• Yazarımız diyor ki: “Bir film düşün. İlk sahne sıradan bir olayla başlar. Film ilerledikçe gelişmelere inanamazsın. Dehşete kapılırsın. Film biter. Etkisinden kurtulamazsın. Korkarsın.”

    Bende diyorum ki: “Filmin size tanıdık olduğunu ve gerileceğinizi, korkacağınızı bilmenize rağmen Pandora’nın kutusunu aralama dürtüsünün size hâkim geldiğini düşünmenizi isterim. İşte benim içinde böyle bir şeydi, kitabı elime aldığımda beni bekleyenleri az çok bilmek ve bilmediklerimi öğrendiğimde de ne derece tepki vereceğimi görmekti merakımın çoğunu işgal eden bu duygu.

    Kitabi ilk elime aldığımda, bir elimde duran ve beni konu olarak daha çok kendisine çeken Vatikan (José Rodrigues dos Santos) Saklı Seçilmişleri bir, en fazla bir kitap ertelememe sebepti. Muhakkak okumam konusunda bir arkadaşımın da tavsiyesine uyarak başladığımda, kendisinin de bu hususta ne kadar haklı olduğu kanaatine vardım.

    GELELİM KİTABA ve GÖRÜŞLERİME…
    Bu kitabı okuduktan sonra, yorum yapıp yapmayacağım arasında ikilemde kaldım. Bir yanım yap, bir diğer yanım ise yap ama destekli yap diyordu. Yap diyen yanım, aklıselim davranarak, elinden geldiğince düşünceni ve içeriğini aktar diyordu. Ya diğer yanım? Tufanlar koparıyor ve öyle bir yorum yap ki, gelmiş geçmiş ve bugün hala etkin olarak görevde olan tüm insanlara en ağır şekilde ver veriştir diyordu. Eğer yorum yapmazsam bu eseri okumuş olmamın ne anlamı olacaktı ki?! Ben iyi olan tarafı dinledim ve olum bir şekilde biraz kitaptan birazda benden katarak bir şeyler karaladım. Aşırı agresif ve eleştirisel bir yorum yaparak burada farklı düşünceden olacak insanları da kışkırtmak istemedim. Sanmayınız ki korktuğumdan ya da çekindiğimden. Hayır, tam aksine! Onlarında bunu okuyarak biraz olsun olanlardan haberdar olmasını ve belki de konu hakkında bilinçlenmesini istedim. Belki bu sayede dikkatlerini çeker, bu gerçekten muhteşem ötesi araştırma kitabını okumalarına sebep olurum diye düşündüm. Evet, gelelim sadede…

    Yazarımız çok güzel bir yaklaşımda bulunarak, konuya ışık tutacak şekilde bu organizasyonun aktörlerini, aktörlere koruma kalkanı olan ülkeleri ve bu ülkelerde yaşayan önemli şahsiyetleri bir bir kaleme almış. Para ve gücün kontrolünü elinde bulundurarak, elit şahsiyetler ve aileler dışında olan tüm insanlığı kontrol altına alabilmek adına, ABD ve AB destekli küresel baronların daha çok kazanç hırsı ile kurduğu kirli bir düzen ile karşı karşıyayız. Bu kirli çıkar ilişkileri öyle bir yapısal düzene sahip ki, her ülkede yerleşik yerel işbirlikçi patronlar ve politikacılar ayarlanarak veya bunları destek ile iktidara getirerek kurulmuş hükümetlere kadar uzanabiliyor (Not: Bakınız günümüz kabinesi ve iş adamları…). Böylesi bir organizasyonu bir araya getirir de rahat durur musunuz? Elbette kendinize yeni düzende destek vermek için Dünya Bankası, IMF ve Dünya ticaret örgütü adlı örgütleri finanse ederek kurar ve onları da bu küresel oyuna dâhil edersiniz. Bu gibi dünya çapında örgütlerin tek amacı, ulus devletleri sonlandırmak, o ülkelerin tarımını bitirerek insanlarına zehirli kimyevi gıda ürünleri yedirmektir. Tüm yapılan bu uygulamaların aslında farklı bir amacı vardır! Bu örgütlerin tek amacı para mı? Her şey para demek mi? Hayır, hayır! Her şey beklenenden de ötesi bir amaç için…

    Eğer benim paylaşımlarımı sıklıkla takip edenleriniz varsa ben gerek paylaşım, gerek yorumlarımda hatırlarsanız hep bir nüfus popülasyonundan bahsederdim. Yazarımızda bu kitabını yazarken, bu gibi dünya çapında hizmet edenlerin amaçlarını deşifre etmek için peşlerine düşmüş ve kendince sonuca ulaştığında da adeta dehşete kapılmıştır. Ülkemiz ve dünya üzerinde yaşayan düşük gelirli insanlara kasıtlı soykırım yapılarak, onların gözünde biz fakirleri gıda ile öldürmek istiyorlar. Bizleri günlük yediğimiz yiyeceklerle, kullandığımız eşyalarla ve yasal olan zorunlu aşılarla kısırlaştırıyorlar. Gebelik sürecini ciddi manada etkileyen GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) mısır üretip dünya piyasasına sürerek, tarım ve gıda firmaları ile doğumu kontrol altına almak ve kontrol altına alınan doğumdan dünyaya gelen çocuklarımızın da ömrünü belirlemek çabasındalar. Yetmedi piayasaya sürmüş oldukları sözde kolesterol haplarıyla aracılığı ile de biz insanların cinsel hayatlarını bitiriyorlar.

    Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Nazi Almanya’sı, Almanya’nın 1933 ile 1945 yılları arasında, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi idaresi altında dünyaya salınan korku ve İkinci Dünya Savaşı geldi aklıma. Biliyorum, ne ilgilisi alakası var diyorsunuz. Fakat bu benim aklımdan geçenlerden ve onlardan daha öncesine kadar gidiyor. Evet, daha derine gitmeden, bu iki büyük savaşın finansörlerinin yine bu elitler olduğunu ve özellikle bu ürünleri imal eden, dünya çapındaki yiyecek ve ilaç firmalarının Adolf Hitler’in destekçisi olmalarının bir tesadüf olmadığını yazacağım size! Adolf Hitler asla tek başına bir Adolf Hitler olmadı. Onun böylesi bir Tiran olmasına sebep olan kişiler ve etkenler vardı. O bu sahnelenen oyunda sadece bir baş aktördü. Peki, dünya üzerinde bu yaşananlar sizce sadece bir tesadüften mi ibaret? Dachau, Bergen-Belsen, Buchenwald, Sachsenhausen, Auschwitz-Birkenau ve diğer yerlerdeki toplama kampları ele geçirilene dek, o zaman diliminde devasa gaz odalarında insanlar topluca infaz ediliyordu. Bugün? Bugün ise devasa gaz odalarına artık gerek yok. Bu küresel elitler tüm bunları gıda terörü ve sağlık sistemi ile yasal yollardan biz insanları yok etmek için vekilleri aracılığı ile yapıyorlar. Yeteri miktarda parası olmayan fakir insanlar ise düzenli ve sağlıklı beslenemediği için ölüyorlar. İşin özü şu ki, bu katliamcılar kendileri için “Novus ordo seclorum”, yani; yeni dünya düzeni’ni kurma peşindeler.

    Ülkemizde birçok insanın zihninde sadece zeytin ağaçlarının kesilmesi hadisesi yer edinmiş ve kalmıştır. Dönemin Başbakanı Turgut Özal ile ülkemiz topraklarında başlayan büyük tarımsal kıyım ile ileriye dönük ciddi öneme sahip milli stratejik tarımı adeta el birliği ile yağlı urganda astılar da gömeni olmadı. O dönemde teknolojik gelişimi iyi takip eden ABD ve AB, endüstriyel tarımı keşfetmişlerdi ve her daim pazar payında hâkimiyeti bir diğerine kaptırmak istemiyor ve ellerinde olan üretim fazlası malları satmak için yeni pazarlar keşfetme çabasındaydılar. İşte Türkiye bu yeni pazarın içerisinde yer alıyordu. İşte size öne çıkan sonuçlar; Türkiye’nin 1980’lerde tarım ihracatı 2 milyar, ithalatı ise 51 milyon dolardı. Fakat ithalat 1999’da 3 milyar 93 milyon dolara ulaştı. Bugün ise ithalat 16,5 milyar dolara ulaştı. Fakat ne Özal nede Erdoğan bu konuda eleştirilmedi.

    Üretimde tarımsal ürünlerimiz bize yeter diyen Türkiye, yaptığı yanlış politikalar sonrasında akla gelebilecek her türlü tarımsal ürünü ithal eden bir ülke halini aldı. 16 yıldır görevde olan iktidar ise bu politikayı ve Türk tarımına ihaneti halen sürdürmektedir. Dikkatinizi buraya verin güzel insanlar!!! Ülkemiz göz göre göre, kasıtlı olarak bir felakete sürükleniyor ve yok olmaya doğru gidiyor. Bunu fark eden küresel zehir tacirleri de elbette bunun için elinden geleni yapıyor. Bu durum sadece Türkiye’de ülkemiz topraklarında değil, Güney Kore ve Japonya’da da var. Burada hayatlarını zor şartlar altında sürdüren insanlar evlerinde değil dışarıda yemek yiyorlar. Bunun başlıca nedeni ve sebebi ise evde yemek yapma maliyetleri artık dışarıya göre çok çok daha pahalı olduğu için.

    Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama bunun Türkiye’de de geri kalır yanı yok. Burada amaç bizlerin kanserli, hastalıklı ve ömrü kısa bir toplum olmamızı sağlamak. Aşırı Fast Food (hazır gıda) tüketen bireyler de şişmanlama, zekâ geriliği ve yüksek oranda kanser riski bulunuyor. Bu durum ABD Senatosu tarafından açıklandı. Yazarın özellikle kitabında dikkatinizi çekmek istediği şeyler başlıca; Ekmek, süt, yoğurt ve pirinç gerçekten bildiğiniz geleneksel üretimden elde edilen şeyler olduğu mu? Ya da bir laboratuvar ortamında gıda mühendisliği harikası kimyasal bir ürün olup olmadığı mı? Burada söz konusu olan bazı basit gıda hilelerinden bahsetmiyorum bile. Yani sorunun kaynağı biz insanların düşündüğünden çok ama çok daha büyük! Yazar bize uzun raf ömrü olan yiyecekleri anlatıyor ve bunları tüketip tüketmemenin bize bağlı olduğunu ifade etmek istiyor. Fakat dünya üzerinde bulunan çoğu yoksul insanların başka alternatifi olmadığı için bilinçli ve kasıtlı bir şekilde en ucuza satılan yiyeceklere yönlendirildiğini anlatıyor.

    “Ayrıca mısır şurubu elde etmek için cıva kullanılıyor! Türkiye’de 10 yılda diyabet hasta oranları %7,6’dan %13,4 yükseldi. Hatta insanları büyük bir kısmı bu hastalığın farkında olmadan hayatlarına devam ediyorlar. Kesinlikle bu konuda çok dikkatli olun…”

    SONUÇ ve ŞAHSİ DÜŞÜNCEM:
    Okudun ve gördün ki hedefte sen varsın. Sevdiklerin, eşin, çocuğun ve birinci derece yakınların var. Önüne tercihler koyulduğunda, sistematik olarak psikolojik manipülasyona maruz kalıyor ve doğru tercih ettiğini sanarak yanlış tercihte bulunuyorsun. Buna ben bile dâhil olduğumu düşünüyorum ve şu aşağıdaki düşünceyi eklemek istiyorum;

    Eğitim ile zekâ arasında bir fark vardır.

    Eğitim: Öğrenmene izin verilen, bilmen gereken, bilmek zorunda olduğun ve bilmeye mecbur bırakıldığın dır.

    Zekâ ise: Senin zorunda bırakıldığın bir şeyleri öğrendiğinde, sana öğretilenin doğruluğunu sorgulaman ile başlayandır.

    Bizler gerçek hayatta gördüklerimizi, öğrendiklerimizi ve etrafımızda olanları sorgulamazsak, önümüzdeki süreçte de başımıza çorap ören çok olacaktır. Aramızda yıllardır süre gelen bir geleneği devam ettiren birçok “Saklı Seçilmiş’ler” var. Bu seçilmişler kimliklerini, renklerini, dinlerini ve etnik kökenlerini bu uğurda saklamayı çok iyi bildiler ve son zamanda kendilerini sağlanan yasal imtiyazlar çerçevesinde artık saklamaya bile lüzum görmemekteler. Artık işlerinin bürokrat ve politikacılar aracılığı ile daha da kolaylaştığının, neredeyse kimsenin onlara bir yaptırımda bulunamayacağının farkındalar. Eğer bizler vakti zamanı geldiğinde, yapacağımız tercihimizi gördüklerimiz ve öğrendiklerimizi birleştirip analiz etmeden, sadece ana akıma (medya) inanarak, mahalle baskısına kapılarak yaparsak, gerçek anlamda bir tercih yapmamış olacağız ve çocuklarımızın da geleceğini tayin ederek onları da bir felakete sürükleyeceğiz. Bilinçli bir toplum olarak etrafımızda olan bitenlere dikkat etmemiz gerekli diye düşünüyorum. Bizlere ne sunuluyor ve yaşatılıyorsa, bunların kesinlikle kasıtlı olduğu kanısındayım ve Amerika eski başkanı Franklin D. Roosevelt'in; “Siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz.” Sözüne kesinlikle katılıyorum.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Biraz dedi birazcık sevseydin sevebilseydin beraber olabilirdik ama sen o çirkini sevdin.
    Bilmiyordu bütün kadın ve erkeklerin kırkından sonra dış güzelliğini kaybettiğini. Lakin ruh her zaman aynıydı bende ondaki temizliği, saflığı sevdim. Kim isterdi ki: bir çirkefle uğraşmayı...
  • Hayatımızda vardır"küçük adam"larımız. Seslerimiz, iç seslerimiz, doğrumuz ya da bir doğrudan ziyade bir yolumuz.

    Eminim yazar bize bir öğretmen edasıyla verdiği derslerden kendisine pay çıkarıyordur. Aslında pay çıkarmaktan ziyade kendisine duyurmaya çalışıyordu.

    Hep birilerine bir şeyler katarız. Farkında olup olmadan bir şeyler verip alırız insanoğlundan ama bunlar kafada başlarken yine kafada kalıyor.

    Anlamayı anlayabilmek, düşünmeyi düşünebilmek. Duyduklarını dinleyebilmek, baktıklarını görebilmek, en önemli de hissettiklerini gerçekten yaşayabilmek.

    Çoğu zaman her yerde kısıtlıyım. Önümde engelim olmadığı halde hep birilerine bağlıyım. Hep tutsak yaşıyorum hayatı. O anlarda gerçekten kendime soruyorum, şu an seni böyle hissettiren, bir yere bağlayan neden nedir diye, ama çoğu zaman benliğim de habersiz bu hissiyatlardan. İnsanoğlunun tek engeli kafasındadır. Duygularımızı, fikirlerimizi, düşüncelerimizi yöneten başka bir güç yok bizden başka. İçtiğimiz çayda elimizi uzatıp bardağa attığımız şekere kadar önümüzde milyonlarca seçenek, tercihler... Her şey elimizde iken ne bu tutsaklık, topluma bağlılık? Kitabın altını çizdiğim bir bölümünde yazdığı gibi gerçekten, bir doğruyu doğru olduğundan ziyade büyük insanların doğrulamasından dolayı kabul ediyoruz.
    Kitap bana bir çok şey kattı ama bunlar aklımda kalacak yaşamayacağım.
    Hep bir yere, bir şeye bağlı olarak yaşıyoruz ve aslını öğrenmemiz sadece öğrettiğiyle kalıyor.

    Kitabı yaşayabilmek dileğiyle sevgili okurlar :)
  • Seriyi Okumalı Mısınız? Eğer fantastik edebiyatı seviyorsanız pekala bu seriye başlayabilir ve keyif alabilirsiniz. Eğer ilk kez bir fantastik edebiyat eseri okumak üzere başlayacaksanız, fantastik eserlerin filmlerde görüldüğü gibi büyülü, heyecanlı ve göz alıcı olamayabileceği fikrini peşinen kabul etmeniz gerekiyor. Ekranda tek kareyle görebileceğiniz sihirli ve ilginç şeyler fantastik kitaplarda teker teker ve bazen de detaylarıyla anlatılır. Bu da akıcılığı azalttığı için ilginizi kolayca yitirmenize sebep olabilir. Bu nedenle Narnia Günlükleri veya Harry Potter serisi ilk kez başlayacaklar için daha iyi bir seçenek olabilir. Ama yine de Zaman Çarkı, fantastik edebiyata yeni başlayacak birine uygun değil demekten kaçınıyorum.

    Seriye başlayacak birine neler tavsiye edilebilir? Birçok karakter ve mekanla karşılaşacağınız için en baştan işinizi sağlama almanızı öneririm. Zaman zaman bakabileceğiniz bir Zaman Çarkı dünyası haritasını telefonunuza kaydetmek, bir yolculuk hikayesi olan Dünyanın Gözü’nü anlamak için iyi bir tercih olabilir. Bununla birlikte okuduğunuz karakterleri unuttuğunuzda internette isimlerini aratarak daha kalıcı görsel imgeler oluşturabilirsiniz.

    Robert Jordan’ın evreni ne kadar Tolkienvari? Fantastik edebiyatı popülerleştiren önemli bir isim olduğu için birçok eserin Tolkien’inkilerle kıyaslanması beklendik bir durum. Zaman Çarkı serisi için bu ne kadar doğru olabilir? Aslında oldukça fazla benzerlik var. Bir yolculuk hikayesi olması ve iyi-kötünün savaşı gibi temel konuların benzerliğini dışarıda tutuyorum; çünkü bunlar çok genel tercihler ve herhangi bir romanda bulunabilir. Bunların haricinde Yollar’ın Moria Madenleri’ni andırması, taçsız bir kralımızın olması, entlerinkilerle benzeşen ogier davranışları aradaki bağları güçlendiriyor gibi.

    Fantastik edebiyatı sevenler için Zaman Çarkı serisi gerçekten hoş bir deneyim olacaktır. Dünyanın Gözü, yeni evrenimize sadece bir giriş niteliğindeydi. Sonraki 13 kitapta olabilecekleri düşünmek heyecan verici. Yine sonraki kitaplarda halklar, uluslar ve kültürleri daha çok okumayı umuyorum.
  • Hayatımızda vardır"küçük adam"larımız. Seslerimiz, iç seslerimiz, doğrumuz ya da bir doğrudan ziyade bir yolumuz.

    Eminim yazar bize bir öğretmen edasıyla verdiği derslerden kendisine pay çıkarıyordur. Aslında pay çıkarmaktan ziyade kendisine duyurmaya çalışıyordu.

    Hep birilerine bir şeyler katarız. Farkında olup olmadan bir şeyler verip alırız insanoğlundan ama bunlar kafada başlarken yine kafada kalıyor.

    Anlamayı anlayabilmek, düşünmeyi düşünebilmek. Duyduklarını dinleyebilmek, baktıklarını görebilmek, en önemli de hissettiklerini gerçekten yaşayabilmek.

    Çoğu zaman her yerde kısıtlıyım. Önümde engelim olmadığı halde hep birilerine bağlıyım. Hep tutsak yaşıyorum hayatı. O anlarda gerçekten kendime soruyorum, şu an seni böyle hissettiren, bir yere bağlayan neden nedir diye, ama çoğu zaman benliğim de habersiz bu hissiyatlardan. İnsanoğlunun tek engeli kafasındadır. Duygularımızı, fikirlerimizi, düşüncelerimizi yöneten başka bir güç yok bizden başka. İçtiğimiz çayda elimizi uzatıp bardağa attığımız şekere kadar önümüzde milyonlarca seçenek, tercihler... Her şey elimizde iken ne bu tutsaklık, topluma bağlılık? Kitabın altını çizdiğim bir bölümünde yazdığı gibi gerçekten, bir doğruyu doğru olduğundan ziyade büyük insanların doğrulamasından dolayı kabul ediyoruz.

    Kitap bana bir çok şey kattı ama bunlar aklımda kalacak yaşamayacağım.

    Hep bir yere, bir şeye bağlı olarak yaşıyoruz ve aslını öğrenmemiz sadece öğrettiğiyle kalıyor.

    Kitabı yaşayabilmek dileğiyle sevgili okurlar :)
  • Devletler de tıpkı insanlar gibi zaman zaman sıkıntılara ve krizlere düşebilirler. Önemli olan böyle durumlarda doğru tercihler yapmak ve doğru insanlara görev vermektir.
    Bu Osmanlıyı 500 sene zirvede tutan sırdır.
  • Bütün kitaplar eşittir. Ama bazı kitaplar öbürlerinden daha eşittir…
    Eğer kitabı okumuş iseniz bu alıntı sizi gülümsetmiştir. Bir yerden hatırlıyorum diyorsunuzdur. Ama eğer okumadıysanız ayracınıza not edin, zira sonunda bakınca gülümseyeceksiniz. Ve kitap hakkında sorduklarında cevabınız bu söz olacak. “Evet, tüm kitaplar eşittir ama Hayvan Çiftliği biraz daha eşittir
    Genel itibarıyla ben “Betseller” zihniyetine karşıyım... Karşıyım çünkü Türk okuruna (yıl,2016) asla güvenmem. Kolay değil bu ülkede akla hayale gelmeyecek kitaplar “romantizm” uğruna kaç defa betseller oldu/oluyor. Okur kitap tercih etmiyor veya daha doğru ifade ile edemiyor… Sebepleri ayrı bir yazı konusu. Ama hakkıyla bu listeye girmiş kitaplar da yok değil. Hayvan Çiftliği de bunlardan birisidir. (Ki ben bu kitapların dahi hakkıyla listeye girdiklerini düşünmüyorum, “bakılıyor, çok satanlar listesinde mevcut at sepete.” Betsellerin genel mantığı budur. O listeye girmekte öyle zor değil yani.. Bak şu an bile kokusunu alabiliyorum. Siz de alırsınız, herkes alır o meretin kokusunu…)
    Biz kitabımıza dönelim.
    Evet, Hayvan Çiftliği gerek edebi dili açısından, genel kurgusu açısından, gerek mesajları ve göndermeleri açısından mutlaka okunması gereken kitapların başında geliyor. E kolay değil, söz sahibi olanların genel-geçer kabulüdür ki bu eser “hiciv” türünün başyapıtlarındandır.
    Ama şurası var ki kitabı herkes kendince anlamış, anladığı gibi lanse etmiş. Kimine göre “Sosyalizm” eleştirisi iken kimine göre özelde “Stalin” eleştirisi.. Kitabı Komünistlere karşı bir silah olarak görenlerde (20. yy Amerikası) var “yok efendim bu Stalin eleştirisi, Sosyalizm eleştirisiyle ne alakası var” diyerek sahiplenen sosyalistlerde. Siz de okuduğunuzda farklı izlenimler edineceksiniz…
    Ancak şu kesin ki “Bu kitap her şeyden önce bir dikta sistem eleştirisidir.” Bunun dışında ki her fikre itirazda edilebilir, başka şeyler anlatıyor da denilebilir… Ama net olan şey, bir dikta sistem eleştirisi olmasıdır.
    Bunun haricinde bende kitabın bir “Sosyalizm” eleştirisi olduğunu düşünenlerdenim. Hem de hususi Stalin uygulamasına değil, umumi sosyalim pratiğine. Benim edindiğim izlenime göre George Orwell, Sosyalizme gönül vermiş ve insanlık için iyi bir şey olabileceğini düşünmüş. Ama bunun pratikte tutmayacak bir şey olduğunun da farkına varmış. Dikkat! Bu ikisi farklı. İnsanlık için güzel (!) bir hayal kuruyor kabul, ama bunun olamayacağını, insanın fıtratının buna müsait olmadığını, ilk fırsatta içinde ki “ezici” ruhun tekrar baş göstereceğini, “sömürülen” iken fırsatlar eline geçtiğinde aniden “sömüren” olabileceğini fark ediyor ve fikri ile ütopyası ile yetiniyor. Zira kitapta birçok yerde göreceğiz ki “Sosyalizm” fikri hep bir kurtuluş olarak görülüyor. Ama yine kitapta göreceğiz ki “pratikte” en iyisi bile anında kendi çıkarını düşünen birine dönüşebiliyor. Sosyalizmi pratikte batıyor…
    Kitapta birçok yerde fark edeceğiniz üzere Sosyalizm fikri eleştirilen değil. Eleştiri pratikte ki uygulamaya. (Kitabı okumayanlar burada bırakıp, daha sonra okuyabilirler.)
    Nitekim kitapta hep iyi işler düşünen, çalışan, halkı hep umutlandıran yeni projeler sunan lider domuz Snowball, yürekli ve hakkaniyetli (!) sosyalist lideri canlandırıyor. Ama can alıcı nokta şu: Hatırlayacaksınız, Stalin’i simgeleyen Napolyon ile bu Snowball hep zıt düşerler. Snowball iyiyi oynar Napolyon hep çomak sokar. Tabi sonunda “diktatör” Napolyon, Snowball’ı alaşağı eder ve kovar ve dahi ardından onu hain ilan eder, düşman ilan eder vs. Ama umarım gözden kaçırmamışsınızdır, kitabın en önemli yerlerinden birinde şöyle bir olay gelişir; Hasat mevsimi gelmiştir ve mahsuller toplanır. En iyi ürünlerden biri olan Elma geldiğinde nasıl paylaşacağı tartışılır ve o iyi lider rolünde olan Snowball dahi bu elmaların sadece domuzlara verilmesi gerektiğini öne sürerek diğer domuzlardan aldığı destek ile ilk eşitsizliği sergiler ve elmalara el koyar. Her fikirde çatışan Napolyon ile Snowball kendi çıkarları söz konusu olduğunda hemfikir olmuşlardır. Bu bir örnek iken bir diğerinde; İnekler süt verecek hale gelmişlerdir ve inekler sağılır. Ortaya kaymaklı, herkesin iştahla baktığı kova kova süt çıkar. Bunların ne yapılacağı sorulduğunda iyi lider Snowball “hadi herkes tarlaya akşam hallederiz” minvalinde konuşur ve herkesi tarlaya yollar. Akşam gelindiğinde tabi ki sütlerin yerinde yerler eser. Daha sonra öğreniriz ki bu sütler domuzlarım arpalarına katılmıştır. Bu da yürekli sosyalist lider Snowball’ın yaptığı haksızlıklardan birisidir. Yani kitapta davasında adanmış tiplemesinde olan Snowball dahi haksızlıktan beri kalmamıştır. Ve kendi menfaati gereğince iş tutmuştur. İşte bu bariz iki örnek ve bazı remizler göstermektedir ki esas eleştiri dikta sistemden sonra “Sosyalizmin Pratiği”nedir…
    Bunun dışında eleştiriler bunlarla sınırlı değildir.. Kapitalizm’den tutun Cennet tasavvuruna kadar haklı/haksız birçok eleştiri getirilmektedir. (Cennet düşüncesine getirilen eleştiri George Orwell’amı ait yoksa komünizmin doğası gereğimi bu eleştiriler kitapta yer almıştır, bu tartışılır. Şahsi kanaatim bu eleştirinin George Orwell’a ait olduğu noktasında. Ama dediğim gibi bu net değildir.)
    Kitap, hani denir ya “her satırının altı çizilecek” cinsten. Hah tamda öyle işte. Her satır bir mesaj. Her satır bir ikaz. Her satır bir fikrin sonucu oluşmuş. Her satır önemli olduğunu hissettiriyor. Ve okuyucuyu bir şeyler aramaya itiyor…
    Özetlersek: Romanlar birçok husus bakımından değerlidirler ve okunmalıdırlar. Ama tamda burada “hangisi?” diye dev bir soru araya girmektedir. Evet, seçmek çok önemli. Ayrılmak ve ayırt etmek çok önemli (Ayraç dergisine ve Sevgili Yunus Emre Tozal’a selam olsun). Bu tercih edilen romanlar içinde geçerli. Edward ve Bella’nın salak saçma Vampir hikâyelerini okumaktansa, her satırında bize yeni ufuklar açacak eserler öncelikli tercihler olmalıdır. Evet, doğrudur, kitaplar en büyük ve de en kaliteli dostlardır. Ama gereksiz, amaçsız her kitaptan da en iyi, “sırt terlediğinde üşütmesin diye atlet arasına sıkıştırılan kâğıt yığını” olur… George Orwell’in Hayvan Çiftliği kesinlikle bu tür bir kitap değil ve yine kesinlikle okunmayı fazlaca hak ediyor.
    Selametle, iyi okumalar…