• İSTER 25, İSTER 85 YAŞINDA OLSUN, İNSAN MERAK ETMEDİĞİ GÜN YAŞLANIR. HATTA O KADAR YAŞLANIR Kİ BİR ANLAMDA ÖLMÜŞ SAYILIR.

    Hakan Günday: Buyurunuz, celseyi açalım. Kavrayabilirsek eğer, bu ayki kavramımız: Merak.
    Ahmet Mümtaz Taylan: Albert Einstein “Çok yetenekli biri değilim ama tutkulu bir merakım var. Oradan yırttım!” diyor.
    Hakan Günday: Anlaşılan, sır heveskâr olmakta. Şöyle düşünelim; Ateş hasbelkader bulunmuş. İnsanlar etrafında oturuyor. Işık bir yere kadar yetiyor. Sonrası karanlık. O karanlıktan, gündüz ortaya çıkmayan sesler gelmeye başlıyor. Ve tutkulu bir merak sahibi olanlar bütün korkularına rağmen karanlığa yürüyüp seslerin kaynağını araştırırken, diğerleri de zerre merak etmeden oturmaya devam ediyor. Belki onlar da merak ediyor ama korku ağır basıyor. Ya da “Öğreneceğim de ne olacak?” diyorlar.

    Ahmet Mümtaz Taylan: O da en kötüsü. Bunu da kimden öğrendim, biliyor
musun? Annemden. Bazen bir şeylerle
ilgilenmediğimizi görür ve kızardı. “Yavrum, sizin de hiçbir şeye merakınız yok!” derdi. Evde çorapsız dolaşmamıza bu kadar kızdığını hatırlamıyorum. Yani ben annemden şunu öğrendim: İnsan çorapsız kalabilir ama meraksız kalmamalı.
    Hakan Günday: Demek ki meraksız kalanın aklı öyle bir çıplak kalıyor ki o çıplak akıl çıplak ayaklardan daha çok üşüyor. Peki buna rağmen, nasıl oluyor da bazılarımız merakını bastırabiliyor? Bunu nasıl yapabiliyor? Aslında şunu merak ediyorum: İster doğru ister yanlış olsun, öğrenilmiş bir X bilgisi Y bilgisini öğrenmemizin önünde bir engel midir? Örneğin, insanlara dünyanın düz olduğu öğretilmişse...
    Ahmet Mümtaz Taylan: “Fazla soru sorup dünyanın düzünü bozma!” denmiştir.
    Hakan Günday: Dünyayı kırıştırma!
    Ahmet Mümtaz Taylan: Çünkü merak seni sürüden ayırır. Hatta sürüden seni alıkoyar. Çünkü sürü içinde rahatlık meraksızlıktan geçer. Fakat meraksız da dertli. İster 25, ister 85 yaşında olsun, merak etmediği gün yaşlanır insan. Hatta o kadar yaşlanır ki bir anlamda yitmiş de sayılır. “Başınız sağ olsun. Hasta mıydı?” “Yok efendim, merakı bitti.”
    Hakan Günday: Her şeyi bildiğini zannetti ve öldü!
    Ahmet Mümtaz Taylan: Onun için meraksız yaşamaya yaşamak denebilir mi bilmiyorum. Çocukluğumda üstünde yattığım ansiklopedi fasiküllerini
    hatırlıyorum. En yakın arkadaşlarımdı. Hala pek bir şey değişmedi. Şimdi de belgesellerin içinde yüzüyorum. Geceleri, ancak vampirlerin ayakta olduğu saatlerde belgesel seyrediyorum. Tıpa nasıl takılır? Ya da bisküvi nasıl kutulanır? Uçak kaza raporlarında neler yazıyor, delice merak ediyorum. 55 yaşındayım. Merak nerede duracak?
    Hakan Günday: Galiba şüphenin bittiği yerde duracak. Çünkü sanki merakla şüphe kardeş gibi...
    Ahmet Mümtaz Taylan: Bilimsel şüphenin de tanımı bu değil mi? Kuşkulanmazsan merak etmezsin. Araştırmaz, anlamaz ve geliştirmezsin. Merakın başka bir kardeşi daha var: Korku.
    Hakan Günday: Düşman kardeşi belki de... Ne de olsa merak, korkunun üzerine gitmekle ilgili.
    Ahmet Mümtaz Taylan: James Stephens “Merakı fethedecek olan cesarettir,” diyor. Merakının peşinden koşacaksan cesur olacaksın.
    Hakan Günday: Ya da güvenlik ihtiyacın ağır basacak ve merakına sağır kesileceksin.
    Ahmet Mümtaz Taylan: Esasen meraksızlar kaygan bir zeminde yaşıyor.
    Hakan Günday: Kesinlikle. Çünkü merak yoksa sorgulama yoktur. Ve sorgulamanın olmadığı yerde de kalıcı
bir güvenlik halinden söz etmek mümkün değil. Sürekli gizlenen ve asla sorgulanmayan aksaklıklar elbet bir gün dünyanı parçalar. Aslında merakı askıya alınmış zihin zinciri atmış bir bisiklete benziyor. İstediğin kadar çevir pedalı. Nereye gideceksin?
    Ahmet Mümtaz Taylan: Meraksızlık yürüme bandında yürümek gibi. Gidiyorsun ama bir yere varamıyorsun.
    Hakan Günday: Oysa varılacak o kadar çok yer var ki! En başta da insan kendini merak etmezse nasıl varabilir kendine?
    Ahmet Mümtaz Taylan: Peki, “Otur oturduğun yerde, başımıza icat çıkarma!” diye haşlanan bütün o çocuklardan nasıl bekleyeceğiz meraklı olmalarını?
    Hakan Günday: Bence dokunmasak yeter. Çünkü o çocukta merak istemediğin kadar var. Nasıl çalıştığını anlamak için evdeki radyoyu parçalamıyor muydu o çocuk?
    Ahmet Mümtaz Taylan: Kuşun peşinden diğer mahalleye gitmiyor muydu?
    Hakan Günday: Demek ki yolda ölüyor o çocuğun merakı. Nasıl bir eğitim alıyorsa artık ailede ve okulda, bir gün geliyor ve hiçbir şeyi merak etmiyor.
  • Bundan sonra da halkı ayırmaktan sakının, dilinizi uz tutun; gönlünüz başka düşüncede, diliniz başka sözde olmasın. Herkesin dilini zaptetmesi gerektir. Çünkü bu dil, serkeştir; sâhibini eğri yola götürür, saptırır. Andolsun Allah'a ki ben, çekinen kulun, dilini zaptetmedikçe çekinmesinden faydalandığını görmedim. Çünkü inananın dili, gönlünün ardındadır; münafığın gönlüyse dilinin ardında. İnanan, bir söz söylemek istedi mi, önce
    gönlünden geçirir o sözü, bir düşünür, hayırsa söyler, şerse vazgeçer. Münâfıksa diline gelini söyler; hangi söz kendisine fayda verir, hangi söz zarar, düşünmez bile. Allah'ın salâtı O'na ve soyuna olsun, Rasûlullah, "Bir kulun imânı, gönlü doğru olmadıkça doğru olmaz; gönlü de, dili doğru olmadıkça doğrulmaz"buyurmuştur.
  • “Felsefe” sözcüğü Eskiçağ’daki anlamıyla ele alırsak, görürüz ki, bilgeliği sevmek yalnızca bilmeyi değil, erdemli ve mutlu bir yaşam sürmeyi de içeriyor.
    B anlamda filozof ise kesin bilgilere, mutlak hakikatlere ermiş kişi değildir; bilgiyi ve bilgeliği seven, arayan, ele geçirmek için çaba harcayan kimsedir.

    Kitaptaki bu öğretiyi okuyunca aklıma Sokrates’in bilgi ve erdem birdir.Bilge insan neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilen kişidir.Ayrıca bilge insan, doğru olan eylemi yapacaktır.Kötülük, bilgisizliktendir düşüncesine göre mutlak bir iyilik söz konusudur.İyilik ve kötülük durumları genel geçerdir de diyebiliriz.Fakat kitaptaki ifadeye göreyse eğer felsefe bilgelik sevgisi ise ve bilgelik sadece bilgiyi değil, erdemli ve mutlu yaşamayı da gerektiriyorsa bu bilgelik, bilgeliği seven anlamına gelen felsefenin mutlak bir hakikat olmadığını gösterir.Mutlak bir hakikat-gerçek- yoksa, mutlak bir iyilik de yoktur.
  • 1,2,3,4,5,6,7,8,9,10,101
    Dur diyorum. Bu ne?
    On bir.
    Yirmi bir yaz, diyorum.
    Yazıyor: 201
    Otuz bir yaz.
    Yazıyor: 301
    Kırk bir yaz.
    Yazıyor: 401
    Dur, diyorum.
    Öbür çocuklara dönüyorum. Doğru mu yazıyor?
    Hep bir ağızdan bağırıyorlar: Doğruuu!
    Yüz bir yaz, diyorum.
    Yazıyor: 1001
    Anladım. Bir yanlışlık değil söz konusu olan. Bir başka mantık. Şimdi görevim gereği bu mantığı değiştirmem gerek. (Onlara öğretirken ben de öğreniyorum. Hem öğretmen, hem öğrenci olduğunu unutma, diyorum kendi kendime. Ve hep öyle kal...)
  • ARILAR ve SİNEKLER..

    Arıları ve sinekleri bir şişeye koymuşlar. Şişenin taban tarafını ışığa doğru, açık olan ağız kısmını da karanlığa doğru yerleştirmişler.

    Arıların hepsi ışık olan tarafa doğru üşüşmüşler. Ama şişenin tabanı kapalı olduğundan çıkmayı başaramamışlar. Bu arada sinekler, şişenin ağzına doluşmuşlar ve karanlıkta dışarı çıkıp kaybolmuşlar.

    Ağzı açık olan şişenin karanlık tarafına doğru tek bir arı bile gelmemiş! Camın önünde ışığa doğru çabalarına devam etmişler.

    İnsanın aklına hemen arıların akılsızca davrandıkları geliyor. Ancak daha derinlemesine düşününce; karşımıza bir anıt gibi dikilen gerçek çok farklı oluyor.

    Bilim adamlarına göre arılar olmazsa, insan yaşamı da olmaz. Ayrıca nerede, hangi çiçek ile besleneceğini bilen, yüzlerce kovan arasında kendi kovanını bulan ve o kovanın yüzlerce peteği arasından kendininkine yumurtlamayı hiç şaşırmadan uygulayabilen bir canlıdır arı.. Nasıl olur da şişenin ağzını bulup çıkamaz değil mi?

    Işığa doğru yürüyenlerin önünde her zaman engeller olacaktır kuşkusuz... Onlar, engellere rağmen ışıktan vazgeçmeyenlerdir. Ne tür engel olursa olsun önlerinde, çabalarını sürdürenlerdir. Ve bu uğurda da gerektiğinde ölebilenlerdir Yürek, azim, sevgi, ilkeler, dürüstlüktür bunu yaptıran... Kendine saygı, yaşadığı topluma saygıdır.

    Sinekler, karanlıkta sıvışan kaçaklardır. Karanlığa yürüyenlerdir.Karanlık düşüncelerdir. Şişenin ağzının karanlığa bakmasının onlarca hiçbir önemi yoktur. Sinsi, ilkesiz, yüreksiz, korkak varlıklardır.
    Sadece kendi yaşamları söz konusudur. Nerede yemek varsa, nerede rahat yaşayacaklarsa, nerede çok para kazanacaklarsa oraya giderler. Onlar için karanlık olması önemli değildir; açık ağızların...

    Arıyı kovalamak isterseniz savaşır. Engellere aldırmaz. Amacı sadece ışığa ulaşmaktır. İğnesini sapladığında öleceğini bilerek savaşır. Ve değerleri için ölür. Ama sinekler kaçarlar. Sonra yılışık yılışık tekrar dönerler kovaladığınız yere.. Yemeklerinize, kollarınızın üstüne tünerler Pis ayaklarıyla ezerler; yaşadığımız her yeri...

    Arılar yumurtalarını yalnızca kovanlarına bırakırlar. Oysa sinekler her yere yumurtlar, her yerde ürerler. Çöplüklerde, tuvaletlerde, bataklıklarda… Onlar için yumurtalarını bırakacakları yerin bile hiç önemi yoktur.

    Sinek olup karanlığa mı?

    Arı olup aydınlığa mı?

    Engellere rağmen ışığa yürüyenlere, ışığa ulaşmak için çabalayanlara, insanca değerler yaratma adına mücadele edenlere ve ışık saçanlara selam olsun...
    Işıkla kalın❗
  • Derler ya dünya malı dünyada kalır. Ne doğru bir söz!
    Neslihan Akbaydar
    Sayfa 11 - fantastik kitap
  • Korkarım ki, baylar, beni öldürtmemenizi istersem, beni başkalarından daha zeki olmakla, bizim üstümüzde ve altımızda olan gizli şeyleri bilmekle övündüğüm için suçlayanların muhbirliğine boğazıma kadar batmış olacağım. Benim bildiğim, ölümle ne bir ilişkim olduğu, ne de onunla tanıştığım ve ne de niteliklerini sınamış, bana bunları öğretecek bir kimseyi gördüğümdür. Ölümden korkanlar, onu önceden tanıdıklarını varsayarlar; bana gelince ne onun ne olduğunu, ne de öteki dünyada neyin var olduğunu biliyorum. Ölüm belki de kayıtsız bir şeydir, arzulanan bir şey de olabilir. Yine de bir yerden başka bir yere göçmekte, ölmüş nice büyük insanla yaşamaya gitmekte ve adaletsiz ve çürümüş yargılar tarafından yargılanmaktan muaf olmakta bir ferahlık var mıdır diye düşünübelir. Eğer varlığımızın yok olmasından söz ediliyorsa, uzun ve barışçıl bir geceye girmek de bir tür ilerlemedir. Gerçekten de yaşamda sakin ve derin bir dinlenmeden, düşsüz bir uykudan daha tatlı hiçbir şeyi hissetmeyiz. Bildiklerim, en yakınına saldırmak ve amirine itaatsizlik etmek gibi kötü şeylerdir; ister Tanrı, ister insan olsun, bunlardan özenle kaçınırım. İyi ya da kötü olup olmadığını bilmediğim şeylerden korkmam. Eğer öleceksem ve siz hayatta kalacaksanız, bunun sizin mi, benim mi iyiliğime olacağını sadece tanrılar görecekler. Şu halde benimle ilgili kararı keyfinize göre verin. Ama doğru ve yararlı şeyleri tavsiye etme tarzıma uyarak, nedenimi benim kadar derinliğine bilmeseniz de, vicdanınızın rahatlığı için beni serbest bırakmakla iyi edeceğinizi söylüyorum. Beni geçmiş kamusal ve özel eylemlerime göre, aynı zamanda da eğilimlerime bakarak ve her gün genç yaşlı bunca yurttaşımızın görüşmelerimden sağladıkları yarara, hepinize yaptığım iyiliğe göre yargılarsınız, çok daha azına layık olan başkaları için sıkça yaptığınız gibi beni Prytane’ye yerleştirirsiniz ve kamu giderleriyle beslenmemi ve her türlü ihtiyacımı karşılarsanız bana karşı borcunuzu gerektiği gibi ödemiş olursunuz. Töreye uyarak size kendimi acındırmaya ve merhametinizi üzerime çekmeye kalkışmamamı, kafa tutma ya da küçümseme olarak almayın. Homeros’un dediği gibi, ipsiz sapsız değilim, hatta başka şeylerden çıkıp gelecek dostlarım ve akrabalarım, size kendilerini acındırmayı bilecek üç çocuğum var. Ama benim yaşımda ve suçlanmama neden olan böyle bir bilgelik ünüyle, aşağılık davranışlarda bulunsaydım kentimi utandırmış olurdum. Ve diğer Atinalılar ne derlerdi? Onursuz bir eylemle hayatlarını satın alanları her zaman paylamışımdır. Ve ülkemin benim de katılmış olduğum Amphipolis’de, Potide’de, Delie’de ve öteki yerlerde yürüttüğü savaşlarda, utançla güvenliğimi koruma fikrinden ne kadar uzak olduğumu eylemlerimle gösterdim. Sizi çirkin şeyler yapmaya davet ederek görevinizden alıkoyacaktım zaten; Çünkü sizi ikna etmesi gereken yakarışlarım değil, adaletin basit ve sağlam nedenleridir. Tanrılara yasalara saygılı olacağınıza dair yemin ettiniz. Bu şekilde davranarak, sizin onların varlığına hiç inanmadığınızdan kuşku duyduğuma inandırabilirdim. Ve tanrıların davranışlarına meydan okumakla, işimi tamamen onların ellerine bırakmamaksa, kendime karşı tanıklık etmiş olurdum. Tanrılara tam güvenim var ve eminim ki onlar size olduğu gibi bana da gerektiği gibi davranacaklardır. Dürüst insanların, canlı ya da ölmüş, tanrılardan korkacakları hiçbir şeyi yoktur.
    Michel de Montaigne
    Say Yayınları - 2. Basım - 4. Cilt - 2019 - Çeviri: Engin Sunar