• Roman bitti ama nasıl bitti? Acıta acıta, yüreğimi kanata kanata bitti ben de bittim. O kadar etkileyiciydi ki uzun bir süre aklımdan çıkmayacak o yaşanılanlar. Romanın başında, ishak ve jülideye olan olumsuz önyargılarımdan dolayı özrü borç bilirim. Kitabın sonuna doğru yaklaştıkça onca kirliliğe rağmen aslında en masum kişiler onlarmış dedim.
    İshak çok haklıydı "Bu dünyada kim kime kendini anlatabilmiş ki?" derken... anlatamıyorum işte kelimelerim kifayetsiz kalıyor, okumalısınız.
  • Evet, en sevdiğim yazardır Tarık Tufan. Beni tanıyan herkes bilir bu yazara olan sevgimi. Kitabını okumayı özlemişim. Ruhuma şifa oluyor vesselam. Tarık Tufan'ın anlatımını, cümlelerini okuyan bilir; her sayfasının altını çizesi geliyor insanın. Her cümlede kendinden bir parça buluyor insan. Çok beklemiştim bu kitabı, beklediğime fazlasıyla değdi. Dili çok güzel, kurgu çok güzel, karakterler ayrı güzel. İnsanın nereye giderse gitsin geçmişinden asla kaçamayacağını çok güzel anlatmış Tarık Tufan. Karakterlerimiz geçmişinden kaçarken tekrar geçmişlerine vararak bunu gösteriyor. Kitabın sonlarına doğru birbirinden ayrı iki karakter arasındaki bağlantıya hayran kaldım. Her kitabını okumuş biri olarak sanırım en beğendiğim eseri bu oldu. Ne desem az Tarık Tufan için. Çok güzel adam, çok. Çevremdeki tüm yakınlarıma okutuyorum bu güzel insanı, siz de okuyun, okutun. Edebiyatımız için büyük şanstır kendileri..
  • Allah Resulünün 'Refik-ül Ala'ya, 'Yüce Dost'a kavuştukları tarihten 21 yıl sonra, Ebuzer hazretlerinin de 80 küsur yaşında Yüce Resul'e kavuşması arkasından Basra, Küfe, Şam ve Kahire halkası üzerinde Medine'ye doğru akmaya başlayan fitne seli gittikçe kabarmaktadır.

    Karada İranlılar, hem kara ve hem denizde Bizanslılarla edilen cenkler İslam kuvvetlerine zafer üstüne zafer kazandırmakta, Kisra sülalesi son bulmakta ve bir deniz devleti olan Bizans, Mısır ve Suriye donanmalarının çemberi içinde sulara gömülmektedir.

    İslam açık denize çıkmıştır.
  • Hakkında kütüphaneler dolusu yazı yazılsa yine derinliğine varılamayacak olan Ebuzer Hazretlerini, kendisiyle alakasız bir bahiste, bunca üstün Sahabiye rağmen ön plana alışımız, gölgelenmeye başlayan ruhun en sıcak tepkilerini onda heykelleşmiş görmemizden...

    O, Hazret-i Osman devrinde, elinde asası, sanki kapıları tokmaklayan ve: "Kalkın insanlar gafletten sıyrılın! Kalkın, doğrulun ve kıymaya başladıkları mukaddes emaneti kurtarın!" diye kükreyen ve daussıla ateşi içinde sıtmalı gözleriyle çölün bir kenarına çekilip ölümünü bekleyen bir arslan, gönül arslanı...
  • Çaresizlik çok kötü, çaresizliğe muhtaç bırakılmak ise insanlık dışı!
    Çünkü çaresizlik karşısında yapılan her seçim "kötünün iyisi" dahi olsa bu onu "iyi" yapmaz. Kabul görülen "iyi'ye" alıştıramaz.

    Kitabı okurken, iki düşünce arasında mekik dokuyup durdum.

    Sevmek iyi mi, yoksa kötü mü?

    Dostoyevski'nin beni sürüklediği ilk düşünce;
    Sevmekten, ölmek  suç değil.
    Sevildiği için ölmek ise sevenin suçu. Bazen ağır gelir sevilmek, sevenin taşıdığı yükün altında sevilen can verir.
    Ya da
    Sevmek de suç değil, sevilmekte. Seven, sevdiği için memnun.
    Sevilen ise bu kadar çok sevildiğine şaşkın o yüzden yaptıklarında bir mantık aramak doğru değil. Bundan şikayet etse, korksa, üzülse, tiksinse, nefret dahi etse siz hep bardağın dolu tarafından bakın çünkü sınırlarını zorlayacak kadar çok sevmişsinizdir. Ve verdiği her tepki size karşı bir hayranlık beslediğini gösterir.
    Sevin, insanı insan yapan sevgisidir. Karşılıksız bile olsa körü körüne bağlanıp yine de sevin, hep sevin. Ağlarken sevin, gülerken sevin, inanırken
    Sevin, bir ömür sevin. Sevmekten zarar gelmez.

    (Bu arada, sevgi de mantık yoktu öyle değil mi?)

    İkinci düşünce ise;
    Amannn, aşk-meşk, sevgi ne bunlar? Ben bu dünyaya bir kere geldim bir daha gelmeyeceğim. Bu su götürmez bir gerçek. Ne diye birini bu kadar çok seveyim ki hem bu kendime yaptığım bir haksızlık olmuş olmaz mı? İnsanın benliğini unutmasının ne gibi bir avuntusu olabilir. Onu anımsadığım her saati her anı başka şekilde değerlendirebilirim ve bundan dolu dolu şeyler de çıkarabilirim. Yaşayıp mutlu olmam için birini sevmeye ihtiyacım yok, bi ölümlüye bu kadar bağlanmak beni aptal yapmaz mı? Yapar tabi. Aptal değilim, olamam.
    Biri tarafından  sevilmek de istemem. Aptal olmayı reddettiğim gibi, aptal biriyle muhatap olmayı da reddederim.


    Ah, Dostoyevski ah;
    Kafam karmakarışık. Kitaplarındaki tılsım o kadar kuvvetli ki, birbirinden tamamıyla ayrı iki düşünceye, körü körüne, ayrı ayır bağlanıyor insan. Duygudan duyguya sürüklüyor. Tam bir fikri benimsemişken, savunduğun fikri beklemediğin anda yerden yere vurabiliyor. Biz Okuyucular ise aklımızla dalge geçildiği için kızarıp bozarıyor haliyle. Kim ne derse desin İnsanüstü bir varlık.

    Kitap çok güzel, hatta bittiği için üzüldüm bile diyebilirim. Okuyucuya kesinlikle bir şey katacağına inanıyorum ve tavsiye de ediyorum. Okuyacak olan arkadaşlara şimdiden keyifli okumalar diliyorum.
  • Spoiler içerir.
    Bir kişiyle başlayıp biranda bütün ülkeye yayılan körlük salgını ve beraberinde medeniyetin çöküşü veya medeniyetsizliğin çöküşü mü demeliydim. Bu karanlık veya aydınlık dünyada görebilen bir kişi vardır: doktorun karısı.
    Körler ilk başta bir karantinaya alınır ve burada hayatta kalma mücadelesi verilir. Daha sonra doktorun karısı sayesinde bir grup (ilk kör, ilk körün karısı, gözü bantlı yaşlı adam, koyu renk gözlüklü genç kız) bu karantinadan kaçmayı başarır.
    Saramago bu kitabında insanın vahşi, ilkel doğasına ışık tutmaktadır. Güçsüzün yok olduğu, temel ihtiyaçlar söz konusu olduğunda (yeme, içme, barınma) paylaşmanın ve fedakarlığın mümkün olmadığı, vahşi ve ilkel benlikle tamamen hayatta kalma mücadelesinin verildiği kaotik bir dünya sergilenmektedir.
    Bu hikayede sadece doktorun karısı; insanın diğer canlılardan farklı olduğu, şefkat ve merhamet sahibi olabileceğine yönelik bir umut ışığı gibi görünse de hikayenin sonuna doğru kilisede yaşananlar, bu duyguların yine insanın bencilliği ile ilişkili olduğunu göstermektedir.
    Sahip olunan şeyler, bir başkasının güçsüzlüğünden, düştüğü kötü durumdan elde edilir. Zenginlik ötekinin fakirliği ile artar.
    Ekonominin temel sorunu kıtlık problemidir. Diğer bir deyişle canlıların ihtiyaçları sonsuz iken (id) imkanlar sınırlıdır (ego). İnsanlar her ne kadar bunu süperego ile dengelemeye çalışsa da Gen bencildir ve bu nedenle doğada her zaman kavga, çatışma vardır, uyum yoktur. Bir canlı türü olarak biz sapiensler için de bu, maalesef geçerlidir. Fedakarlık, şefkat, merhamet ile şiddet kavga arasında "ihtiyaçların şiddeti" oranında bir denge vardır. Günlerdir aç susuz olan birisinin elindeki ekmek için vereceği mücadele veya sergileyeceği fedakarlıkla, tüm gün tıka basa yemiş içmiş birisinin vereceği mücadele veya sergileyeceği fedakarlık ters orantılı olacaktır.Diyeceğim odur ki; her ne kadar kabullenemesek de bizler de diğer canlı türleri gibi bir canlı türüyüz ve hayatta kalmak ve türümüzü devam ettirmek maksadıyla sınırlı imkanlar için mücadele etmekteyiz. Bizim doğamız, gerçeğimiz bu ve bu kitapta söz konusu mücadele tüm vahşiliğiyle gözler önüne serilmektedir.
    Körlükte; Kabil'den çok daha farklı bir anlatımla karşılaştım ancak akıcı ve kesinlikle herkese tavsiye edeceğim ve tekrar okuma listesine dahil edeceğim bir kitap.
    Saramago'ya devam.....
  • 4. yüzyılın sonlarına doğru tahta oturan İmparator Nintoku, yüksek bir kuleye çıkar ve uzaklara bakar. Gökyüzüne doğru yükselen bir duman göremeyen Nintoku, halkının yoksul düştüğünü ve bu yüzden evinde hiç kimsenin pirinç pişiremediğine karar verir. Japonya’nın 16. imparatoru olan Nintoku, bir ferman çıkararak halkın dinlenmesini, üç yıl kendine çalışmasını emreder. Öyle ki, sarayda çalışan insanları da evlerine gönderir...
    Üç yıl sonra, sadece kendi geçimleri için çalışan halk bolluğa kavuşur. Nintoku, yeniden kuleye çıktığında, ülkenin her yerinden dumanlar yükseldiğini görünce sevinir ve yanındaki eşine “Artık zenginiz” der... İmparatoriçe, üç yıl bakımsızlıktan dolayı her yeri eskiyen, çatısı akıtan, çiçekleri solmuş sarayı göstererek şunu söyler:
    “Sen bu halimize zenginlik mi diyorsun?”
    Nintoku’nun yanıtı, yüzyıllardır anlatılır Japonya’da:
    “Halkın fakirliği bizim fakirliğimizdir. Halkın zenginliği bizim zenginliğimizdir.”
    Sunay Akın
    Sayfa 251 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları