• 339 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kitap Yorumu//Bu Ülke-Cemil Meriç
    .
    Bu Ülke, Cemil Meriç'in "aynı kaynaktan fışkırdılar" dediği eserler dizisinin önemli bir halkası. "Bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin vicdanı olmak, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak" isteği Cemil Meriç'in düşünme ve yazma çabasına her zaman yön vermiş. Bu kitap bir isteğin belki de en fazla berraklaştığı eser: "Bu sayfalarda, hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim." diyor Meriç.
    .
    İlk baskısı 1974’te Ötüken yayınları tarafından yapılan ve Meriç’in en çok okunan kitabı Bu Ülke. Cemil Meriç, Bu Ülke’de Türkiye’nin meselelerine değinmiş. İlk sayfalarında uzun uzun kendi hayatını, yaşadıklarını, çektiği sıkıntıları anlatmış ve söylemek istediklerini de olaylar üzerinden giderek okuyucuya aktarmış.
    .

    Cemil Meriç, düşünce özgürlüğünü gençliğinden beri hiç taviz vermeden savunan bir yazar. Kitabında da Doğu-Batı mevzusu, sağ-sol çatışması gibi konulara değiniyor. Türkiye'deki edebiyat ve siyaset dünyasını, Doğu'nun fikir alemini ve önemli düşünce insanlarını da ele alıyor.
  • 339 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba:)Üstad Cemil Mericin ilk okuduğum kitaplarından lisede tarih hocamın vesilesiyle okumaya başladım eserlerini.Kalemini ve yine duruşunu oldukça seviyorum. Okurken “Ne güzel kitap!” diye tanımladığınız bir kitap hakkında “Bunu daha önce hiç düşünmemiştim ama, galiba doğru” veya “Belki şimdi anlayamıyorum, birkaç gün sonra anlarım” şeklinde önce okuyucunun teslimiyetinin gerekliliğini bildiriyor Üstad Cemil Meriç . Sonra anlamak ve sonra hüküm.Eserlerinde bazen anlamadığım kısımlar oluyordu dilinin ağır geldiği yerler kelimeleri arada saf türkçeye dönmesi gibi.. Fakat kitaplarını okudukça mefhumu anlamaya başladım.Kendisinden bahsetmek istiyorum birazcık sonra eser ve içeriğiyle ilgili bilgi vereceğim.Üstad Cemil Meriç, kendisini “Yazar ve hocayım. Başlıca işim düşünmek ve düşündüklerimi cemiyete sunmaktır.”(Cemil Meriç, Jurnal, 18.7.1974) diye kendini tanıtmaktadır.Kendini tanımaya kendini adamış biri Cemil Meriç bu sözlerinden bunu çıkarabiliriz.
    Yalnız, kendini okumaya vermiş, doğruyu bulmak için her türlü fikri okumuş, süzgecinden geçirmiş.Aklına her geleni yazmanın yazmak olmayacağının ayırdımına varmış bir münzevi fikir adamı aynı zamanda.
    Kitap okumaktan gözleri görmez olmuş bir adam. nitekim, gözleri görmediğinde dahi, okumayı yazmayı bırakmamış, düşüncelerini hür bir şekilde söylemekten kaçınmamış biri var karşımızda.Kendisi bu uygulamada olduğumuz gibi
    " Dünyam, romanların dünyasıydı." diyor.
    "Kitap limandı benim için. Kitaplarla yaşadım. Kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim. Kitap benim has bahçemdi." diyor.
    Fildişi Kulesinde kendini okumaya adamış biri kısaca.Bütün hayatı vermekle geçti, bilgisini , zamanını, kalbini.
    Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendi kendimizin esiri olmakmış, öyle diyor Üstad Meriç."Kalemle yapılan fetihler, tarihe mal olur, tarihe, yani edebiyete."Allah kendilerinden razı olsun
    Şimdi eserin içeriğine geleceksek;

    Bu kitabın belli bir içeriği yok. Belli bir konuyu ele almıyor. Denemelerden oluşan bir kitap daha çok.Kitap beş bölümden oluşuyor
    1)Siham_ı Kaza(Kaza okları dilden bahsediyor )
    2)Biz Ve Onlar(ağırlıklı olarak bu bölümde batı ve batılılaşma mevcut sağ ve sol ayrımı )
    3)Münzevi yıldızlar (bu bölümde "deha"yi anlatır örnekler:Dante,Ibni Haldun,camoen,Balzac,Said Nursi,Kemal Tahir vs anlatır
    4)"Fildişi Kuleden"
    5)"Baki kalan" (Bu bölümde Üstadın Aforizmaları yer alır.)
    Kitabın son kısmında "Kanaviçe"diye bir bölüm var bu kısımda Üstad kitapta geçen tanımlamalar ile kişilere iliskin açıklama yapıyor.
    Bizden bahsediyor dostlar...
    Herkesin okuması ve okutması gereken bir kitap.Kitabın ilk bölümlerinde Cemil Meriç'in başka kitaplarından alıntıları mevcut. Bu alıntılar o kitapları okuma isteği uyandırıyor. Bu Ülke başlıklı bölüm 73. sayfadan itibaren başlıyor. Yazılar yani denemeler konu başlıkları halinde sıralanmış. İçerik ise çok geniş. Kimi yazıda bir şahsı kimi yazı da ise bir fikri ele almış Üstad Cemil Meriç. İçerik geniş olunca tüm içeriğe değinmek elbette ki imkansız. Ancak kitap bitince genel bir düşünce hakim oluyor insanda. Biz Türkler batılılaşmayı abartmışız daha çok Batı'nın bilimini alacağımıza topyekün kültürü de almışız ve işte bu bizde yozlaşmaya sebep olmuş. Yozlaşınca da almamız gereken bilimi alamamış ve geri kalmışız. İşte Cemil Meriç bu ana fikirden yola çıkmış bence. O, batıya karşı değil. Öz olarak diyor ki gidin bilimi de teknolojiyi de alın ama kültür onların olsun. Günümüzde acaba bu fikir ne kadar uygulanıyor. Biz batılılaşmayı galiba yanlış anlıyoruz. Cemil Meriç ile ilgili bir sıfat daha var. Gerçek bir entelektüel.. Bu kitap bunun doğruluğunun bir göstergesi kesinlikle
    ... Yeni nesil, geçmiş nesillerin hatalarına düşmemek, günâhlarına bulaşmamak için, ışık tutan Bu Ülke’yi okumalı kesinlikle.
    Cemil Meriç'in Doğu-Batı mevzusu, sağ-sol çatışması gibi konulara değindiği, kitabında Türkiye'deki edebiyat ve siyaset dünyasını, Doğu'nun fikir alemini ve önemli düşünce insanlarını ele almaktadır. Meriç kitabı için şunları söylemiştir; "Bu sayfalarda hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti, kemiğimin kemiği"
    Sağcı ve solcu gibi sınıflandırmaları hiçbir zaman tasvip etmediğini, özellikle sosyal sınıflara ayrılmamış bir ülkede sağcı-solcu gibi anlamsız tasnifler yapıldığını eserde yazmış.
    Yazılarına da aksettiği gibi hayatına iki kelime hakim olmuş daha çok Üstadın öğrenmek ve öğretmek. Gördüklerini çağdaşlarıyla görüşmek ve tattığı zevki onlara da tattırmak tek emeli olmuştur her zaman.
    Eserde şu benim dikkatimi çekti Üstad Cemil Meriç’e göre bir aydın yabancı dil bilmese de olur, çok kitap okumasına da gerek yoktur. Fakat bu eksikliği telafi edecek ölçüde dilini gerçekten bilmesi gerekir. Kelimeleri, hakkında ansiklopedi yazacak kadar tanısın aynı zamanda. Asillerini adilerinden ayırsın yine . Hiçbir düşünce taşımayan, kimse tarafından anlaşılmayan karanlık kelimeler var olduğunu söylüyor. Ama yine de onlar için yaşayıp ölen herkesin ağzındadır onlar. Her dilden lügatlar elimizde bulunmalı ki okuduğumuz metinde hiçbir karanlık kelime kalmasın bu şekilde açıklamaktadır.Bu eserinde kendi çağının Türkiye’sini, onu etkileyen yerli ve yabancı fikir hareketleri ve elemanlarını, yaptığı geniş araştırma ve gözlemler ışığında okuyucularına sunuyor aynı zamanda.
    bu ülke'de insanlar kardeştir der cemil meriç. 'bu ülkenin bütün ırklarını, tek ırk, tek kalp, tek insan haline getiren islamiyet olmuş. biyolojik bir vahdet degil bu. ne kanla ilgisi var, ne kafatasıyla. vahdetlerin en büyüğü, en mukaddesi. ister siyah derili, ister sarı. inananlar kardeştir. 'aslında herkesin ağzında bir sekilde kelimelere dökülen bu olgu, ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi belki de.
    #Bu eseri yazan Üstad değerli Cemil Mericin ruhlarına rahmet diliyorum. Rabbim kendilerinden razı olsun izinden yürümek daima okumak nasip olsun.#iyi okumalar selametle:)

    BU KITABI OKUYUN OKUTUN ALIN KUTUPHANENIZ BEYNINIZ KALBINIZ AYDINLANIR.:)
  • 440 syf.
    ·Puan vermedi
    Maria TODOROVA Bulgaristan’da doğmuş, büyümüş ve Doktora derecesini Sofya Üniversitesinde almıştır. 19. Ve 20. yüzyılda Bulgaristan ve Balkanlar’da tarihyazımı, tarihsel demografi, sosyal ve kültürel tarih üzerine akademik çalışmalar yapmıştır. ABD’de Illinois Üniversitesinde tarih profesörü olarak görev yapmaktadır. Kitabında İngilizce, Almanca, Fransızca, Yunanca, Bulgarca, Rusça ve Türkçe kaynaklardan geniş bir şekilde yararlanmış olduğu onun bu konuda yeterli eğitimi, dil yeteneği ve entelektüel bilgiye sahip olduğunu gösteriyor ve bu sayede Balkanlar konusunda sistematik ve aydınlatıcı bir çalışma sunuyor.

    Kitap giriş ve sonuç bölümleri de dahil olmak üzere dokuz bölümden oluşmaktadır. Yazar bize ‘Balkanizm ve oryantalizm: Farklı kategoriler mi?’ adını verdiği giriş bölümünde Balkanizm ve oryantalizmin belli başlı konularda karşılaştırılması yapılıyor. Bunun öncesinde Carnegie Vakfının 1993 yılında hazırlatmış olduğu raporun, 1993 yılında tekrardan yayınlanması ve raporun yeni basımında önsözü yazan Amerikalı diplomat ve tarihçi George Frost Kennan’ın (1904-2005) şu sözlerinden rahatsızlık duyuyor. Bunu nedeni Kennan’ın 1903 ve 1993 yılında da Balkanların sorunlarının köklü olduğu ve sorunların hale geçerliği koruduğunu, siyasi ortamda etkinliğini koruduğunu söylüyor.
    Balkanizm ile Oryantalizm zaman olarak farklı zamanlarda ortay çıktığını; Balkanizmin, Oryantalizmin bir alt türü olduğu görüşüne karşı çıktığını ve farklı amaçlarının olduğunu belirtiyor. Yazar Balkanizmin dışarıdan ve içeriden dayatıldığını, Oryantalizm ise İngiliz sömürgeciliğinin bir mirası olduğunu belirtiyor. Balkanların karşısına öteki olarak İslamı, Müslümanları ve genellikle beyaz olmayanları aldığını ve kapsam olarak ırkçı bir söylem içerdiğini, fakat; Balkanizmin ise tamamen beyaz ve Hıritiyan toplumlarla ilgili olduğunu ve oryantalizm kadar şiddet içermediğini savunuyor.

    Balkanlar:Nomen Birinci bölümde yazar ‘balkan’ kelimesinin ortay acıkışı ile bir takım bilgiler sunuyor. Balkan kelimesinin 1800’lü yılların sonlarında İngiliz kaynaklarda ilk defa görüldüğünü, Haimos olarak bilinen dağların çevrelediği yarımadanın Balkan dağları olarak adlandırılan sürece dikkat çekiyor. Çeşitli kaynaklardan bu dağa ve çevresine ne ad verildiği nasıl adlandırıldığı ortaya konuyor. Yazar bunu yaparken de Avrupalı gezginlerin seyahat notlarından bolca referans alıyor. Özellikle İngiliz gezginleri aristokrat ve burjuva olarak ayırdıktan sonra bu iki grubun balkanlara bakış açısını ortaya koyuyor. Osmanlı döneminde yarımadaya Rumeli dendiği hatta Türkiye Avrupası adının kullanıldığını görüyoruz. Daha sonra yazar, balkanlarda yaşayan halkların dilinde balkan kelimesinin anlamlarını, hangi amaçla ve nasıl kullanıldığı hakkında bilgiler veriyor. Balkan sözcüğünden türetilen ‘balkanlaşma’ kavramının neyi temsil ettiğini ve tarihte kimler ve hangi amaçla kullanıldığını kitabın ilerleyen kısmında görüyoruz. Balkanlaşma sözcüğüne 19. Yüzyılda git gide siyasal bir yananlam yükleniyor. Balkanlaşma kavramı, ülkenin dağılması ve ulusçu bir bölünmesi süreci olarak Birinci Dünya Savaşı sonrasında ilk defa ortaya çıkıyor, daha sonra İkinci Dünya Savaşından sonra sömürgeciliğin sona ermesi ile tekrardan gündeme geliyor. Yazar Amerikada yaşayanların Balkanların nerede olduğunu çoğunu bilmemesine rağmen toplumun Balkanlaştığı söylendiğinde az çok ne anlama geldiğini bileceklerini söylüyor. Balkanlaşmanın, çokkültürlülük, aşırı uzmanlaşma, toplumun bölünmesi gibi yananlamlarının oluşturulduğunu görüyoruz.

    İkinci bölümde yazarın amacının bugün bölgede ifade edilen imge ve duygular üzerinde bir fikir amaçladığını öğreniyoruz. Balkan kelimesinin küçültücü anlamı yanında bir öz-algısının olduğunu, yazar edebiyatta ‘Balkan’ adıyla en popüler imge olan ‘Bay Ganyo’ karakteri ile okuru tanıştırıyor. Karaktere hödüklük, kabalık ve görgüsüzlük gibi anlamların yüklenildiğini ve bu kavramın Balkanlar’da nasıl popüler hale geldiği kitapta geniş bir şekilde anlatılıyor. Bu anlatımın içinde ‘Bay Ganyo’ile birlikte literatüre ‘Homo balkanicus’ nosyonun kazandırılmasını görüyoruz. Yazar bu anlatımlarda Balkanlar’a dışarıdan bir bakış değil de Balkanlar’ın kendi içinden bir eleştiri olduğunu, ‘Bulgar Avrupalı’ kavramıyla ortaya koyuyor. Bu bölümün kalan kısmında Balkanla’da yaşayan devletlerin kendini ne kadar Balkanlı görüp görmediklerini detaylı bir şekilde yazardan öğreniyoruz. Balkan devletleri arasında özellikle Bulgar’ların balkanlı olmak bir sorununun olmadığını altını çizerek söylüyor. Yazarın bu ara Bulgar kökenli olduğunu bilmek bu konuda ne kadar tarafsız olduğunun sorgulanmaya açık bıraktığını da söylemeden geçemeyiz. Diğer balkan devletlerinin kendilerini daha çok batılı gördüklerini, Türkiye’nin de tüm Balkan devletleri tarafından öteki ve doğu olduğunu savunmaları açıkça kitapta belirtiliyor. Balkanlar’ın özellikle Türk entelektüelleri arasında hal önemli bir yeri olduğunu belirtildiği ve Türklerin de Arapları aynı Balkan devletlerinin kendilerine karşı gösterdiği bakış açısını taşıdığı öne sürülüyor.

    Balkanlar’ın Keşfi olarak adlandırılan bölümde Avrupalı gezginlerin Balkanlar’ı ayrı bir coğrafi ve kültürel kendilik olarak gördüğünü görüyoruz. 18.yüzyıl sonları ile 19. Yüzyılı başlarında görülen siyasi değişimler sonucunda, önceleri transit olarak geçilen topraklar olarak görülen Balkanlar’ın yavaş yavaş tanındığına kitapta anlatılanların ışığında tanık oluyoruz. Avrupa giderek Balkanlar’a daha çok ilgi duymaya başlıyor. Avrupalı gezginlerin anlatımlarında Balkanlar’da yaşayan halkların yaşam tarzlarına ve karakterlerine ilişkin gözlemlerin zamanla değiştiğini görüyoruz. Balkanlar Avrupanın Volkmuseum’u [halklar müzesi] haline geliyor. Burada sunulan küçümseyici karakter genellemelerinde en altta Türkler’in gösterildiğine de şahit oluyoruz. Tabi bunda da Osmanlı İmparatorluğunun siyasi arenada giderek zayıflamasının kuşkusuz önemi büyüktür.

    19. yüzyılda gezi edebiyatı bütün Avrupa’da ilgi gören bir tür haline geldiğini söyleyen yazar, bu yüzyılda gezi edebiyatı alanında eser yazmamış bir İngiliz bulunmadığını da sözlerine eklemeyi unutmaz. Bu yüzyılda artık gezi eserleri daha çok siyasallaşır ama daha önemlisi artık küresel sömürgeci ülkenin elindeydi. Bu dönemde İngilizlerde bir Osmanlı ilgisi göze çarpıyor. Ama bu görüşler 10 yıl içinde daha çok Balkanlı topraklarında yaşayan halklara çevrildi. 19 yüzyılda ezilen Hıristiyan uluslarının keşfi ile Victoria dönemi yoksullarının keşfi İngilizler için aynı döneme denk gelir. Ama doğuda Rusların güçlenmesi yüzünden Osmanlıya olan ilgi hemen dağılmamıştır. Bu yüzyılda yazara göre küçümsenen ve dışlanan Bulgarlar olmuştur. Bunu Bulgarların aristokrasiden yoksun olması ve bundan dolayı da edebiyattan ve tarihten yoksun olmasına neden olmasıdır. Bu devirde artık yeni bir gezi edebiyatı oluşmaktadır: Amerikan gezi edebiyatı. Bu konunun öncülerinden olan Amerikalı Nicholas Biddle Püriten geçmişinden dolayı Balkanlar’a yukarıdan bakmış ama Türkler’e daha çok hoşgörü ile yaklaştığını kitapta anlıyoruz. Amerikalı misyonerlerin etkinlikleri bu yüzyıl başlarından itibaren giderek artması önceleri İncil’i yaymak amacıyla daha sonra ise Osmanlıda Müslüman olmayan nüfusa yönelik bir etki dönüşümü olarak büyük bir etki yaratmıştır. Bu ideale Öyle ki 20. Yüzyılın başlarında Türkiye’de sayı olarak 426 misyoner okuluna ulaşmıştır. Eski Başbakanlarda Bülent Ecevit’in de mezun olduğu Robert Koleji bu Amerikan misyonunun en büyük başarılarından biridir.

    Beşinci bölümde yazar şundan bahseder: Avrupa literatüründe bir Balkanlar imgesi çoktan şekillenmişti. Bu imge birçok ortak özellik taşımaktadır. Coğrafi keşifler ve bölgenin eşzamanlı icadıyla birlikte ilerler. Yunanistan’da İngiliz turistleri yönelik saldırılar çoktan Filhelenizm dalgasını sona erdirmişti. Buna ek olarak Makedonyada yaşanan gelişmeler yarımadanın bir kargaşa bölgesi olarak algılanmasına neden olmuştur. Diğer yandan Amerikalı bir misyonerin de kaçırılma olayı bu algıyı daha da somutlaştırdı. 1903’te yaşana Kral Alesksandar ve eşinin pencereden atılmak suretiyle öldürülmesi ile batı basınında bölgenin adına bir de terörist damgası yapıştırılmasına neden oldu. Bu kadar arka arkaya gelen olaylar sonrasında birinci, ikinci Balkan Savaşları ve ardından Birinci Dünya savaşının yaşanmasıyla ‘Balkanlaşma’ terimi Balkanlar’a adeta onun ayrılmaz bir parçası gibi bir değer yüklemiş oldu. Irkçılık olgusunun gerçekleşmesi ise iki dünya savaşı arasında olmuştur. Gerçi ırkçılık ilk olarak 16. Yüzyıl İspanya’sında ortaya çıkmıştı. Bu modern ırkçılığın özellikle Balkan devletlerine karşı çeşitli şekillerde vücut buldu. Batı Balkan halklarını gözlem ve siyasi amaçları doğrultusunda kategorilendirmeye başladı. Samuel Huntington’ın yazdığı Medeniyetler Çatışması’ kitabında savunduğu tezler yazar tarafından çok eleştirilse de Batı medeniyetlerinde Balkanlar’a karşı olan tavrı daha d güçlendirmiş durumdaydı. Soğuk Savaş dönemi balkanları kargaşa ve bölünme içinde olan bir bölge haline getirmişti. Sovyetlerin bölgede etkinliği Batı dünyasında Balkanlar’ın kaybedildiği görüşünü somutlaştırdı. İki kutuplu düzende bir tarafta Doğu (Avrupa’nın doğusu) ve komünizm; diğer tarafta Batı ve demokrasi vardı. Bu durum en çok Yunanistan’a ve Türkiye’ye yaramıştır. Türkiye Doğulu olmaktan kesin olarak kurtulmuş oldu. ‘Balkanlı’ ve ‘Balkanlaşma’nın aşağılama terimleri olarak Soğuk Savaşın bitimiyle tekrar ortaya çıkmıştır.

    Soğuk Savaş sonrası dönemle ilgili olan bölümde 1989 sonrası iki kutuplu dünyanın yıkılması ile birlikte Amerikan akademik dünyasında Balkanları Rusya incelemeleri vesayetinden kurtarmak için ayrı bir arayış vardır. Güneydoğu Avrupa adlandırması bu arayış sonunda bulunur. Böylece Balkanlar ayrı bir kendilik olarak ve daha tarafsız olduğu kabul edilen bir isimle ortaya çıkmaya başlar. Burada amaçlanan Balkanlar’ın Rus etkinliğinden biraz olsun uzaklaşmasıdır. Fakat yazar bu gelişmenin de Balkanlar’a atfedilen küçümseyici şekilde damgalanmasının sona ermeyeceğini ve Batının bu hatasını devam ettirdiğine dikkat çeker. Bu bölümde dikkat çekici olan Balkanlar’a Güneydoğu Avrupa denmesine karşılık Doğu-Orta Avrupa kavramının öne sürülmesidir. Bu bölgede yer alan Visegrad Dörtlüsü (Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya), Ukrayna, Belarus ve Baltık ükeleridir. Bu ayrım ayrıca Roma Katolikliği ve Doğu Hıristiyanlığı arasındadır. Yazar bu kavramların soyut kalacağını Balkanlar’la karşılaştırılamayacağını savunur.

    Kitabın yedinci bölümde yazar, Balkanlar’da Osmanlı mirası olarak kabul edilebileceğini kabul eder. Kitapta Osmanlı mirasının iki temel yorumu olduğundan bahseder. İlk yorumda Osmanlı mirasının Bizans, Bulgar, Sırp vb. otokton Hıristiyan Ortacağ toplumlarına dinsel, toplumsal, kurumsal ve ırksal olarak dayatıldığını öne sürer. Bunu nedeninin Osmanlıda yeni fethettiği yerlere Anadolu’dan gelen göçerleri yerleştirilmesi ve İslam-Hıristiyanlık çatışması oldu öne sürülür. Osmanlı İmparatorluğu gayri müslim ve Hıristiyan unsurlara gayet toleranslı davranmıştı, fakat aynı zamanda bu grupların arka plana itildiği katı bir dinsel hiyerarşiye dayanan bir İslam devletiydi. Osmanlı Devleti 19. yüzyıla kadar güçlü Ortaçağ unsurları taşıyan ulusüstü bir imparatorluktu; bu imparatorlukta bütün nüfusu birbirine bağlayan tek kurumdu. Balkan ulusları kimliklerini kazanmaya yönelik girişimlere başlayınca bu bürokrasi ile bu uluslar arasındaki mesafe açılmaya başladı; bu konuda tekrar bütünleşmeye yönelik girişim olmasına rağmen geç kalındığı için bu mesafe tamamen açılmıştır. Balkanlar’da kopuş dil ve din sınırlarıyla gerçekleşmiştir. Bu durumu M.Kemal Atatürk’te siyasal zekasıyla geleneklerin aktarımında ve yeniden üretiminde kullanmıştır. İkinci yorum ise Osmanlı mirasını Türk, İslam Bizans/Balkan geleneklerinin karmaşık bir sembiyoz (ortakyaşam) olarak ele alır. Bu yorumun mantıksal açıklaması şudur: Yüzyıllarca beraber yaşamanın kaçınılmaz olarak ortak bir miras üreteceği görüşüdür. Bu iki yorumun birbirine karşıt görünmesine rağmen Osmanlı mirasının bir parçasıdır.

    Yazar kitabın sonuç bölümünde şu sonuca varıyor: Balkanizm zaman içinde, oryantalizmin sağladığı duygusal boşalımın yerini tutacak uygun bir alan haline gelmiştir ve bu sayede Batı, ırkçılık, sömürgecilik, Avrupamerkezcilik ve Hıristiyanların İslam karşısındaki hoşgörüsüzlüğü suçlamalarıyla karşılaşmamaktadır. (s.373)
  • 152 syf.
    ·10/10
    Orhan Pamuk, Beyaz Kale kitabıyla bizleri 17. Yüzyıl İstanbul’una götürüyor. Bir Venedik gemisinden esir alınan Venedikli bir adam ile bir Osmanlı hocasının hikayesini anlatıyor. Birbirlerine fiziki olarak çok benzeyen ikili diyaloglarıyla, çalışmalarıyla bizlere doğu batı çatışması yerine bu sefer doğu batı benzerlikleri ve git geller denilebilecek diyaloglar sunuyor. Orhan Pamuk çok sevdiğim bir yazar her kitabında olduğu gibi dil kusursuz. Türk hocanın Doğuyu sembolize etmesi Venedikli esirin Batıyı temsil etmesi kitap ilerledikçe birbirine karışıyor. Tahtta bulunan çocuk padişah ile tanışmaları, İstanbul’da baş gösteren Veba salgını fiziki olarak birbirlerine çok benzeyen bu ikiliyi farkında olmadan birbirlerine fikir yönünden de yaklaştırıyor. Türk hoca kölesine benzemeyi kabul etmese de çevre insanı onların aslında kardeş bile olduğunu iddia edecek kadar benziyorlar. (Kitabın sonunda yazarın bu benzerliği nereye bağlayacağını göreceksiniz). Türk hocanın sorduğu sorular kitabın en ilginç anahtarlarını verdi bence “Niye benim ben” sorusu ve yazarın kullandığı ayna motifi çok hoşuma gitti. Ayrıca Türk hocanın insanların aptal olmasına sitemi ve Padişahı çevresindeki aptallardan arındırma arzusuyla kitaplar yazması da “Hoca” ünvanına çok uygundu. Ben kısaca kitabı çok beğendim. (Orhan Pamuk eli değmiş bir kitabı beğenmemem imkansız) Ayrıca kitap ölmeden önce okunması gereken 1001 kitaptan biri, tavsiye edilir.
  • 80 syf.
    ·1 günde
    25 Kasım 2019 Pazartesi
    19:14
    Güngör Dilmen okuma etkinliği: #56846731

    Merhaba !

    Sanatımız, sanatçılarımız ve Güngör Dilmen üzerine biraz konuşalım.

    Baştan söylemiş olayım biraz uzun bir inceleme olabilir lütfen buraya kadar okuyanlar beğenip geçmek çözüm değil 10 15 dakikanız varsa alırım yoksa es geçin gitsin.

    Ülkemizde her şeyin "yerli" ve "milli"si var sadece sanatımızın ve tiyatromuzun yok kanımca.

    Bu okuduğum dördüncü kitabı ilk önce yazar hakkında genel bir bilgi almak isteyenler bu iletime bakabilir.
    #56065408

    Milenyum çağının insanları olan bizler sanatın ne olduğunu unuttuk. Toplum olarak tiyatroya körelmişiz, kendi kendimize yabancılaşmış kendimizi daima Shakespeare, Moliere, Gogol, Bertolt Brecht, Samuel Beckett, Moliére, Çehov... ya da biraz eskiye gidersek Sophokles'in eserlerinde arıyoruz.


    Arayalım, bu dünyaca ünlü insanların içinde kendimizi arayalım ama kendi sanatçımıza "ihanet" etmeyelim. Biz kendi sanatçımıza ihanet eden bir toplumuz, yaşarken çoğunu hiç bilmeyiz, öldükten sonra da bazılarına denk geliriz ve bu tesadüfi denk gelişin ufak bir anında "Vay arkadaş bizde varmış tiyatro yazan" deyiveririz.

    Vay arkadaş! Kuma gömülen kafalar azıcık yukarı kaldırıldığında ülkemizde neler varmış neler diyebilmek için bu kumu biraz eşelemek gerekir.

    Dedim ya biz milenyum çağıyız! Kumun altında kalan kafalarımıza"Telefon ve televizyona gömülen nesiller" göre: "Bizim sanatımız "Tik-tok" videoları, bizim sanatçılarımız da internet fenomenleri, Instagram ünlüleri, youtuberlar, bölüm başına 45 bin lira alan artistler, lanet olası bir seviyede olan Recep İvedik serileri ve Cin filmleri yönetmenleri vay arkadaş ne zengin bir sanatımız var bizim öyle!"

    Kumu eşeleyin, bakın neler çıkıyor etrafa mesela şu liste var daha da zenginleştirilmiş halini sunacağım ileride, bakın bakalım; kafanızı kaldırıp baktığınızda bu insanlardan kaç tanesi var sizin Milenyum çağınızda!
    #55936919



    Şu kumu biraz daha eşeleyin bakalım yerli tiyatro yazarlarımızdan kimse herhangi bir kum tanesi olarak çarpacak mi gözünüze çok değil birazını sıralayacağım:

    1. Güngör Dilmen
    2. Başar Sabuncu
    3. Orhan Asena
    4. Recep Bilginer
    5. Haldun Taner
    6. Yılmaz Onay
    7. Sema Göktaş
    8. Vasıf Öngören
    9. Cevat Fehmi Başkut
    10. Turgut Özakman
    11. Cahit Atay
    12. Adalet Ağaoğlu
    13. Ülker Köksal
    14. Turan Oflazoğlu
    15. Oktay Arayıcı
    16. Bilgesu Erenus
    17. Dinçer Sümer
    ...
    ...
    ...

    Kim bu yabancılar söyleyebilir mi? Milenyum çağında yetişenler ve Milenyum çağında körelen büyükler! Velhasıl biz kendi öz sanatçımıza sahip çıkmamış onları bir avuç sanatseverin ilgisine bırakmış, onları dışlamış, yaşarken tanımamış öldükten sonra da hiç anmamışız, biz buyuz kendimizi tanıyalım.


    "Zengin Mutfağı" deyince aklınıza ne geliyor? Aranızda illa ki bilen vardır, Malum ya büyük usta Şener Şen ve ekibi bu oyunla Anadolu turnesi yaptı bu sezon binlerce kişi izledi hemde en ön sıralar yani burjuvazimiz yüzlerce lira verip izledi iyi seyirler size! Ama kim bu eserin yazarını tanıyor genç bir yaşta 46 yaşında ani bir kalp krizi ile ölen Vasıf Öngören'i kim tanıyor, kim oyunlarını okumuş?

    " Rumuz Goncagül" yıllardır Devlet Tiyatrolarında 2017'de sadece Ankara'da iki üç ay kaldı gösterimde binlerce kişi sadece orada izledi ne keyifli bir oyun dimi güldünüz, eğlendiniz onun haricinde birkaç kez filmi de çekildi eskiden çok hoş, çok hoş! Ama yasakların yazarı, her oyununa sansür gelen, baskı yiyen yine de türk tiyatrosuna hizmet etmekten vazgeçmeyen "Oktay Arayıcı'yı" kimse bilmez kitabı ise yok olmak üzere çünkü onu biz yok ettik sadece izledik tiyatro sahnesinin perdesi inince her şey bitti!

    "Kantocu" diyelim mi hayatta olan bir sanatçımızın bu eser hatta ve hatta bir müzikal mükemmel değil mi? İzlemesi cidden çok hoş İzmir Devlet Tiyatrosu öncülüğünde geçen sezon turneye çıktı ama kitabını kimse eline alıp okumaz ne gerek var değil mi gelirse şehrimize izleriz bu kadar kolay. Kantocu kimin derseniz "Haldun Dormen''in...


    "Fazilet Eczanesi" "Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım" "Keşanlı Ali Destanı" gözlerinizin pasını silmiştir dimi yüzbinler! Tiyatro sahnelerini arşınladı ama Haldun Taner'in basılı eserlerini 80 milyonluk ülkede "yüzler"den başka okuyan olmadı


    "Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe", "Hürrem Sultan" sadece bu iki oyunu 2017'de izlediğim salonlarda bin kişiden fazla insan vardı iki seans ve aylarca sahnelendi ama kimse eline bir "Orhan Asena" kitabı almadı, bu siteye kitaplarını ben ekledim, ilk alıntıları da ben yaptım biz toplum olarak tiyatroyu elimizin üstünde tutarız canım! Biletleri 10 dakikada tüketiriz, bu bilgi doğru Devlet Tiyatrosu biletleri 5-10 dakikada tükenir ama oyunun akşamında 15-20 fotoğraf atarız sosyal medyaya bakın görün ulan ben gayet sosyal bir insanım entel takılırım siz cahiller izleyin de feyz alın! E ama Orhan Asena kim hangi kitabı var sizde acınacak halde olanlar oyununa gidip onu tanımayanlar değil mi geri kalanların zaten öyle bir sanat sıkıntısı yok!

    Yılmaz Onay'ın yazdığı ve çevirdiği eserler yıllardır sahnede Bertolt Brecht tiyatrosunu A'dan Z'ye bize aktardı kimsenin sahip çıkmadığı bir şekilde öldü gitti neden mi biz sadece seyrederiz! Okursak başımız derde girebilir izleyin onun bir oyunu var onu izleyin adı "Bir Sanatçının Ölümü"

    Gelelim artık günün yazarına "Güngör Dilmen" çoğu oyunu geçen sezonlarda sergilendi bu sene Devlet Tiyatrosu "Aşkımız Aksarayın En Büyük Yangını" oyunu ile onu yaşatıyor biz ise ne güzel gidip seyrediyoruz ama kitaplarının yarısının baskısı yok bilmiyoruz çünkü kimse almıyor. Hayatını sanata veren bu insanı da 70 alıntı birkaç paragrafı geçmeyen birkaç inceleme ile "onurlandırmışız" ha bu istatistiklerin yarısı bana ait kalan yarısı herkese!


    "Tiyatro oyununun iki yaşamı var. Sahne üstünde seyredildiği gibi kitap olarak da okunabilmeli. Tiyatro edebiyat değildir di-
    yenler çıkıyor. Ben tiyatronun saygın bir edebiyat türü olduğu inancındayım. Ülkemizde oyun okuma alışkanlığı yok."

    Güngör Dilmen

    Ben sanatçımıza bir konuda katılmıyorum. Ülkemizde yerli yazar okuma alışkanlığı yok oyun okuma alışkanlığı değil. Bal gibi oyun okunuyor bir Shakespeare bakın, Moliére, Gogol'a, Çehov'a, Beckett'e, Brecht'e bakım bakalım! Demek ki oyunlar okunur hadi gidin de kendi ülkelerinde izleyin bu oyunları nasıl oluyorda bizimkileri sadece sahnede izliyorsunuz onları da gidin izleyin biraz burjuvaziliğinizin seviyesi de artmış olur keyifli seyirler!

    "Canlı Maymun Lokantası"

    Güngör Dilmen'in bu oyunu yazmasına vesile olan olay bir canilik geleneğinin varlığı karşısında şok olmasıdır. Şöyle der:
    "1961 yılında Amerika’da Hong Konglu bir üniversite öğrencisi, o ülkede canlı maymunların beyinlerinin yendiği özel lokantalardan söz etmişti.
    "Görüntü çivi gibi beynime saplandı, acı veriyordu. Ondan kurtulmak için bu oyunu yazdım diyebilirim."

    Evet orada bu bir gelenek haline gelmiş ve bu geleneğe zenginliklerinin getirdiği fantazi üretme çabaları sonucu iştirak eden Batı'nın kapitalist patronları ve burjuvazisi büyük paralar sarf ederek bu lokantalara gidiyorlar.


    Canlı Maymun Lokantası Doğu-Batı mistisizm-kapitalizm karşıtlığı üzerine kurgulanmıştır. Sözde gelişmiş Batı'nın küstah istekleri ve Doğu'yu saf dışı bırakan sadece zevk ve süs aracı olarak gören anlayışına eleştiri oklarını yöneltir Dilmen. Oyunun batılı çifti Jonathan'lar gücü parada bulur ve Mistisizmin temsilcisi olan Çinli Ozan'a şöyle seslenir Bay Jonathan: " Ama siz de özgürsünüz... Çeki uzatana kadar"
    Doğu bir çek uzatılışına kadar aşağılanmış bir seviyede seyrederken hem paranın cazibesine kapılma hem de batıyı dışlama ikileminde olan Avcı Çoo bir yerde Bay Jonathan'a şöyle diyecek "Biz medeniyetin doruğunda iken siz mağaralarda çiğ maymun eti yiyordunuz" diye yakınır ama şimdiki Doğu Canlı Maymun Lokantaları açarak binlerce dolar karşılığında Batılılara Maymun beyni sunuyor ve o kadar canileşen insanlar bu insanlık dışı ayinlerinde genelde yavru maymunları seçiyor ve ağızlarını dahi kapatmadan yaptıkları işkencede o masum hayvanın çığlıkları ile zevk duyuyorlar! Evet bu insanlarla aynı dünyadayız!

    Jonathan çiftinin zihinlerinde Hong Kong egzotik bir manzaradan, otantik bir ortamdan öteye geçmeyecek vaziyette ve içinde bir süre kalınıp köşeye buruşturup atılacak, maddi zevklerin uğrak noktası haline gelen bir yer olarak kalacak bu Turistik bilgelik turundan sonra ülkelerine geri dönüp kurdukları maddi dünyada yaşamaya devam edeceklerdir.

    Oyunun başında 7 ortasında 17 sonlarında 27 çocuk sahibi diye gösterilen Mistisizmin temsilcisi Şair Wong Jonathan çifti için yakalanan Maymun'un kaçması üzerine ileri sürülür paranın gücünü bilen Jonathan Maymunlasan Wong'u elde edebilmek için adeta servet sürer ortaya burada Batı'nın maddi gücünün sonsuzluğu karşısında Doğu Mistisizminin direnme noktasını görüyoruz, 27 çocuğunun evde aç gözlerle yemek beklemesinin yanında çağının sorunlarına yenik düşüp duyduğu sorumluluğun altında ezildiği için kurtulma yolu olarak kendini feda etmeye ve içindeki ejderi serbest bırakmaya karar verir lakin bu kararı alırken yüklü miktarda bir çeki de almayı ihmal etmez.

    Biz Doğunun olduğu tarağı temsil eden Wong'un merasim öncesi söylediklerine, acılarına bir bakalım:

    "
    WONG

    "Beni de çağırsanız ya, Mister Jonathan cömert sofranıza eğilip kibarca üstten beynimin çığlık çığlığa bir parçasını ben de dişlesem. Yoo, sözlerime alınmayın rica ederim, siz yine beynimi başdöndürücü halayınıza çeşni katsın diye satın alan bir kralsınız. Her şey mutluluğunuz için Mister Jonathan!"

    WONG

    "Gözlerinizi açın diyorum, Mister Jonathan bakın, kara çanağın içinde sıkıyorum süngeri nasıl fışkırıyor renk renk yağlı sular, koyveriyorum bakın nasıl yutuyor onları yeniden kaç ağzın çiğneyip tükürdüğü salyalı artıkları ne iğrenç bir iştahla emiyor sömürüyor, püskürüyor yeniden. Soğuk şakaklarımın arasında sıkıyorum onu anlamsız görüntüler akıyor, vıcık vıcık karışıyor birbirine, kara çanağın içinde. Kişiliksiz bir çağın ortak beyni bu. Yeter, yeter!"


    WONG

    "Nasıl sessizce oldu bu iş.
    Sessizce mi? O sancılar, baş dönmeleri,
    koridorlarda türküsüz dansedişlerim?
    Piçler gibi, kendinden döllenen soylu piçler gibi bu edinilmiş rahimde, sinsi, nefret dolu
    deri ürperişli uzayda kendi zamanı oldu.
    Zorunlu yargıyı verdi titremeden:
    türkü tadlar, alışkanlıklar demek olan gövdemi yadsıdı, bir bir kopardı sevinç damarlarını özünün kıskanç istemini yarattı, yalnız kendini yaşıyor, beynim düşler fışkırtan bir ejder kesildi, Bay Jonathan.
    Bastığım yer çökünce bir gün dumansı,
    vaktin geldiğini anladım. Vakit?
    Geç kalmışım.."



    Güngör Dilmen'in bir röportajda verdiği bir demeç:

    Bütün mitoslarda dram vardır. Tarih olaylarıiçin de aynı şey
    söylenebilir. Önemli tarih olayları dramatiktir. Tarih bilimsel bir
    bilim değil. Yani hem bilim hem değil. Nasıl oluyor? Tarih bir
    yorum-bilim. Tarih oyunları da kritik durumlarda bütün toplumu
    etkileyecek bir karar verme, bir eyleme girişme sürecinde o ki
    şilerin iç dünyalarına inme çabası. Sözün kısası psikoloji. Ben
    tarih olayları içinde de mitolojide de insanı arıyorum ve bunda
    coğrafya, ülke ayrımı yapmıyorum. Şairimiz Tevfik Fikret: “Vata-nım ruy-i zemin, milletim nev-i beşer” demiş. (vatanım yeryüzü milletim insanlık) Ben de o meşrebtenim. Ülke ve millet ayrımı yapmadan insanı arıyorum. İşte bu nedenle oyunlarımdan biri, Canlı Maymun Lokantası, hiç gitmediğim Hong Kong’da geçi-yor. Aynı özgürlük duygusuyla İspanyol-Meksika tarihine de eğildim: Ak Tanrılar (Moktezuma) tragedyasını yazdım. Oyunu yazarken hem İspanyol hem Meksikalı oldum. Bu tragedyada tarih ile mitologya içiçe. Yeni kıtada - kime göre yeni? - İspan-yol conquistadorlar ile Meksika kralı Moktezuma’nın karşılaş-ması. İki uygarlığın çatışması. Sürgüne gitmiş, yeniden gelmesi beklenen tanrı Quetzalcoatl (=Tüylüyılan) mitosu, tragedyanın eksenini oluşturuyor.


    Gerçekten insanı evrensel bir açıdan ele alan bu değerli tiyatro yazarımızı okuyalım, okutalım onun gibi niceleri de var. Bir sonraki Güngör Dilmen okumasını "Kurban" ile yapacağım buraya kadar okuyanlar için bir haberim var Toplu bir Güngör Dilmen okuma etkinliği yapalım diyorum bir arkadaşla da konuştuk dün umarım katılım sağlamak istersiniz benden bu kadar bir sonraki incelemede görüşmek üzere edebiyatla kalın!