ben!
    -Bak sen! Neymiş cevap?
    -Bütün maskeler, kendim olmadığım için sığındığım sahte kimlikler aslında..kendim olmalıyım.
    -Evet, öğretmenim. Bu cevap alkışı hak ediyor!
    Bir de çocuklar gibi anı yaşamalısın! Çocuklar; öncesinde veya sonrasında, geçmişte veya gelecekte değil anı yaşarlar!
    -Teşekkür ederim. Peki çok önemli bir sorum olacak: Ben mutlu olmayı beceremiyorum bir türlü. Ne yapabilirim bu beceriyi kazanmak ve kazandıktan sonra geliştirmek için?
    -Ne güzel demiş Farabi: Mutluluk kendine yetebilmektir.
    Öğretmenim, çok sevdiğin bir oyundasın diyelim. Kazanmak mı için oynarsın yoksa kaybetmek için mi?
    -Öyle soru olur mu canım? Elbette kazanmak için oynarım.
    -Peki kazanmak ya da kaybetmenin ötesinde bir şey olduğunu biliyor muydun?
    -Hayır. Nedir o?
    -Oyunun tadını çıkarmak öğretmenim, oyunun tadını çıkarmak! Sen de büyük çoğunluk gibi kazanmaya odaklanıp oyunun keyfinden mahrum ediyorsun kendini. Kazansan da kaybetsen de önemli olan oyunun tadını çıkarmak.
    -Sanırım anladım.
    -Hayatın da böyle işte..belli şeylere odaklanıp hayatın neşesini göremiyorsun. Sürekli yeni ve çoğu zaman ulaşılmaz hedefler seni bu duruma sürüklüyor... Şu alıntı ile sohbetimizi nihayete erdirelim: Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...(RNK)
    -Konuşmamız boyunca birçok defa alıntı yaptığın kitabın adı ne? Yazarı kim?
    -Alıntı yaptığım kitaplar muhtelif yerlerden aldığım bir külliyat aslında..ismi Risale-i Nur külliyatı. Yazarı Bediuzzaman Said Nursi.
    -Son bir sorum var sana: Bu kadar konuştuk, yardım ettin bana. Gerçekten çok teşekkür ederim! Adını ve kim olduğunu öğrenebilir miyim?
    -Konuşmanızın başından beri dilinde olan 'Kendim' benim.
    -Yani ben bugün kendim ile tanışıp sohbet ettim öyle mi?
    -Evet, öğretmenim. Tanıştığımıza memnun oldum.
    -Ben de memnun oldum tanıştığımıza ama çok şaşırdım! Neden bazen bırakıp gidiyorsun beni?
    -Benim bırakıp gittiğim yok ki öğretmenim, sen beni bırakmadıkça ben seni bırakmam!
    -Bu arada ben seni çok sevdim!
    -Kendin olduğun ve kendini sevdiğin sürece hep böyle mutlu ve bütün güzel duyguları en güzel enerjin ile doruk noktasında yaşayacaksın... Benimle kal...
    Selâmetle...

    Mahmud KARAKAŞ
    08.06.2018
    ŞANLIURFA
  • 58 syf.
    ·10/10
    Ceza sömürgesi

    Bu sırada, neredeyse elinde olmadan, cesedin yüzüne baktı.
    Hayatta olduğu zamanki gibiydi; vaat edilen kurtuluşa dair hiçbir işaret yoktu yüzünde

    Yasanın herkese, her
    zaman açık olması gerekir diye düşünmüştür;

    bekçisi, ona doğru
    iyice eğilmek zorundadır; çünkü boy farkı, adamın aleyhine, çok fazla artmıştır. “Hâlâ ne öğrenmek
    istiyorsun?” diye sorar kapı bekçisi, “Doyuma ulaştırılamaz birisin.” “Herkes yasaya ulaşmak için
    çabalar,” der adam, “nasıl oldu da, bu birçok yıl içinde benden başka kimse giriş izni talep etmedi?”
    Kapı bekçisi, adamın artık ölmek üzere olduğunu anlar ve iyice azalmış olan işitme yetisi yüzünden,
    ona kükrercesine: “Burada, senden başka kimse giriş izni alamazdı, çünkü bu giriş sadece sana
    ayrılmıştı. Şimdi gidip onu kapatıyorum,” der.

    Hüküm

    Fakat böyle yapmak aynı zamanda ona, koruyuculuğu arttıkça
    kırıcılığı da artan bir şekilde, şimdiye kadar gösterdiği bütün çabaların boşa olduğunu ve artık
    akıntıya kürek çekmekten vazgeçmesini, geri dönüp, kesin dönüş yapmış biri olarak herkesi kendisine
    hayretten açılmış gözlerle baktırması gerektiğini; sadece arkadaşlarının bir şeyler becerebildiğini ve
    baba evinden ayrılmamış bütün başarılı arkadaşlarının tuttuğu yolu tutması gereken, büyümemiş bir
    çocuk olduğunu söylemek anlamına da gelirdi.

    Yolunu kaybettiği açıkça belli olan, insanın en fazla acıyabileceği ama yardım edemeyeceği böyle
    bir adama ne yazılabilirdi ki? Ona, evine geri dönmesi, varolma çabasını bu tarafa aktarması, bütün o
    eski dostluk ilişkilerini yeniden kurması –ki bunun için herhangi bir engel yoktu– arkadaşlarının
    yardımına güvenmesi mi söylenmeliydi? Fakat böyle yapmak aynı zamanda ona, koruyuculuğu arttıkça
    kırıcılığı da artan bir şekilde, şimdiye kadar gösterdiği bütün çabaların boşa olduğunu ve artık
    akıntıya kürek çekmekten vazgeçmesini, geri dönüp, kesin dönüş yapmış biri olarak herkesi kendisine
    hayretten açılmış gözlerle baktırması gerektiğini; sadece arkadaşlarının bir şeyler becerebildiğini ve
    baba evinden ayrılmamış bütün başarılı arkadaşlarının tuttuğu yolu tutması gereken, büyümemiş bir
    çocuk olduğunu söylemek anlamına da gelirdi. Peki, ona reva görülecek bütün bu eziyetler bir işe
    yarayacak mıydı? Belki de bir daha eve bile getirilemeyecekti; ülkesindeki ilişkileri artık
    anlamadığını kendisi de söylemişti zaten; ve bu akıl hocalıklarından bezgin, dostlarından biraz daha
    uzaklaşmış olarak, bütün bu çabalara rağmen kendine yabancı olan o yerde kalma olasılığı vardı.
    Peki öğütlere gerçekten kulak verip de, sonuçta kendi ülkesinde –kasten değilse de koşulların
    zorlamasıyla– ezilecek, ne arkadaşlarıyla ne de onlarsız bir çıkar yol bulamayacak, utanç duyacak ve
    asıl o zaman gerçekten de yersiz yurtsuz ve arkadaşsız kalacaksa, şu anda olduğu gibi o yabancı
    ülkede kalması, onun için daha iyi olmaz mıydı? Bu koşullar altında, onun burada sahiden
    tutunabileceğini düşünmek mümkün müydü?


    halde düğünümüze gelemeyecek,” dedi Frida, “oysa bütün arkadaşlarını tanımaya hakkım olduğunu
    düşünüyorum.” “Onu rahatsız etmek istemiyorum,” diye cevap verdi Georg, “Beni yanlış anlama,
    aslında herhalde gelirdi, en azından ben öyle sanıyorum; ancak kendini mecbur edilmiş hissedip
    incinecektir, belki beni kıskanacak, ancak bu memnuniyetsizliğini bertaraf etmeyi hiçbir zaman
    başaramayıp sonunda gene tek başına geri dönecektir. Tek başına! Bu nasıl bir şeydir, anlayabilir
    misin?” “Peki, evliliğimizi başka bir şekilde öğrenemez mi?” “Buna engel olamam, ama onun yaşantı
    tarzına bakılırsa, bu pek mümkün değil.” “Böyle arkadaşların varsa Georg, o zaman belki de hiç
    nişanlanmamalıydın.” “Evet, bu konuda ikimiz de hatalıyız, ama bugün de olsa aynısını yapardım.”
    Ve nişanlısı, onun öpücükleriyle nefesi kesilmişken, Georg, “Fark etmez, beni gene de incitiyor,”
    dediğinde, arkadaşına her şeyi yazmasının gerçekten de zararsız ve tehlikesiz olduğunu düşünüyordu.
    “Ben böyleyim işte, arkadaşım da beni olduğum gibi kabul etmek zorunda,” dedi kendi kendine, “sırf
    bu arkadaşlığa daha uygun biri olmak için, kendimi olduğumdan farklı gösteremem.”

    “Bırakalım şimdi arkadaşlarımı. Bin arkadaşım bile olsa
    babamın yerini tutamaz.


    Georg mahcup bir şekilde ayağa kalktı. “Bırakalım şimdi arkadaşlarımı. Bin arkadaşım bile olsa
    babamın yerini tutamaz. Ne düşünüyorum biliyor musun? Kendine iyi bakmıyorsun. Oysa yaşlılığın
    vazgeçilmez hakları vardır. İşi sensiz çeviremem, bunu gayet iyi biliyorsun, ama eğer iş sağlığını
    tehdit edecek olursa yarından tezi yok, bir daha açmamak üzere kapatıveririm. Bu böyle devam
    edemez. Yaşayış tarzında değişiklikler yapmamız gerek; hem de temelden. Güçlenmek için bol bol
    yiyeceğine yemeğe ağzını değdirip bırakıyorsun. Bu karanlıkta oturuyorsun, halbuki oturma odasında
    gayet güzel ışık var. Kapalı pencerelerle oturuyorsun, oysa temiz hava sana çok iyi gelir. Hayır baba!
    Doktor getireceğim ve onun söylediklerine harfiyen uyacağız. Odaları değişeceğiz; sen ön odaya
    geçeceksin, ben de buraya. Senin için büyük bir değişiklik olmayacak, odandaki her şey oraya
    taşınacak. Ama her şeyin zamanı var, şimdi seni biraz yatağına yatıracağım, dinlenmeye şiddetle
    ihtiyacın var. Hadi, soyunmana yardımcı olacağım, bunu yapabildiğimi göreceksin. Eğer hemen ön
    odaya geçmek istersen orada benim yatağıma uzan. Hatta bu çok daha mantıklı olur.”


    “Evet, kuşkusuz komedi oynadım! Bir komedi! Durumu açıklayacak en yerinde sözcük! Benim gibi
    yaşlı bir dulu avutacak başka ne kaldı ki? Söyle –ve bunun cevabını verene kadar hâlâ benim yaşayan
    oğlum ol!– arka odada, sadakatten yoksun, başa bela personel beni kollayıp dururken, yapabileceğim
    ne kaldı ki? Ve oğlum caka satarak dünyayı dolaşıp, benim hazırladığım işleri bağlıyor; zevkten dört
    köşe, perendeler atıyor ve babasının önünden, onurlu birinin ağırbaşlı, sakin ifadesiyle geçip
    gidiyor!”


    “Nişanlına sarıl ve bana meydan okumaya devam et sen! Onu öyle bir sürüp atarım ki, aklın durur.”


    “Artık kendin dışında da nelerin var olduğunu biliyorsun; bu zamana
    kadar kendinden başka bir şeyden haberin yoktu. Masum bir çocuktun ama aynı zamanda şeytan ruhlu
    bir insan olduğun da bir gerçek! Bu yüzden şunu bil: Seni suda boğularak ölmeye mahkûm ediyorum
  • Babam gidiyoruz dediğinde 13 yaşındaydım. Evim diye bildiğim toprakları bırakıp, Türkiye’ye doğru yola çıktık. “Türkçe bilmiyorum ki, okula nasıl gideceğim” diye düşünüyordum. Babamın çok fazla parası da yoktu. Okula gitmek yerine bir fabrikaya girdim. Artık işçiydim. Yıllar geçti. Ayten’i tanıdım. Hala işçiydim, hayat hala zordu. Evlendik ve üç çocuğumuz oldu. Çocukların hepsi güzel olur da, nedense en küçük olan hep daha farklı bir yere konur ya, işte bizim ufaklık da bir başkaydı. Daha annesinin karnındayken bile rahat durmuyordu. Benim diyen forvet öyle tekme yememiştir, Ayten’in yediği kadar. Yani 9 ay boyunca bir hakem olsa yanımızda, her gün çift sarıdan kırmızıyı yerdi. “Bak hanım, senin oğlun bu gidişle futbolcu olur” demiştim. Ayten’i doğum için SSK’ya götürdüm. Bembeyaz tenli, renkli gözlü, 4 kilodan ağır bir bebek olarak dünyaya geldi. Ayten de yediği tüm tekmeleri unuttu gitti. Okul çağı gelince, okula gönderdik ama aklı fikri topta. Ben de gençken futbol oynadım ama bu bir başka. Gözü futbol topundan başka hiçbir şey görmüyor. Mahalle arasında futbol oynuyor, gürültüden dolayı komşulardan hep şikayet alıyoruz. Mahallenin gençlerinin oluşturduğu bir futbol takımı varmış. Gitmiş o kulübe girmiş. Akşam eve geliyorum, oğlan kanter içinde, su gibi olmuş, sobanın yanında ısınıyor. Annesi tuvalette çamurlu ayakkabılarını yıkıyor. Diğer çocuklarıma bakıyorum, hep ders çalışıyorlar. Bu daha kitaplarının kapağını açmamış. Kitaplar kullanılmadığı için öylesine yeni gibi duruyor ki, her senenin sonunda o kitapları satıp, kendisine harçlık yapıyor. 10 yaşına gelince tutturdu beni seçmelere götürün diye. Ayten ona zaten hiç kıyamaz. O ne isterse yapar. Ertesi gün dolmuşa binip, şehrin süper ligde oynayan takımının seçmelerine gittiler. Annesi anlattı, binlerce çocuk varmış. Onların arasından bizimkini seçmişler. -İsmail görmeliydin halini. Dolmuşa bindik eve geri dönüyoruz, sevinçten yerinde duramıyordu. “Anneciğim sana söz veriyorum. Seni saraylarda yaşatacağım” dedi bana. -Altyapıda para da vermiyorlar. Nasıl göndereceğiz, forması, eşofmanı, dolmuş parası. -Ses etme İsmail. Allah büyük, yaparız birşeyler. Benden gizli gizli annesiyle gidip, taksitle krampon almışlar. Ev ile antrenman yapılan yer arası 10 km mesafe var. Hergün yürüyerek gidiyor. Soğukta elleri, yüzü morarmış biçimde geri geliyor. Çocuk sıcak bir banyo yapacak, tüp bitecek diye şofbeni bile açmıyorlar. Diğer taraftan, Ebru ile Engin’in dershanelerine para yetiştirmeye çalışıyoruz. Ayten her akşam, onun kıyafetlerini yıkayıp, sobanın yanında kurutuyor ki, sabaha hazır olsun. Bu çile 5 sene boyunca sürdü. Erkek Lisesi’ne giderken bir gün Tarih öğretmeni annesini çağırdı. “Hanımefendi, bu çocuğun kafası boş, bundan birşey olmaz” dedi. Hepimiz biliyorduk onun futboldan başka hiçbir şeye ilgisinin olmadığını. Zaten o yılın sonunda ilk profesyonel imzasını da attı. 100 milyon lira verdiler. 10 lirasını cebine koymuş, 90 lirasını annesine vermiş. Ayten de gitmiş, 90 lirayla oğlu güçlensin, toplara daha iyi vursun diye et almış, muz almış. Nerede pahalı şey var, gidip almış, gelmiş mübarek. Bir süre sonra Ankara’dan transfer teklifi geldi. Annesi ağladı etti ama kendisiyle aynı kulüpteki iki arkadaşıyla birlikte Ankara’ya gittiler. Daha 16 yaşındaydı. İki arkadaşı yapamamışlar dönmüşler. Bizimki her akşam yorganın altına girip, anneciğim, babacığım diye ağlıyormuş. Annesiyle telefonda konuşmuş. Annesi “istersen dön yavrum” demiş. “Sizin için kalıyorum. Para kazanmam, sizi rahat yaşatmam lazım” diye cevap vermiş. O sene 2 milyar para kazandı. Hepsini bize gönderdi. Tıpkı öldüğü güne kadar yaptığı gibi. Ve bugün, sahip olduğumuz herşeyi ona borçluyuz. En son aldığı arabayı bile annesinin üzerine yapmış. Evladın hayırlısını yetiştirmişiz. O gidiyorum dediğinde 26 yaşındaydı. Onu transferin son günü, cennete transfer ettik. Umarım oralarda bir yerlerde, taksitle krampon satılıyordur.

    Ediz Bahtiyaroğlu…
  • "Aramak, izin vermeyi engeller. Aradığımız sürece, tam belirli bir objeye veya hedefe bağlıyızdır demektir"
  • "Sezgi, aklın karşıtıdır. Yani bu konuda düşünemeyiz. Sezgi, yoğun düşünmenin mantıklı bir sonucu değildir. Sezgi, duygularla ve hissedilenlerle oluşur"
  • "Kendi sezgilerinizle temasa geçmek isterseniz, iyi hissedilen şeylerin peşinden gidin"
  • "Isteğimiz dudaklarımızda uykuya daldığımızda bilinçaltımız bunu taşımayı sürdürür"