bazı kadınlar makyajını ağlayarak temizler.
bazı kadınlar sol göğsünün altında mayın taşır beyler.
oraya ilk ayak basan adam, ayağını çekip gitmeye kalkışırsa eğer;
mayın patlar,
kadın dağılır,
adam ölür, kadının sol göğsünde.
sonra bir daha kim gelip giderse gitsin sol göğsün altındaki kente,
asla aynı etki yaşanmaz.
bir mayın bir defa patlar beyler,
bir kadın, gerçekten, bir defa sever.
“bir şiir bir kez yazılır.
bir kitap bir kez okunur” gibi çürütülebilir bir tez değildir bu.
bir insan bir kez ölür, türündendir.
hatta düpedüz eşdeğerdir ikisi.
ve sevgilim, sana gelince:
bir gün uğrarsan sol göğsümün altındaki kente,
hüzünlü bir sesle:
“buralar eskiden hep benimdi” diyeceksin kendine.
***
mutluluğun bir sırrı var mı bilmem ama bir sınırı var elbet.
size uzatılan her el ve her yürek bir gün geri çekilecek.
her mutluluk ya yarım kalacak ya yavaşça eksilecek.
herkes en az bir kez terk edilecek.
ve ne yazık ki
her şarkı eskiyecek. -istisnalar hariç elbet-
her neyse.
biz kadınlar saç uçlarımızda hüzün taşırız beyler.
sanırız ki saçlarımızdaki kırıkları aldırırsak
sarılacak tüm kırıklarımız
sağlıklı saçlar hayatımızın alçısı olacak,
hayatımız daha fazla alçalmayacak.
yanılıyoruz aslında.
canımız cehhennem bizim.
ağlayarak söndürmeye devam edeceğiz
dişlerimizi sıkıp
bilmem kaç vedaya daha göğüs gereceğiz.
ama o ilk mayın, o ilk dağılış, parçalanış, unutulmayacak.
çünkü bir söküğü diktiğinizde, eskisi gibi görünmez.
ne zaman yaralansak, ilk yara izimizi anımsarız.
kaç kez terk edilirsek edilelim, ilk gidene ağlarız.
evren dolusu yükü omuzlayan biz, bir çocuk kadar da uysalız.
ama neden
sevdiğimiz adamlar, hiç okşamaz başımızı?
bir masal örtmezler üstümüze uyku öncesi,
neden
gerçek bir şefkatle sevmezler ki?
kadınlığımızı geçtim lakin,
içimizdeki küçük kız çocuğuna yazık değil mi?
evet;
her kadın bir parça şairdir
yalnızca doğru adam tarafından terk edilmesi gerekir
ama
yine de
şair olmak istediğimizi
kim söyledi ki?

Tuğba Karademir

Bela, kemend-i mahbubdur
HİÇ İŞİM GÜCÜM RAST GİTMİYOR....
Bela, kemend-i mahbubdur
Âşıkları, sevgiliden (ALLAH'tan)başka şeylere bakmaktan koruyan bir kamçı gibidir. Âşıkları, sevgiliye döndürür. O halde, dertlerin, belaların dostlara gönderilmesi lazımdır. Belalar, dostları, sevgiliden başka şeylere düşkün olmak günahından korur. Başkaları, bu nimete layık değildir. Dostları, zorla sevgiliye çekerler. İstediklerini dert ve bela ile çekerler ve onu sevgili derecesine yükseltirler. İstemediklerini başıboş bırakırlar. Bunların içinden, sonsuz saadete layık olan, kendisi doğru yola gelip, çalışarak, uğraşarak, ihsana kavuşur.
Tedbirlere, çalışmalara rağmen başa gelen belalardan zevk alırlar. Dertlerden zevk almak, yüksek derecedir. Çok az seçilmişlerin yapacağı iştir.
Görülüyor ki, seçilenlere, bela çok gelir. Çalışanlara, uğraşanlara o kadar çok gelmez. Bunun içindir ki, seçilmişlerin, beğenilmişlerin ve sevilmişlerin baş tacı olan Peygamber efendimiz, (Benim çektiğim acı gibi, hiçbir Peygamber acı çekmedi) buyurdu. Aşk-ı ilahiden haberi olmayan, dert ve beladan kurtulmak için, varını yoğunu harcar.Bela gelmesinin bir sebebi de, doğru âşıkları, dost görünen yalancılardan ayırmaktır. Doğru olan âşık, beladan lezzet alır, sevinir. Yalancı ise, acı duyar, sızlanır. Muhabbetin tadını tatmış ise, hakiki acı duymaz. Acı duyması görünüştedir. Âşıklar, bu iki acıyı birbirinden ayırır. Bunun için, (Veli , Veliyi tanır) buyurmuşlardır.

Ayşegül bakıcı, bir alıntı ekledi.
10 saat önce

Herkes seçilmiş kişi olmak zorunda değil. Herkes dünyayı kurtaran adam olmak zorunda değil. Pek çok insan sadece hayatı ellerinden gelen en iyi şekilde yaşamak, kendileri için iyi olan şeyleri yapmak,iyi arkadaşlar edinmek, hayatlarını daha iyi hale getirmek, insanları doğru düzgün sevmek zorunda. En başından beri dünyanın bir anlamı olmadığını bilse de, yine de mutlu olmanın bir yolunu bulmak zorunda.

Biz, Ölümlüler, Patrick Ness (Sayfa 179)Biz, Ölümlüler, Patrick Ness (Sayfa 179)
Doğukağan, Uçurtma Avcısı'ı inceledi.
10 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Bu yazımda sizlere tanıtacağım kitabı okumaya karar verdiğinizde, yanınıza almanız gereken ilk şeylerin başında birkaç tomar kâğıt ve bitmek tükenmek bilmeyecek bir kalem… Okurken bunlara çok ihtiyacınız olacak.

Roman okumaya çok sıcak bakmadığım zamanlarda çıkmıştı karşıma “Uçurtma Avcısı”… İçimden bir ses bu kitaba şans vermemi söyledi. Her ne kadar roman tarzı kitaplar için ön yargım olsa da kitabı okuduktan sonra, kitabın beni benden aldığını söyleyebilirim. Genellikle sinema izleyip, kitap okumayan biriyseniz, sinemanın kitaptan daha etkili olduğunu düşünebilirsiniz. Lakin “Uçurma Avcısı”nı okuduktan sonra insanın içinin titremesi için sadece pahalı sahnelere, ağır dramlara ve yüksek baslı ses sistemlerine bağlı olmadığını göreceksiniz. Sadece ve sadece bir yazarın kalemini oynatmasıyla sizi ağlattığına şahit olacak ve hüznü derinlerinizde hissedeceksiniz.

“Acaba?” kararsızlığıyla alıp başladığım bir kitabın, “Yok artık!” hayretiyle devam ettiği ve kitabın sonlarına doğru içimde kuvvetli zelzelelerle beni mahvettiği “Uçurtma Avcısı”nı okumanızı tavsiye ediyorum. Filmini izlemediyseniz çok şey kazanmışsınızdır. Eğer izlediyseniz kitaba da bir şans vermenizi tavsiye ederim. Çünkü kitabı okuduktan sonra, filmi izlemek için oynat tuşuna bastıktan dakikalar sonra filmi kapatmıştım. Çünkü aynı duyguyu film asla veremezdi. Eminim ki aramızda Emir gibi olanlar çıkacaktır. Olanlara seyirci kalıp, seneler sonra arkasını döndüğünde “Keşke yapmasaydım!” deyip pişman olanlar. Tabii, Hasan gibi hayata karşı Pollyannalar da olacaktır. Hani yaşanmışlıklara rağmen sükût edenler… Kitap bittiğinde Emir’i affeder misiniz bilmiyorum ama Emir’i direkt suçlamak haksızlık olacaktır. Çünkü yaşananlar çocukken yaşanacaktı ve hayat boyu yaşanan hadiseleri Emir ve Hasan beraber paylaşacaklardı. Uzaklarda… Birbirlerinden habersiz, fakat daima…

Şunu da belirmek istiyorum: Bu yazıyı okuduktan sonra “Oğlum sen duygusalsındır ondan ağlamışsındır. Ben tam bir ruhsuzum bana dram işlemez.” derseniz emin olun içinizde ki ponçik çocuğu dışarı çıkartacaktır.

Kitap hem normal hem de midi boy olmak üzere iki farklı şekilde yayınlanmış. Normal boy ile midi boy arasında sadece ücret farkı var. Artık hangi boyu okumaya siz karar vereceksiniz. Ekonomik olduğu için benim tercihim midi boydan yana oldu. Âcizane tavsiyem, normal boya fazla para vereceğinize midi boy tercih ederek arta kalan parayla bir kitap daha alabilirsiniz.

Not: Bu arada kitap ödüllü, hani bir şey olacağından değil de artistlik olsun diye söyledim. :)

Dilek, bir alıntı ekledi.
12 saat önce · Kitabı okuyor · Beğendi

Temessük edenlerden olmak duasıyla..
Temessük etmeyenleri elbette Kur'ân hidayette kılmaz.
Çünkü; Kur'ân’ın hak olduğunu
itikad etmeyince ahkâmıyla amel etmek murad etmez ki,
Kur'ân’ın âyetleri onun için doğru
yolu göstersin. Evet ! Kur'ân tarîk-i hakkı
arayanlara hidayet eder.

Hulasat'ül Beyan / Büyük Kur'an Tefsiri, Konyalı Mehmed Vehbi EfendiHulasat'ül Beyan / Büyük Kur'an Tefsiri, Konyalı Mehmed Vehbi Efendi

herkes doğru insanı bulmak ister,yanılmamak için
oysa kimse uğraşmaz,doğru insan olmak için

Başlangıcı belli sonu belirsiz bir masaldayım
Mavi umutlarla köprü kurdum cennete
Yaşarken veda ettim sevdiklerime
Hepsinin yaşanmışlıkları kendilerine
Yaşamak için tüm uğraşlar vesile
Yalnızız bu yalan dünyada
Aynı pencereden bakana rastlamışsanız ne âlâ
Aşk sevginin mayası
Doğru insanda yaşanır cennetin âlâsı
Yaşarken veda ettim sevdiklerime
Ayrılırlarsa ömrümden bir bahaneyle
Üzülmek yok yaşam zaten bir bilmece
Ağladım kimse yokken yıkadım acılarımı
Kendim için yaşamalıyım
Açmak için cennettin kapılarını
En büyük aşktır Yüce Yaradan
Sonrasında cemre gibi gönüllere düşen sevdan
Mutluluk saklı ruhumuzda
Aşkla kesfedilmeli sevgiler
Derdin sebebi ne olursa olsun
Derdin dermanı sevgilidir
Kanayan gönlün tek merhemidir...
Yaşarken veda ettim sevdiklerime
Vakit sevme vakti
Ruhları özgür bırakmak gerek
Ebedî uykuda mutlu olmak için
Sevdalara sarılma vakti...
.......

Eftalya Asteri

Yaşlı Adam ve Nasihatları
Yalnızdı… Üzerinde yıllardır eskitemediği çizgili pijaması, yüzünde çizgiler… Kendi kendine konuşuyordu, her zaman olduğu gibi:

“-Hay Allah! Yine elektrik kesildi. Ne de karanlık oldu birden bire… İnsan ürküyor. Bilmem mezarda ne olur halimiz?”

Yeri neredeyse hiç değişmeyen kibrit kutusunu, yaşının verdiği ağırlıkla biraz geç de olsa buldu ve emin olmak için salladı.

“-İşte kibrit burada… Şurada bir yerde de mum olacaktı.Yakayım da gözümün önünü göreyim… Hah, tamaaam.”

Sonra yıllar öncesinde buluverdi kendini. Gülümsedi… Ve anlatmaya başladı, biri dinliyormuş gibi:

“-Çocukken, elektrik kesildiğinde, küçük odanın perdelerini açar, ay ışığında sohbet ederdik, annem, babam, kardeşim ve ben… Ne hoş olurdu Ya Rabbi!

Babam, köyde eşekten nasıl düştüğünü, annem, tarzancılık oynayayım derken, ağaç dalında nasıl asılı kaldığını anlatırdı… Biz de gülerdik.

Elektriğin kesilmesine hep sevinirdik. Çünkü birbirimize en yakın olduğumuz, hatıralarımızı, mutluluğumuzu ve acılarımızı paylaştığımız, güzel ve ne yazık ki nadir zamanlardı onlar… Başka günlerde televizyon seyretmekten, karşılıklı oturup konuşamazdık çoğunlukla.

Ah teknoloji! Nasıl da uzaklaştırdı insanları birbirinden… Ya da belki biz insanlar beceremedik. Her şeyden vazgeçip, görmemişler gibi davrandık. Sanki futbol maçları hanımlardan, filmler çocuklardan daha mı önemliydi? Yooo…

Huzurevleri daha mı sıcaktı sanki evlerden? Hem çocuklarını, hem ailesini, hem de anasını, babasını ihmal eder oldu insanlar. Zaten ben de, sırf huzurevine gitmemek için kalmadım mı böyle yapayalnız?

Ahh… Ah! Hay hak! Mum da ne güzel yanıyor. Yandıkça eriyor. Eridikçe aydınlatıyor. Aydınlattıkça bitiyor…”

Dede, aniden farklı bir ruh haliyle haykırdı:

“-Hazreti Ömer! Allah senden razı olsun! Ne ince, ne yüce insandın sen öyle… Kendi işi için ayrı, devlet işi için ayrı mumlar yakacak kadar, haramdan ve kul hakkından korkardın. O’nun ümmetiydin ne de olsa, Rasulullah’ın ashabıydın!Hazreti Ebubekir! Hazreti Hatice! Hazreti Fatıma! Hazreti Zeyd! Sizleri özledim…”

Biraz durakladı ve ağlamaklı bir sesle haykırdı tekrar:

“-Senin adaletine, Senin şefkatine, Senin nur yüzüne hasretim ya Rasulallah! Hasret bütün ağaçlar! Hasret bütün insanlar!

Çocuklarımın sesine, torunlarımın gürültüsüne hasretim…”

Ağladı… Sanki yıllarca hiç ağlamamıştı da, yıllar sonra bugün, ağlamaya bile hasret kalmışçasına ağladı…

Gayet iyi biliyordu ki, gözyaşı, kaderi değiştirmez. Belki sadece biraz rahatlatır, hüzün dolu bir kalbi…

Burnunu çekti. Mendiliyle sildi yüzünü… Ve sanki daha bir güçlü hissederek kendini, rest çekti:

“-Peh! Ben de iyice çocuklaştım canım! Vurayım kafama! Ne güzel işte. Sessiz sakin… Bir de torun mu çekecektim bu yaştan sonra? Cır cır cır cır!”

Tam bu sırada, elektrik geldi ve oda aydınlandı. Dede, tavandaki lambaya ters ters baktı.

“-Hıh! Niye geldiysen! Mum ışığında özlemlerim, sevgilerim dost olmuştu bana. Oda kararınca, kalbim ışımıştı. Gönlüm aydınlanmıştı.”

Elektrik düğmesine doğru yürüdü, bir dededen beklenmeyecek kadar hışımla. Sert bir hareketle dokundu düğmeye ve ışığı söndürdü.

“-Sönün ışıklar! Sönün yalancı aydınlıklar! Siz yanınca, umutlarım sönüyor!”

…Ve ağır adımlarla yatağına doğru yürüdü. Biraz uyumalıydı. Çocukların, torunların, hiç kimsenin olmadığı yapayalnız bir evde, bir gece daha…

Çekilmezdi bu yalnızlık, umutlar da olmasa… Ve çekilmezdi eğer, sığınak bildiği Rabbi’ne el açmasa…

Yine O’na yöneldi, O’na sığındı bir kez daha:

“-Allah’ım! Bu gece ve her gece bildim ki, Senden başkası yar olmaz bana… Koru beni Allah’ım. Yavrularımı koru, onlara merhamet ver. Onları affet Allah’ım. Beni affet… İman ile al yanına… Ölüm nasıl da yakın…”

Dede, bir yandan semaya açtığı ellerini yüzüne sürerken, diğer yandan da amin diyordu. Amin…

Yatağına uzanırken hasret yorgunu, dilinde her zamanki ümit bestesi vardı: Bismillahirrahmanirrahim…

Kısa zamanda, huzurla daldı uykuya.

…Ve bir daha uyanmadı dünyaya.

Site tartışma kurallarımız:

-Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak
-Fikir değiştirmenin çok çok ayıp olması
-LİNÇ aynı fikri savunanların birlik olup tartışmayı sayısal üstünlükle kazanmaya çalışması
-Hakaret etmek,Aşağılama(Alışkınız.)
-Cem Yılmaz moduna bürünmek.(%90)
-Alay etmek.
-Kendi düşüncesini doğrulamak yerine sürekli      karşıyı suçlamak.
-Karşı tarafın kesin cahil olduğuna inanmak.
-Bilgisi kâfi gelmeyenin konuyu saptırması
-Tartışma sırasında mantığın susup duygunun harekete geçmesi
-Karşı taraf seviyesiz ise maalesef diğer tarafında o seviyesizliğe inmesi.
-Fikirlerin tartışma sürecinde olgunlaşmaması.
-Zorla dayatmalar.
-Zeka kokan ileti/alıntı paylaşıp yorumlaşırken o Olgunluğa erişilmemesi
-İnandığımız şeylere HERKES'in mutlaka inanması gerekiyor hissi.
-İnatçılık, doğru ortaya çıksa bile kabul etmemek.
-İnananların inanmayanları zorla inandırabileceklerini sanması. İnanmayanlar içinde öyle.
-Haklısın demenin zorluğu.
-Ve en önemlisi ise bizim gibi düşünmeyenlere karşı duyulan Kin ve Nefret.

*Tartışmalarda fikirlerimizi savunmak kabul ettirmek, tartıştığımız kişiyi yanımıza çekmek gerekirken neden bu iticilik amaç değerlerimize inan birini bulmak.

***Tartışmalarda Dost değil Düşman edinilebilecek birilerini arıyoruz..

Hiç bir şahıs ya da grubu dikkate almadım sadece kendi gördüklerimden hareket ettim.

Bunların olmadığı tartışmalardan, arkadaşlarımızın bilgilerinden yararlanabilmek ümidiyle.

Tartışmak iyidir.
İyi tartışılırsa.

Bilgi yoğunluğunun bol olduğu tartışmalara denk gelmek dileğiyle..

Melike, bir alıntı ekledi.
Dün 13:28 · Kitabı okudu

"Salon oturmaları vardı eskiden.Neden salonda oturulur? Çünkü soba orada,sadece orası sıcak.Yazla kış kadar fark ederdi salonla diğer odalar.Aileyi bir arada tutan gizli bir bağdı sobalar.Soğuk odalara gitmeye kimse cesaret edemediği için,herkes salonda oturur,muhabbete katılmak durumunda kalırdı.Bir odanın
olmazsa olmazı olduğunu,Macarcada sobanın oda anlamına gelmesinden anlayabilirsiniz.
Demini almış her an içilmeye hazır çayın kaynama sesi ve olağanüstü kokusu sarardı odayı,üzerine koyduğumuz kestaneler emin ellerdeydi, bilirdik.Kışın soğuk algınlığından korunmak için mandina yediğimiz doğru değil.Kabuklarını sobanın üzerine koyup kokusundan mest olmak için yerdik hızlıca.Üzerinde ekmek kızartır,tereyağını ekmeğin üzerine teslim ederdik.Bize unutulmaz bir tat hazırladı sobalar..."

Fesleğen, Hikmet Anıl ÖztekinFesleğen, Hikmet Anıl Öztekin