• - Geleneklerine sahip çıkmış toplumları görünce imrenirim ve içimi tarifsiz bir hüzün kaplar.
    Japonlar Japon gibi yaşama sanatının en güzel örneğini verirler.
    Paris'te bir kitapçı dükkanına girersiniz. Geçen yüzyıldan beri aynı aile işletmektedir. St. Germain'de yemek yediğiniz lokantada, Fransız İhtilali beyannamesinin yazılmış olduğunu bilirsiniz. Cafe Deux Magot'da Verlaine, Rimbaud kahve içmiştir.
    Bir başkasında her masa, orada oturmuş olan ünlünün anısına çakılmış olan plaketleri taşır. Lenin'den Yahya Kemal üstada kadar...
    Geleneklerimizin çoğunu yitirdik. Gün geçtikçe hafızasız bir topluma dönüşüyoruz.
    Oysa kurumları, gelenekleri korumak, topluma, dolayısıyla insana bir güven duygusu ve yerleşiklik bilinci kazandırır. Çok sıradan görünen bir mekan, anılarla değer kazanır ve anlam bulur.
    Biz ise yerli olmak ve geleneksel değerlere sahip çıkmak ayıpmış gibi kimliğimizden kurtulmaya çalışırız.
    Ve böylece Batılı olacağımızı sanırız.
    Oysa Batı, tek boyutluluk ve tek bir üniforma değil ki! Bu gün ikisi de Avrupalı sayılan Finlandiyalı ve Portekizli arasında hiçbir benzerlik yoktur. Ne yemekleri, ne müzikleri, ne görünüşleri ne de kültürleri birbirine benzer. Ama iki ülke de Avrupa düşüncesinin temelini oluşturan ilkeleri benimsemiştir.
    Türkiye'nin Batılı olması, kendi kültürünü korumasıyla mümkün olacaktır.
    Dünyada başarıya ulaşmış "taklit ülke" yoktur.
    Kendimiz olmaktan, yerli olmaktan ödümüz kopuyor. Caz dinlediğimiz zaman kendimizi yücelmiş hissediyoruz, blues dinlediğimiz zaman da öyle, ama türküler bizi utandırıyor. Bob Dylan ile Aşık Veysel'in aynı sözleri söylediğini anlayamıyoruz.
    Sorun öykünme olunca iki büyük sistem arasında gidip geliyoruz. Doğu ile Batı, gelenek ile çağdaşlık... Toplum müziğiyle, giyimiyle, mutfağıyla, diliyle önce ikiye, sonra onların türevleri olan yüzlerce parçaya ayrılıyor.
    Doğu'ya öykünmek ile Batı'ya öykünmek arasında nitelik olarak fark yoktur. Temel sorun, özgün bir kültür yaratıp yaratamamış olmamızdır. Doğu taklitçileri arabesk ise Batı taklitçileri de Eurobesk'tir.
    Türk toplumunun Tanrı Janus gibi iki yüzü var. Biri Batı'ya, biri Doğu'ya dönük. Biz hem ikisiyiz hem de hiçbiri. Bu iki güçlü yüz arasında kendi yüzümüz gittikçe silikleşiyor.
    İlkel kültürlerin çok gelişmiş kültürlerle buluşması kolaydır. Çünkü söz konusu olan, iki ayrı sistem değil, bir düzey farkıdır. İki uzlaşmaz, gelişmiş sistemi bir araya getirmek ise, neredeyse olanaksızdır. İşte Türkiye bu "olanaksız" ı başarmaya çalışıyor.
    Yüzlerce yıllık Doğu toplumu olarak, Batılı bir kimliğe geçebilmek... Bu çabanın yarattığı kargaşa kulağımızda gümbürderken, yitirdiğimiz ya da bir türlü bulamadığımız şey "Türkiye'nin Kimliği" oluyor.
    Eğer bir toplumun ilişkilerini o toplumun temel kültürü belirliyorsa, bizi tanımlayan temel kültür nedir? Daha doğrusu Türkiye'yi anlatacak temel tanımlama hangisidir? Ortadoğulu mu? Avrupalı mı? Akdenizli mi? İlişkilerimiz Müslüman geleneklerine mi dayanıyor? Yerimiz Avrupa Birliği mi, Ortadoğu paktları ya da Akdeniz antlaşmaları mı? Yoksa Balkan paktı ve Karadeniz ilişkileri mi? Bir türlü ne olduğumuza karar vermekte zorlanıyor. Hiçbir kategori içinde yer alamıyoruz.
    Çok kültürlü, çok gelenekli mozaik yaratmamız mümkün. Ama bunun da bir bileşkesi, bir ortak tanımı ve bilinen deyimiyle, bir "ulusal kültür" paydası gerekiyor.
    Türk toplumu, bu konuları fazla düşünmediği için, dönemin siyasi tercihlerini sezerek etkileniyor ve değişen ibre kaymalarıyla, kendini hem Doğulu hem Batılı hissediyor.
    Mustafa Kemal'in büyük projesi, Osmanlı'nın kuruluşundaki 13. yüzyıl felsefesini tekrar canlandırmak ve özellikle Yavuz Selim'den sonra Araplaşmış olan Osmanlı uygarlığını yeniden Anadolulu kılmaktır.
    Büyük bir asker olduğu kadar, önemli bir kültür adamı olan bu dahinin ele aldığı kültür dönüşümü ve "Türkiye Cumhuriyeti'' nin temeli kültürdür" sözü, bizim Rönesansımız, yani yeniden doğuşumuz olarak algılanmalı.
    Mustafa Kemal ne Batı taklitçisidir ne de Doğu mistiği. O, Türkiye Cumhuriyeti'ni kendi toplumsal özü, yani Anadolu kültürü üzerinde yeniden inşa etmeye çalışmış bir devrimcidir.
    Eğer cumhuriyet, Mustafa Kemal'in kültür mirasını sürdürseydi, bugün gelip dayandığımız noktaya, yani arabesk ve göbek dansı müptezelliğine sürüklenmezdik. Çok gençler hariç herkesin hatırlayacağı gibi, eskiden bu ülkede halk şakır şakır göbek atmazdı. Anadolu ve Rumeli halk dansları arasında göbek yoktur; bizim geleneğimiz değildir bu. Arabesk de (adı üstünde) bize ait değildir. Çok zengin olan halk müziğimizin hiçbir tınısı arabeske benzemez. Bu yüzden arabesk müzik akımını da, Türkiye'nin Araplaştırılması çabalarının bir izdüşümü olarak görmek yanlış olmaz herhalde.
    Politika, medya, günlük yaşam, eğlence ve insan ilişkileri arabeskleşti. Bir yanda siyasi çabalar, bir yanda uluslararası finans kuruluşları, öte yanda Amerika'nın yeşil kuşak teorisinde Türkiye'ye uygun gördüğü "Ilımlı İslam" modeli, arabesk akımıyla birleşerek bizi kendi benliğimizden, kendi kültür dünyamızdan, müzik ve eğlence biçimimizden uzaklaştırdı. Bizi biz olmaktan çıkardı. Yüzlerce yıl içinde edindiğimiz değerler sistemimizi parçaladı.
    Ama ne yazık ki bunun yaşamsal önemde olduğunu kavrayacak, Mustafa Kemal çapında kültür adamları yönetmiyor bizi. Ve Türkiye'deki esas önemli kaybı beş on milyar değil, değerler sistemi ve kültür kaybı olduğunu anlayanların sayısı çok az." Bize biraz gelenek ve insani değer gönderin!" diyebileceğimiz bir IMF de bulunmuyor.
  • Yusuf: Ne diyor bu Halet abi ya?

    Halet: Bilmem. Ama kimse o kız yazık olacak doğrusu.

    Yusuf: Seviyorum diyor ya işte.

    Halet: Seviyorum derken ne dediğini biliyor mu? Mesele ondan sonrası. Yoksa herkesin ağzı az çok laf yapıyor.

    Yusuf: Ama bir hadise bu kadar iyi özetlenir mi ya?

    Yeditepe İstanbul
  • Sevgi nedir? Sevgi iyiliktir, dostluktur, sevgi emektir. Hayatta maddi olmayan şeylerin başında sevgi gelir. Çünkü sevgi karşılık beklemez, çıkarcı değildir, menfati yoktur.
    ”Sevmek için yürek sürdürmek için de emek gerekir.”
    Öyle değilmi sevgi ne boğazda yemek yemek, ne de pahalı bir pırlanta demektir. Sevgi bir lokmada iki mutlu insan demekttir. Çünkü sevgi insanların birbirlerine karşılıksız verebileceği tek hediyedir. Bu hediyenin yerinide hiçbir şey tutmaz.
     
    İster çocuk olun, ister büyük, sevginin eksikliğini her daim kalbinizde hissedirsiniz. Çünkü insan sevmeye başladımı yaşamaya da başlar. Sevdiklerimizden gelen sevgi sayesinde aşamayacağımız engel yoktur. Sevgi bize hayata karşı güven ve cesaret verir. Sevgi şifadır. Sevgi güçtür. Sevgi değişimin mührüdür. Peki dostlar hep sevilmekten bahsettim. O zaman sevilmek kadar sevmek de önemli değil mi?
    Bana sevgi ver diye istemek yerine, sevgi vererek başlamak en doğrusu değilmi? İnsan sevdiğini karşısındaki gösterebildiği kadarıyla anlar. Sevgimizi acaba gösterebiliyor muyuz ki?
    Karşımızdakine onu ne kadar sevdiğimizi ve değer verdiğimizi söylemek çok mu zor ki? Aslında değil, sevgi emek, iyilik, yürek istemenin yanında güvende ister.
    Umarım etrafınızda her zaman sevdiğiniz ve güvendiğiniz insanlar olur. Çünkü sevgili dostlar hayat çok kısa, sevdiğinizi göstermekten asla çekinmeyin. Sevginizi göstermek bütün ön yargılarınızdan kurtulmaktır aslında. O zaman gelin “sevelim sevilelim” Bu Dünya Kimseye Kalmaz. Yunus Emre'nin şiirindeki gibi; "Bizde bu sevgi kapısının anahtarını bulup en güzel yerlerde, en doğru insanlarla hayatımızı birleştirelim. En iyisini değil her zaman hayırlı olana gidelim. Bir yudum sevgi koskoca bir okyanusa bedeldir."
  • ÇAĞRILMAYAN YAKUP

    I

    Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
    Bunu kendine üç kere söyledi
    Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
    O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım
    Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli
    Daha hiç çağrılmadım
    Biri olsun "Yakup!" diye seslenmedi hiç
    Yakup!
    Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım
    Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim
    Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım
    Sonra bir güzel yıkanayım da.
    Ben size demedim mi.

    Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum
    Sanki böyle niye ben oradan geliyorum
    Telaşlı, aç gözlü kurbağalara
    Bakmaktan
    Bilmiyorum
    Bilmiyorum, bilmiyorum
    Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup
    Bazen karıştırıyorum.
  • Peki, ahlakın temeli din olabilir mi? O da mümkün değil, çünkü din başka bir adamın lafıdır. Birileri çıkmış, o dinin otoritesini sağlamak için bir şeyler söylemiş. “Bana bunu birileri söyledi, bizi yaratan söyledi” demiş. Peki, bu birileri bunları bana niye söylemiyor? Bu yaratan bu kadar güçlüyse niçin bir elçi kullanıyor? Hepimize tek tek söylesin rahat edelim. Dolayısıyla dinin ahlakın temeli olması söz konusu değildir. Gazali, “Nedenselliği temellendiremiyoruz, o zaman vahiye inanalım” derken ve nedenselliği temellendiremezken, vahiy dediği şeyin de nihayetinde bir adamın lafı olduğunu düşünmüyor; peki bu lafa nasıl inanıyor? Kendi gözüyle gördüğünü temellendiremiyor ve bir başka adamın lafına sığınıyor. Olacak iş değil bu. Ben tanrının elçisiyim, ruhlarla konuşuyorum, gökyüzünden mesaj alıyorum, tanrının oğluyum vs. Bunları bugün söyleyen biriyle karşılaşıldığında ilk yapılacak iş bir psikiyatrı aramak olur. Zaten aklı başında insanlar bu tür iddialarda bulunanlara artık akıllı bir insan muamelesi yapmıyorlar. İlk Çağın büyük medeniyetinin temsilcisi Roma’da da bu böyleydi. Mesela Judea’nın Roma genel valisi Pontius Pilatus da, İsa’ya öyle muamele etmiş, kendisiyle akıl çerçevesi içinde bir anlaşmaya varmanın mümkün olmadığını görerek eyaletteki asayişin zarar görmemesi adına onu Yahudi cellatlarına teslim etmiştir. Bence güzel bir noktaya geldik. Peki, Yunan’da neden peygamber çıkmıyor? Her ne kadar birkaç peygamberlik heveslisi olmuşsa da orada da, Yunanlı, “Bak kardeşim bu dediğin zırvalık vs.” diyerek bu iddiaları reddetmiş. Yunanlının bu peygamberlere zırva diyebilmesinin sebebi, Yunanlının ilk bireysel eleştiriyi icat etmesiyle ilgilidir. Bireysel eleştiriyi icat eden, daha doğrusu bunu sistemli bir hale getiren bu insanların kim olduğunu biliyoruz: Thales ve Anaksimander. Bunların şöyle bir iddiaları var: “Fırtına çıktığı zaman Zeus yaptı diyoruz, deprem olduğu zaman Poseidon yaptı diyoruz, bunlara mani olmak için Zeus’a büyük boğalar, Poseidon’a atlar kurban ediyoruz ama bu felaketler durmuyor. O halde bu işte bir keyfilik var. Sağlık tanrısı Asklepios bazı hastaları iyi ediyor, bazılarını etmiyor. Sokrates ölüme giderken; “Ben bu hayat denen hastalıktan kurtulduğum için Asklepios’a bir horoz kesiverin” diyor. O halde, “Horoz kesen ile kesmeyen arasında bir fark olmadığına göre, ortada keyfi bir durum var.” Thales, Mısır seyahatinde müthiş bir keşifte bulunarak, Nil Nehri’nin baskınlarına mani olabilmek için kadastro ustalarının benzer üçgenler gibi belirli kurallar dahilinde hesap yaptıklarını görmüş. Kadastro ustalarına bildiklerini nasıl öğrendiklerini sormuş, “Ustalarımızdan” cevabını almış. “Peki bunun bir kitabı yok mu?” diye sormuş, “Yok” demişler. Thales burada şunu fark ediyor: “Bu ilişkiler her yerde doğru, nerede benzer üçgen varsa aralarındaki ilişkiler aynı. Kesin bir doğruluk var ve tanrıya sormadan bunları kendi başımıza öğrenebiliriz. Demek ki, tanrılara kurban vermeden, tanrılara yakarmadan gerçeğe ulaşabiliyorum.” Çok büyük bir keşif bu. Teoremleri ispat etmeye başlamış ardından. Sonra arkadaşı Anksimander’le birlikte, “Öteki soruları da böyle cevaplandırabilir miyiz?” sorusunun peşine düşmüşler. Fırtına niye oluyor, deprem niye oluyor, insanlar niye ölüyor? Sonra fark ediyorlar ki, bu soruların cevapları geometrik soruların cevabına benzemiyor, çok karmaşık bir sistemin gözlemine dayanıyor. Fakat sonsuza kadar gözlem yapmaları mümkün değil, dolayısıyla “Gözlem yapalım ardından da bu gözlemlerle tutarlı bir hipotez, varsayım ortaya atalım” demişler. Tesadüfen doğruyu bulabiliriz, bulamasak dahi varsayım, gözlemlerimizi yönlendirir, başka yerlere gideriz. Dolayısıyla ilk defa eleştirel bir güçle bilgi edinmeye başlamışız. Daha önce sorduğumuz gibi, ahlak buna dayanır mı, dayanmaz mı? Toplumu bilimsel olarak incelediğimiz zaman en önemli ve altın kuralın şu olduğunu görüyoruz: “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma.” Bu kural üzerine bir ahlak inşa edilmeye çalışılmışsa da bunun yetmediği görülmüş. Çünkü insan kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmamayı düşünüyorsa da yapmayı da çok istiyor. Bu yüzden ilave kurallar icat etmeye başlanılmış. Mesela, “O benim babamı öldürdüyse ben de gidip onun babasını öldüreyim” gibi. Bir adam birini öldürdü, o birinin ailesinden biri onun çocuğunu öldürdü, böyle devam eden bir kan davası ortaya çıkıyor. Mesela Tevrat buna izin veriyor: “Göze göz, dişe diş.” Bu, her ne kadar yanlış bir anlayış olsa da o dönem insanlarını tatmin ediyor. İnsan kötü bir işi ahlakın içine çekmeye çalışıyor ve bunu yaparken de arkasına Tanrı dediği hayali varlığın otoritesini alıyor. Ama sonra bunun da iyi bir yere gitmediği görülüyor ve değişik şekillerde sınırlamaya çalışıyorlar. “Babamı öldüren bu alçağı ben öldürmeyeyim, ama bir hakim öldürsün, hadiseler bizden bağımsız gelişsin,” ve böylece idam cezası icat ediliyor. Sonra bakıyorlar ki idam cezası da bir işe yaramıyor. Bu şekilde hukuk dediğimiz kurallar gelişmeye başlıyor. Hukukun ilk otoritesini hep dinler sağlamıştır. Fakat bunlar bilimsel temelleri olmadığı için insanları yanlış yere götürüyorlar. Mesela bir engizisyon mahkemesini düşündüğünüzde, suçlu olduğunu varsaydıkları bir kişiden işkenceyle itiraf alıyorlar, sonra da bunu yapan bir papaz olduğu için Allah söyletti diyorlar. Tabii böyle bir zırvalığın, böyle bir zulmün toplumda uzun süre kabul görmesi mümkün değildir ve olmamıştır da.
  • TELEFON KULÜBELERİ YANGINI ÜSTÜNE ÇEŞİTLİ GÖRÜŞLER VE BULUNAN KİTABIN OKUNABİLEN KISIMLARINA GÖZ ATIŞIN DEVAMI - 3


    Genellikle, olayın geçtiği caddede çokça dolaşan yersiz yurtsuz biri dedi ki: "- Hikâye bunların hepsi. Bir yangınla mı dağılacak pis koku? Yemezler! Bin yangın çıksa gene kâfi değil. Peki, heryer mi yansın? Yoo, gözümün içine iyi bak da (Bir işkembecide, birisinin ısmarladığı çorbayı içerken, hemen bitişik masadaki adama doğru eğilmiş halde), ne derler hani, soytarının bini bir paraya olunca lâf düzgün çıkmazmış ağızlardan. Sipariş üzerine sosyal sorunlara çözüm bulunmaz diyorsam, çözüm bulunmayacak anlamını derhal çıkarmalısınız bundan. Buradaki (Garsona seslenir) yangın hakkında yüksek düşüncelerinizi merak ediyorum gayet tabiî. (Kendi kendine) Benim gibi yersiz yurtsuz takımından biri için şeytanla aşık atmak lükstür. (Bitişik masadaki adama tekrar eğilerek) Yeri gelmişken bir söz daha edeyim de, bu konu kapansın, çünkü çorbam bitmek üzere, çıkacağım hemen. Köpeklerin koku alma duyularındaki olgunluk var mı bizde, çok sayın üstü sayın beyefendi? Kokusunu alabiliyor muyuz acının? Biraz sesim yüksek çıktı kusura bakmayınız. Sesimi duyunca, niye öyle birden kakılılıp kaldınız? Benim sesim mi ki, yangının sesi bu ses, ey cihanın bütün bireyleri!"

    Telefonda arkadaşlarıyla konuşan bir hanım: "-Konken partisinin sırası değil mi bugün? Aa! bir yaşıma daha bastım, vallahi. Sonra, sana ne, bana ne, telefon kulübesi yangınından. Bizim semtimizde bile değildi ki olay. Hem sonra yalan diyenler de çok. Herkese uğursuzluk mu bulaşıyormuş? Nereden bulaşıyormuş? Aşkolsun, hem sonra yeni mi günahkâr oluyoruz sanki? Amaan sende, herkesin günahı kendisine. Günâhla bu yangının ilintisini kuramıyorum. Biz kadınlar da bir tuhaf mıyız ne? Tabiî canım, bir tatsız durum var ortada. Sezinleyebilmek için de öyle pek zekî olmaya da gerek yok doğrusu. Zamanı mı şaşırdık yoksa? Ne diyorsun, o kadar oldu mu bu yangın çıkalı? Sen ne söylersen söyle, herkes bildiğini okuyor. Tamam, yangın; ama, olmamış da diyenler çok. Aşağı dâirenin o cadaloz karısı var ya, neler anlatıyor, neler... yangından kurtarılan bir de kitap varmış da, mûcizeyle bâzı sayfaları yanmamış da, birisi de o kitabı yürütüp küllerini harf harf okutup bütün sayfalarını yeniden bastırıyormuş da... arada sırada söyleriz ya, kimsenin bamteline basmamak lâzım... eveeet, her evde, her işyerinde bu dedikodu; yangın yokmuş da çıkmış işte, uyduran uydurana; ahlâksızlaşmışız da, tövbe..."

    Caddenin çöpçüsü gazetecilere anlatıyor: "- Abilerim, bu gidişat aklımı kıymalı yumurtaya kıyılan soğana döndürmezse hatırım kalır. Bütün televizyonlarda telefon kulübeleri yangını konuşuluyormuş. Avucumun içini nasıl biliyorsam, buraları da öyle bilirim. Benim caddem buralar be! Öğleden sonra çıkmış yangın... Güldürmeyin Abilerim, benim mesai öğleden sonra da var. Yâni demek isterim ki, yangın yok, telefon kulübeleriyse enkaz hâlinde. Bu millet efsanesiz yaşayamaz. Çöpçü politik konuşabilir mi, ne haddime? Parkta şurada burada epeyce gazete dergi görürüm, cebime sokar bakarım iyice. Her çöpçü, pıtrak gibi yeryüzüne fışkıran bir otçuktur. Basın toplantım bitmiştir, Abilerim."

    Bir gazateci son haberleri değerlendiriyor: "- Avcılar, 'Şaşılacak şey: geyik bir yaralandı mı ölünceye kadar alabildiğine koşar.' derler. Hayvancağız acısını mesafeye yediriyor. Kör olası şu felsefe! Felsefeyi bitirip de gazetecilik yaptın mı, işte böyle, felsefe yumurtlamak zorunlu hâle geliyor. Halkımız da, bükülen belinin acısını, böyle hayâlî olaylarla ateşte daha bir derinleştirmek, sonra bu derinleştirilmişlikten birşeylerin, umudumsu birşeylerin belirebileceğini kurguluyor olmasın? Herşey küle dönmüş, telefon kulübelerinin yeri enkaz yığını. Hemen belirteyim, yangın gerçekten olmuş ya da olmamış, yangın olmamışsa peki orası nasıl bu hâle gelmiş, ortalığı devsi dumanların kapladığını görenlerin ya da biz böyle bir şey görmedik diyenlerin gözlerine ne ya da neler olmuş, bunların üzerinde durmayacağım. Daha da ilginci, herşeyin küle dönüştüğü yerde, enkazın içinden hâlâ okunabilen yerleri kalmış bir kitabın bulunuşu. Olay esnasında -gerçekte, 'olay' değil de, 'inanılamamazlık durumu' cereyan ederken-, hiçbir yeri hiçbir insanın hiçbir yerine benzemeyen bir canlı, o parçaları kalmış kitabı kimseler almasın diye enkazı gözetlemiş. Demek isterim ki, acaba kimi sayfalarda, insanların bükülen bellerini doğrultabileceklerine dâir müjde mi var? Öteyandan, yazarın biri de, bu sayfaları kitabında yayımlayacağını açıklamış. Ne ki, biz gazeteciyiz, olayı ancak olduktan sonra inceleyebiliriz; bir olayı, daha olmadan önce vehmetmek felsefe okumuş birisi olarak işime gelirse de, mesleğimin ilkeleriyle bağdaşmaz. Gazeteci aynaya yansıyanı izleyince sevimlidir ve okuyucusunu böylece capcanlı tutmuş olur."


    ... ha, ha! ... Ateş kanatlı kavramlara ihtiyacımız var. İlâhî kökenli olmalı bunlar artık, canım sevgilim. Bü...y... yanlış yazdım da, ah benim şu ivecenliğim, korkarım böyle çıkacak kitapta... Büyük Yük -burasını yanlış yazmadım, Yük'ün Y'si büyük Y'dir- insanın sorumluluğu; fonunda hayâl meyâl görünen değil, olur mu öyle şey; somut, koskocaman; bakınca, karşıdan, ses verecek, görene. Yalındı, öyleydi tabiî taa başta. Ben ne bileyim kaç bin yıl oldu? Ve kaç bin yıl daha sürecek? Belli mi?

    Gelinen nokta: çok çapraşık bir... ha... yat olsa da Adalara doğru açılmanın sevincine doyum olur mu... öyle bir rüzgârlı hava ki mu'nun soru işâretini koydunsa bul yer... in...d...e... biriyle birlikteyken o kucaklaşışın taşı, kayayı ve dağı eritebileceği hissedilebilinirse, işte aşktır bunun adı. Gökyüzüne çok sık bakalım, ne varsa orada var: kendine özgü göz kamaştırıcılığı olağanüstünün daha da ötesinde... Bir de kalemi her elime alışımda bir KÖKe tutunduğumu, bana ileriyi bu KÖKün gösterdiğini anlıyorum.
    Nuri Pakdil
    Sayfa 31 - Gözetleme Noktaları
  • ölüm mü- yok canım,
    çok sesli bir evrende çok erken daha
    üstelik bilmiyoruz da,
    doğrusu bilmiyoruz,
    ölüm mü, bunu hiç bilmiyoruz
    diyoruz: yaşasak çıkmazları,
    sevişsek olmayanlarla.