• Bu eser, her faslı ayrıca bir cilt kitaplık mikyasta bir davayı kuşatma ve (dinamik) bir (sentez)e bağlama işi olduğu için (analitik) ilmi metodlara iltifat etmiyor ve daha ziyade müspet gerçeklere dayalı kıymet hükümleri ve hikmet teşhisleri üzerinde duruyor.

    Birkaç kere temas ettiğimiz bu inceliği yine gözönüne oturtur ve olanca felaketimizin müsebbibi 'Ham Yobaz ve Kaba Softa'yı bu ölçüyle resmetmek isteriz. O, inandığı veya ezbere benimsediği meseleler üzerinde kafası betonlaşmış ve bütün 'elastikiyet esneklik' kabiliyetini yitirmiş bir tip...

    Ona, dar alınlı, kirpi saçlı, nefret çakan gözlü, iştiha hortumu burunlu, kazma dişli, çalı süpürgesi sakallı bir (fizik) biçebilirsiniz. Bütün bu mübarek uzuvların nurunu atmış ve cesedini alıkoymuştur.

    Kahr ile rahmet, inad ile sebat, gurur ile vekar, nefretle muhabbet, posayla öz, acı ile tatlı, hulasa zıtlar ve makbul olanlarla olmayanlar arası, yerine göre müspet ve ahenk duygusundan mahrum, hadiselerin tersine döne döne giden daire kavislerinden gafil, tek çizgi üzerinde dar ve hasis bir ruh...

    Neticede ve din sahasında, sabit ve mukaddes ölçüleri çileli bir idrakle anlayan değil, kaba nefsaniyetine indiren bir seciye çıkıyor karşımıza... Eğer daima ve her sahada hak ve hakikati katleden bu seciyeye karşı durmak için hiçbir nokta üzerinde kenetlenmemek ve muallakta kalmak gibi bir ölçüye varacak olursak bu defa da gerçeği büsbütün elden kaçırır ve yobazlıkların belki en felaketlisine düşmüş oluruz. Öyleyse? Her şey zıtlar arası bir kıvam meselesinden ibarettir ve yobazda bu kıvam dehasından eser yoktur!
  • Mehzep olmaktan ziyade mezheplerin en tehlikelisinden beter meşrep sapıklığını, Bektaşilikten sonra hemen 'Ham Yobaz ve Kaba Softa' diye yaftalayabileceğimiz modalaşmış ruh haleti koluna bağlayabiliriz. Yaygın bir modalaşma , kronikleşme...

    Felaketin felaketi bu kol, despotça hükümranlığını Tanzimat'ın başına kadar getirmiş ve nihayet memleketin tam muallakta bırakıldığı Tanzimat ve doğrudan doğruya İslam'dan nefrete sürüldüğü Cumhuriyet devrelerinde, nasipsiz mayasının tersinden tecellisi halinde karşımıza küfür yobazı ve batıcılık softası olarak çıkmıştır.
  • Hacı Bektaş Veli'nin kurup da ayinlerini sonradan Balım Sultan isimli bir dervişin tertiplediği Aleviliğe kaçan bu tarikat hakkında toplu hüküm, onun bir nevi İslam Masonluğu müessesesi halinde gizli (rit-hususi merasim) ölçüleriyle boş ruhları avlayıcı bir tahrip ocağına döndürülmüş olmasıdır.

    Bir mezhep olmaktan kaçınan, belki şuurla kaçan Bektaşilik, bir ruh haleti tavriyle, şeriat sevgisini asırlarca örselemekte büyük rol sahibidir. Bu mevzuda söylenebilecek en tesirli sözü. Asrımızın büyük kutbu, Abdülhakim Arvasi hazretlerine bırakıyoruz:

    - Mevlevinin gururu, Bektaşinin de küfrü olmasaydı!...
  • Hacı Bektaş Veli ve Bektaşiliğe gelince: (Kronolojik-zaman sırasına bağlı) olmasına çalıştığımız bu eserde, Hacı Bektaş Veli'yi Şeyh Bedreddin'den sonraya bırakışımız, onun sonradan bozulan, küfre dek giden ve ilk devrede Doğru Yolun dosdoğru bir yönü olmak şiarını sımsıkı muhafaza eden bir ocak olmasından...

    Sonradan bozuldu ve bir mezhep değil de korkunç bir meşrep ve bozguncu bir mektep halinde, bir zamanlar dünyanın en idealist ve ideal ordusu olarak yoğurduğu Yeniçeriyle bir hizada fesada gitti.

    Yeniçeri 'şeriat isterük!' diye şeriatı zedelerken, Hacı Bektaş Veli Hazretlerinden birkaç batın sonra Bektaşilik, müthiş bir şüphe dehası, inkar esprisi, hafife ve alaya alma sanatı ve 'mum söndü' nefsaniliği yolundan saf imanı tahrip ede ede yakın tarihlere kadar geldi.
  • 'İhtilaI' isimli eserimizde çizdiğimiz Bedreddin portresine 'Sapık Kollar' vesilesiyle şunları ilave edebiliriz:

    Yıldırım Bayezid felaketini takip eden 'Fetret Devri'nin adamı...

    Osmanlıların vecd ve aşk çığrında sırf idare ve siyaset hatası yüzünden çatırdıyan ve yıkılan devlet, belli başlı bir şahısta dini bir çatlamaya da şahit oldu; fakat tabanda sapasağlam olduğu için çabucak yarasını kapattı ve ileride Fatih'leri, Yavuz'ları yetiştirmek üzere kısa bir berzah hayatı yaşadı. İşte bu berzah hayatının sembolü Şeyh Bedrettin de hemen yerine geliveren vecd ve aşk, iman ve ölçü kubbesinin temeli altında ezildi, gitti. Peşine taktığı, biri Yahudi dönmesi, iki serseri ile her yerde ve her zaman bulunması mümkün bir sürü ahmak, çatırdamakta olduğunu gördüğü devletle savaşmaya kadar gitti ve sonunda gerçek şeriat temsilciliğinin şu sualine muhatap oldu:

    - Şeyh efendi; siz bir alimsiniz, bilmeniz gerekir; suçunuzun şeriat yönünden cezası nedir?

    Ve Bedreddin şu cevabı verecek kadar vicdanilik ve insaf gösterdi:

    - Şeriatçe suçumun cezası idamdır!

    Ve idam edildi. Mezhebini kuramayan, fakat kuracak olsaydı en büyükbelayı getirecek olduğu besbelli ve yirminci asırda bile istismarcıları meydanda bir sapık... Selçuklu beylerinin neslinden gelme ve tasavvufta Hüseyin Ahlati elinden yetişme...
  • Komünistler nasıl (Kampanella)nın 'Güneş Memleketi' isimli eserini davalarının ilk şuurunu belirten bir çıkış kabul ederlerse, ondan önce gelmiş Şeyh Bedreddin'i de, bazı dış benzerliklerini yobazca ele alıp, sermaye ve mülkiyet rejimine karşı ilk sesleri diye gösterirler.

    Bu benzerliğin kaşifi Nazım Hikmet'tir; ve keşfettiği benzerlik, lağım faresinin, kendisinden önce aynı yolu zorlamış bir köstebek nesli bulunduğunu iddia etmesinden farksızdır.

    Benzetişe sebep de Bedreddin'in dini yasaklara karşı bir nevi 'İbahiyye'ci ve asla şeriatın kabul etmeyeceği dışarıdan bir fikir olarak, ırz, namus, para, mal, herkesin mülkiyet ve malikiyeti herkese tahsis edici ve buna tasavvufi bir süs verici bir adam olması... Fakat iki taraf arasında çıkış ve varış noktaları tamamiyle ayrı...
  • İlki 5. ve ikincisi 6. Hicri Asır ürünü bu mezheplerden yerinde bahsetmedik; çünkü onları bahsedilmeye bile değer bulmadık. Ancak, vecd ve aşk devrimizi takip eden ham yobaz ve kaba softa çığırında devletin serapa sünni kumaşını lekeleyen, onu yamalı bohçaya çeviren ve saf Anadolu Türkünde baş belası olan bu mezhepleri birer cümleyle özleştirmeyi ve Yavuzla beraber İslamın can evi Osmanlılar bahsinde ele almayı uygun görüyoruz.

    Dürzilik, 4. Asırda Mısır Fatimi halifelerinden Hakim'in veziri tarafından uydurulmuş, Hakim'i ilah ilan etmiş ve İslam şeriatını kaldırmaya davranmış bir cinnet mektebidir ve fikirde bir mezhep bile değildir. Suriye ve Lübnan taraflarında 'Cebel-i Düruz: Dürziler Dağı'nda yuvalanmıştır. 6. Asır mahsulü Yezidiler, türlü batıl kabus itikatları etrafında 'Tavus Melek' diye isimlendirdikleri şeytana tapanlar Doğu Anadolu'nun cenup şarkı dolaylarında yuvalanmışken, kala kala, Musul'un dağlık mıntıkalarına sıkışıp kalmışlar ve dışarıya doğru her tesirden uzak ve her gün içinden biraz daha çürüyen ve çözülen bir (klan) mahiyetinde bugüne kadar gelmişlerdir.

    Ne iştir ki, Aleviler, Dürziler ve Yezidiler, Sünnilik İmparatorluğu demek olan Osmanlı devletince din ve millet bahçemizden ısırgan otları gibi yolunup atılamamıştır.

    Kendi öz bünyemiz ve tarihi seyrimiz içinde aşk devrimiz süresince İslam'da sapık kol olarak, mezhepleşmemiş de olsa iki davranış ve oluş görüyoruz. Simavna kadısı Şeyh Bedreddin hareketi ve Bektaşiliğin kuruluşu... Şeyh Bedreddin hareketi, meydana gelişi ve hemen bastırılması noktasından küçük bir ihtilal girişimidir. Fakat vecd ve aşk devrimize rastlamamış olsaydı, mezheplerin en korkuncu olarak Türkiye'yi ve hatta dünyayı sarmış olacağı muhakkak bir girişim.