• Osmanlı Devleti’ni derleyip toparlayan meşhur Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa da saray bulaşıkçılığından sadrazamlığa yükselen bir yetenektir.

    Saraydaki ilk işi bulaşıkçılık, ikinci işi aşçı yamaklığıdır. Çalışkanlığıyla göze girdi. Hızla yükseldi. Çorum Sancak Beyliği, derken ‘Beylerbeyi’ payesi ile Trabzon valiliğine atandı.

    Köprülü Mehmed Paşa’nın hayatına bakınca; kararlılığın, çabanın, çalışkanlığın, fedakârlığın, sabrın, gerektiğinde risk almanın ve kişisel insiyatif kullanmanın ne anlama geldiğini anlayabiliyor.

    Sultan IV. Mehmed tarafından Sadrazamlığa getirildiğinde yetmiş sekiz yaşındaydı. Sarayda Kösem Sultan’la Turhan Sultan arasındaki sürtüşme ayyuka çıkıyor, yeniçeri ve sipahi ağaları siyaset yapmaktan askerlik yapmaya vakit bulamıyordu. Maliye bozulmuş, ordu siyasete girmiş, Anadolu’da Celali İsyanları gemi azıya almış, her şey karman çorman olmuştu. Devlet mevkileri, para ile satın alınır durumdaydı. Bir valilik, bir kadılık hatta bir vezirlik, bir altın fazla verenin üstünde kalıyordu.

    Devletler de, tıpkı insanlar gibi, zaman zaman sıkıntılara ve krizlere düşebilirler. Önemli olan böyle durumlarda doğru tercihler yapmak ve doğru insanlara görev vermektir.

    Bu Osmanlı’yı beş yüz sene zirvede tutan sırdır.
  • "Devletler de tıpkı insanlar gibi zaman zaman sıkıntılara ve krizlere düşebilirler. Önemli olan böyle durumlarda doğru tercihler yapmak ve doğru insanlara görev vermektir.
    Bu Osmanlı'yı beş yüz sene zirvede tutan sırdır."
  • 164 syf.
    ·Beğendi·10/10
    ⭐ Herkese merhaba. 🧡 Daha bugün elime geçen ve deyim yerindeyse bir oturuşta okuduğum Savaşta Ölmek Yok kitabını anlatmaya geldim. Cihan Tuna beye güzel jesti için teşekkür ederim. Kitap gelirinin sokak hayvanlarına bağışlandığını da söylemem gerekiyor.
    ⭐ Kitap 2 ana bölüme ayrılmış. Birincisi "toplum baskısı, kurallar ve tabular ile savaşmak", ikincisi "sistemle savaşmak". Kitap şöyle başlıyor ; "Neden bazıları ayda 1.500₺ kazanıyorken, bazıları 100.000₺ kazanıyor?"
    Aslında her insanın içinde daha fazla para kazanma dürtüsü vardır. Ama hangimiz bunun için yeterince ve doğru bir yolla savaşıyor? Hangimiz gerçekten istediği eğitimi alıp, istediği işte çalışıyor?
    ⭐ Büyük bir çoğunluğun cevabı olumsuz. Çünkü toplum baskısını ilk olarak ailemizden öğreniyoruz ve ilerleyen süre içinde de karşımıza çıkan olayları yadırgamadan boyun eğiyoruz, savaşacak cesareti bulamıyoruz. Kitapta bu olay "maymun deneyi" ile çok güzel bir şekilde ele alınmış.
    ⭐ Bir diğer yandan savaşmaya cesaret bulan bireylerin cesareti , toplum baskısı tarafından sindirilmiş insanlar tarafından kırılmak isteniyor. Önemli olan nokta hevesini kırmayıp sevdiğin işe yoğunlaşmak. "Sıradan tercihler ile sıradışı bir hayat yaşamazsınız!"
    ⭐ Unutmamakta yarar var ki "gelişmemiş ülkelerde öncelikler daima başkalarıdır." Başkalarının yaptıklarını kendine merkez edinmeyi bırakıp, kendi yolunu çizebildiğin an "yaşıyorsun" demektir. "Kısacık bir hayatın var, onu da korkarak yaşama. Rahat ol, dünya senin!"
    ⭐ Kitap hakkında yazacak daha çok şeyim var ama malum buraya sığmaz. Bıraksanız bir 200 sayfa da ben yazarım bu konuda. Kitabı okurken sanki kendi düşüncelerim gibi hissettim. Benim rahatsız olduğum noktaları çok güzel bir şekilde kaleme almış Cihan Tuna bey. Bu kitabı okumak çok iyi geldi. Kendinizi iyi hissetmek istiyorsanız okumalısınız.
  • 504 syf.
    ·34 günde·Beğendi·10/10
    Yazarımız diyor ki: “Bir film düşün. İlk sahne sıradan bir olayla başlar. Film ilerledikçe gelişmelere inanamazsın. Dehşete kapılırsın. Film biter. Etkisinden kurtulamazsın. Korkarsın.”

    Bende diyorum ki: “Filmin size tanıdık olduğunu ve gerileceğinizi, korkacağınızı bilmenize rağmen Pandora’nın kutusunu aralama dürtüsünün size hâkim geldiğini düşünmenizi isterim. İşte benim içinde böyle bir şeydi, kitabı elime aldığımda beni bekleyenleri az çok bilmek ve bilmediklerimi öğrendiğimde de ne derece tepki vereceğimi görmekti merakımın çoğunu işgal eden bu duygu.

    Kitabi ilk elime aldığımda, bir elimde duran ve beni konu olarak daha çok kendisine çeken Vatikan (José Rodrigues dos Santos) Saklı Seçilmişleri bir, en fazla bir kitap ertelememe sebepti. Muhakkak okumam konusunda bir arkadaşımın da tavsiyesine uyarak başladığımda, kendisinin de bu hususta ne kadar haklı olduğu kanaatine vardım.

    GELELİM KİTABA ve GÖRÜŞLERİME…
    Bu kitabı okuduktan sonra, yorum yapıp yapmayacağım arasında ikilemde kaldım. Bir yanım yap, bir diğer yanım ise yap ama destekli yap diyordu. Yap diyen yanım, aklıselim davranarak, elinden geldiğince düşünceni ve içeriğini aktar diyordu. Ya diğer yanım? Tufanlar koparıyor ve öyle bir yorum yap ki, gelmiş geçmiş ve bugün hala etkin olarak görevde olan tüm insanlara en ağır şekilde ver veriştir diyordu. Eğer yorum yapmazsam bu eseri okumuş olmamın ne anlamı olacaktı ki?! Ben iyi olan tarafı dinledim ve olum bir şekilde biraz kitaptan birazda benden katarak bir şeyler karaladım. Aşırı agresif ve eleştirisel bir yorum yaparak burada farklı düşünceden olacak insanları da kışkırtmak istemedim. Sanmayınız ki korktuğumdan ya da çekindiğimden. Hayır, tam aksine! Onlarında bunu okuyarak biraz olsun olanlardan haberdar olmasını ve belki de konu hakkında bilinçlenmesini istedim. Belki bu sayede dikkatlerini çeker, bu gerçekten muhteşem ötesi araştırma kitabını okumalarına sebep olurum diye düşündüm. Evet, gelelim sadede…

    Yazarımız çok güzel bir yaklaşımda bulunarak, konuya ışık tutacak şekilde bu organizasyonun aktörlerini, aktörlere koruma kalkanı olan ülkeleri ve bu ülkelerde yaşayan önemli şahsiyetleri bir bir kaleme almış. Para ve gücün kontrolünü elinde bulundurarak, elit şahsiyetler ve aileler dışında olan tüm insanlığı kontrol altına alabilmek adına, ABD ve AB destekli küresel baronların daha çok kazanç hırsı ile kurduğu kirli bir düzen ile karşı karşıyayız. Bu kirli çıkar ilişkileri öyle bir yapısal düzene sahip ki, her ülkede yerleşik yerel işbirlikçi patronlar ve politikacılar ayarlanarak veya bunları destek ile iktidara getirerek kurulmuş hükümetlere kadar uzanabiliyor (Not: Bakınız günümüz kabinesi ve iş adamları…). Böylesi bir organizasyonu bir araya getirir de rahat durur musunuz? Elbette kendinize yeni düzende destek vermek için Dünya Bankası, IMF ve Dünya ticaret örgütü adlı örgütleri finanse ederek kurar ve onları da bu küresel oyuna dâhil edersiniz. Bu gibi dünya çapında örgütlerin tek amacı, ulus devletleri sonlandırmak, o ülkelerin tarımını bitirerek insanlarına zehirli kimyevi gıda ürünleri yedirmektir. Tüm yapılan bu uygulamaların aslında farklı bir amacı vardır! Bu örgütlerin tek amacı para mı? Her şey para demek mi? Hayır, hayır! Her şey beklenenden de ötesi bir amaç için…

    Eğer benim paylaşımlarımı sıklıkla takip edenleriniz varsa ben gerek paylaşım, gerek yorumlarımda hatırlarsanız hep bir nüfus popülasyonundan bahsederdim. Yazarımızda bu kitabını yazarken, bu gibi dünya çapında hizmet edenlerin amaçlarını deşifre etmek için peşlerine düşmüş ve kendince sonuca ulaştığında da adeta dehşete kapılmıştır. Ülkemiz ve dünya üzerinde yaşayan düşük gelirli insanlara kasıtlı soykırım yapılarak, onların gözünde biz fakirleri gıda ile öldürmek istiyorlar. Bizleri günlük yediğimiz yiyeceklerle, kullandığımız eşyalarla ve yasal olan zorunlu aşılarla kısırlaştırıyorlar. Gebelik sürecini ciddi manada etkileyen GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) mısır üretip dünya piyasasına sürerek, tarım ve gıda firmaları ile doğumu kontrol altına almak ve kontrol altına alınan doğumdan dünyaya gelen çocuklarımızın da ömrünü belirlemek çabasındalar. Yetmedi piayasaya sürmüş oldukları sözde kolesterol haplarıyla aracılığı ile de biz insanların cinsel hayatlarını bitiriyorlar.

    Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Nazi Almanya’sı, Almanya’nın 1933 ile 1945 yılları arasında, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi idaresi altında dünyaya salınan korku ve İkinci Dünya Savaşı geldi aklıma. Biliyorum, ne ilgilisi alakası var diyorsunuz. Fakat bu benim aklımdan geçenlerden ve onlardan daha öncesine kadar gidiyor. Evet, daha derine gitmeden, bu iki büyük savaşın finansörlerinin yine bu elitler olduğunu ve özellikle bu ürünleri imal eden, dünya çapındaki yiyecek ve ilaç firmalarının Adolf Hitler’in destekçisi olmalarının bir tesadüf olmadığını yazacağım size! Adolf Hitler asla tek başına bir Adolf Hitler olmadı. Onun böylesi bir Tiran olmasına sebep olan kişiler ve etkenler vardı. O bu sahnelenen oyunda sadece bir baş aktördü. Peki, dünya üzerinde bu yaşananlar sizce sadece bir tesadüften mi ibaret? Dachau, Bergen-Belsen, Buchenwald, Sachsenhausen, Auschwitz-Birkenau ve diğer yerlerdeki toplama kampları ele geçirilene dek, o zaman diliminde devasa gaz odalarında insanlar topluca infaz ediliyordu. Bugün? Bugün ise devasa gaz odalarına artık gerek yok. Bu küresel elitler tüm bunları gıda terörü ve sağlık sistemi ile yasal yollardan biz insanları yok etmek için vekilleri aracılığı ile yapıyorlar. Yeteri miktarda parası olmayan fakir insanlar ise düzenli ve sağlıklı beslenemediği için ölüyorlar. İşin özü şu ki, bu katliamcılar kendileri için “Novus ordo seclorum”, yani; yeni dünya düzeni’ni kurma peşindeler.

    Ülkemizde birçok insanın zihninde sadece zeytin ağaçlarının kesilmesi hadisesi yer edinmiş ve kalmıştır. Dönemin Başbakanı Turgut Özal ile ülkemiz topraklarında başlayan büyük tarımsal kıyım ile ileriye dönük ciddi öneme sahip milli stratejik tarımı adeta el birliği ile yağlı urganda astılar da gömeni olmadı. O dönemde teknolojik gelişimi iyi takip eden ABD ve AB, endüstriyel tarımı keşfetmişlerdi ve her daim pazar payında hâkimiyeti bir diğerine kaptırmak istemiyor ve ellerinde olan üretim fazlası malları satmak için yeni pazarlar keşfetme çabasındaydılar. İşte Türkiye bu yeni pazarın içerisinde yer alıyordu. İşte size öne çıkan sonuçlar; Türkiye’nin 1980’lerde tarım ihracatı 2 milyar, ithalatı ise 51 milyon dolardı. Fakat ithalat 1999’da 3 milyar 93 milyon dolara ulaştı. Bugün ise ithalat 16,5 milyar dolara ulaştı. Fakat ne Özal nede Erdoğan bu konuda eleştirilmedi.

    Üretimde tarımsal ürünlerimiz bize yeter diyen Türkiye, yaptığı yanlış politikalar sonrasında akla gelebilecek her türlü tarımsal ürünü ithal eden bir ülke halini aldı. 16 yıldır görevde olan iktidar ise bu politikayı ve Türk tarımına ihaneti halen sürdürmektedir. Dikkatinizi buraya verin güzel insanlar!!! Ülkemiz göz göre göre, kasıtlı olarak bir felakete sürükleniyor ve yok olmaya doğru gidiyor. Bunu fark eden küresel zehir tacirleri de elbette bunun için elinden geleni yapıyor. Bu durum sadece Türkiye’de ülkemiz topraklarında değil, Güney Kore ve Japonya’da da var. Burada hayatlarını zor şartlar altında sürdüren insanlar evlerinde değil dışarıda yemek yiyorlar. Bunun başlıca nedeni ve sebebi ise evde yemek yapma maliyetleri artık dışarıya göre çok çok daha pahalı olduğu için.

    Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama bunun Türkiye’de de geri kalır yanı yok. Burada amaç bizlerin kanserli, hastalıklı ve ömrü kısa bir toplum olmamızı sağlamak. Aşırı Fast Food (hazır gıda) tüketen bireyler de şişmanlama, zekâ geriliği ve yüksek oranda kanser riski bulunuyor. Bu durum ABD Senatosu tarafından açıklandı. Yazarın özellikle kitabında dikkatinizi çekmek istediği şeyler başlıca; Ekmek, süt, yoğurt ve pirinç gerçekten bildiğiniz geleneksel üretimden elde edilen şeyler olduğu mu? Ya da bir laboratuvar ortamında gıda mühendisliği harikası kimyasal bir ürün olup olmadığı mı? Burada söz konusu olan bazı basit gıda hilelerinden bahsetmiyorum bile. Yani sorunun kaynağı biz insanların düşündüğünden çok ama çok daha büyük! Yazar bize uzun raf ömrü olan yiyecekleri anlatıyor ve bunları tüketip tüketmemenin bize bağlı olduğunu ifade etmek istiyor. Fakat dünya üzerinde bulunan çoğu yoksul insanların başka alternatifi olmadığı için bilinçli ve kasıtlı bir şekilde en ucuza satılan yiyeceklere yönlendirildiğini anlatıyor.

    “Ayrıca mısır şurubu elde etmek için cıva kullanılıyor! Türkiye’de 10 yılda diyabet hasta oranları %7,6’dan %13,4 yükseldi. Hatta insanları büyük bir kısmı bu hastalığın farkında olmadan hayatlarına devam ediyorlar. Kesinlikle bu konuda çok dikkatli olun…”

    SONUÇ ve ŞAHSİ DÜŞÜNCEM:
    Okudun ve gördün ki hedefte sen varsın. Sevdiklerin, eşin, çocuğun ve birinci derece yakınların var. Önüne tercihler koyulduğunda, sistematik olarak psikolojik manipülasyona maruz kalıyor ve doğru tercih ettiğini sanarak yanlış tercihte bulunuyorsun. Buna ben bile dâhil olduğumu düşünüyorum ve şu aşağıdaki düşünceyi eklemek istiyorum;

    Eğitim ile zekâ arasında bir fark vardır.

    Eğitim: Öğrenmene izin verilen, bilmen gereken, bilmek zorunda olduğun ve bilmeye mecbur bırakıldığın dır.

    Zekâ ise: Senin zorunda bırakıldığın bir şeyleri öğrendiğinde, sana öğretilenin doğruluğunu sorgulaman ile başlayandır.

    Bizler gerçek hayatta gördüklerimizi, öğrendiklerimizi ve etrafımızda olanları sorgulamazsak, önümüzdeki süreçte de başımıza çorap ören çok olacaktır. Aramızda yıllardır süre gelen bir geleneği devam ettiren birçok “Saklı Seçilmiş’ler” var. Bu seçilmişler kimliklerini, renklerini, dinlerini ve etnik kökenlerini bu uğurda saklamayı çok iyi bildiler ve son zamanda kendilerini sağlanan yasal imtiyazlar çerçevesinde artık saklamaya bile lüzum görmemekteler. Artık işlerinin bürokrat ve politikacılar aracılığı ile daha da kolaylaştığının, neredeyse kimsenin onlara bir yaptırımda bulunamayacağının farkındalar. Eğer bizler vakti zamanı geldiğinde, yapacağımız tercihimizi gördüklerimiz ve öğrendiklerimizi birleştirip analiz etmeden, sadece ana akıma (medya) inanarak, mahalle baskısına kapılarak yaparsak, gerçek anlamda bir tercih yapmamış olacağız ve çocuklarımızın da geleceğini tayin ederek onları da bir felakete sürükleyeceğiz. Bilinçli bir toplum olarak etrafımızda olan bitenlere dikkat etmemiz gerekli diye düşünüyorum. Bizlere ne sunuluyor ve yaşatılıyorsa, bunların kesinlikle kasıtlı olduğu kanısındayım ve Amerika eski başkanı Franklin D. Roosevelt'in; “Siyasette hiçbir şey tesadüf değildir. Bir şey vuku buluyorsa o şeyin önceden planlandığından emin olabilirsiniz.” Sözüne kesinlikle katılıyorum.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Biraz dedi birazcık sevseydin sevebilseydin beraber olabilirdik ama sen o çirkini sevdin.
    Bilmiyordu bütün kadın ve erkeklerin kırkından sonra dış güzelliğini kaybettiğini. Lakin ruh her zaman aynıydı bende ondaki temizliği, saflığı sevdim. Kim isterdi ki: bir çirkefle uğraşmayı...
  • 160 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Hayatımızda vardır"küçük adam"larımız. Seslerimiz, iç seslerimiz, doğrumuz ya da bir doğrudan ziyade bir yolumuz.

    Eminim yazar bize bir öğretmen edasıyla verdiği derslerden kendisine pay çıkarıyordur. Aslında pay çıkarmaktan ziyade kendisine duyurmaya çalışıyordu.

    Hep birilerine bir şeyler katarız. Farkında olup olmadan bir şeyler verip alırız insanoğlundan ama bunlar kafada başlarken yine kafada kalıyor.

    Anlamayı anlayabilmek, düşünmeyi düşünebilmek. Duyduklarını dinleyebilmek, baktıklarını görebilmek, en önemli de hissettiklerini gerçekten yaşayabilmek.

    Çoğu zaman her yerde kısıtlıyım. Önümde engelim olmadığı halde hep birilerine bağlıyım. Hep tutsak yaşıyorum hayatı. O anlarda gerçekten kendime soruyorum, şu an seni böyle hissettiren, bir yere bağlayan neden nedir diye, ama çoğu zaman benliğim de habersiz bu hissiyatlardan. İnsanoğlunun tek engeli kafasındadır. Duygularımızı, fikirlerimizi, düşüncelerimizi yöneten başka bir güç yok bizden başka. İçtiğimiz çayda elimizi uzatıp bardağa attığımız şekere kadar önümüzde milyonlarca seçenek, tercihler... Her şey elimizde iken ne bu tutsaklık, topluma bağlılık? Kitabın altını çizdiğim bir bölümünde yazdığı gibi gerçekten, bir doğruyu doğru olduğundan ziyade büyük insanların doğrulamasından dolayı kabul ediyoruz.
    Kitap bana bir çok şey kattı ama bunlar aklımda kalacak yaşamayacağım.
    Hep bir yere, bir şeye bağlı olarak yaşıyoruz ve aslını öğrenmemiz sadece öğrettiğiyle kalıyor.

    Kitabı yaşayabilmek dileğiyle sevgili okurlar :)
  • 817 syf.
    Seriyi Okumalı Mısınız? Eğer fantastik edebiyatı seviyorsanız pekala bu seriye başlayabilir ve keyif alabilirsiniz. Eğer ilk kez bir fantastik edebiyat eseri okumak üzere başlayacaksanız, fantastik eserlerin filmlerde görüldüğü gibi büyülü, heyecanlı ve göz alıcı olamayabileceği fikrini peşinen kabul etmeniz gerekiyor. Ekranda tek kareyle görebileceğiniz sihirli ve ilginç şeyler fantastik kitaplarda teker teker ve bazen de detaylarıyla anlatılır. Bu da akıcılığı azalttığı için ilginizi kolayca yitirmenize sebep olabilir. Bu nedenle Narnia Günlükleri veya Harry Potter serisi ilk kez başlayacaklar için daha iyi bir seçenek olabilir. Ama yine de Zaman Çarkı, fantastik edebiyata yeni başlayacak birine uygun değil demekten kaçınıyorum.

    Seriye başlayacak birine neler tavsiye edilebilir? Birçok karakter ve mekanla karşılaşacağınız için en baştan işinizi sağlama almanızı öneririm. Zaman zaman bakabileceğiniz bir Zaman Çarkı dünyası haritasını telefonunuza kaydetmek, bir yolculuk hikayesi olan Dünyanın Gözü’nü anlamak için iyi bir tercih olabilir. Bununla birlikte okuduğunuz karakterleri unuttuğunuzda internette isimlerini aratarak daha kalıcı görsel imgeler oluşturabilirsiniz.

    Robert Jordan’ın evreni ne kadar Tolkienvari? Fantastik edebiyatı popülerleştiren önemli bir isim olduğu için birçok eserin Tolkien’inkilerle kıyaslanması beklendik bir durum. Zaman Çarkı serisi için bu ne kadar doğru olabilir? Aslında oldukça fazla benzerlik var. Bir yolculuk hikayesi olması ve iyi-kötünün savaşı gibi temel konuların benzerliğini dışarıda tutuyorum; çünkü bunlar çok genel tercihler ve herhangi bir romanda bulunabilir. Bunların haricinde Yollar’ın Moria Madenleri’ni andırması, taçsız bir kralımızın olması, entlerinkilerle benzeşen ogier davranışları aradaki bağları güçlendiriyor gibi.

    Fantastik edebiyatı sevenler için Zaman Çarkı serisi gerçekten hoş bir deneyim olacaktır. Dünyanın Gözü, yeni evrenimize sadece bir giriş niteliğindeydi. Sonraki 13 kitapta olabilecekleri düşünmek heyecan verici. Yine sonraki kitaplarda halklar, uluslar ve kültürleri daha çok okumayı umuyorum.