• Hiç bir zaman bağımsız ve tek başına bir ulus-devlet olamayan Kıbrıs, Girit Adası gibi Doğu Akdeniz’in kilit özelliği taşıyan adasıdır. Kıbrıs denilince akla ilk deniz, gazino ve üniversite gelir.

    Doğu Akdeniz, birincisi Amerikan Koridoru'nun ağzı olması bakımından, İkincisi Kıbrıs sorunu nedeniyle, üçüncüsü Süveyş Kanalı ve dördüncüsü de bölgede bulunan doğalgaz yatakları nedeniyle stratejik önemdedir.

    Ama Kıbrıs bunlardan çok daha fazlasıdır. Mefkuremiz gereği Kahramanmaraş ne ise, Kapalı Maraş da bizim için odur. Nerede bir TÜRK varsa sevinci bizim sevincimiz, acısı bizim acımız olmuştur.

    Kıbrıs’ın, Türkiye için asıl önemi; aynı soydan gelen, aynı kültürü, aynı dili paylaşan bir Türk toplumunun Kıbrıs’ta yaşıyor olmasıdır. Sınırlarından 40 deniz mili ötede bulunan Adadaki Türk askerinin çekilmesi ve Türk halkının ezilmesi, katledilmesi, insan haklarından mahrum edilmesi, Türkiye için kabul edilemezdir. Bu nedenle stratejik açıdan önemli olan Girit Adasının kaybından ders alınması gerektiği inancındayım.

    KAPALI MARAŞ : Gazimağusa şehrinde bulunan bir mahalle olan Maraş Kıbrıs harekatından sonra Birleşmiş Miletler tarafindan sivillere kapatılmıştır . Eskiden Akdeniz’in Las Vegas’ı diye anılan yer şimdi 'Hayalet Şehir' olmuştur.

    Denizleri hesaba katmadan strateji olmaz. Ekonomi de ordan geçer, Savunma da. Biz çöl devleti değiliz. Nitekim birinci dünya savaşında donanmaya gereken önemi verseydik karada da zayiatimiz az olurdu belki savaşın seyride değişirdi.

    Üstelik Osmanlı zamanından kalma Türk soydaşlarımız varken, dünya ticaretinin yüzde doksanı deniz yoluyla yapıldığı ve Kıbrıs çevresinde yüz yıl yetecek doğalgaz ve petrol olduğu bilinirken ata yadigari buraları boş bırakamayız.

    Türkiye 'nin dışişleri bakanı olan tarihçi, türkolog, bilgin prof. dr. fuad köprülü bizim için Kıbrıs meselesi diye bir konu yoktur demek gibi milli-siyasi bir gaflette bulunduktan sonra karşı taraf elbette işi azıtacaktı. Hürriyet gazetesi sahibi Sedat Simavi ‘Gaflet’ diye manşeti çaktı… O sırada Sedat Simavi felçliydi buna rağmen ağır cezada dava açıldı. O haliyle mahkemeye çıktı ve milli davayı savundu. Mahkemeden bir ay sonra sıkıntı ve üzüntüden 57 yaşında vefat etti… Yani Hürriyet’in logosundaki o bayrak boş bir bayrak değildir…

    Türkçüler için İzmir'i kurtarmak üzere yapılan savasla Kıbrıs'ı kurtarmak için yapılacak savaslar arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü Türk milleti bir bütün olduğu için Türkçülük ancak ve yalnız bütün Türkleri içine alan bir milliyetçilik davasını ülkü edinir.

    Rumların Enosis talebi (Yunanistan’a iltihak) ve Türklere karşı nefretinin 70 yıldır değişmedi. Kıbrıs’taki son referandumlarda Türk toplumu adanın bir-leşmesine yüzde 65’lik bir oranla evet derken, Rumlar yüzde 76’lık bir oranla birleşmeyi reddetti. Bu durum AB karşısında Ankara'nın elini güçlendirdi.

    Yunanistan in ezelden beri takip ettiği strateji Türkiyeyi Akdeniz ve Egede karaya hapsetmektir.

    Kibristaki rumlar da avrupa birliğinin verdiği rahatlık, bizimkilerin gereken ilgiyi gostermemesi sayesinde adadaki Türklerin hukukuna saygı gostermeyip Israil ve Misirla iş tutmaktadır.

    Ülkemizin deniz gücünü önemsemeyerek Kibrisa sahip çıkmadan Doğu Akdeniz’de etkili olması imkânsızdır. Kıbrıs Akdenizin en büyük savaş gemisidir.


    1878 Osmanlı Kıbrıs'ı terk etti, kıbrıs Türkleri terk etmedi, 1974'e kadar 96 yıl mücadele etti ve şimdi Türkiye'nin Akdeniz'e açılan kapısı Kıbrıs'ta 40 bin askeri var, 96 yılın mücadelesi olmasa Türkiye çıkabilecek kıbrıs bulabilirmi

    1571'de alınırken de 1963-1974 arası savunurken de birçok şehit verdi Kıbrıs Türkü. Kıbrıs'ta aile büyükleri arasında şehit ve gazi olmayan bir fert bulamazsınız.

    Yunanistan in ezelden beri takip ettiği strateji Türkiyeyi Akdeniz ve Egede karaya hapsetmektir.

    Kibristaki rumlar da avrupa birliğinin verdiği rahatlık, bizimkilerin gereken ilgiyi gostermemesi sayesinde adadaki Türklerin hukukuna saygı gostermeyip Israil ve Misirla iş tutmaktadır.

    Ülkemizin deniz gücünü önemsemeyerek Kibrisa sahip çıkmadan Doğu Akdeniz’de etkili olması imkânsızdır. Kıbrıs Akdenizin en büyük savaş gemisidir.

    televizyonlarda ve sosyal medyada ikide bir sizi biz kurtardık, paranızı biz veriyoruz gibi aşağılayıcı ve onur kırıcı cümleler de Kıbrıs Türkünü üzüyor ve kırıyor. Bu dilin Kıbrıs Türkünün Türkiye ile olan bağını daha da zayıflaştırdığını görüyoruz. Öyle her tartışmada “mal sahibi” edasıyla azarlamak yanlış

    Ha Türkiye'ye gelince eğer Osmanlı zamanında adaya Türkleri yerleştirmişse bal gibi de korumak zorunda.
    bir Karadenizli ile bir Trakyalı arasında ne kadar fark varsa Kıbrıs Türkü ile de o kadar fark vardır.

    Arakan'dan Şili'ye kadar dünyanın dört bir tarafındaki mazlumlara yardım etmekle bilinen Türkiye hemen yanı başımızdaki kardeşlerimiz katledilirken sessiz mi kalacaktı? Bizim Kıbrıs Türküne hiçbir şekilde karşılık beklemeden yardım etmek hem görevimiz hem borcumuz. 1878'de önce İngilizin sonra Rumun insafına bırakılmak Kıbrıs Türkünün tercihi ve kararı değildi. O zaman onları dara düştüklerinde kurtarmak ve yardım etmek de bizim görevimiz ve sorumluluğumuz. İhtiyaç duyulduğunda yardım edeceğiz ama bunu değil dile getirmek imasında bile bulunmayacağız.



    Cesursan gel al demiştin;
    TÜRK'üm
    Cesurum,
    Geldim,
    Aldım...
  • Müteakip hadiseler, resmiyette Balkan Savaşları’ndan sonra kurulacak (Eşref daha sonra yeniden kurulduğunu söyleyecekti) ve imparatorluğun son yıllarında ekseriyetle dramatik ve trajik sonuçları olan kritik bir rol oynayacak Teşkilat-ı Mahsusa’nın ortaya çıkışında Libya’daki sürecin mühim bir aşama olduğunu gösterecekti.
    Enver, Eşref gibi fedaî zabitan’ları Osmanlı Libyası’nı İtalyanlara karşı savunmak adına çağırdığında fedaî zabitan’ların coşkuyla yanıt vermeleri etkileyiciydi. İmparatorluğun dört bir yanından gönüllüler derhal Osmanlı topraklarının müdafaa edilmesine yönelik arzularını bildirdiler. Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Türk “Millî Mücadelesi”nden müteşekkil kritik mücadelelerde yer alacak kilit aktörler için Trablusgarp Savaşı mühim bir tecrübe sağladı. Göreceğimiz gibi Enver, Eşref, Fethi ve Mustafa Kemal gibi şahıslar, ayaklanma bastırmak noktasından
    bir Avrupa gücüyle boy ölçüşecekleri aşamaya ulaşacakları değişimi, Libya’nın ırak çöllerinde tecrübe ettiler. Fakat Libya’ya giderken geçtikleri yolda, hiç beklemedikleri yerlerde dahi çetin engellerle karşılaştılar.


    Trablusgarp’ın uzak konumu göz önüne alındığında, bu güçlüklerden en aşikârı mesafeydi. Akdeniz rotasının, yani Osmanlı subaylarını en hızlı ve etkili biçimde Libya’ya götürecek yolun kullanılması, İtalyanların denizdeki üstünlükleri dolayısıyla adeta imkânsızdı. İtalyanlar savaş esnasında Beyrut ve Kuşadası gibi Osmanlı limanlarını hedef gözetmeden bombalamak suretiyle denizdeki üstünlükleriyle gösteriş yapmışlardı. Osmanlı fedaîleri için Libya’ya gitmenin tek yolu kara seyahatiydi. Birkaçı Tunus’tan Libya’ya geçmiş, fakat büyük çoğunluk Mısır üzerinden intikal etmişti. Savaşta tarafsız kalmak isteyen İngilizler, Osmanlı subaylarının Mısır’dan Sirenayka’ya sızmasını engellemelerini isteyen İtalyanların baskısı altındaydı. Bu baskı, bir grup Osmanlı subayının ilk teşebbüslerinde sınırdan geri çevrilmesiyle sonuçlandı. Fakat Libya seferinde gönüllü olmak isteyen subayların önündeki engeller sadece İtalyanlar ve İngilizlerden ibaret değildi. Osmanlı hükûmetinin uluslararası meselelerdeki doğal ihtiyatlılığı ve askerî komuta kademesinin düzgün ikmal hatları olmaksızın bir harekât icra edebilme kapasitesine ilişkin endişeleri, kamuoyunun direniş harekâtına verdiği desteğe rağmen kayda değer
    bir iç muhalefetin aşılması gerektiği anlamına geliyordu. Yüksek rütbeli askerî figürler Osmanlı ordusunun İtalya’ya karşı savaşı kazanmak için adeta hiçbir şansının olmadığını perde arkasında kabullenmişlerdi. Dolayısıyla yüksek komutanlıktakiler, umutsuz bir girişim olduğuna inandıkları bir mücadelede en iyi subaylarından birçoğunun koşarak yer almasına hiç de hevesli değillerdi. Bu, Osmanlı ordusunun içinde bir ihtilaf yarattı.
    Trablusgarp Savaşı’nın kendinden sonraki savaşlarda önemli etkileri olacak bir başka yönü “fedaîlerin” seferberliğiydi.
    Bu ifade ve arkasındaki anlayış Libya’da iki düzlemde faaliyet gösterdi. Osmanlılar, lojistik engeller yüzünden düzenli ordunun büyük birimlerini İtalyanlarla savaşmak için göndermelerinin imkânsız olduğunu biliyorlardı. Yapabilecekleri en iyi şey, küçük bir grup subay göndermek ve mücadele için gerekli insan gücünü temin etmek adına yerel gönülleri, yani Libya’daki Senusî tarikatı mensuplarını eğitmeyi ümit etmekti. Öte yandan fedaîler
    terimi, ayrıca, genelde düşük rütbeli subaylardan oluşan bir grup Osmanlı subayı için de kullanılıyordu. Söz konusu terim, İngilizceye “gönüllüler” olarak tercüme edilebilecek, fakat din motivasyonlu fedakârlık anlamını barındıran bir terimdir. Bu subayların birçoğu 1908’deki “Jön Türk” devriminden önce Makedonya’da fedaîler olarak itibar kazanmışlardı. Bazıları, bireysel olarak veya küçük birimler hâlinde siyasi suikastlar gibi özel
    görevler üstlenmişlerdi. Fakat bu grup tarafından yapılan koordineli ve büyük çaplı ilk eylem Kuşçubaşı Eşref, Süleyman Askerî, Sapancalı Hakkı, Yakup Cemil, İzmitli Mümtaz, Ali Çetinkaya ve Çerkes Reşid gibi kişilerin önemli roller oynadığı Libya’da gerçekleştirildi. Bu kişilerden hepsinin şahıslarına münhasır, -bazılarınınki
    kahramanca, bazılarınınki de katiyetle bednam- tarihî birer ünleri olacaktı. Birlikte heybetli bir grup oluşturuyorlardı. Hepsi Enver’e yakındı ve seferber edilmeleri Enver’in inisiyatifiyle sağlanmıştı. Bu grup daha sonra Osmanlı Türkçesinde Teşkilat-ı Mahsusa olarak bilinen ad altında kurumsallaştırılacak, Harbiye
    Nezareti’nin bünyesinde, imparatorluğun iç ve dış düşmanları addedilenlere yönelik özel görevler üstlenecekti. Bu teşkilatta Çerkeslerin bir ağırlığı olacaktı; ağlarının nasıl işlediği hakkında çok az şey bilinse de, Enver’in ekseninde hareket eden Eşref gibi Teşkilat-ı Mahsusa subaylarının bir araya gelmesinde Çerkesliğin önemli bir faktör olduğu açıkça görülmektedir. Bu fedaîlik ruhunun mühim bir bileşeni, Zürcher’in yerinde bir şekilde “Müslüman milliyetçiliği” olarak nitelendirdiği şeydir. Bu düşünce şekli Müslümanların kısmen yabancı Hristiyan yayılmacılığı veya bağımsızlık hareketlerinin mağdurları olarak yaşadıkları tecrübeler sonucu edinilmişti. Bu eğilimdeki birçok önemli şahsiyetin ailelerinin Balkanlarda ya da Kafkaslarda Müslümanlara yönelmiş etnik şiddetten kaçmış
    olmaları tesadüf değildir. Çeşitli etnik ve bölgesel geçmişlere sahip Müslümanları Osmanlı topraklarını müdafaa etmek için bir araya getirmek düşüncesinin hem pratik hem de sembolik bir cazibesi vardı. Osmanlı subay sınıfının pan-Müslim yapısı oldukça açıktı, fakat daha da çarpıcı olan, bazı Müslüman diyarlarını temsil
    eden önemli figürlerin Libya’ya konuşlandırılması oldu. Libya mücadelesi Şeyh Salih Tunusi ve Cezayirli Emir Ali Paşa gibi kökleri imparatorluk topraklarının dışına uzanan Müslüman erkânı öne çıkaracaktı. İstikbaldeki savaşlar da, örneğin Birinci Dünya Savaşı, Afganistan kadar ırak bölgelerden gelen Müslüman fedaîlerden müteşekkil birimlere sahne olacaktı. Osmanlı İmparatorluğu’nun önde gelen subaylarının dahi bölgesel ve etnik bağlantılar yelpazesi dikkat çekiciydi ve Osmanlılardan bahsedilirken “Türk” ifadesinin normal, fakat daha ziyade dikkatsiz
    bir şekilde kullanımıyla kolayca gözden kaçan bir şey vardı. Hem Batılı yazarlar hem de Türkiye Cumhuriyeti yazarları, farklı sebeplerle Osmanlıları ekseriyetle “Türk” olarak tanımlamaktadırlar. Fakat Osmanlı subay sınıfı, bünyesinde Türkleri, Çerkesleri, Kürtleri, Arapları, Arnavutları barındırıyor ve Balkanlardan Anadolu’ya, Anadolu’dan imparatorluğun Arap vilayetlerine kadar uzanan bölgesel bir köken sunuyordu...

    Osmanlı askeriyesinin pan-İslamist yönü, Alman müttefikleri açısından Birinci Dünya Savaşı sırasında ele alınacak bir husus olacaktı. İlginçtir ki, İstanbul’a Fransa ve İngiltere’ye karşı cihad ilan etmesi yönünde yaptıkları erken baskıdan da görülebileceği üzere Almanlar, İslamî bir tutum izlenmesi noktasında Osmanlı liderliğine kıyasla daha heveslilerdi. Mevlevî dervişlerden bir birim kurmak ve Eşref Bey’in Arabistan’da dolanırken bir süre birlikte vakit geçirdiği dinî eğilimli şair Mehmet Âkif ’i morallerini yükseltmek üzere harekete geçirmek örneklerinde görüldüğü
    gibi, Osmanlılar da mücadelenin İslamî boyutuna vurgu yapmakta hünerli olduklarını kanıtlamışlardı. Ama yine de Alman müttefiklerinin “İslam kartını açmaya” fazla hevesli olduklarını görüp onların bu beklentilerini azaltmaya çabaladılar.

    Trablusgarp Savaşı, imparatorluğun dört bir yanından gelen ve gelecekte sivrilecek olan bir grup düşük rütbeli Osmanlı subayını ön plana çıkardı. Bunların arasındaki en ünlü isim, istikbalin Atatürk’ü Mustafa Kemal olsa da, Süleyman el Biruni Libya’da, Emir Şekip Arslan Lübnan’da, Nuri Said Paşa ve Cafer el-Askerî Irak’ta olmak üzere diğerleri de Osmanlı sonrası millî tarihlere damgalarını vuracaklardı. Libya’da belirgin bir şekilde öne çıkan
    diğer isimler ise, özellikle de Kemalist liderliğin rakiplerini etkisiz kılmakta bilhassa kabiliyetli olduğunu gösterdiği Türkiye’de olmak üzere, siyasi hayatın dışında kalmaya zorlanacaklardı. Eşref, uzaklaştırılacak ilk isimler arasında idi.




    Libya yolunda
    Eşref ’in Libya’daki mücadeleye iştiraki Enver’in talebiyle gerçekleşmişti. İtalyanlar 29 Eylül 1911’de (işgale 4 Ekim 1911’de başladılar) savaş ilan ettiklerinde Eşref, görmüş olduğumuz üzere, muğlak koşullar altında Doğu Anadolu’da bulunmaktaydı. Eşref ’in, uzakta olmasına rağmen İtalyanların savaş ilanını ertesi gün öğrendiğini biliyoruz. Bu, onun gelecekteki mücadelelerinde de birçok kez bel bağlayacağı Osmanlı telgraf şebekesinin
    erişim ve güvenilirliğini göstermektedir. Haberleri alan Eşref, İstanbul’a dönmek üzere yola çıktı. Fakat Osmanlı ulaşım sistemi, telgraf sisteminin çok daha gerisindeydi. Rahatsızlığı ve Doğu Anadolu’nun çetin arazisi sebebiyle yaşanan gecikmeler yüzünden, başkente dönüşü birkaç haftayı buldu. 31 Ekim 1911’de İstanbul’a döndüğünde kendisinin Arap kabileleri konusundaki tecrübesini iyi bilen Enver tarafından İskenderiye’ye atandığını öğrendi. Orada diğer gönüllülerin Batı Çölü’nden geçip Sirenayka’ya veya diğer adıyla Doğu Libya’ya sızmaları için icap
    eden operasyonu tertipleyecekti. Mısır, Libya’daki Osmanlı harekâtının toplanma bölgesi, çeşitli vilayetlerden gelen bütün gönüllülerin birleşme noktasıydı. Bölgeye, Tunus’la olan batı sınırından giren küçük bir grup
    haricinde bütün Osmanlı subayları Mısır’dan geçmiş ve dolayısıyla direniş hareketine katılmalarını engellemeye yönelik İngiliz teşebbüslerini atlatmak zorunda kalmışlardı. Mısır’daki durum iyi bilinmekteydi. Artan İtalyan baskısına duyarsız kalamayan Mısırlı yetkililer, Libya’ya gitmeye çalışan Osmanlı subaylarına zorluk çıkardılar. Fakat Osmanlı İmparatorluğu’nun bu ülkede yüzyıllarca süren yönetimi dolayısıyla Mısır ile aralarında güçlü
    bağlar vardı, dolayısıyla da ahali içerisinde Osmanlıların davasına oldukça olumlu yaklaşan birçok kişi mevcuttu. Pratik açıdan bakacak olursak, Mısır, İngiliz kontrolündeki hükûmetin tutumuna rağmen ulaşım bağlantıları, Osmanlı yanlısı ağları ve erzakıyla Libya harekâtı için ideal bir toplanma bölgesiydi. Süleyman Askerî’nin grubu Irak’tan Mısır’a vardığında, kilit konumdaki Osmanlı subaylarının birçoğu hâlihazırda Mısır’a geçmişti. Enver daha 19 Ekim 1911’de Mısır’a varmıştı. Dostu Ömer Naci ve Yakup Cemil ile Sapancalı Hakkı isimli iki İttihatçı “fedaî”yle birlikte seyahat eden Mustafa Kemal (daha sonra Sapancalı Hakkı’yla ilişkisini yok saymaya çalışacaktı) de on gün
    sonra, 29 Ekim’de Mısır’a ulaştı. Enver, sınırdaki bazı zorlukların ardından Derne’deki direnişi örgütlemek üzere önden gitti.
    Mustafa Kemal bu sırada hastalandı ve tedavi için İskenderiye’ye döndü. İzmitli Mümtaz, Beşiktaşlı Niyazi ile Nuri ve Arap ekâbirinden iki kişi; Şeyh Salih Tunusî ile Cezayir’in millî kahramanı Abdülkadir Cezayirî’nin oğlu Emir Ali Paşa’dan oluşan büyük bir grubu Libya’ya geçirmekle yükümlü olan Eşref ise 10 Kasım’da Mısır’a vardı. Eşref ’in medrese öğrencileri kılığındaki grubu Kasım ayının ortası ile sonu arasında Trablusgarp’a doğru yolculuğuna başladı. Hâlâ iyileşmemiş olan Mustafa Kemal’i İskenderiye’deki Rum bir doktorun ellerine bıraktılar. Mustafa
    Kemal, Libya sınırını geçmek ve nihayetinde, Eşref gibi, Enver’in Derne’deki komutasında görev almak için 1 Aralık’ta yola çıkacaktı. Mısır ayrıca 1911 senesinin sonları itibariyle imparatorluğun en doğudaki vilayetinde konuşlu olan Süleyman Askerî’nin genç subaylarından müteşekkil küçük fakat azimli grubun da varış noktasıydı. Libya’daki harekâta coşkuyla gönüllü olan bu grubun Bağdat’ta yaşadığı tecrübe, İttihatçı “fedaîler” ile yüksek komutanlık arasındaki irade (ve bir dereceye kadar ideoloji ve kişilik) savaşına iyi bir örnek teşkil eder. Askerî ve arkadaşlarının hikâyesi, Irak ve Libya arasındaki mesafe göz önüne alındığında, ilaveten, aşılması gereken mesafe ve lojistik sorunlarına da ışık tutmaktadır.

    İtalyanlar Libya’yı istila ettiklerinde Bağdat’ta görev yapmakta olan bazı ordu ve jandarma subayları direnişe katılmak için izin istemişti. Bu grubun kilit isimleri Süleyman Askerî, Cemil, Tevfik ve Fehmi Beylerdi. Bu grubun mensuplarından genç bir subay olan ve Eşref ’in talebi üzerine yıllar sonra hatıratını yazan Fehmi sayesinde, grubun, resmî makamların ve coğrafyanın çıkardığı sorunlara rağmen nasıl ilerlediğinin izini sürebiliyoruz. Grubun
    boyutu ve yapısı zaman içinde değişmiş olmakla birlikte lideri belli idi; parlak zekâlı, fakat değişken tabiatlı Süleyman Askerî, yani Teşkilat-ı Mahsusa’nın istikbaldeki başkanı. Gönüllüler Trablusgarp’a gitmek için Bağdat Valisi Cemal Paşa ve ordu komutanı Ali Rıza Paşa’ya başvurdular. Başvuru Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’ya kadar ulaştıysa da, İngilizlerin Osmanlı subaylarının Mısır’a girmesinin engellenmesi yönündeki talebi sebebiyle Mahmut Şevket Paşa’nın bu husustaki yanıtı olumsuz oldu. Fakat grup “hayır” cevabını kabul etmeyecekti. Fehmi’nin belirttiği gibi, “Askerî’nin ikna kuvveti malum” idi. Vaziyeti subaylar ile İstanbul arasındaki bürokratik mücadele takip etti. Subaylar, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin en önemli liderlerinden biri olan Cemal Paşa’nın desteğine sahipti. Duruma şahsen müdahale edip şahsi sorumluluk almayı kabul etmesinin ardından Cemal, dokuz subayın Bağdat’ı terk etmesi için nihayet izin koparabilmişti. Yüksek komutanlığın, belki de garezinden,
    Libya’ya gidecek subaylara harcırah sağlamayı reddetmesinden dolayı subaylar gereken parayı toplayabilmek için kılıçlarını ve kıyafetlerini sattılar. Fehmi Bey’in aktardığına göre seyahat için güç bela 45 altın toplamışlardı. Beş ordu ve dört jandarma subayından müteşekkil grup 1912 senesinin ilk gününde Bağdat’tan ayrıldı. Güzergâhları onları Hadisa, Hit, Deyrizor aracılığıyla Fırat Nehri’nden yukarı ve sonunda Halep’e taşıyacaktı. Fakat nihayet yola koyulduklarında bile İstanbul’un müdahalesinden kurtulamamışlardı. Telgrafhanesi bulunan her yerde Bağdat’a dönmeleri gerektiğini bildiren bir mesaj buluyorlardı. Süleyman Askerî önce Hadisa ve ardından da Hit’te, kendisine, Bağdat’a geri dönmeleri yönündeki emrin tebliğ edileceği telgrafhanelere çağrıldı. Subayların, gönüllü
    gitmelerine izin verilmesi ve yüksek komutanlığın da subayların dönmesi yönünde ısrarcı olduğu müzakereler bir ileri bir geri devam etti. Görünen o ki subaylardan dördü bu emre itaat etti, fakat beşi üstlerine aldırmayıp başkaldırıyı sürdürdü. Konvoyları beşinci günde bugünkü Suriye’nin doğusunda kalan Deyrizor’a ulaştığında onları Cemal Paşa’dan gelen bir telgraf bekliyordu. Askerî Bey, bu kez grubun sorumluluğunu almaya artık imkânı
    kalmadığını ve temelli dönmeleri gerektiğini bildiren Cemal Paşa’yla telgraf telleri aracılığıyla saatlerce müzakere etti. Süleyman Askerî bu noktada hünerini sergileyecekti. Fehmi’nin söylediği gibi, “İşte bu defa büyük vatanperver Askerî, işi ve kurtuluşu kanunda buldu.” “Sıcak memleketlerde” iki yıl boyunca hizmet verenlere ya tayin edilme ya da üç aylık izin alma imkânı sağlayan hakka atıfta bulunan Askerî Bey, Cemal Paşa’dan kendilerine izin vermesini talep etti. Cemal Paşa iki sebepten dolayı bu fikri beğenmişti; hem onu bizzat sorumluluk almaktan kurtarıyor ve hem de kendisinin her zaman istemiş olduğu gibi subaylara Libya’ya gitme imkânını tanıyordu. Paşa keyifle mutabık kaldı. Bürokratik sorunları çözen beşli, oradan Beyrut’a geçmek ve Beyrut’tan da gemiyle Mısır’a intikal etmek üzere Halep’e doğru yol aldı. Halep’e ulaşan grubun ilk görevi oradaki irtibatlarını bulmaktı. İttihatçıların imparatorluğun dört bir yanında kapsamlı bir şebekeleri vardı ve bu şebeke özellikle Bağdat’tan gelen subayların icra etmek peşine düştükleri türden operasyonlar için tesis edilmişti.
    Grubun Halep’teki irtibatı, tekkeleri aynı zamanda İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin şehirdeki yönetim merkezi olan Rufai tarikatından Şeyh Ziya Efendi isimli bir şeyhti. Grubun üyeleri Şeyh Ziya Efendi’yle oturup bir plan yaptılar. O andan itibaren tebdil-i kıyafet seyahat edecekler, Kahire’deki ünlü medrese El Ezher’e giden medrese öğrencileri kılığına gireceklerdi. Irak’tan yola çıktıklarından beri tıraş olmamışlardı ve sakalları bir hayli
    uzamıştı. Şimdi subaylardan her biri yeni bir kimliğe bürünecek, kendilerini Halep civarındaki köylerden geliyormuş gibi göstereceklerdi. Şeyh Ziya sahte kimlik belgeleri edinmelerine yardımcı olup; cübbe, şalvar, türban, yelek, mintan, mes, lastik ve Arapça kitaplarla dolduracakları heybeler almaları için onları
    çarşıya yolladı. Yeni kılıklarına girmeye çalışırlarken çarşıdaki bir jandarma çavuşunun sürprizi ile karşılaştılar. Çavuş onları selamladı, Süleyman Askerî’ye ismiyle hitap etti ve kendilerine bazı emirler verecek olan tümen komutanını ziyaret etmelerini istedi. En kötü ihtimalden korkan, fakat bozuntuya vermeyen Askerî Bey, elindeki emri kendisine vermesi için çavuşu ikna etmeyi başardı. Emirde grubun tutuklanması ve Bağdat’a götürülmesi
    yazıyordu. Hızlı düşünen Süleyman Askerî, emre rıza göstereceklerini vaat etmekle beraber önce alışverişlerini
    tamamlamaları gerektiğini, ardından, eski bir arkadaşı olduğunu iddia ettiği tümen komutanını ziyarete geleceklerini söyledi. Akabinde tekkeye kapanıp önlerindeki seçenekleri değerlendirdiler. Bu sırada grubun beşinci üyesi Kâzım’ın tutuklandığını ve Bağdat’a geri gönderileceğini öğrendiler. Sonrasında Kâzım’ın yerini, Sakallı Emin Efendi denilen, daha önceden Libya’ya girmeye çalışırken İngilizler tarafından durdurulmuş olan, fakat bir kez daha denemeye kararlı bir başka subay alacaktı. Tekkede geçirdikleri bir haftanın ardından, jandarma komutanının muhtemelen ortadan kaybolduklarını farz ettiğine inanarak, Şeyh Ziya ve adamları tarafından sağlanan yiyecek ve suyu alıp Beyrut trenine bindiler. Beyrut’a gerçekleştirdikleri tren yolculuğu gruba sahte kimliklerine iyice uyum sağlama imkânı verdi. Antep ve Kilis çevresinden gelen bütün yolcularla sohbete giren Yakup Cemil, cüppesinin altına sakladığı bir not defterine duyduğu her şeyi gizlice not düşerek, medrese yaşantısını ve hocaların adlarını öğrendi. Tren Baalbek’te durduğunda yemek sipariş ettiler; Cemil’in hoca taklidi, cüppesini toplaması ve ellerini yıkayıp kurulaması, rolünü iyi oynadığına delalet eder şekilde diğerlerini kahkahalara boğdu. Fakat grubun Beyrut’ta geçireceği zaman iyi başlamamıştı. Trenin gecenin bir yarısında şehre varmış olması otel bulmalarını zorlaştırdı. Nihayet, aslında dolu olan bir oda için kendilerinden oldukça yüksek bir ücret isteyen bir hancı buldular. Odada kalanlar ansızın uyandırılıp apar topar sokağa atıldı ve hâlâ sıcak
    olan yatakları tebdil-i kıyafet hâlindeki subaylar grubuna verildi. Bir sonraki sabah, grubu uyandıran, Süleyman Askerî’nin feryadı oldu. Gün ışığı, odanın ne kadar pis olduğunu görmelerini sağlamıştı: Yastıklar kirliydi, pireler yatakları boyunca geçit töreni yapıyordu. Yemek yemek ve daha iyi bir otel bulmak için sokağa çıktılar. Daha önceden, pahalı ve lüks restoranlardan uzak durmayı kararlaştırmışlardı, zira medrese öğrencileri olarak kuşku
    uyandırmaktaydılar. Fakat bir paşa oğlu ve yemek hususunda titiz biri olan Askerî Bey sonunda isyan etti. Ayağını yere vurup, “Ha bakın çocuklar. Yatmak için nerede isterseniz yatarım. Bitli, pislikli, fakat yemek işine gelince bunu yapamam. Mutlaka iyi bir lokantada yemek yemek isterim,” diyordu. Askerî’nin “isyanı” umulmadık bir karşılaşmaya vesile oldu. İçeride hem gazino hem de restoran olduğunu gösteren bir tabela üzerine grup söz konusu mekâna yaklaştı. Mermer sütunların arasındaki şık müşterilerin kumar ve bilardo masalarının yeşil çuhalarını çevrelediği mekânda kalabalık, fakat zarif bir sahneyle karşılaştılar. Yılmayıp içeri girerek restoranı sordular. Bütün kumarbazlar gazinoya giren bu “din adamları”na şaşkınlıkla bakakaldılar. Yemeklerini bitirip sigaralarını yaktıklarında sıra hesabı ödemeye gelmişti. Hiçbirinin el altında parası olmadığından grubun en genci olan Fehmi’ye dönüp ödemeyi onun yapmasını istediler. Halep’teyken bütün altınlarını şimdi cüppeleriyle
    örttükleri kemerlerinin içine yerleştirmişlerdi. Zavallı Fehmi cüppesinin altına taktığı kemerden altınlarını çıkarabilmek için yedi metre uzunluğundaki kemerini çözmek zorunda kaldı. Hesabı ödeyip üstüne bonkör bir bahşiş, yani 100 para bıraktılar. Dikkat kesilen garsonlar, bu beklenmedik misafirler Beyrut gecesine karışmadan evvel onlara şemsiyelerini uzattılar, giymeleri için cübbelerini tuttular ve sarıklarını ellerine verdiler. Gemicilik şirketleriyle, ahlaksız acentelerle, sineklenmiş karantina şeritleriyle (üçüncü sınıfta seyahat eden yolcular, başta
    kolera olmak üzere çeşitli sağlık sebepleriyle karantinaya tabi tutuluyordu) ve silah kaçakçılarıyla yaşadıkları bir sürü maceranın ardından nihayet Mısır’daki Port Said ve İskenderiye’ye, yani Osmanlıların Sirenayka’ya sızmak için kullandıkları toplanma bölgesine ulaştılar. Aşmak durumunda kaldıkları engeller göz önüne alındığında İskenderiye’ye ulaşmaları küçük çaplı bir zaferdi. Zira İtalyanlara karşı eyleme geçmek bir yana, Libya’ya
    ulaşmak için bile önlerinde hâlâ uzun bir yol vardı. Grup İskenderiye’den batıya doğru ilerledi. Süleyman
    Askerî’nin, yıllar sonra Eşref tarafından kopya edilen günlüğü, ilerleyişlerinin kaydını 7 Şubat 1912’de Mısır’daki Dilingat Kasabası’ndan başlatır. Grubun Bağdat’tan Nil Deltası’nın hemen batısına ulaşması beş hafta almış; Enver, Mustafa Kemal, Eşref ve yukarıda adı geçen diğer subay ve önemli kişilerden bir süre sonra oraya varmışlardı. Fehmi Bey’in olaylardan yıllar sonra yazdığı hatıratının aksine Süleyman Askerî’nin kaleme aldıkları
    o dönemde yazılmış gibi görünmektedir. Askerî’nin hatıratı bu sebepten ve şüphesiz müdahil olan farklı kişilikler sebebiyle, seyahatin daha ziyade günlük taraflarına, yani zorlu bir yolculuğun hüsranlarına fakat aynı zamanda keyiflerine odaklanır. Mısır’dan Libya’ya doğru gitmekte olan diğerlerinin Bağdat’tan yola çıkmış olan asıl gruba katıldıkları açıktır. Zira hatırat seyahatin ortasında başlamaktadır ve Askerî’nin kimlerle birlikte seyahat ettiğine
    ilişkin bir açıklama yoktur. Nihayet, Fehmi ve Tevfik Beylerin hâlâ orada olduğunu öğreniriz; fakat yeni yolcular Makedonya Resne’den bir grubu ve biraz kafa karıştırıcı şekilde Süleyman isimli bir başka kişiyi de içermektedir.
    Topluluk Batı Çölü’nden geçerken yeni bir sorunlar zinciriyle karşılaşır. Askerî’nin hatıratında hava ve yiyecekle ilgili sorunlar özellikle öne çıkmaktadır. Askerî’nin kaydettiklerinin ne kadarının yolculuğun gerçekleri, ne kadarının da kendisinin inatçı kişiliğinin ve yüksek standartlarının yansıması olduğunu anlamak güçtür. Fakat durum ne olursa olsun, zorlu bir yolculuk geçirmiş gibi görünmektedirler. Karşılarındaki temel engeller kış havası, çölü geçmelerini sağlayacak net bir güzergâhın olmayışı, yetersiz gıda, su, barınak ve yerel kabileler tarafından ne şekilde karşılanacaklarına ilişkin belirsizlikti. Bu sorunlar dizisi biraz şairane (ve duygusal) eğilimli olan Askerî’yi yaptıkları uzun yolculuğa ilişkin bazı berrak görüntüleri kaydetmeye yöneltmişti. Aşağıda 8/9 Şubat 1912 gecesinden alınan bir örneği görüyoruz: "Şiddetli rüzgâr fırtınasından sonra bu kadar muharrib bir yağmura
    artık bu gece de tahammül edemezdik. Bütün örtülerimiz ıslanmış, yalnız üzerimizde çamaşırımız kuru kalmıştı. Ne altımıza serecek ne üstümüzde örtecek bir şey vardı. Bu hâl ile bir gece daha açıkta yatmak bais-i felaket olacak. Fehmi’nin hâli endişe bahttır. Ne nerede bulunduğumuzu biliyoruz ne de ne zaman nereye varacağımızı."
    Sabah güneşi çıktığında elbiselerini kurutmaya çalıştılarsa da kendilerini dolu taneleriyle taşlayan bir başka fırtına kaosa yol açtı. Süleyman Askerî develerin sanki kırbaçlanıyorlarmış gibi barınak aramaya dağıldıklarını anlatır ve şairane bir şekilde dolunun şematet-i biinsafi’sinden [insafsız şamatasından] ve lüle-i bişuur fırtınanın sesinden yakınır. Subayların çektiği çileler olumlu ve olumsuzu, mutlulukları ve sıkıntıları birleştirmişti. Feci soğuk ve yağmurların yanı sıra, parlak güneş ışığı ve yıldızlı gecelerle de; kimisi bilgili, kimisi de hırsızlık maksadıyla hareket edip sadece endişe telkin eden rehberlerle de; güzel yemeklerle de uygunsuz şekilde hazırlanıp hasta eden gıdalarla da ve sıcak Bedevi misafirperverliğiyle olduğu kadar şüphe ve soygunculukla da karşılaştılar. Askerî
    bir keresinde Arap kabile üyelerinden, mallarını çalmaya hazır “çingeneler” olarak bahsetmiştir. Subaylar arasında dostluk yoldaşlık da vardı, özellikle Mısır topraklarını geçip Libya’ya girmeyi başarıp başaramadıklarına ilişkin tartışmalar da. Biraz tuhaf bir şekilde, bu dokuz haftalık zorlu yolculuğun hedefindeki askerî göreve ilişkin hiçbir belirti olmadan günler geçip gitti. Nihayet hem İtalyanların top ateşini hem de onlara yanıt veren, Osmanlı askerlerinin “Enver’in topu” (midfa’-i Enver) dedikleri top seslerini duyduklarında bu, onlara bir sarsıntı gibi geldi.
    Belki bundan daha da acayip olan, grubun gecikmesine neden olan bir hadiseydi: Söz konusu olan şey, bir deve yavrusunun doğumuydu. Grubun üyeleri bilhassa soğuk ve yağmurlu geçen bir gecenin ardından (Askerî yüzlerce kez donduğunu söylemektedir) şafak sökerken çay içmektelerdi. Yakınlarında bir kargaşa yaşanıyordu. Develerden biri doğum yapmaktaydı. Askerî, Arapların, kendisini şaşırtan bir şekilde, hadiseye ilgi göstermediklerini ve zavallı hayvanı kendi başına bıraktıklarını not düşmüştür. “Zavallı deveyi ala halihi terk ediyordu. Israrlarımızı görerek Hüseyin gömleği yırttı, yavrucuğun cılız bacaklarından tutarak çekti. Bir deri parçası gibi bi-ruh kumlar üzerine düştü. Ben bunu vakitsiz düşen bir ölü yavrucuk bir an vefat etti sanmıştım. Fakat o def ’aten teneffüse başladı. Tedricen ayağı baş oynuyordu. Hepimiz münacatkâr bir nazar-ı hayretle bu
    zavallı yavrucuğu yaşatmağa çalışıyorduk. Hüseyin garib bir ısrarla isti’cal ile bizi yine develerimize binmek, bu yavruyu çölde terk etmek için [gayret etti]. Mümkün değil. Yavruyu terk edemeyeceğimizi lisan-i kat’i ile söyledik. Biraz gevşedi. Anasının sütü yoktur dedi. Bu inanılacak bir şey mi?” Devenin doğumu grubun içinde ciddi bir anlaşmazlığa yol açmıştı. Sonunda, Askerî’nin ısrarıyla, yavru deveyi bir heybeye yerleştirip yola koyuldular. (Enteresandır ki Enver de Kuzey Afrika çölündeki hayvanlara benzer bir muhabbet göstermiştir. Kendisine hediye edilen ve onu her yerde takip edip hatta yatağının yanı başında uyuyan evcil ceylanı 1912 Haziran’ında
    Libya’da hastalanınca bundan duyduğu kederi not düşmüştür.)

    Fakat bir süre sonra bu hakkında pek yaygara yapılan deve yavrusunun hayatta kalmasından bile daha iyi haberler aldılar: İngiliz kontrolündeki Mısır sınırlarını aşmış ve Sirenayka’ya girmişlerdi. Bu esnada Eşref, kendisinin rehberlik ettiği, mühim kişilerden müteşekkil daha büyük ve daha önemli bir topluluğu Libya’ya
    geçirmişti. Haftalar önce, yani 10 Kasım 1911’de Mısır’a varan Eşref, Batı Çölü boyunca yapacakları yolculuğu organize etmeye koyulmuştu. İskenderiye’nin hemen batısındaki Üçüncü Kilometre’de çekilen bir fotoğraf, onların da benzer şekilde, din adamı kılığına büründüklerini göstermektedir. Grupta tanıyabildiklerimiz arasında Eşref, Şeyh Salih Şerif, Emir Ali Paşa (Abdülkadir Cezayiri’nin oğlu), Emir Ali Paşa’nın oğlu Abdülkadir, İzmitli Mümtaz, Beşiktaşlı Niyazi ve on üç kişi daha bulunmaktadır. Osmanlı subaylarından birçoğu, yaptıkları planlama, kaçakçılara itimatları ve İngiliz devriyelerinden kaçınmak için denizden uzak iç kısımlarda seyahat etmeleri sayesinde Libya’ya ulaşmayı başarmışlardı. Lakin Jön Türk devriminin kahramanlarından Resneli Niyazi ve Sakallı Emin Efendi de dâhil birkaç kişi yakalandı. Sakallı Emin Efendi, yukarıda görmüş olduğumuz gibi, Libya’ya geçmeyi bir kez daha denemek için Askerî’nin grubuna katılacaktı. Eşref ’in yolculuğun bu evresine ilişkin organizasyonunun detayları seyrek olsa da, grubun büyüklüğü ve saflarındaki bazı kişilerin önemi, teferruatlı bir planlamaya ihtiyaç duyulduğu anlamına gelmektedir. Günlüğündeki kısa notlar, kendisinin henüz hâlâ İstanbul’dayken İtalyanlara karşı verilecek savaş için bazı hazırlıklar yapmış olduğuna ve bazı dostlarının onunla görüşmek üzere güverteye çıktıkları İzmir güzergâhı üzerinden seyahat ettiğine işaret eder. Eşref 10 Kasım 1911’de İskenderiye’ye vardı. Bağdat’tan gelenler gibi, İngilizlerin dikkatinden kaçmak için o da üçüncü sınıfta yolculuk etmeyi tercih etmişti. Bu, bir geceyi karantinada geçirmek zorunda kaldığı anlamına geliyordu. Eğer birinci ya da ikinci sınıf bilet satın almış olsaydı bundan kurtulabilirdi. Üç gün sonra, içlerinde İzmitli Mümtaz, Nuri
    [Conker], Şeyh Salih Şerif Tunusî ve Cezayirli Emir Ali Paşa da olan “dostlarından” birkaçıyla bir araya gelmek üzere limandaydı. Onlara Port Said Oteli’ne kadar eşlik etti. Ertesi gün erzak tedarikine ve genel organizasyon işlerine katıldı. Eşref bu noktada Mustafa Kemal’in hasta olduğundan ve onu tedavi olmaya götürdüğünden bahseder; istikbaldeki Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nı Çaçatis isimli Rum bir doktora götürmüştür.
    Trablusgarp Savaşı’nın ilerleyen safhasında Mustafa Kemal gözünden ciddi biçimde yaralanacaktır. Ailesine göre, Eşref, Mustafa Kemal’in cepheden yurda dönerken Viyana’daki bir uzmana görünmesine aracı olmuştur. Emir Ali Paşa’yı, İzmitli Mümtaz’ı, Selanikli Nâzım’ı, Nuri ve Şeyh Salih Şerif ’i içeren grup, 19 Kasım’da ulaşacakları El-Dab’a kadar trenle gitti. Cebel Hamam’da geçirdikleri dört günün ardından kendilerini taşradan geçirecek bir rehber kiraladılar. O andan itibaren ne trenler de de oteller söz konusu olacak, develerle ilerlemek durumunda kalacaklardı. Yerel Bedevi şeyhlerinin evlerinde veya ekseriyetle çadırlarda kaldılar. 2 Aralık 1911’de sınırdaki Sallum kasabasından Libya’nın iç kısımlarına geçtiler. Libya’ya ulaştıklarında, yollarının üzerindeki Defne ve Tobruk şehirlerinden geçerek, Enver’in Ayn el-Mansur’a karargâh kurmuş olduğu Derne bölgesine doğru yola koyuldular. Tobruk’tan ayrılmalarından altı gün sonra Ayn el-Mansur’a ulaşıp geceyi orada geçirdiler. Enver batı karargâhındaydı, ertesi sabah, ona tekmil verip görevlerini öğrenebilmek için iki saat boyunca yürüdüler.

    Derne, kısa süren savaş
    Fotoğraflar, Libya’nın müdafaasına yönelik Osmanlı-Senusî planının arkasındaki hesabı ortaya çıkarmaktadır. Az sayıdaki Osmanlı subayı Senusî kabilesinden binlerce gönüllüyü eğitmeye koyuldu. Yün üniformaları, makineli tüfekleri, bisikletleri, komuta çadırları ve hatta bir motorlu aracı da içeren ithal teçhizatlarıyla Osmanlı subayları ile uçuşan beyaz cüppeleri ve develeriyle Libyalılar arasındaki tezat aşikârdır. Osmanlılar, imparatorluk ordusuna 19. yüzyıl sonlarından beri danışmanlık vermekte olan Alman subaylardan öğrenmiş oldukları modern askerî teşkilatlanmanın kabiliyet ve taktiklerini masaya koymuşlardı. Buna karşılık Senusîler de kendi ülkelerini savunuyor olmaktan gelen coşkuyu, kendileri gibi liderlerinin karizmasına itimat eden bir sufi tarikatına içkin olan esprit de corps’u (* Fr. Bir grubun mensupları tarafından gruba karşı duyulan müşterek
    sadakat, coşku ve inanmışlık duyguları. (ç.n.)) ve belki de 20.000 kişiye kadar ulaşan insan güçlerini sunmuşlardı. Libya müdafaası ortaya alışılmadık bir eşleşme çıkarmıştı. Hızla modernleşen Osmanlı Devleti, varlığının altıncı yüzyılında atı teknolojisi ve teknik bilgisine yoğun bir yatırım yapmıştı; Senusîler ise sadece 80 yıllık iptidai ve mistik bir İslam kardeşliğiydiler.
    1830’larda Mekke’den dönen Cezayirli bir âlim tarafından kurulan tarikat, Libya’nın doğusunda serpilmişti. Yiğitçe
    bir yaşam tarzını ve dindarane davranışları teşvik eden tarikat, Osmanlı yöneticilerinin ulaşabileceğinden çok daha büyük bir takipçi sayısına sahip olacak şekilde büyüdü. 19. yüzyılın son yıllarında Senusî erkânı İstanbul’la, Libya’nın doğusunu büyük ölçüde kendilerine bırakan bir anlaşmaya varmıştı. Kimi zaman gergin bir mahiyeti olan Osmanlı-Senusî ortaklığı, düşman bir Hristiyan gücün istilası karşısında hızla müşterek bir zemin buldu. İtalyanlar, Osmanlı vilayetine yaklaşımlarındaki kibirden de anlaşılabileceği gibi, Libya’yı istilalarının çocuk oyuncağı gibi olmasını bekliyorlardı. Nihayetinde 34.000 asker, 6.300 at, 1.050 vagon, 48 sahra topu ve 24 dağ topundan müteşekkil bir sefer kuvveti getirmişlerdi. Buna karşılık Osmanlıların Libya’da sadece 5.200 askerleri vardı ki bunların da teçhizatları yetersizdi. Garnizonların kuvveti olması gerekenden düşüktü. İtalyanlar hâlihazırda lehlerine olan bu sayılara savaş boyunca asker takviyesi yapmaya devam edecekler ve 1914 senesinde ülkede 60.000 adamları olacaktı. Sayısal üstünlükleri ve denizdeki hemen hemen tam olan kontrolleri dolayısıyla İtalyan
    komutanlığı doğal olarak kolay bir fetih beklemişti.


    Evans-Pritchard’ı yeniden alıntılarsak, İtalyanlar dolayısıyla: Aşmak zorunda oldukları direniş karşısında şaşırmış ve paniğe kapılmışlardı. Trablus’a yaptıkları ana çıkarmanın ardından ağır ve aşırı ihtiyatlı davrandılar. Türkler direnişi teşkilatlayıp Arap gönüllüleri saflarına katmadan evvel ülke içlerine ilerlemek yerine şehirde oyalandılar. Ayrıca Sirenayka’da da ülke içlerine doğru ilerlemelerini fazla geciktirip Bedevilere Türklerin yardımına gelmeleri ve içlerinde dünya tarihine adlarını yazdıracak bazı maceracı Türk subayların bulunduğu grubun Türkiye’den cepheye ulaşması için zaman tanıdılar. İtalyanlar Türk askerlerinin kabiliyet ve yiğitliklerini küçümsemiş ve Arap
    nüfusun Libya’daki savaşa yaklaşımı hakkında, kendilerinin en büyük yanlış hesabını teşkil edecek şekilde, hatalı hüküm vermişlerdi. Arapların, onlara yardım etmeyecek, hatta onlara karşı dönecek kadar Türklere öfkeli olduğuna inanıyorlardı. İtalyanlar, Bedevilerin kendilerini destekleyeceklerinden öylesine eminlerdi ki, yerel beyanlara göre savaşın patlamasından önceki birkaç ay boyunca Sirenayka’daki Bedevilere bizzat silah
    tedarik etmişlerdi. İtalyanlar Eylül 1911’de Derne’yi bombardımana tutmaya başladıklarında, bölgede konuşlu küçük Osmanlı garnizonu İtalyan savaş gemilerinin menzilinden çıkacak şekilde ricat edip yeniden organize oldu. Ardından, İtalyanlar açısından felaket teşkil edecek bir şekilde, Senusî tarikatı harekete geçti. Liderleri Seyyid Ahmed eş-Şerif güneydeki çölde, yani pek uzakta olmasına rağmen durumdan pekâlâ haberdardı ve yerel önderlerine, kabile güçlerini ülkenin müdafaası için göndermelerini emretti. Yetersiz insan gücüne sahip olan Osmanlılar, kabile kuvvetlerinden gelen bu takviyelerle yüreklenip, onları Osmanlı kuvvetlerine entegre etmek yönündeki zor fakat mutlulukla karşıladıkları işe koyuldular. İtalyanların ilerlemekte gecikmeleri Osmanlılara
    kıymetli bir zaman kazandırdı ve onlara, İtalyanların ülkenin iç kısımlarına ilerlemek yönündeki nihayet gerçekleşen fakat bir nebze ihtiyatlı teşebbüslerini köreltme imkânı sağladı. Kazanılan kritik zaman, tecrübeli Osmanlı subaylarına karayolundan yaptıkları zorlu yolculuklarını nihayete erdirip cepheye ulaşma fırsatı verdi. Ayrıca, Manastır’daki önde gelen eylemcilerden biri olan ve yine oradan Enver’i iyi tanıyan Aziz Ali (aynı zamanda
    Aziz Ali el-Mısrî olarak da bilinirdi) ortaya çıkarak Bingazi cephesinin komutasını ele aldı. Ardından da Derne mıntıkasının müdafaasını koordine etmek üzere, bir deve üzerinde Enver çıkageldi. Derne cephesinin komutası daha sonra Mustafa Kemal’e verilecekti. Senusîye’den almakta oldukları kuvvetli desteğe müteşekkir olan Osmanlı subayları, istişare ve planlamalarına tarikatın şeyhlerini dâhil etmekte itinalı davrandılar. Bu durum, Osmanlılar
    ve Senusîye arasında karşılıklı gönderilen mektuplar, sancaklar, hediyeler (Enver’e içlerinde birkaç Afrikalı kadın da olan birçok hediye gönderilmişti), eğlence araçları ve hatta bir Senusî zaviyesine Osmanlı Sultanı’nın adının verilmesiyle kendini gösteren yüksek seviyeli muhabbet gösterilerini çoğalttı. Söz konusu eylemler sadece zevahire yönelik değildi. Senusîlerin lideri Ahmed Şerif ’in gönderdiği sancaklar, çoğu okuma yazma bilmeyen kabile üyelerine, kendisinin Osmanlıları desteklediğini ve dolayısıyla onların da desteklemeleri gerektiğini göstermek açısından önemli bir vasıtaydı. Eşref ’in koleksiyonundaki resimlerde, Kur’an ayetleri işlenmiş Senusî sancakları ve Osmanlı-Senusî bağının bir başka önemli sembolü, yani ele geçirilmiş bir İtalyan bayrağı
    görünmektedir. Senusîlerin Osmanlılara verdiği desteğin giderek artması, mücadelenin tabiatının değişmekte olduğu gerçeğini yansıtmaktaydı: Bu artık basit bir Osmanlı-İtalyan savaşı değildi. Önemli ölçüdeki Osmanlı idaresi ve nezaretine rağmen bu, İtalyanlar ve Senusîler arasındaki bir savaş hâline geliyor ve sömürgecilik karşıtı bir mücadele mahiyetini alıyordu. Bu sırada Osmanlı subaylarının önünde çok çetin bir iş vardı. Senusî kuvvetlerini dizginleyen büyük lojistik güçlüklere odaklanmadan önce gönüllü Osmanlı subaylarını askerî plana entegre etmeleri gerekiyordu. Süleyman Askerî’ye Aziz Ali el-Mısrî komutası altında görev verilmiş, fakat onunla geçinmeyi başaramayınca (bu genç, inatçı gönüllüler arasında yoğun bir rekabet hüküm sürüyordu) Askerî’nin Derne mıntıkasına geçmesine müsaade edilmişti. Daha sonra, Enver Balkan Savaşları’nda görev yapacak
    olan Osmanlı komuta heyetini organize etmek için İstanbul’a döndüğünde Askerî, Aziz Ali’yle birlikte geride kalmış, fakat Askerî, Derne mıntıkasının komutanlığını Mısırlı’ya bırakmıştı. Derne yakınındaki Ayn el-Mansur karargâhında konuşlanmış olan Eşref ’e, kabileleri Osmanlı kuvvetlerinin yanında tutmak, askerî eğitimlerini organize etmek ve onların taarruzlarını genel Osmanlı komuta yapısıyla eşgüdümlü hâle getirmek gibi kritik
    görevler verildi. Evvelce çölde geçirmiş olduğu günler ve Arapçaya vakıf oluşu dikkate alındığında bunlar Eşref ’e uyan görevlerdi. “Ordu ve yerel gönüllüler arasındaki koordinasyondan sorumlu kılındı. Awaqir kabilesinin komutanı olarak üstlenmiş olduğu vazifelere ilaveten, ayrıca daha kapsamlı bir koordinasyon yürüttü; mevcut meseleler ve istikbaldeki hamlelerin planlaması konusunda kabilelerin ve Senusîlerin fikirlerini öğrenmek adına
    kabile şeflerini, milis komutanlarını ve Osmanlı subaylarını “harp meclislerinde” bir araya getirdi. Eşref, kabile kuvvetinin kıdemli komutanları olan Osmanlı subaylarının tayinlerinden sorumlu olduğu gibi, ayrıca kabileler arası ihtilafları da karara bağladı.” Bu görevlerden hiçbiri kolay değildi. Trablusgarp Savaşı’nda Bedevilerin kullandıkları taktiklere ilişkin ifadeler, Libyalı isyancıların Muammer Kaddafi güçlerine karşı 2011 yılında düzenledikleri
    ilk saldırılara ilişkin raporlardaki ifadelerle ürkütücü bir benzerlik göstermektedir. Tam bir yüzyıl sonra silahlar değişmiş, fakat Bedevilerin ilkel savaş yaklaşımları aynı kalmıştır: Her ne kadar coşkulu da olsalar, Türk [Osmanlı] kamplarına doluşan Bedeviler hiçbir şekilde asker değildiler. Coşkuyla dolu, düşüncesizlik derecesinde cesaretliydiler. Tek hedefleri en modern teçhizatla donatılmış ve ekseriyetle siperde bulunan düşmana taarruz etmekti. At sırtında hücum ediyor, tehlikeye, araziye ve ihtimallere hiç aldırış etmeksizin, düşmanla nerede
    karşılaşırlarsa karşılaşsınlar çılgınca ateş ediyorlardı. Türk subaylar savaşın ilk günlerinde, bu coşkun süvarileri dizginlemekte büyük güçlük çektiler. Fakat Türk yaklaşımı, disiplinli Türk askerlerinin teşkil ettiği emsal ve kendi coşkunluklarının yıkıcı sonuçları, Senusîlere, profesyonel bir askerin sabrıyla olmasa da daha ihtiyatlı davranmayı öğretti. Dolayısıyla Osmanlı, veya Evans-Pritchard’ın onlardan bahsettiği şekliyle “Türk” subaylarının önünde oldukça çetin bir görev vardı. Eşref ’in koleksiyonunda muhafaza edilen fotoğraflar, artık milisler olarak teşkilatlandırılmış olan kabile güçlerinin tabi tutuldukları eğitimi göstermektedir. Enver, özelde, kabile güçlerinin disiplininden memnun olmamış, Arap savaşçıların “çocuk gibi” davrandıklarını söylemişti. Ayrıca nişancılıkları
    üzerinde de çalışılması gerekiyordu. Fakat, “iyi ve sadık” olarak gördüğü bu kişilerin doğal karakterleri hakkındaki izlenimleri daha olumluydu.Kaybedecek zaman yoktu ve gördükleri eğitim kaçınılmaz olarak hem kısa hem de temel mahiyetteydi. Enver’in, Eşref ’in ve doğu garnizonu komutanı olarak Mustafa Kemal’in bulunduğu Derne’de yaklaşık 2.000 kadar kabile savaşçısı mevcuttu. “Savaşın uzun sürebileceğini fark eden Enver, Bedevi gönüllülere, düzenli Türk birlikleri kadar kendilerinin de direniş ordusunun bir parçası olduklarını hissettirmeye ve rastgele bir şekilde de olsa, onlara biraz askerî eğitim vermeye çalıştı. Kabile şeyhlerinin belli başlı ailelerinden gelen gönüllüler arasından üç yüz genç Bedeviyi seçti ve onlara Derne’nin 20 kilometre kadar
    güneybatısındaki el-Zahir el-Ahmar’da eğitim verdi. Bu gençlere Türkiye’den gönderilen silahlar ve üniformalar verildi, Türk ordusunun çadırlarında konakladılar ve Türklerden maaş aldılar.”

    Enver daha sonra, birçoğu önde gelen kabile şeflerinin evladı olan 365 çocuğu seçti ve Osmanlıların Senusîlerle ilişkisinin sadece kısa vadeli bir çıkar ilişkisinden ibaret olmadığını göstererek onları askerî ve idarî eğitim almaları için İstanbul’a gönderdi. Osmanlı-Senusî kuvvetlerinin birbirleriyle etkileşim şekli tek bir belgeden gözlemlenebilir. Libyalı bir kabile savaşçısı, Enver’e mektup yazarak, “Allah yolundaki mücahitler” olarak tanımladığı dokuz Libyalıdan müteşekkil bir grup adına para istemiş, içinde bulundukları aşırı yoksulluğa vurgu yaparak bir haftalık çarpışmanın bedeli olan ücretlerinin ödenmesini talep etmişti. Paşa, talebi Derne mıntıkasının komutanı olan Mustafa Kemal’e gönderdi. Geleceğin Atatürk’ü de talebi Derne’nin hemen güneyindeki Hasa mıntıkasının komutanı olan Eşref ’e aktardı. Eşref, talep ettikleri paranın adamlara ödenmesini emretti. Enver, Mustafa Kemal ve Eşref ’in aynı dilekçe üzerindeki imzaları üç adamın Libya’da yürütmek durumunda oldukları
    yakın işbirliğini yansıtır. Elbette, hayatları daha sonra keskin bir şekilde farklı yollara ayrılacaktır. Eşref ’in İtalyanlarla ilk çarpışması 27 Ocak 1912’de vuku buldu. Awaqir kabilesinin komutanı olan Eşref ve kuvvetleri,
    İtalyanlarla ilk çarpışmalarını Derne bölgesindeki Seyyid Abdullah Dağları’nda yaşadılar. Eşref bu karşılaşmayı şöyle anlatmıştır: “300 silahlı Bedevim ile iki makineli tüfeği, kuyruktan dolma bir topu ve mühimmatını, kilit altındaki piyade tüfeği mühimmatlarını ve 1.500 İtalyan tüfeğini düşmandan ele geçirdik. Enver, teşekkür mahiyetinde, ölenlerin ailelerine beşer ve yaralananların ailelerine de birer altın dağıttı. Bana bir fotoğraf ve
    ganimet olarak ele geçmiş bir İtalyan tüfeğini, kabzasına kendi adını kazımak suretiyle hediye etti.” Sonraki günler Mustafa Kemal ve Nuri Conker’le birlikte teftiş devriyelerinde geçti. Bir fotoğraf, Eşref ’in Osmanlı-Senusî kuvvetlerini, ele geçirilmiş bir İtalyan bayrağını sergilerken gösterir. Elbette bütün görevler çok olumlu değildi; Eşref ’in adamları, İtalyanlara düzenledikleri başarılı akının ardından, Derneli iki adamın İtalyan ajanı olduğunu tespit edip onları oldukları yerde kurşuna dizdiler.

    Enver’in, Eşref ’in ve Mustafa Kemal’in aktif oldukları Derne mıntıkasındaki Osmanlı kuvvetleri şaşırtıcı ölçüde iyi faaliyet gösterdiler. İtalyanların Sirenayka’yı zapt etmek için yaptıkları plan, biri Bingazi’den ve diğeri Derne’den eşzamanlı olarak ilerleyecek iki kolla geniş çaplı bir kuşatma harekâtı icra etmekti. İtalyanlar 28 Kasım 1911’de Bingazi’nin banliyölerine doğru ilerlemeye başladılarsa da üstünlüklerinin ancak savaş gemilerinin toplarının menziliyle sınırlı olduğunun hızla farkına vardılar. İç kısımlara ilerler ilemez kendilerini müdafaa hâlinde buldular.
    Osmanlılar burada inisiyatif sahibi idiler ama her zamanki savunma stratejilerini terk ederek, 12 Mart 1912’de Bingazi’ye topyekûn bir taarruza geçmekle hata yaptılar. Bu, Osmanlılar için bir gerilemeye neden oldu ve her ne kadar İtalyanların iddia ettiği gibi 1.000 kişi olmasa da yüksek miktarda zayiat vermeleriyle sonuçlandı. Bu esnada İtalyanlar Derne mıntıkasındaki durumun daha da ümit kırıcı olduğunu gördüler. Arazi, şehirden
    iç kısımlara doğru dik bir şekilde çıkıyor olmasından ötürü, ilerlemeyi güç ve Osmanlı-Senusî kuvvetleri için müdafaayı kolay kılıyordu. Şimdi Derne Vadisi için, yani şehre ihtiyaç duyduğu suyun kahir ekseriyetini sağlayan vadi için gerçekleşecek mücadele başlayacaktı. Kuvvetlerinin istilacıları durdurma kabiliyetinden ve ele geçirdikleri silah ile mühimmattan büyük cesaret bulan Enver, 11-12 Şubat 1912’de Derne şehrine yapılan taarruza komutanlık ettiyse de kenti ele geçirmekte başarısız oldu. Buna karşılık İtalyanlar kentin çevresine tahkimatlar kurdular. Şehir 8.000 kişiden fazla kuvveti olan bir Osmanlı-Arap gücü tarafından kuşatma altına alındı. Derne mıntıkasındaki durum bu noktada az çok çıkmaza girmişti. Çarpışmalar, İtalyanların Derne Vadisi’ni kontrol etmek gayesiyle bazı mukavemet noktalarını alarak stratejik pozisyonlarını kuvvetlendirme arayışına girmeleriyle zaman zaman alevlenecekti. 17 Eylül tarihinde Ras el-Laban’da bilhassa şiddetli bir çarpışma yaşandı. İtalyanlar on subay kaybedip, 174 ölü ve yaralı verirken, Osmanlı-Senusî kuvvetleri ise bundan çok daha fazlasını yitirdi. Mücadele uzayarak devam etti. Roma, stratejisini yeniden gözden geçirmek durumunda kaldı. Libya’daki İtalyan kuvvetlerinin başkomutanı General Caneva geri çağrıldı. İtalyanların, önceki iyimser planlarının çok daha gerçekçi bir planla değiştirilmesi gerektiğini idrak ettiklerini yansıtacak şekilde, kendisinin yerine biri Trablus’a ve öteki Sirenayka’ya olmak üzere iki komutan atandı. Fakat nihayetinde bu çıkmaz, farklı şartlar altında olabileceğinden daha kısa sürdü. Zamanlama belirleyiciydi. Birinci Balkan Savaşı’nın patlak vermesiyle, yurda yakın daha ciddi bir tehlikenin baş göstermesi üzerine İstanbul barış istedi. Osmanlılar, 18 Ekim 1912’de imzalanan Uşi Antlaşması’yla, İtalya’nın savaş sırasında işgal ettiği On İki Ada’nın iade edilmesi (İtalyanlar bu sözlerini hiçbir zaman yerine getirmemiştir) ve Osmanlı sultanının Libya’da halife olarak kabul edilip bir temsilci
    bulundurması haklarının tanınması karşılığında Libya’daki bütün kuvvetlerini geri çekmeyi kabul ettiler. Osmanlıların kovulmasını isteyen halklarına hızlı bir zafer vaat eden İtalyanlar için bu tavizin bir hata olduğu ortaya çıkmıştır. Evans-Pritchard’ın da söylediği gibi, “Sultan ön kapıdan çıkmış, fakat bunu sadece
    arka kapıdan geri dönmek üzere yapmıştı.” İstanbul, Afrika’daki son topraklarını Hıristiyan bir güce kaybetmenin
    getirdiği darbeyi yumuşatmak istemişti. Çekirdek bir Osmanlı gücü Libya’da kaldı, İtalyanları taciz etti ve Senusîlerin direnişini ilerletti. Yine Evans-Pritchard’ın bu husustaki değerlendirmesi alıntılanmaya şayandır:
    Sirenayka’da kalan Türk askerleri, imparatorluğun dört bir yanından gelmişlerdi: Arnavutlar, Kürtler, Suriyeliler, Iraklılar, Çerkesler, Anadolulular, Makedonlar ve Trakyalılar. Bunlar hemen hemen silahlarıyla yaşayan paralı askerlerdi. Savruk olsalar da iyi savaşçılardı ve tutumlulardı; pirinç, patates, ekmek ve ara sıra yenilen bir parça etin yardımıyla savaşmaktan memnunlardı. Enver’e bakınca ilham verici bir lider görüyorlardı. Lakin düzenli orduya mensup bir asker olan Enver, Türkiye’ye dönüp Balkanlardaki savaşta yer almak için huzursuzlanıyordu.
    Komutanlığı Aziz Ali el-Mısrî’ye devredip Bulgar cephesine gitmek üzere Libya’dan ayrılmadan evvel Senusîlerin lideri Seyyid Ahmed eş-Şerif ’i görmek için, Türk-Arap kuvvetlerinin sahip olduğu tek motorlu aracı kullanarak çöldeki vahaya, yani Jaghbub’a dikkat çekici bir yolculuk gerçekleştirdi. Seyyid Ahmed mücadeleyi Osmanlı Sultanı V. Mehmed adına devam ettirmeyi kabul etti. Seyyid Ahmed o andan itibaren daha faal hâle geldi ve yarı özerk bir devlet statüsü talep etti. Seyyid Ahmed, Fransızların emperyal yayılmacılıklarına karşı Senusî direnişini organize etmekte olduğu Sahra çölünün derinliklerindeki Kufra’dan 700 kilometre kuzeydeki Jaghbub
    vahasına henüz yerleşmişti.


    Osmanlı-İtalyan mücadelesi 1919 yılına kadar çeşitli şekillerde devam etti. Lakin 1912 senesinde Balkan Savaşları patlak verdiğinde Osmanlıların ana odağı zorunlu olarak o bölgeye yöneldi. Subaylarının birçoğunu geri çekip, Senusîlere danışmanlık yapmaları ve onlarla birlikte çalışmaları için sadece çekirdek bir kadro bıraktılar. (Enver’in küçük kardeşi Nuri (Killigil) mücadeleyi sürdürmek için geri gönderildi.) Fakat Balkan Savaşları’nın patlamasının ardından Libya’daki savaş daha da açık bir şekilde İtalyanlar ve Senusîler arasındaki bir mücadele mahiyetini alacak ve bu 1930’ların ilk yıllarına kadar Sirenayka’da devam edecekti. Osmanlıların İtalyanlara karşı Libya’da yoğun olarak faaliyet gösterdikleri dönem, kısa da olsa, önem arz eden uzun vadeli sonuçlar doğuracaktı.
    Birincisi, İtalyanların Libya’yı gasp etmeleri, “Osmanlıların etnik hassasiyetleri olan topraklarına topyekûn bir Balkan taarruzu için yeşil ışık yakmıştı.” İtalya’nın hamlesi Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’ı daha saldırgan davranmaya cesaretlendirerek Balkan Savaşları’nı tetiklemeye yardımcı oldu ki, bu da Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcı için gereken mübrem zemini yaratacaktı. İkincisi, Trablusgarp Savaşı, Osmanlıların, Makedonya’da
    geliştirmekte oldukları, yeni-asimetrik taktikleri benimsemeye yönelik temayüllerini pekiştirdi. Tam da başarıya ulaşıyor gibi görünürken Libya’daki savaştan çekilmek zorunda kalmaları gerçeği, Osmanlı komuta kademesinde, yerel kuvvetlerle birleşip bir gerilla savaşı icra etme stratejisinin Balkan Savaşı patlamadığı takdirde İtalyanlara karşı mühim bir zafer kazandıracak olduğuna ilişkin kuvvetli ve kalıcı bir hissiyat meydana getirdi. Mücadelenin
    nispeten kısa sürmesi ve (her ne kadar İtalya gibi ikinci sınıf bir güce karşı da olsa) bir Avrupa gücüne karşı sağlanan göreceli başarı Osmanlı askerî yetkililerine muhtemelen bir aşırı güven duygusu verdi. Nihayetinde güç bela bir askerî eğitim almış kabile kuvvetleriyle birlikte hareket eden, düzgün ikmal hatlarından mahrum olan ve İstanbul’dan yüzlerce kilometre uzakta bulunan birkaç Osmanlı subayı, İtalyanların deniz aşırı maceralarına ket vurabiliyordu ise düzenli Osmanlı ordusunun çok daha iyisini yapabileceği öne sürülebilirdi. Maalesef bir sonraki
    savaş İstanbul’un bu coşkusunu söndürecek ve söz konusu düşüncedeki hataları gösterecekti.

    Üçüncüsü, Trablusgarp, Enver’in etrafında birleşerek, istikbaldeki bazı liderleri de dâhil olmak üzere Teşkilat-ı Mahsusa’yı tesis edecek şebekenin ilk büyük mücadelesi oldu. Libya; Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı veya Türkiye Cumhuriyeti’ni ortaya çıkaran “Millî Mücadele” için bir çeşit “laboratuvar” oldu.
    Bu adamların İtalyanlara karşı kazandıkları başarılar şüphesiz Enver’i gizli, özel teşkilatını kurmaya teşvik etti ki, bu kararın sonraki yıllarda çarpıcı sonuçları olacaktı. Bedevilere ilişkin malumatı ve onlarla olan bağları nedeniyle Kuşçubaşı Eşref bu şebeke açısından kritik önemdeydi. “Eşref ile Enver arasındaki yakınlık (Libya’da birlikte hizmet etmişlerdi), Enver’i Teşkilat-ı Mahsusa’yı yeniden teşkilatlandırmak için onu görevlendirme kararını almaya sevk etmiş ve Eşref sonunda teşkilatın komutanı hâline gelmiştir.” Eşref Bey’in Teşkilat-ı Mahsusa’ya gerçekten
    komuta edip etmediği tartışmalıdır, fakat teşkilat imparatorluğun önündeki son yıllarda kesinlikle kritik bir rol oynayacaktır. Dördüncüsü, Libya’daki karşılaşma zor durumdaki Osmanlı İmparatorluğu’nu Müslüman “millî” birliğine, yani diğer bir deyişle, Müslüman milliyetçiliğine dayanarak müdafaa etmek vizyonunu simgeleştirdi. Hem imparatorluğun içinden hem de sınırların ötesinden gelen, muhtelif karakterdeki bir grup adanmış eylemciden müteşekkil olan ve bir “İnananlar Birliği” olarak tanımlayabileceğimiz yapıyı bir araya getiren Osmanlı komuta kademesi ve özellikle de Enver, görünüşe göre kazandıran bir stratejiye rast gelmişti. Libya’da edinilen tecrübenin imparatorluğu bir arada tutmak için silahlı mücadeleye itibar etmek yönünde yersiz bir iyimserlik üretip üretmediğini belki de hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Fakat Trablusgarp Savaşı’nın, dramatik ve bedeli yüksek bir savaşlar silsilesinin ilk perdesi olduğu açıktır.

    BALKAN SAVAŞLARI
    1912 sonbaharında patlayan Balkan Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu üzerinde şok etkisi yarattı. Balkan devletlerinin bir araya gelerek oluşturdukları koalisyon orduları, Rumeli’deki Osmanlı kuvvetlerini hızla aşmış, bu durum, imparatorluğun askerî zafiyetlerini keskin biçimde ortaya çıkarmıştı. Balkanlardan gelen haberler, uzaklarda, Libya’da çarpışmakta olan subaylar için özellikle sarsıcı oldu. Kuzey Afrika’da İtalyanlara karşı icra
    edilen ırak Osmanlı-Senusî mücadelesiyle karşılaştırılınca, Balkan devletlerinin tesis ettikleri ittifaka karşı sürdürülen bir savaş, İstanbul için çok daha ciddi tehdit teşkil ediyordu. Eşref ’in söylediği gibi, Balkan Savaşları saadetlerine son vermişti. Balkanlardaki savaşa ilişkin haberler Eşref ve adamlarına Barka’da çarpışırlarken ulaştı. Bir yandan oldukça istekli olan Senusî savaşçılarını eğitmeye ve teşkilatlandırmaya, diğer yandan ise düşmanlarını kıyı şeridinde hareketsiz tutmaya devam ederek İtalyanlara karşı başarı kazanıyorlardı. Fakat yakında daha kötü haberler alacaklardı: Arnavutluk, yani Osmanlıların Balkanlarda aldığı Müslüman desteğinin tarihî kalesi, 12 Kasım 1912’de bağımsızlığını ilan edecekti. İşin daha fenası, Osmanlı ordusu savaş meydanında bozguna uğramıştı. Osmanlıların Balkanlarda çöktüğü ve düşmanlarının İstanbul’u tehdit ettiği bu korku verici manzara, Enver’i arkada sadece çekirdek bir kadro bırakarak geri çekilmeye zorlamak suretiyle yalnızca Osmanlıların
    Libya’daki planlarını mahvetmiyor, aynı zamanda bizzat Osmanlı Devleti’nin varlığını da tehdit ediyordu. Balkan
    Savaşları, “Birinci Dünya Savaşı’nın ilk safhası” olarak nitelendirilmiştir; Osmanlı İmparatorluğu bu noktadan itibaren varoluş savaşı verecek ve bu savaşın ona dâhil olan herkes için çarpıcı sonuçları olacaktı.
    Enver, askerî taktikleri tartışmak için Senusî erkânıyla yaptığı son bir toplantının ardından Libya’dan ayrılıp İstanbul’a döndü. Kendisinin peşi sıra Eşref ’i de İstanbul’a çağırması fazla uzun sürmeyecekti. Eşref, 20 Aralık 1912’de silah arkadaşları Süleyman Askerî, Yakup Cemil ve Topçu Sadık’ı (bu isimlerden her biri müteakip savaşlarda o ya da bu şekilde belirgin bir rol oynayacaklardı) toplamış ve Osmanlı başkentine dönmek üzere
    İskenderiye’ye gelmişti. Lakin İstanbul’a dönmeden evvel Eşref ’in yerine getirmesi gereken gizli bir görev vardı. Bu döneme ilişkin kaynaklar, artık mevcut olmayan hatıratının ‘İçindekiler’ kısmıyla sınırlı olduğundan, görevinin detayları maalesef son derece noksandır. Eşref ’in bu hususta yazdıkları şu şekildedir: “Kanunen meşru bir muvacehe sonucu (mukabele-i meşrua), bir cinayet işlemek mecburiyetindeydim (bir katl hadisem vardır). Bu nedenden dolayı İstanbul’a birkaç gün sonra gizlice döndüm.”
    Bu ifadeler bir derecede şifreli olsa da, Eşref ’in hayatının hiçbir zaman vukuat ve kumpaslrdan uzak olmadığı yönündeki intibayı teyit etmektedir. Aksiyonun keskin ucunda bulunan bir özel harekât subayı için hayat nadiren sıkıcı olmaktaydı. Libya’dan dönen savaşçılar İstanbul’daki atmosferi bir hayli değişmiş buldular. Savaş meydanındaki kötü ve hızlı yenilgilerin, Balkanlardaki Müslüman sivillere karşı gerçekleştirilen vahşetlerle birleşmesi, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yaşantıyı belki de gayrikabil-i rücu bir şekilde değiştirmişti. Bir akademisyenin belirttiği gibi, sanki “500 yıllık tarih, gıcırdayarak aniden durmuştu. Osmanlılar tarafından idare edilen büyük toprak parçaları, Gladstone’un ünlü kitapçığında öngörebildiğinden bile daha hızlı bir şekilde Balkanlardaki küçük Hıristiyan devletlerinin kontrolüne geçmişti.”


    Çok güç durumdaki Osmanlı başkenti yaşanan değişiklikleri keskin bir şekilde yansıtıyordu. İstanbul artık sokak eylemlerine, organize boykot ve mitinglere sahne olmaktaydı. Siyasi hararet hızla yükselmekteydi. Kaybedilen
    Balkan topraklarından gelen bitmek tükenmek bilmez ve perişan durumdaki travmatik mülteci kafileleri şehre akıyor, öküz arabalarının hüzünlü gıcırtıları ve yere sürtülen ayakların sesleri şehrin dört bir yanında yankılanıyordu. Mültecilere korkunç bir kolera salgınının musallat olması işleri daha da kötüleştirmişti. Silah altına alınan Osmanlı askerleri tarafından Balkanlara taşınan kolera, kısa zamanda mültecilerin birçoğuna bulaşmış,
    zaten sarsıcı olan dramlarına daha da büyük bir ıstırap eklemiş ve perişan durumdaki mülteciler gittikçe huzursuzlanan şehre karışırken İstanbul sakinleri paniğe kapılmıştı. Sahnenin kasveti, basının benimsediği ajite ve umutsuz üslupla uyuşuyordu.
    Bu üslup, imparatorluktan geriye kalan coğrafik ve demografik yapının sarsıcı bir şekilde değişmesi nedeniyle ortaya çıkan yeni bir siyasal eylem rotasını yansıtmaktaydı. İnsani sefaletin ortasındaki politik çaresizlik elle tutulabilir hâldeydi; intikam söylemleri destek bulmaya başlamıştı. Kısaca açıklarsak, Birinci Balkan Savaşı, Osmanlı İmparatorluğu için bir felaket oldu. Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ; Osmanlı Makedonyası üstündeki hak iddialarından kaynaklanan karşılıklı şüphe ve anlaşmazlıklarını beklenmedik bir şekilde bir kenara koymuş, Avusturya karşısında Balkanlarda bir uzlaşma isteyen Rusya tarafından teşvik edilmiş ve Osmanlı
    karşıtı bir ittifak meydana getirmişlerdi. Büyük Devletler’in örtülü desteğini ve İtalya’yla uzak bir mücadele veren Osmanlı’nın dikkat dağınıklığını sezen Balkan ittifakı Ekim 1912’de Osmanlı İmparatorluğu’na saldırdı. Balkanlardaki Osmanlı topraklarının neredeyse hepsi, sadece haftalarla ölçülebilecek bir süre zarfında kaybedildi. Sırp kuvvetleri Manastır’a kadar güneye inerken, Yunanların da Selanik’e akın etmesi, Osmanlıları güvenlik nedeniyle Sultan II. Abdülhamid’i İstanbul’a taşımak zorunda bıraktı. Bu sırada Bulgarlar, her ne kadar kendileri için istedikleri toprakların Sırplar tarafındaın ele geçirilmesi karşısında dehşete düştülerse de, hem Batı hem de Doğu Trakya’dan çıkardıkları Osmanlı kuvvetlerine karşı bir dizi zafer kazanıp, İstanbul’dan sadece 20 kilometre uzaktaki Çatalca hatlarına ulaştılar. Balkan ittifakının birleşik taarruzuna karşı sadece üç kale; Arnavutluk’un kuzeyindeki İşkodra, Çamerya’daki Yanya ve Trakya’daki Edirne dayanabilmişti. Bu üçü arasında en hayati öneme sahip olan, İstanbul yolunun üzerinde bulunan eski Osmanlı başkenti Edirne’ydi. Savaş esnasında muharebe meydanında yaşanan başarısızlıklar, en keskin şekilde Trakya’daki Bulgar ordusunu
    çevirmek için gerçekleştirilen başarısız kıskaç harekâtının iki kolunun liderleri arasında olmak üzere, ordu içerisinde karşılıklı ithamlarla sonuçlandı. Bu iki kolun bir ucunda Enver, diğer ucunda ise Fethi ve Mustafa Kemal Beyler vardı. Söz konusu başarısızlık sonucunda Edirne, Bulgar kuvvetleri tarafından kuşatma altına alındı ve nihayetinde teslim olmaya zorlandı. Subaylar arasındaki bu çekişmeden kaynaklanan dargınlık ve karşılıklı ithamların yakın gelecekte önemli yankıları olacak ve bu yankılar Eşref ’e doğrudan tesir edecekti.
    Edirne uzun ve yorucu bir kuşatmanın ardından 16 Mart 1913’te Bulgar kuvvetleri karşısında düştü. Bu, muhalefet saflarındayken kurtarılmış bir Edirne için agresif bir kampanya yürütmüş olan ve bunu 23 Ocak 1913’te yaptıkları darbenin gerekçesi olarak ortaya koyan İttihatçılar için acı bir darbe oldu. “Bâb-ı Âli Baskını” olarak bilinen bu ünlü hadise, imparatorl
  • Doğu Akdeniz, birincisi Amerikan Koridoru'nun ağzı olması bakımından, İkincisi Kıbrıs sorunu nedeniyle, üçüncüsü Süveyş Kanalı ve dördüncüsü de bölgede bulunan doğalgaz yatakları nedeniyle stratejik önemdedir.
  • Muhyiddin-Arabi Bilgeliğinden Jacques Derrida'ya uzanan yol

    Toshihiko Izutsu'nun Sufism and Taoism: A Comparative Study of Key Philosophical Concepts adlı kitabının Türkçeye çevrilmesinin ardından yaklaşık olarak on beş yıl geçti.* Bu kitabın önemi, adından da anlaşılacağı üzere, Akdeniz'in doğusundan başlayıp |aponya'ya kadar uzanan bir coğrafyanın, en azından birbiriyle karşılaştırılabilir kavramlar üzerinde düşündüğünü ileri sürmesinden kaynaklanır.

    Taoizmin, tahminen milattan önce dördüncü asırlar dolayında yer aldığı, İbn Arabi'nin de 13. asrın başında yaşadığı dikkate alındığında İzutsu'nun aslında yaklaşık 20 asırlık bir tarihsel aralıkta hareket ettiğini anlarız.

    Bu ilginç durum, şu vakıayla birleştiğinde daha da ilginç bir hale dönüşür: İslam mistisizminin, uzak doğu kökenli, harici referanslarının olmasının, onun meşruiyeti açısından sürekli sorun ola geldiği düşünülürse, İzutsu'nun Taoculuktaki anahtar terimlerle Islam tasavvufunun en önemli ismi lbn Arabi arasrnda koşutluklar kurmasına, kitabın tercümesinden bugüne değin geçen zaman zarfı içinde hiçbir eleştirinin gelmemiş olması, aksine kitabın baskılarını tekrarlaması dikkate değerdir.

    -----------------------------------------------
  • "Neden Sağ kesim iktidar ve kazanıyor fazla söze gerek yok!
    Adnan Menderes'in İcraatları

    -Dönemin cumhurbaşkanının resimlerinin paraya basılması maddesi değiştirildi ve bütün paralara Atatürk’ün resimleri basılmaya başlandı.

    -Okullarda din dersi zorunlu hale getirildi (21 Ekim 1950)

    -Türkçe okunmaya başlanmış ezan, yeniden Arapça okunmaya başlandı.

    - 31 Ağustos 1951 yılında Atatürk'ü Koruma Kanunu çıkarıldı.

    -Menderes hükümeti, 1951 yılında Türkiye’nin Kore Savaşı’nda NATO kuvvetlerine Türk tugayı ile katılmasına karar verdi. Bu, aslında Türkiye’nin Soğuk Savaş’ta Batı Bloğu tarafında yer aldığını göstermek için yaptığı bir siyasi manevraydı. Bunun neticesinde, Türkiye 1952’de NATO’ya tam üye olarak kabul edildi.

    -Halkevleri kapatıldı ve köy enstitüleri öğretmen okullarına dönüştürüldü.

    -1950-1954 yıllarında Türkiye ekonomide kalkınma dönemine girdi. Bu dönemde serbest piyasa ekonomisine geçişe hız verildi.

    -Petrol Kanunu çıkarılarak yabancıların petrol aramasına ve çıkarmasına izin verildi. Yabancı sermayeyi teşvik yasası çıkarıldı.

    -Karayolu yapımına önem verildi. 1950'deki 1600 km'lik sert yol 10 yıl sonra 5400 km'ye çıkarıldı.

    -Tarımda makineleşme çalışmaları yoğunlaştırıldı. Marshall Planı’nın da katkısıyla ülkede yeni sanayi tesisleri kuruldu. 1954 yılında Türkiye Vakıflar Bankası kuruldu. Bu dönemde Türkiye’nin gayri safi milli hasılası, yılda ortalama %9 oranında büyüdü.

    -İsmet İnönü tarafından devletleştirme kapsamına alınan uçak ve uçak motoru fabrikaları, Eskişehir tank fabrikası ve Kırıkkale silah fabrikası Menderes döneminde NATO standartlarına uymadıkları gerekçesiyle kapatıldı.

    -Kırşehir, 1954 seçimlerinde CMP'ye oy verdiği için ilçe yapıldı. (Adnan Menderes, konuyla ilgili Mecliste ‘'Türkiye’nin hiçbir vilayetinde yüzde 3’ten fazla oy almayan bir partiye mensup milletvekilini iki seçimde de seçen Kırşehir’in, bir içtimai ve siyasi bünye itibariyle anormallik göstermekte olduğunu inkâr etmek mümkün değildir. Evet, biz açık konuşuruz’' şeklinde konuşmuş ve Osman Bölükbaşı da cevaben; “Vilayeti kaldırdınız, bizi de kaldırın da zulmünüz tam olsun.” demiştir.)

    -Yine 1954 seçimlerinde CHP'nin kazandığı Malatya ili 2'ye bölünmüş ve Adıyaman oluşturulmuştur.

    -Devlet radyosu özellikle 1955'ten itibaren hükümet lehine tekelleşmeye başladı.

    -Seçim yasası'nı değiştirerek seçimlerde partilerin ittifak yapmasını önleyecek maddeler eklendi. Böylece CHP ile öteki partilerin ittifak yapması engellendi.

    -Menderes 1957 seçimlerinden sonra İstanbul'da imar çalışmalarına ağırlık verdi. (Vatan Caddesi, Millet Caddesi vb.) Bu arada, en ileri teknolojilerin Türkiye'ye getirilmesi ve yeni nesillere öğretilmesi için Amerikan Ford vakfı'nın yardımıyla Ankara'da Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ni, Trabzon'da da Karadeniz Teknik Üniversitesini kurdu.

    -1954-1958 yılları arasında 238 gazeteci iktidara karşı yazılar yazmak suçundan mahkûm edildi.

    -İsmet İnönü'ye 12 oturum meclisten men cezası verildi.

    -1960'da hem suçlama hem yargılama hakkında sahip Tahkikat Komisyonu kurularak meclis içinde ve dışında muhalefet faaliyetleri üzerinde çok sıkı bir denetim mekanizması oluşturuldu.

    Türkiye’de 1930’larda başlayıp 1945’te doruk noktasına ulaşan toprak reformu atılımıyla ilgili ilk ve en önemli saptama, konunun iktisadî değil, daha çok siyasî, sosyal ve ideolojik saiklerle ilgili olduğudur.37 Aslına bakılırsa sadece Türkiye’de değil, reformun gündeme geldiği birçok yerde de durum aşağı yukarı aynıdır.38 Bir de unutmamak gerekir ki, siyasal ve ideolojik düzeylerin iktisadî düzeyin önünde tutulması iki savaş arası dönemde birçok siyasal rejimin karakteristiğiydi. Yine de Türkiye’de iktisadi boyuta öncelik veren açıklamalar yapılagelmiştir. Toprak reformu tartışmaları bağlamında köylülerin toprak sahibi yapılmasının onların daha şevkle çalışacakları, dolayısıyla üretkenliğin artacağı, bunun da sanayi mallarına olan talebi arttırarak genel olarak ekonominin büyümesine yol açacağı gibi düşünceler ileri sürmek mümkündür ve öyle de olmuştur. Gerçi bu beklentilere karşın toprak reformuna sahne olmuş birçok ülkede emek hareketlerinin kısıtlanması ve köylülerin ilk elde kendi geçimlik ihtiyaçlarını pazarlara mal göndermenin önüne koyduğu da görülmüştür.39 Bütün bunlara benzer açıklamalara rağmen, dikkatle bakıldığında, bu tür argümanların Türkiye’de de konunun özüne ikincil kaldıkları görülür. Bunun bir nedeni bizzat dönemin elitlerinin bu konuda iktisadî hedeflerin daha az önemli olduğunu düşünmeleridir. Bir diğer neden ise bu elitlerin toprak reformunun büyük bir iktisadî gelişme getireceğine olan kuşkulu yaklaşımlarıdır.40 Dolayısıyla hem niyet hem de getirisi açısından iktisadî saikler toprak reformu düşüncesinde merkezî ve kritik bir önemi haiz değildir.

    Toprak reformu düşüncesinin altında yatan en önemli nedenlerin başında 1930’lardan itibaren Türkiye’de topraksız ve az topraklı köylü sayısının artması ve bu gelişmenin getireceği düşünülen siyasî ve toplumsal sorunlar gelir. Peki gerçekten o dönemde Türkiye’de bu kadar kaygıya yol açacak bir toprak meselesi var mıydı? Belki daha uygun ve bizim için burada daha anlamlı bir soru şudur: Türkiye tarımının nesnel koşulları bir yana, ülkeyi yönetenler böyle bir sorun olduğunu düşünüyorlar mıydı?

    Ülkemizde uzunca bir süredir topraksız ya da az topraklı büyük bir köylü kitlesi olmadığı iddia edilegelmiştir.41 Örneğin ÇTK’ya Adnan Menderes’in muhalefetinin gerekçelerinden birisi bu yöndedir.42 Benzer bir iddiaya örnek olması açısından tarihçi Haim Gerber’in ileri sürdükleri ilginçtir. Ona göre Türkiye’de 20. yüzyılda bile toprak düzeni hiç değişmeden 16. yüzyılın “eşitlikçi” yapısını korumuş, bu yüzden ülkede topraksız köylü sorunu olmamıştır.43 Ayrıca Gerber Türkiye’de toprak ağalığının ve yarı-feodal kurumların da etkili olmadığını, ortakçılık, yarıcılık gibi emek biçimlerinin de önemsenmeyecek düzeyde bulunduğunu iddia etmiştir.44 Türkiye’de köylü başkası için çalışacağına ekime açılmamış topraklar bulup bunları işletmeyi tercih etmektedir.45 Gerber kırsal Türkiye’nin bu özelliklerinin “kapitalist bir sistemde küçük üretimin ve geleneksel köy cemaatının kapitalist şehirlere karşı yok olmasını zorunlu gören iddiayla açıkça çelişmesine” güzel bir örnek olarak düşünür.46

    Maalesef dönemin tarımsal yapısını net olarak ortaya koyabilmek veri kıtlığı nedeniyle bir hayli güçtür. Veri kıtlığı sadece bu konuda değil, genel olarak ülkemizde iktisat tarihçilerinin elini kolunu bağlayan bir faktör. Toprak reformunun olası nedenlerini ve ulaşmak istediği hedefler açısından potansiyel etkilerini anlayabilmek için, örneğin, Türkiye’de o dönemdeki toprak dağılımının biçimini, bir başka deyişle, kırsal nüfusun ne kadarının topraksız olduğunu tespit edebilmek gerekir. Ayrıca çekim hayvanlarının ne şekilde dağıldığını bilmek de en az toprak dağılımı kadar önemlidir. Maalesef elimizde bu konularda somut veriler yoktur. Dönemin iktisat tarihçilerinden Barkan olsun, günümüz tarihçileri olsun, bu konularda güvenilir veri olmadığından şikayet etmişlerdir.47

    Güvenilir istatistiki bilgilerin yokluğunda dönemin yönetici sınıfının Türkiye tarımı ve köylülüğü hakkında ne düşündüğü son derece önem kazanmaktadır. Çünkü muhtemelen onların elinde de konuya ilişkin gerçek veriler yoktu, ancak yine de belirli öngörüler, gözlemler ve sayılar mevcuttu, ki bunlar üzerinden projeler geliştirdiklerini biliyoruz. Dolayısıyla onların tahayyül ettikleri somut durumu bilmemiz, bu durum üzerinden geliştirdiklerini iddia ettikleri projelerini de anlamamızı sağlayacaktır. Hattâ, daha da ileri giderek belki şu da söylenebilir: Onların ne tür veri ve saiklerle ilerledikleri, toprak reformunu ve ÇTK’yı anlamamız için gerçek somut verilerden bizim için bu noktada daha önemlidir. O nedenle bu konunun üzerinde tartıştığımız dönemde nasıl algılandığını bilmemiz son derece önemlidir.

    Yönetici sınıfın büyük bir bölümü için Türkiye’de büyük bir topraksız ve az topraklı köylü kitlesi mevcuttu ve onlara göre bu gerçek önemli bir sorun teşkil etmekteydi. Çarpıcı bir örnek olması açısından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 1934 Haziran’ında söyledikleri ilginçtir:

    “Bugün memleketin beş milyon nüfusu başkalarının toprağında çalışmaktadır. Bu suretle toprakla uğraşanlar ancak kara ekmek yiyebilecek haldedirler. Türk köylüsü Türk’ün efendisidir demek âdeta süsten ibaret kalıyor. Bazı vilayetlerin yarısından fazlasında köylü başkalarının elinde olan topraklarda çalışmaktadır... Memleketin içinde başkalarının toprağında çalışan binlerce halk vardır. Bunları topraklandırmak Türk’ün ve toprağın efendisi yapmak bizim en birinci borcumuzdur.”48

    Benzer bir yaklaşım 1937 ilkbaharında Anayasa değişiklikleri bağlamında da vurgulanır:

    “On sekiz milyon Türkün on beş milyonu çiftçidir. Bu on beş milyonun birçoğu kendi toprağında çalışmaz. Çiftçiyi, Türk çiftçisini, toprak sahibi yapmak demek, Türk çiftçisini yani Türkün ekseriyeti aimesini kendi ekonomik mukadderatına sahib kılarak bu memleket için hayırlı ve aktif bir eleman yapmak demektir.”49

    Bu ve buna benzer sayısız beyanatlardan anlaşılıyor ki Türkiye yönetici sınıfı bir toprak sorunu olduğunu düşünmekteydi. 1920’-30’lardaki çeşitli yayınlarda da benzer yönde bulgular mevcuttu. 1933’te Türkiye tarımı hakkında bir kitap yazan Sovyet araştırmacı P.M. Zhukovsky 1920’ler sonunda ailelerin yüzde 5’inin toprakların yüzde 65’ine sahip olduğunu yazıyordu.50 İsmail Hüsrev Tökin 1934’te “yakın bir atide büyük toprak mülkiyetinin fevkalâde ittisa ve geniş bir mülkiyetsizler kitlesinin eskilere inzımam edeceğini” belirtiyordu.51 Barkan 1946’da ülkede bir toprak meselesinin olmadığı düşüncesinin büyük bir yanılsama olduğunu söylüyordu.52 1950 başlarında, yani bir miktar toprağın dağıtılmasının ardından bile, köylü ailelerin yüzde 37.9’u toplam işlenen toprakların yüzde 81.4’ünü elinde tutuyordu. Toplam çiftçi ailelerin binde 8’ini oluşturan 700 dekardan büyük arazi mülkü olanlar işlenebilir toprakların yüzde 19.6’sına sahip idiler.53 Yakın dönemde yapılan çalışmalar da bu gerçeğe parmak basmaktadırlar. Örneğin Yahya Tezel’in hesabına göre, 1950 başlarında Türkiye’de köylülerin en az yüzde 20’si topraksızdı.54 Batı Anadolu’da yüzde 21, Akdeniz bölgesinde ise yüzde 33 civarında topraksız köylü mevcuttu. Akdeniz bölgesindeki ortakçıların yüzde 20 olduğu düşünüldüğünde bu önemli tarım bölgesinde köylü nüfusun yaklaşık yüzde 55’i topraksız ya da az topraklı kategorisine giriyordu.55 Bütün bu bilgiler Türkiye’de ciddi bir topraksız ve az topraklı köylü olduğunu telkin etmesine rağmen, biz burada nesnel koşulların bu yönde olduğunda ısrarlı olmayacağız. Çünkü bizim için burada önemli olan, bütün bu bulgular yanlış ya da abartılı dahi olsa, ki mümkündür, en azından yönetici sınıfın kafasında memlekette önemli bir topraksızlık meselesi olduğudur.

    Peki, topraksızlık neden büyük bir sorun olarak algılanıyordu? Yukarıda da belirtildiği üzere topraksızlık ekonomik rasyonellerden çok siyasî ve içtimaî bir sorun olarak görülüyordu. Öncelikle, Türk siyasal eliti için topraksız köylü demek potansiyel bir huzursuzluk kaynağı demekti. Bunda da oldukça haklı olduklarını düşünmek gerekir. Özellikle Birinci Dünya Savaşından sonra birçok yerde, örneğin Doğu Avrupa’da, topraksız köylüler büyük toprakları fiilen işgal etmişler; bu ülkeler, biraz da mecburiyetten, toprak reformları yapmak zorunda kalmışlardı.56 Aslına bakılırsa, Barkan’ın da işaret ettiği gibi, 20. yüzyılda ciddi ihtilâlci başkaldırılar sanayi toplumlarından çok, büyük toprak huzursuzlukları yaşayan memleketlerde tezahür et(miş)ti.57 Rusya’da 1917 Bolşevik Devrimi’nde toprağa susamış köylülerin rolü hâlâ taze bir anı olarak herkesin zihinlerindeydi.58 Dolayısıyla topraksız köylüler sosyal devrimlerin itici gücü olabiliyorlardı. Bu düşünce ve korku hiç kuşkusuz Türk yönetici elitinin de hafızasında önemli bir yer işgal ediyordu. “Yurtta içtimaî sulh ve sukûn” için topraksız ve az topraklı köylülere toprak dağıtmanın ne denli önemli olduğunun sürekli altı çiziliyordu.59

    II. İdeolojik Formasyonun Etkisi
    Topraksız köylülerin neden büyük bir sorun olarak algılandığı ve bir toprak reformunun bu bağlamda ne anlama geldiğini tam olarak yerli yerine oturtabilmemiz için Türkiye’de yönetici sınıfın 1930’lu yıllardaki ideolojik formasyonunu, ve bunun biçimlendirdiği düşünsel dünyayı anlayabilmemiz son derece önemli. Türkiye’de incelediğimiz dönemde aşağıdan bir köylü hareketi olmadığı için böyle bir gereksinim çok daha hayatî oluyor. Bunu yapabilmek için de köycülük ideolojisini bilmekte büyük fayda var.60 Cumhuriyet dönemi tarihçilerimiz, çok azı dışında, bu önemli ideolojiye eğilmemişlerdir.61 Genellikle Tek Parti dönemi söz konusu olduğu zaman sanayileşme herkesin tereddütsüz kabul ettiği bir olgu olarak algılanır.62 Tek Parti dönemi ideolojisi olan Kemalizm bir “modernleşme” hareketidir ve böyle olunca da sanayileşmenin bu genel hedefin en önemli bileşeni olduğu düşünülür. Oysa 1930’lu yıllarda yaşanılanlar ve döneminin elitlerinin düşünsel dünyası bu yaklaşıma da kuşkuyla bakmamızı gerektiriyor. İktisat Vekili Celal Bayar 1936 Mart’ında “Türkiye bir tarım ülkesi mi yoksa bir sanayi ülkesi mi olsun” gibi bir konuda birçok kişinin, ve bu arada devlet ileri gelenlerinin, tereddütleri olduğunu vurguluyordu.63 Bir yanda köycü ideolojinin savunucularından Nusret Kemal Köymen gibi devletin köycü politikalara daha fazla önem vermesi gerektiğini, öte yanda kontrollü bir devletçiliği savunanlar hükümetin devletçiliğe ve sanayileşmeye yeterli ilgi ve önemi göstermediğini yazıyorlardı.64 Yani ortada ne oturmuş, istikrârlı devlet politikaları mevcuttu ne de aydınlar arasında ülkenin bu çok önemli konusu etrafında bir uzlaşma vardı. Ortalığa bir belirsizlik ve eklektisizmin hakim olduğu söylenebilir daha çok.

    Bu belirsiz ve eklektik tutumu daha 1920’li yıllardan itibaren gözlemleyebilmemiz mümkündür. İlginç bir şekilde Cumhuriyet hükümetlerinin ilk on dördünün programında sanayileşme üzerine kayda değer bir şeyler bulmak mümkün değildir.65 Sanayileşme karşıtı tutum açısından CHP genel sekreteri olan Esendal’ın 1946 yılı gibi geç bir dönemde bile “sanayiin ve sanayi medeniyetinin düşmanı” biri olarak tanınması anlamlıdır.66 Benzer şekilde Reşit Galip gibi 1920-30’larda CHP içinde ve hükümette çok önemli görevlerde bulunmuş bir kişi “köycülüğü” ile meşhurdu.67 Hal böyle iken Tek Parti döneminde sanayileşmeci bir perspektifin başatlığını sorgusuz sualsiz kabul etmek biraz zor görünüyor.68

    Aslında belki de başat olan köycülük ideolojisinin beslediği bir muhafazakârlıktı Türkiye’de. Özellikle 1932 sonrasında birçok kitap ve dergide köycü perspektifler görmek mümkündür.69 Elbette herkes kendisini köycü diye nitelendirmiyordu, ama nitelemeyenlerin önemli bir bölümünün birçok konuda köycülere yakın düşündüğünü biliyoruz. CHP önde gelenlerinin hepsi kelimenin tam anlamıyla köycü olmasalar da onların muhafazakâr dünya tahayyülleri köycü ideolojiyle büyük ölçüde beslenmiş ve iç içe geçmişti. Bu gerçeği dönemin ileri gelenlerinin yazılarında, örneğin, CHP elitlerinin çıkardıkları Ülkü dergisinde gözlemlemek mümkündür.70

    Köycü ideolojinin en karakteristik ögesi şehirlere, şehirleşmeye karşı oluşuydu. Şehirler ve şehir medeniyeti her türlü sorunun ana nedeniydi.71 Örneğin 1930’ların Büyük Buhran’ı şehirlerde başgöstermiş, ama faturasını köylülere kesmişti.72 Şehirler kozmopolitizmi, işçi isyanlarını, işsizliği, grevleri, köksüzlüğü ve buna benzer olumsuz nitelikleri simgelemekteydi köycüler için.73 Üstüne üstlük şehir medeniyeti köylerin sömürüsü üzerine yükseliyordu. Bir başka deyişle köylerin bugünkü geri kalmışlığının altında yatan neden şehirlerin ve şehirlilerin, özellikle de şehirli aydınların, eseriydi.74

    Köycüler sanayileşmeye de kuşkuyla bakıyorlardı. Sanayileşmenin getirdiği toplumsal sorunlardan ve sınıflardan korkmuş, özellikle ülkede işçi sınıfının gelişiminin önlenmesini vurgulamışlardı. İşçi sınıfı, köylülerin tersine, dinamik ve enternasyonalist olması75 nedeniyle toplumsal isyanlara ve devrimlere daha meyyal bir sınıftı ve bu nitelikleriyle dönemin milliyetçi düşüncesinin de en az alıcısı gibi gözükmekteydi.76 Köylüler ise küçük mülkiyet demekti. Amerikan ve Sovyet tipi büyük üretim ise işçi sınıfı ve her türlü toplumsal sorunla eşanlamlıydı. Gerçi birçokları sanayi olmasın demiyordu ama sanayileşme yaşanmadan sanayi kurulmalıydı.77 Böyle bir sanayi “köycü” bir sanayi olmalı, devlet tarafından ve şehirlerin dışında kurulmalıydı. Bütün bunlardan çıkardıkları en önemli pratik sonuç ise köylülerin şehirlere göçmesinin önünün alınması, onların köylerine bağlanmasının gerekliliğiydi.78

    Toprak reformu düşüncesinin arkasında köycü ideolojinin bu aslî iki ögesini, yani sehirleşme ve proleterleşmeye şüpheyle bakmayı, açık seçik görmek mümkündür. Köylüye toprak dağıtma düşüncesinin arkasında yatan topraksızlaşan köylülerin şehirlere göçmesinden ve proleterleşmesinden korkulmasıydı.79 Şehirleri Avrupa ve Amerika’daki gibi devasa siyasî ve toplumsal sorunların merkezî haline gelmemiş, sınıfsal farklılaşmaların olabildiğince artmamış olduğu bir Türkiye özleniyordu. Köylülere toprak dağıtılması şehirleşmeye ve proleterleşmeye, yani Batılı tipte bir sanayileşmeye karşı bir sigorta işlevi görebilecekti.

    Proleterleşme korkusuyla bağlantılı bir diğer amaç da ortakçılık, yarıcılık gibi emek formlarının ortadan kaldırılmasıydı. Bu amaç çiftçilere toprak dağıtılmasının da en önde gelen gerekçelerinden birisi olarak gösterilmiştir. İsmail Hüsrev Tökin gibi bu konuya oldukça kafa yormuş, ancak köycülüğe ilgisi olmayan birisi için ortakçılık gerici bir üretim ilişkisiydi çünkü ortakçılık ucuz emek demekti, ucuz emek ise teknolojik gerilik. Çiftçiler tarımda makineleşmeye yatırım yapacaklarına bol ve ucuz olan ortakçılık müessesini kullanmayı tercih ediyorlardı.80 İkincisi ortakçılık üreticilerin haketmedikleri düzeyde sömürülmesini beraberinde getiriyordu.81 CHP önde gelenleri de bunlara benzer şeyler söylüyorlardı ortakçılık konusunda.82 Ama onlar için konunun can alıcı noktası ortakçılığın proleterliğe benzemesiydi. Ortakçılığın evrileceği biçim giderek kırlarda işçi sınıfı benzeri topraksız ve salt emeğiyle geçinen insanların oluşmasını gündeme getirebilecekti ki bu gelişim sakınılması gereken bir gerçeklikti. Köycülüğün genel özelliklerinden birisi olan proleterleşmeye karşı önlem almak ile ilgiliydi daha çok, onların ortakçılık konusundaki kaygıları.

    Proleterleşme korkusuyla doğrudan bağlantılı bir diğer korku da komünizmdi elbette. Toprak reformu proleterleşmenin altyapısını önleyeceği oranda komünist düşüncenin de gelişiminin önünü alacaktı. Bir toprak reformuyla küçük ve orta büyüklükte mülk sahibi bir köylü sınıfı yaratmak muhafazakâr bir mülkiyet tutkunluğuyla hem proleterleşmeye hem de komünizme karşı bir panzehir olarak düşünülüyordu.83 Bu noktada toprak reformu düşüncesiyle köycü ideolojinin bir diğer ögesinin örtüştüğünü görürüz. Köycülere göre köylülerin en önemli meziyetlerinden birisi muhafazakâr olmalarıydı. “Köylerin muhafazakârlığı içtimaî salgınlara, yanlış yapılan büyük ölçüde işlerin felaketli neticelere varmasına karşı en büyük sigortayı teşkil etmektedir.”84 Bir yazarımızın “‘Türk inkılâbı’na içsel olan muhafazakâr damardır” tespiti doğruysa, köycülere göre bu damarın kanı köylülerden geliyordu.85

    Proleterleşme ve komünizme karşı köycülükten esinlenen bu tür bir yaklaşımı CHP önde gelenlerinin çeşitli konuşma ve yazılarında, örneğin Genel Sekreter Recep Peker’de görmek mümkündür.86 Eski araştırmacı ve siyasetçi M. Goloğlu’nun Mecliste Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu tartışmalarında “konuyu gerçek yörüngesine oturtan” kişi olarak nitelediği Peker bu konuda şöyle diyordu:87

    “Çiftçi yeter toprağa sahip edilmezse ... savaş sonunda azgın seller gibi her yana akacak olan ideolojilerin nereden geldiği belli olmayan zehirli etkileri, toplumu, ulusal yapıyı içinden kaynatır ve toplum hayatını kökünden rahatsız eder. Eğer.. Çiftçi ve Toprak işi.. düzenlenirse toplumu hiç bir rüzgâr sarsamaz.”88

    Bu yaklaşımın toprak reformu bağlamında müspet bir nitelik olarak algılanması konunun yakın zamana kadar savunulagelmesinden bellidir. 1960’lar ve sonrasında yoğun olarak toprak reformu üzerine çalışmış Reşat Aktan “İktisadî hürriyetine sahip çiftçilerden müteşekkil topluluklar zararlı ve tehlikeli ideolojilere mukavim, köklü ve istikrârlı bir toplum yaratacaktır. Bu bakımdan toprak reformu komünizm tehlikesine karşı en müessir bir önleyici tedbir mahiyetine haizdir” demektedir.89 Benzer şekilde 1980 askerî darbesi sonrası bu konuda bir kitap hazırlayan dönemin Danışma Meclisi üyelerinden M. Pamak toprak dağılımındaki adaletsizliklerin “Kötü niyetli, yabancı ideoloji uşağı Marxist Komünistlerin istismar edeceği bol miktarda malzeme” sağlayacağını; böyle bir toplumun “her türlü sosyal ve siyasî patlamalara hazır” olacağını vurgulamaktadır.90 Toprak reformunun proleterleşmeye ve komünizme karşı bir panzehir olarak görülmesi bu konunun genel olarak sol ya da radikal politikalarla ilişkilendirilmesinin geçersizliğini de göstermektedir. Bu konuda Tek Parti elitlerinin kaygılarına paralellik arzetmesi açısından 1945 sonrası Amerikan hükümet politikaları ilginç bir örnektir. Amerikalı uzmanlarca Soğuk Savaş yıllarında “Üçüncü Dünya” daki gerilla hareketlerine ve sosyalist cereyanlara karşı toprak reformu en etkili önlem olarak önerilmiştir.91 Ancak hal ve niyet böyle olmasına rağmen, Amerika’da da, Türkiye’de de, toprak reformu savunanlar sık sık komünistlikle suçlanabilmişlerdir.92

    III. Toprak Reformu ve Kitlelerin Kazanılması Sorunu
    Toprak reformuyla hedeflenen bir diğer önemli amaç ise kitlelerin daha fazla rejime kazanılmasıydı. Hiçbir inkılâp kitleleri kendisine kazanmadan ayakta kalamazdı ve Türkiye’de kitleler demek köylüler demekti. Bu noktada da köycü ideolojinin etkisi hissediliyordu. Köycüler Türk milletinin en güzel karakterlerinin özünün köylerde olduğunu düşünüyorlardı.93 Ancak zaman içinde köylerin geri kalması ve diğer etkenler nedeniyle köylüler bugün yeterli ilgiyi göstermiyorlardı milliyetçi ideolojiye. Hattâ Türkiye’de öyle köyler vardı ki aslen Türk olmalarına rağmen Türkçe’yi bile zaman içinde unutmuşlardı.94 Bu yüzden köycülere düşen en önemli görevlerden birisi de köylüleri aslına döndürmek, yani köylüyü milliyetçi ideolojiye, bir başka deyişle dönemin siyasal rejimine kazandırmaktı. Gerçi bunun kolay bir iş olmadığı da biliniyordu çünkü Şevket Süreyya’nın deyimiyle “bütün inkılaplarda, yeni rejimin değişiklik emirlerine en geç ve en güç boyun eğen köydü.”95 Bir toprak reformuyla köylülere toprak vermek yoksul ve orta köylülüğün kaderini Kemalist rejimin kaderine bağlayabilecekti.96 Üstelik 1930 Serbest Fırka deneyinin de gösterdiği gibi Kemalist rejimin kitle desteğine ihtiyacı vardı. Köycülük ideolojisinin 1930’lar ortalarından itibaren gelişmesiyle toprak reformu düşüncesinin yaygınlaşması kuşkusuz kitleleri rejime kazanma atılımlarının çeşitli yönlerinden birisiydi.

    Kitlelerin rejime kazanılması 1930’lar ve sonrasında hiçbir yerde ülkenin Doğu ve Güneydoğu’sunda olduğu kadar hayatî bir önem arzetmiyordu. Rejimin önde gelenlerinin kafasında toprak reformunun en büyük getirilerinden birisi kendilerini Kürt olarak gören önemlice bir nüfusun rejime kazanılmasıydı. Aslına bakılırsa toprak reformu düşüncesi 1930’lar başlarında büyük bir ihtimalle bu meselenin çözümü bağlamında gündeme geldi.97 Genel kanı bir toprak reformuyla Kürt meselesine kalıcı bir çözüm sağlamaktı. Toprak refomuyla Kürt meselesi arasındaki ilişkiyi en esaslı ve yetkin bir şekilde dönemin özgün dergisi Kadro’da bulmak mümkündür.98 Kadro’nun genel ideolojisi değilse bile bu konuda dile getirdiği görüşler rejimin önde gelenleri tarafından da paylaşılıyordu.99

    Tek Parti dönemi hükümetlerinin “en çetin, fakat hiç de verimli bir sonuç alınamayan davası” kabul edilen “Doğu illeri” sorunu100 millî/etnik değil, sınıfsal bir sorun olarak algılanıyordu. Kaynağı da feodal ilişkilerdeydi.101 Toprak reformu ile Kürt derebeylerinden toprağın alınıp köylülere verilmesi o bölgedeki feodal ilişkileri çözecek; “Kürtçülük” gibi akımların böylece iktisadî ve sosyal altyapısı kurutulmuş olacaktı.

    Bu beklenti toprak reformunun altında yatan en kritik meselelerden birisi olmasına rağmen ülkemizde maalesef hak ettiği bir şekilde tartışılmamıştır. Bunun nedenlerinden birisi Kürtlerle ilgili konuların en azından yakın zamana kadar bir tabu haline getirilmiş olması, bir diğeri ise toprak reformuna yönelik çalışmaların çoğunun konunun bu tür veçhelerinden çok iktisadî boyutuna gereğinden fazla ağırlık atfetmeleridir.

    Oysa toprak reformu projesinde bu konu önemli bir yer tutar. Türkiye’de ne zaman “Doğu ve Güneydoğu” için bir şeyler yapılmak istense toprak reformu konusu gündeme gelmiştir. Bu durum ilginç bir şekilde 1937’de de, 1997’de de geçerli bir yaklaşım olabilmiştir.102 Toprak reformu meselesi 1997 Ağustos’unda dahi Türkiye’de tartışma gündemine gelmiş, Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit gibi önde gelen siyasetçi ve devlet adamları “olağanüstü bölgenin” sorunlarının toprak reformuyla çözülebileceğini iddia etmişlerdir.103

    Gerek Kadro gerekse de CHP önde gelenlerinin konuyu ortaya koyuşları Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerdeki sorunların temelinde oradaki feodal ilişkilerin yattığı yönündeydi. Kadro’nun toprak meseleleriyle ilgili yazılarını yazan İsmail H. Tökin konuyu 1933 yılında net bir şekilde şöyle koymaktaydı:

    “Şark vilayetlerinde derebeyliğin kül halinde tasfiyesi ve toprağın bilâ bedel köylüye tevzii, milli bütünlüğün temini bakımından bilhassa zaruridir. Orada bilhassa kürtçe konuşan sahalarda için için kaynayan gayri milli hareketlerin, irticaî cereyanların gıda aldığı içtimaî zümreler, köylüsü ile beraber geniş topraklara tesahüp etmiş beylerdir. Toprağın köylüye doğrudan doğruya tevzii demek, Bey ismini taşıyan irtica kaynağı bir sınıfın ve bu sınıfla beraber kürt meselesinin kökünden tasfiyesi demektir.”104

    Benzer bir şekilde Şevket Süreyya toprak meselesiyle Kürt meselesi arasında doğrudan bir ilişki görüyordu:

    “Şarkın diğer bir temel davası olan Kürtleşmek, Türkleşmek mücadeleleri de gene öylece sürdü, gitti. Nerede küçük toprak mülkiyeti beliriyorsa, orada halk sırtını hükümete dayamak istiyor ve orada, idare mektep ve dolayısıyle Türkçe yerleşiyordu. Nerede Ağa ve Şeyh galip gelirse, orada köy ve toprak Ağanın kontrolüne geçiyor, oradan mektep ve idare çıkarılarak, beyin hükmü geçiyor ve Kürtçe, halkın dili oluyordu.”105

    Toprak reformunun gerçekten bu meseleyi çözüp çözemeyeceği, ya da eğer başlı başına bir reform yapılabilseydi bölgedeki sorunların ne kadarının çözülebileceği oldukça tartışmalı bir konudur. Bizi burada ilgilendiren hem devlet politikalarının hem de Kadrocuların toprak reformu ile bu sorunu birbiriyle çok âlâkalı görmeleridir. Toprak reformunun bu boyutu, ne yazık ki şimdiye kadar, üzerinde yeterince durulmamış bir konudur.

    GENEL BİR DEĞERLENDİRME DENEMESİ
    Bu yazıda Tek Parti döneminin toprak reformu atılımlarının hangi siyasî ve ideolojik saiklerle gündeme geldiği ve yürütüldüğüne, bir başka deyişle, konunun düşünsel arka planına, merkezî bir yer verildi. Çünkü Türkiye’de toprak reformu söz konusu olduğunda dikkatler böylesi bir arka plandan çok ÇTK ve kanunun önerildiği 1945 yılındaki siyasal gelişmelere odaklanmıştır. Biz ise, öncelikle dönemin düşünsel dünyasını, yani köycülükten büyük ölçüde esinlenmiş bir muhafazakârlığı, anlamak gerektiğini vurguladık. Çünkü Türkiye’de toprak reformu düşüncesi 1930’lar ortalarından itibaren gündeme geldi, İkinci Dünya Savaşı sırasında sadece rafa kaldırıldi106 ve savaş bittiğinde yeniden ortaya atılıp, Meclis’in önüne kanunlaşması için getirildi. Dolayısıyla 1945 yılındaki politik manevralardan bir ölçüde yalıtarak konuya bakabilmek gerekiyor.

    Ülkemizde toprak reformunun amaçları radikal değil, muhafazakârdı. Köylülerin köylerinde tutulması, mülkiyet duyguları beslenmiş bir kitlenin rejime kazandırılması, toprak dağıtılarak her türlü potansiyel sol ve radikal hareketin önünün alınması, devlet erkânının kentleşmemiş ve farklılaşmamış bir toplumsal doku içinde ayrıcalıklarının kolayca sürdürülmesi gibi kaygılar Türkiye’de hep ön planda tutuldu.

    Türkiye yönetici elitinin bu konumlanışına en güzel örneği “Çiftçi Ocakları”yla ilgili maddede görmek mümkündü. Ocakların ayrıntıları yukarıda verildiğinden burada sadece şunu not etmek gerekir ki, bu kurumsallaşmayla hedeflenen toplumsal mobiliteyi dondurma ya da sınırlama, gelecekteki olası bir kentlere göç dalgasının önünün alınması gibi gayelerdi. Nitekim Adnan Menderes’in o günlerde yaptığı eleştiriler bu nokta üzerinde haklı olarak durur. Ona göre “köylüyü belli arazi birimlerine tesbit etmek, toplumsal hareketini sınırlamak, gerici bir istekti.”107 Ocaklar Türkiye tarımında muhafazakâr, durgun ve köycü bir toplumsal doku yaratmanın manivelaları olacaklardı. Bütün bu amaçlar göz önüne alındığında “Çiftçi Ocaklarının” yukarıda tartıştığımız köycü ideolojinin en temel özelliklerini yansıttığı aşikârdır. “Çiftçi Ocakları” son anda tasarıdan çıkarılmış bile olsa, Tek Parti rejiminin önde gelenlerinin zihniyet dünyasını ve toprak reformu bağlamındaki niyetlerini anlamak için hiç kuşkusuz önemlidir.

    Toprak reformu düşüncesinin radikal değil, muhafazakâr nitelikli bir altyapısı olması bağlamında iki Dünya Savaşı arası dönemdeki diğer muhafazakâr köycü hareketlerle benzeşmesine de bu nedenle şaşmamak gerekir. Bu açıdan Nazi Almanya’sının muhafazakâr içerikli tarım politikası iyi bir örnektir. Nitekim Türkiye’de geçmişte ve bugün Nazilerin köylülüğe yönelik söylemleri ve pratikleriyle ülkemizdekiler arasında ciddi paralellikler olduğu vurgulanmıştır.108 1933 Eylül’ünde Nazi Almanya’sında gündeme gelen Erbhof adlı kanunla “Çiftçi Ocakları” arasında son derece büyük benzerlikler bulmak mümkündür. Bu kanuna göre çiftliklerin belirli büyükler içinde olması ve toprağın bölünememesi esas alınıyordu. Erbhof olacak topraklar alınıp, satılamayacak, ipotek edilemeyecekti. Amaç toprağın bölünememesiydi ve bu niyetle miras konularında ailedeki en büyük erkek çocuğa imtiyaz tanıyan hukuki bir düzenleme de yapıldı.109 Böylelikle en azından köylülüğün bir bölümüne sürekli ve yeterli bir zenginlik sağlamak amaçlanıyordu.110 Görüldüğü gibi “Çiftçi Ocakları” ile Erbhof topraklar arasında Menderes ve Berkes’in “Çiftçi Ocaklarının” Nazi Almanya’sından kopya edildiği şeklindeki eleştirilerini haklı çıkaracak ölçüde benzerlikler vardı.111 Kopya edilip edilmemesinden daha da ilginci, bizce iki ülke arasında köycü ideolojilerin çeşitli benzer noktalarının bulunmasıydı.112 Bunu söylemek arada önemli farklar olduğunu göz ardı etmek değildir. Örneğin, Almanya’da köycülük temel olarak Blut und Boden denilen ırkçı bir ideolojiyle ilişkilendirilmişti ki, bazı örnekler bulunmakla beraber,113 Türkiye örneğinde ırkçılık, köycülük düşüncesinde temel bir önemi haiz değildi. Ancak benzerlikler de oldukça fazlaydı. Naziler de, en azından söylemsel düzeyde, köylülüğe son derece önemli bir yer verdiler.114 Köylülük, örneğin Hitler’in tabiriyle, “başımızı ağrıtan toplumsal hastalıklara karşı en iyi sigortayı” sağlıyordu.115 Benzer şekilde, Nazi resmî belgelerinde köylüler “Alman devletinin köşetaşları,” ve Alman halkının en sağlıklı fiziksel ve ruhanî özelliklerinin en kuvvetli taşıyıcıları olarak karakterize ediliyordu.116 Köycülükleri anti-şehir ve anti-sanayi bir söylem ihtiva ediyordu. Nazilere göre çiftçilerin en büyük iki düşmanı Amerikan tarzı büyük işletmeleri gözeten liberal kapitalizm ile Rusya’nın köylünün geçimlik ekonomisini yıkan Marksist Bolşevizmiydi.117

    Bugünden bakıldığında başka amaçlar için savunulabilecek Tek Parti dönemi toprak dağıtma atılımlarının solculuk, ilericilik ya da radikallik adına sahiplenilmesi biraz ironiktir. ÇTK’nın radikalliği son anda eklenen ve ortakçı ve tarım işçilerine dağıtılmak üzere büyük toprak sahiplerinin topraklarına el konulabilmesinin önünü açan 17. maddeye dayanır. Oysa biliyoruz ki yukarıda da alıntılandığı üzere rejimin önde gelenleri ne zaman toprak dağıtacaklarını söyleseler, bunu yaparken özel kişilerin mağdur olmayacaklarını eklemeyi unutmazlardı.118 Amaçları muhtemelen devlet toprakları gibi “kamusal” arazilerin dağıtımıyla sınırlıydı. Son anda 17. maddenin ilave edilmesi aslında o günün politik manevralarıyla ilgiliydi, yoksa reformun 1930’lar ortasından itibaren geliştirilen özgün düşüncesinde radikalizm yoktu. Nitekim bunun içindir ki kanun tasarısı ilk sunulduğunda “Çiftçiye Toprak Dağıtılması ve Çiftçi Ocakları Kurulması” adını taşıyordu. Yinelemek gerekirse, orijinal tasarı “Çiftçi Ocaklı” tasarıydı. Yani bu noktada ilk vurgulanması gereken aslında “Çiftçi Ocakları”nda somutlanan muhafazakâr kaygıların 1930’lardan 1945’e toprak reformu düşüncesinin özünü belirlediği, 1945 meydana gelen konjonktürel gelişmelerin konuyu gerçek yörüngesinden biraz saptırdığıdır. Örneğin Barkan gibi toprak dağıtımını hararetle savunan bir iktisatçı “Ocakların” tasarıdan çıkmasının ardından konunun bütün önemini ve özgünlüğünü yitirdiğini, ÇTK’nın “hakiki ve tam bir toprak kanunu olmak vasıflarını büsbütün kaybettiğini” düşünüyordu.119 Barkan gibiler için toprak reformunun öncelikli hedefleri devletin güçlendirilmesiydi. Barkan “Çiftçi Ocakları” sisteminin kendisinin hep idealize ettiği Osmanlı mirî toprak düzeninde bulunduğunu, bu sistem içinde “kendi vasıtalarıyla kendi tarlası üzerinde çalışan müstakil köylü işletmesi(nin) imparatorluk için çok verimli bir vergi mevzuu” olduğunu ileri sürüyordu.120 “Her tarafta hazır ve nazır ve her şeye kadir bir devlet”121 hem toprak reformunu ve onun gereksineceği her türlü hukuki ve iktisadî mevzuatı gerçekleştirecek, hem de bu toprak reformunundan içtimaî ve siyasî yarar sağlayacaktı.

    1945 sonrası Türkiye’deki ve dünyadaki gelişmeler Tek Parti önde gelenlerinin tahayyül ettikleri dünyadan farklılaşınca ÇTK’nın gelişimi de değişik bir biçim aldı. Bunun nedeni en azından 1940’lar ortalarına kadar Türk yönetici elitinin statik bir Türkiye beklentisi içinde olmasıydı. Şehirleşmenin Batı’daki gibi bir biçim almadığı, toplumsal sınıfların farklılaşmadığı, sanayinin devlet kontrollü geliştiği, ama sanayileşmenin getirdiği tarihî farklılaşma ve sorunlarından uzak, tarımda Amerikan tarzı kapitalist işletmelerden çok, küçük ve orta mülklerin yaygın olduğu, ve nihayet elitist devlet yönetimi geleneğinin böyle bir ortamda sürdürülebildiği bir Türkiye düşleniyordu. Oysa hem Türkiye hem de dünya farklı gelişmerin gündeme girdiği bir hal almıştı. Artık Türkiye’yi Tek Parti rejimiyle yönetmek hem içsel hem dışsal nedenlerle giderek zorlaşıyordu. Hükümetin bu statik dünya perspektifini somutlayan “Çiftçi Ocaklı” tasarısı değiştirilince İnönü ve çevresi gelecekteki muhalefetin yumuşak karnı olacağı düşüncesiyle 17. maddeyi eklediler. Amaç köylülere muhtemelen bu maddenin getireceği yarardan çok, Berkes’in de vurguladığı gibi, “mevcut toprak mülkiyetinin bu kanun vesilesi ile gözlem altına getirilmesi” idi.122 Bir başka deyişle, amaç yavaş yavaş doğmakta olan muhalefetin önde gelenlerinin büyük toprak ağaları olduğunu topluma gösterebilmekti. Son derece konjonktürel ve günün praktik siyasî çekişmelerinin belirlediği bir gündem. Öyle görünüyor ki, İnönü bu noktada bir taşla birkaç kuş vurmak istiyordu: Bir yandan yoksul ve orta köylülüğün biraz gönlünü almak hedefleniyordu. Şevket Pamuk’un çok açık bir şekilde gösterdiği gibi özellikle İkinci Dünya Savaşında orta ve yoksul köylülüğün iktisadî durumu uygulanan devlet politikalarından dolayı feci şekilde bozulmuştu;123 bir toprak dağıtma projesiyle onlarla barışmak mümkün olabilirdi. Diğer yandan, 17. madde ile orta ve yoksul köylülüğün kötüleşen sosyo-ekonomik durumunun sorumlusunun sadece büyük arazi sahipleri olduğu yanılsaması yayılmak isteniyordu.124 Bir başka deyişle, küçük ve orta köylüyü ezen devlet politikaları yerine büyük arazi sahipleri yegâne günah keçisi yapılmak isteniyordu. Bütün bunlara ilaveten, İnönü ve çevresi muhtemelen yeni yeşermekte olan muhalefetin gücünü de test etmek istemişti. Nitekim, bu test sonucu kendi beklentilerinden güçlü ve kararlı bir muhalefetle karşılaştılar. Bu noktadan sonra da İnönü’nün kendi silahı kendi elinde patladı: CHP’nin de içinde epeyce güçleri olan toprak ağaları sert muhalefet gösterdiler. Sıkışan onlar değil, İnönü’nün kendisi oldu. Bu yüzdendir ki inanılmaz bir hızla ÇTK’yı toprak ağalarının pek de itiraz etmeyecekleri bir çerçeveye çekti.

    Türkiye’de toprak reformu düşünce ve pratiği tepeden ve devlet eliyle gündeme geldiği için kanunun köylülere sağlayabileceği küçük olanaklardan bile yeterince faydalanılamadı. Çünkü ülkemizde köylülerin aktif olarak katıldığı, örgütlü, aşağıdan bir kitle hareketi olmadı. Oysa, örneğin, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Doğu Avrupa’nın çeşitli yerlerinde, özellikle Bulgaristan, Romanya, Polonya gibi ülkelerde toprak reformu örgütlü köylü partileri, daha da önemlisi, köylü kitlelerinin siyasal hareketlilikleri sayesinde gündeme geldi. Hal böyle olunca buralarda reform hareketleri kitleleri daha çok siyasal ve toplumsal yaşamın içine çekmesi, zorunlu olarak toprak ağalarıyla mücadeleye girişilmesi bağlamında bu ülkelerin tarihinde radikal ve demokratik dönüm noktaları teşkil ettiler. Ülkemizde ise sadece siyasî kaygılarla önemlice bir miktarda devlet toprağının dağıtılmasına rağmen, Türkiye tarımındaki gerici üretim ilişkilerinin özüne dokunabilen, gelir dağılımını düzelterek toplumsal barışı geliştirebilecek bir etki sağlanamadı.


    Demokrat Parti hükümeti döneminin icraatları genel kapsamda bu şekildedir. Gerek siyasi, gerek ekonomik, gerek toplumsal icraat ve uygulamaları nesnel bir şekilde özetlemeye çalıştık. 📚📚☕👍