• Canlı dünyanın dolu olduğu fevkalade karmaşık mekanizmaların "kendiliğinden oluşması" ve maddenin "kendi kendini organize" etmesi ile ilgili görüşün bu durum karşısında hükmü nedir?

    Yeryüzünde bilinen her türlü hayat şeklinin maddi esası olan proteinin bir molekülünün kendiliğinden (tesadüf eseri olarak) teşekkülünü örnek göstermek suretiyle bunu anlatmağa çalışalım.

    İşviçreli fizikçi Charles Eugene Guye, bir protein molekülünün tesadüfen teşekkül ihtimalini hesap yolu iletespit etmeye teşebbüs etmiştir. Bilindiği gibi protein molekülü en az 4 elementten ibarettir. Hesabı sadeleştirmek için Guye, molekülün sadece 2 elementten ibaret olduğunu ve iki bin atomunun bulunduğu (atom ağırlığı 10, molekül simetrisi 0.9) far<etmiş. Sadeleştirmiş bu şartlar altında proteinin tesadüfen teşekkül ihtimali 2.02x10 321 dir. Bu neticeyi eğer zaman ile Arz'ın büyüklüğü hudutları içerisinde ele alırsak, o zaman Guye'nin bir molekülünün teşekkülü için saniyede 500 trilyon (5x10 14) frekans şartıyla, 10 243 - trilyon sene lazım olur. Bana göre hayatın bir tesadüf eseri olarak, dünyamızın yaşı kabul edilen sadece 4.6 milyar sene içinde, oluşmuş olması tamamen ihtimal dışındadır.
  • Osmanlı medeniyeti, iki sebeple, yıkılmağa mahkümdu: Birincisi, Osmanlı imparatorluğu'nun, bütün imparatorluklar gibi, geçici bir topluluktan ibaret olmasıydı. Ebedi hayata sahip olan zümreler ise, geçici topluluklar değil, cemiyetlerdir. Cemiyetlere gelince, bunlar yalnız milletlerden ibarettir. Mahküm milletler, millî benliklerini imparatorluklarm kozmopolit idaresi altında, ancak bir süre için unutabilirlerdi. Bir gün, mutlaka milletlerden ibaret olan hakiki cemiyetler, raiyyelik (sürü oluş) uykusundan uyanacaklar, kültürel istiklâlerini ve siyasi hakimiyetlerini isteyeceklerdi. Avrupa'da beş yüzyıldan beri bu ameliye devam ediyordu. Bundan dolayı, bu ameliyenin dışında kalmış olan Avusturya, Rusya ve Osmanlı Imparatorlukları da, önceki benzerleri gibi, dağılmağa yüz tutacaklardı. İkinci sebep, Batı medeniyetinin, yükseldikçe, Doğu medeniyetini büsbütün ortadan kaldırmak gücüne sahip olmasıdır. Rusya'da ve Balkan memleketlerinde Batı medeniyeti, Doğu medeniyetinin yerine geçtiği gibi; Osmanlı imparatorluğu'nda da aynı durum başgösterecekti. Doğu medeniyeti, bazılarının zannettikleri gibi, gerçekten İslam medeniyeti değildi. Kaynağı, Doğu medeniyeti idi. Nasıl ki, Batı medeniyeti de Hıristiyan medeniyeti değil, Batı Roma medeniyetinin bir devamından ibaretti.
  • Hocamız aldırtı, okudum, şöyle ki doğunun batıya bakışı batının doğu bakışı hep önyargılı ama aralarında sürekli birbirlerine doğru bir çekip gücü mevcut. Hani şey gibi biri size bir şeyleri yasaklar ya siz ise onu daha çok merak edersiniz iki tarafında birbirlerine karşı tutkulu bir merakları varmış düşüncesi uyardırdı bende. Karşılıklı oturup konuşsalar birbirlerine anlatacak o kadar çok şeyleri varki aslında soracak çok soru verilecek nice cevaplar hepsi birer muamma...
  • Kurtul Artık Ey Müslüman ! Batı Karşısındaki Teklonojiden ve Medeniyetten Doğan Acziyetinden .

    İnsanlığı her yerde sarmış olan bedbahtlığın sebebi gerçek Müslümanın Hayat sahnesinden çekilmesi İslam'ın insani ve Adil ilkelerinin göz ardı edilmesidir insanlık uzay çağında füzeler çağında uydular çağında iken fakirlik sömürü açlık ve çıplaklıkla da yüz yüze dir Birleşmiş Milletler'e bağlı uluslararası Gıda ve ziraat örgütü 1975 senesinde Asya ve Afrika'da 20 ile 100 milyon insanın açlık sebebinden ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu açıklandı .Afrika ve Asya'da açlık kol gezerken Dünyanın %20'sini oluşturan batı dünyası , Dünya servetinin %80 nini ellerinde bulundurmakta ve bu serveti muhafaza için delicesine işler yapmaktadır .Buna misal olarak Asya ve Afrika açlıktan kıvranırken ,Ortak Pazar (AET) ülkeleri fiyatları yüksek tutulmasını sağlamak amacıyla Gıda ve ziraat ürünlerinin fazlasını ve et ihtiyacının fazlasını da, ya denizlere dökerek , ya da toprağa gömerek gıda ürünlerinin fiyatını yüksek tutmak adına yapıyor bu şerefsizliği. Öte yandan Güney Amerika ve Asya da on binlerce insan açlıktan ölmektedir .
    Komşusunun yemek kokusundan etkilenmesine Rıza göstermeyen İslam medeniyeti ile milyonlarca insanı açlıktan ölümün pençesine terk eden İslam dışı olan medeniyetler arasındaki fark İşte budur.
    Maddi gayeler peşinde koşan doğu ve batı insanlığı ,kapkara bir cahiliye çukuruna yuvarlanmalarıyla ne bedbahttırlar !
    Ne Doğu ne Batı demeden mübarek Bir ağaçtan tutuşturulmuş bir nur meşalesini Taşıyan Müslümanların mesuliyeti ne büyüktür .O nur meşalesi ile cahiliye karanlıkları dağılacak kalpleri ve akılları Nurlanancak aydınlanacak ve insanlık Hidayet, Emniyet ve huzura kavuşacaktır.
  • PROF.DR.FUAT SEZGİN'İN ARDINDAN
    Fuat Sezgin Hoca’yı, Sefer Turan tarafından kendisiyle yapılan röportaja dayalı “Bilim Tarihi Sohbetleri” isimli kitabıyla tanıdım. Geç tanıdığıma hayıflandım. Sizlerde Okuduğunuzda göreceksiniz ki ülkemizin medar-ı iftiharı bu bilim insanını tanımaya değer bulacaksınız. Çalışma ve meziyetlerini öğrendikçe çok etkileneceksiniz.

    Hocayı siz değerli okurlarıma, özellikle de genç kardeşlerime tanıtmayı kendime vazife saydım. Elbette 90 yıllık ömrü ve 70 yıllık çalışmasını 2-3 sayfada anlatamam. En azından bir anahtar verebilirim diye düşünüyorum. Onun azmi, çalışma temposu ve mücadelesi bilinmelidir.

    İhmal ettiğimiz, haksızlık yaptığımız ve hatta ötekileştirdiğimiz bu bilim insanına, yıllar sonra da olsa sahip çıkmamız en azından ahde vefa göstermemiz açısından önemlidir. Bu anlayıştan hareketle; kitaplarını basarak, diğer çalışmalarını müze haline getirerek ölümsüzleştiren hükümetimize ve İstanbul Büyükşehir Belediyesine sonsuz teşekkür ederim.

    Onun hakkında, İstanbul Kültür A.Ş. Genel Müdürü Sayın Nevzat Bayhan: “Tarih katmanına açtıkları artezyen ile cevheri yüzeye çıkaran ve bir ab-ı hayat gibi insanlığın istifadesine sunan nadir insanlar vardır. Gözünde fer dizinde derman azalmış, belkide yorgun düşmüş bir millete, tarihten, inançtan, bilimden yaptıkları bir aşı ile kuvvet verirler. Prof. Dr. Fuat Sezgin de böylesi nadir ve nadide insanlardandır.” der.

    O, “Batı medeniyeti İslam Medeniyetinin çocuğudur.” Derken bu sözü laf olsun diye değil, ispat ederek söylemiştir.

    Fuat Hoca; “İlkokul hocamın; ‘dünya öküzün iki boynuzu üzerindedir” dediği için yıllarca buna böyle inandım. Ta ki, tanıdığım Alman hocamın ‘bütün bilimlerin menşei Müslüman bilim adamlarına dayanır’ demesiyle ancak bu kanaatim değişti. Ondan sonra çalışmalarıma bir başka aşkla başladım” diyecektir.

    Dünya'nın önde gelen bilim tarihçilerinden Prof. Dr. Fuat Sezgin, 24 Ocak 1924'te Bitlis'te doğdu.

    Sezgin Hoca, bilimler tarihçisi olmasında en büyük rolü, Alman Hocası Hellmut Ritter’in (1892-1971) oynadığını söyler. Hocam Ritter, bilimlerin temelinin ‘İslam Bilimleri’ne dayandığını söylerdi. Yabancı bir hocanın bu tespiti beni bu ilim dalına yöneltti.

    İlmi çalışmama yön veren Ritter, bir gün bana sordu; “kaç saat çalışıyorsun?” Ben de günde 13-14 saat çalışıyorum dedim.

    “Neee! Herr Sezgin bu tempoyla bilim adamı olamazsın. Eğer bilim adamı olmak istiyorsan bunu çok daha artırmalısın” dedi.

    Kendisi 24 saat çalışırdı. Eğer günler uzun olsaydı, daha çok çalışacaktı. Ben ondan sonra çalışmamı, 17 saate çıkardım. Bu durum 70 yaşıma girinceye kadar devam etti. Yetmiş yaşımdan sonra, çalışmamı, bir iki saat azalttım. Şimdi gene, 13-14 saat çalışmaya gayret ediyorum.

    HELLMUT RİTTER

    Fuat Hoca’nın en büyük arzusu, eğitimden başka her işle meşgul olan üniversite gençliğine; “benim milletim” dediği Müslümanların Batı karşısında ki, “aşağılık” kompleksinden kurtulması, bunun karşılığında Batılıların da Müslümanların bilime katkılarını görerek “üstünlük” duygusundan uzaklaşmasıdır.

    Fuat Hoca, bilimlerin insanlığın ortak malı olduğunu ve bütün milletlerin katkısının müşterek ürünü olduğunu savunuyor ve bunu ispat ediyor. Genç kuşağın da bu önemli olayın farkına vararak kendini yetiştirmesi, bilgiye, eğitime önem vermesi onun en büyük isteği.

    Hocasıyla ilgili tanışmasını şöyle anlatır; ‘dayım beni Üniversite’ye götürdüğünde;
    “seni Alman Hoca’nın seminerine götürmek istiyorum” dedi.
    “Gidelim” dedim. Seminer sonunda ben adeta büyülendim. Kafamdaki mühendis olma projesini bir kenara bırakıp onun talebesi olmaya karar verdim.

    Bir şans eseri Dekanın odasındayken Alman Hoca içeri girdi. Derken Hoca’ya;
    “Ooo…Ritter Bey, sizin talebeniz olmayı düşünen biriyle konuşuyorum.” dedi.
    Ritter Hoca, bana şöyle bir baktı; “galiba bu genç benim dünkü seminerimdeydi” dedi. Tanımasına şaşırmamalı çünkü Hocanın seminerine 3-4, hatta 1-2 kişinin katıldığı dahi olurdu. Dolayısıyla tanıması normal sayılırdı. Çünkü zor bir adamdı. Helmut Ritter: “Benim talebelerim hep benden kaçar, biliyor musunuz?”

    Fuat Sezgin; “biliyorum bunu bana anlattılar. Ben buna rağmen sizin talebeniz olmak istiyorum.” Güldü “peki” dedi. Böylece onun talebesi oldum.

    Bir gün seminere geç kaldığımda cebindeki altın saati çıkarıp baktı ve “üç dakika geciktiniz, bu bir daha tekerrür etmesin !” O tarihten sonra randevuma hiç geç kalmadım.

    ARAPÇAYI ÖĞRENMEN ŞART!
    Hocam, kendime alan olarak seçtiğim, bilim dalında başarılı olmam için Arapça öğrenmemin şart olduğunu söyledi. Bu dili öğrenmek için çalışmaya başlamıştım. Fakat bir mesafe kat edemiyordum. 1943 yılında Almanların Bulgaristan’a girmesiyle bütün üniversiteler tatile girdi.

    Hocam bana dedi ki; “şimdi elinizde bir fırsat var. Altı aylık bir tatiliniz olacak, bu zaman içerisinde Arapçayı öğrenin.” Hocamın bu sözleri bana çok etki etti. Evimizde babamdan kalma otuz ciltlik bir Taberî Tefsiri vardı. Onu okumaya başladım. Başlangıçta anlamıyordum. Türkçe tefsirlerle karşılaştırarak yavaş yavaş tefsirin içine girmeye çalıştım. Günde yaklaşık on yedi saat çalışıyordum. Erken kalkıp geç yatıyordum. Evden hemen hemen hiç çıkmıyordum. Altı ay sonra tefsiri bitirmiş oldum.

    Başlangıçta hemen hiç anlayamadığım bu tefsiri altı ayın sonunda gazete gibi okuyordum. Artık hem ilmi hem konuşma dili olarak Arapçayı biliyordum. O tempoyla on yedi saat çalışan herkesin, bunu başaracağına inanıyorum.
    İlim adamı olmanın yolu, fedakârlık yapmaktan geçer.

    Fuat Hoca’da bunu fazlasıyla görmekteyiz.
    Umarım Hoca’nın bu çalışması ilim adamı olacaklara ışık tutar.

    AKADEMİK ÇALIŞMASI

    1951'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitirdikten sonra, Arap Dili ve Edebiyatı üzerinde doktora yaptı. 1954'te Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde, "Buhari'nin Kaynakları" adlı doktora tezini tamamlayarak doçent oldu. Bu teziyle o, hadis kaynağı olarak İslam kültüründe önemli bir yere sahip olan Buharî (810-870)'nin, bilinenin aksine sözlü kaynaklara değil, "yazılı kaynaklara dayandığı" tezini ortaya koydu. Bu yazılı kaynakların, İslam'ın erken dönemine; hatta 7. yüzyıla kadar geri gittiğini ortaya koydu. Bu tez, Avrupa merkezli oryantalist çevrelerde hala tartışılmaktadır.

    Fuat Sezgin Hoca, Doğu Bilimi ve Türkoloji üzerine çalışmalar yapan bilim adamı Alman Carl Brockelmann'ın (1868-1956); "Arap Edebiyatı Tarihi" ve "İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi" gibi çalışmalarındaki eksiklikleri fark etmiş ve bunları tamamlamak maksadıyla, 1954 yılında İslam Bilim Tarihiyle de ilgilenmeye başlamıştır.

    1960 İHTİLALİ VE 147 LİKLER

    Demokrasinin yüz karası ihtilallar, toplumun hemen her katmanını perişan ediyor. Ekonomik yönden olsun, uluslar arası arena da olsun ülkenin itibarini perişan ediyor. Hele hele üniversitelerdeki kıyım ülke için tarif edilemeyecek yaralar açmıştır. O kıyıma uğrayan Hocalardan biri de Fuat Hoca’dır.

    Hoca, 1960 cuntacılarınca, "Zararlı Profesör" diye üniversiteden atıldı. O zaman henüz 36 yaşındaydı. Ardından ülkeyi terk etti. Bu terk ediş olayını şöyle anlatıyor;
    "1960 yılında, bir hükümet darbesi oldu. Askerler devletin idaresini ele geçirdiler. Milli Eğitim Komitesi diye bir komite kurdular. Bir gün bunlar, 'hangi profesörler zararlıdır?' diye bir liste hazırlamışlar. Bunların görüşleri kanun gibiydi. Gazeteler, üniversiteden zararlı diye atılan 147 profesörün ismini yayınladılar. Benim de adım vardı.

    Gazeteyi çantama koydum, Süleymaniye Kütüphanesi'ne gittim ve hemen orada üç tanıdığım, iki Amerikalı, bir de Frankfurt Üniversitesi'nin eski rektörü olan dostuma mektup yazdım. 'Bana bir yer bulun, geleceğim' diye, yaklaşık 30 gün içinde üçünden de olumlu cevap geldi. Üçü de beni, memnuniyetle kabul edeceğini ifade etmişler. Ancak ben Frankfurt'u tercih ettim. Ve Frankfurt'a gittim.

    Askeri idarenin, bir mülki idareyi bertaraf ederek devletin başına geçmiş olmasından memnun olmadım. Yanlış yapılacak birçok şey bekliyordum, ama bir gün üniversiteden atılacağımı hiç beklemiyordum. Hatta Türkiye'yi kendiliğimden terk etmeyi hiç mi hiç düşünmüyordum. Çünkü memleketime çok bağlıydım.

    Bu hadiseden bir yıl evvel, Almanya'da misafir doçent olarak bulunuyordum. Bana orada, doçentlik yapmamı teklif ettiler. Bu teklifi gülerek reddettim. 'Ben İstanbul'u, Türkiye'yi nasıl terk ederim?' dedim. Özür dilediler. Demek büyük söylemişim ki, Gazetedeki 'zararlı profesörler' listesini ve ismimin bu listede olduğunu görünce, çok sevdiğim ülkemden gitmemin, iradem dışı da olsa şart olduğunu anladım.”

    ALMANYA’YA GİDİŞ

    Fuat Hoca, Türkiye’yi (İstanbul'u) terk edeceği akşamı da şöyle anlatıyor;
    “O gün Galata Köprüsünün Karaköy tarafına gittim. Oradan 15-20 dakika kadar Üsküdar'a baktım. Güzel bir geceydi, vakit de epeyce geçmişti. Eve döndüğümde, gözlerimin yaşını silmek zorunda kaldım. İşte son hislerim buydu.”

    Kızmadım fakat üzüldüğümü ifade etmeliyim. Fuat Hoca;
    “Gene memleketime, ne vermek mümkünse onu vermeye çalışıyorum” demeyi de ihmal etmiyor.

    27 Mayıs 1960 İhtilalıyla ilgili Fuat Hoca; ‘İhtilal çocukça bir şeydi. İnsan çocukların yaptığı hataları affeder. Bende onun için çocukça diyorum. Ben o hatayı affettim. Bu bana fazla tesir etmedi. İstemeyerek de olsa, Almanya’ya giderek müthiş bir çalışmanın içerisine girdim. Onun için hiç kızgınlık duymadım… Bir gün hükümet darbesini yapanlardan Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş’e; “siz askeri darbe yaptığınız andan itibaren daima sizin yanlış yaptığınıza inandım ve size muhaliftim. Siz her şeyi yanlış yaptınız, ama bir şeyi doğru yaptınız… Bu da beni memleketten çıkarmış olmanızdır.”dedim.’ kıpkırmızı oldu.

    KRAL FAYSAL VE ARAP DÜNYASI

    Arap dünyasıyla ve yöneticileriyle tanışmasını şöyle anlatır; ‘1978 yılında, Kral Faysal “Bilim Ödülü”nü kazandım. Bu vesileyle Arap dünyasıyla ve devlet adamlarıyla tanışma imkânı buldum. Aklımdan geçen projelerimi Arap yöneticilerine anlatma imkânı buldum. Düşüncelerimin destek görmesiyle 1982 yılında, J.W.Goethe Üniversitesi'ne bağlı Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü'nü kurdum. Ardından da 1983'de buranın müze olmasını sağladım. Bu Enstitü'nün, halen direktörlüğünü yürütmekteyim. Enstitü'ye bağlı olarak kurduğum müzede, Müslüman bilginler tarafından yapılmış aletlerin ve bilimsel araç ve gereçlerin, yazılı kaynaklara dayanarak yaptırdığı numunelerini (örneklerini) sergiledim.’

    Bilimler Tarihi alanında dünyanın sayılı otoritelerinden birisi olan Fuat Sezgin Hoca; Süryanice, İbranice, Latince, Arapça ve Almanca da dâhil, 27 dili çok iyi derecede bilmektedir.

    İSLAM BİLİME KARŞI MI?

    Bilimin seyriyle ilgili yorumun Fuat Hoca; ‘İslam dünyasına ne oldu da bilimlerle aramızı kestik? Bu biraz karışık meseledir. Bilinmelidir ki, medeniyetler ebedi olarak yaşamıyorlar. Bir zamanlar Yunan, daha sonra Bizans, bilahare de, İslam medeniyeti egemen oldu. Bizans’tan farklı olarak Yunancayı bilmeyen Müslümanların, onların kitaplarını tercüme etmek suretiyle bilimde zirveye çıktılar. Daha sonra Yunan dilini bilen Bizanslılar bunu yapamadılar. Bu da sonuç olarak İstanbul’un fethini getirdi.
    Bizde umumiyetle İslam’ı, din olarak geri kalmışlığın sebebi olarak gösterirler. Bunu tarihi bir hakikat olarak ifade etmeliyim ki, böyle bir şey yoktur.’
    Yahudi bilgini Arabist; “eğer İslam dini, bilimi sadece bilim olarak, bilim aşkı olarak himaye etmemiş olsaydı bilimler bu kadar süratli ve bu kadar geniş şekilde gerçekleşemezdi.” Din kesinlikle bilimin önünde bir engel değildir.
    İLİM AŞKI VE ESERLERİ
    O, dünyanın neresinde olursa olsun, "İslam Bilim Tarihi" adına; fizik, kimya, biyoloji, hayvancılık, veterinerlik, ziraat, tıp, astronomi, coğrafya gibi bütün bilim dallarına ait bir eser veya orijinal bir aletin varlığını duyunca; bir dedektif gibi, o eserin peşine düşerdi. Hiçbir masraftan çekinmeden, gerekirse özel uçakla oraya giderdi. O kitabın değeri ne olursa olsun alır ve bulduğu eseri hemen incelemeye başlardı.
    Araştırmalarında Üniversite ve Kral ailesinin desteği unutulmamalıdır. Ayrıca Enstitü'de yaptığı çalışmaları; "Geschichte des Arabischen Schrifttums" (Arap-İslam İlimleri Mecmuası) da yayınlıyordu. Böylece bu dergi-ansiklopedi, kısa sürede, dünya çapında bir kaynak haline geldi. Bilim tarihçilerinin temel müracaat kaynağı olan ve en son 15. cildi çıkan bu dev eser, halen iğneyle kuyu kazar gibi yazılmaya devam ediyor. Bir bibliyografya olarak da görülen bu eser, mevcut en sahih kaynaklarla yazılmış bir "İslam Bilim Tarihi"dir.
    Sezgin Hoca, Enstitü'de bulunan bütün eserleri, kataloglar halinde yayınlayarak, çok önemli bir hizmete daha imza attı. Böylece, "Wissenchaft und Technik im Islam" (İslam'da Bilim ve Teknoloji) isimli 5 ciltlik eseri, mükemmel bir özet olarak İstanbul Büyük Şehir Belediyesi tarafından yayınlanmıştır. Daha önce (2003) Almanca ve (2004) Fransızca olaraktan neşredilmiştir.
    MARİFET İLTİFATA TABİDİR; DEĞERİMİZE SAHİP ÇIKIYORUZ
    1960 İhtilalıyla ülkemizden ayrılmak zorunda kalan Fuat Sezgin’i, tekrar Türkiye’ye getirmek için gayret eden ve eserlerinin burada yayınlanmasını sağlayan, Türkiye Bilimler Akademisine, Turizm Bakanlığına, özellikle maddi hiçbir fedakârlıktan kaçınmayan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına, hasetsen Sayın Başbakanımıza teşekkür ederim.
    İstanbul Gülhane Parkı içindeki Has Ahırlar Binası'nda, Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından açılan "İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi"yle, Türk insanı onu yeniden tanıma fırsatı buldu. Müslüman bilim adamlarının buluşları, şimdi Gülhane Parkı'ndaki İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’ nde sergilenmektedir.
    Müze yetkilileri, burada sergilenen 140 eserin büyük bir kısmının orijinal olduğunu, eser sayısının, kısa süre sonra 800'ü bulacağını açıklıyor. Açılan müzede; astronomi, coğrafya, deniz bilimleri, saat teknolojisi, geometri, optik, tıp, kimya, maden, fizik ve mekanik, savaş teknolojisi ve mimarlık dallarında eserler ve aletler sergileniyor.
    YAPTIĞI ÇALIŞMALARDAN BAZI. ÖRNEKLER
    Hülya Aras Hanım, Hoca’nın çalışmalarından bazılarını izah ederken, dünyada bir ilk olan ‘Bilim Müzesi’nin Almanya’nın Frankfurt şehrindeki açılışında Fuat Hoca’nın şu açıklamalarına yer veriyor; "bugün bu Enstitü'de 800 den fazla alet var. Bütün bunları, Arapça Farsça, Türkçe yazmalardan çıkardım. Bunların, Latince ve İspanyolca tercümelerini çıkardım. Benden önce bu konuda çalışan oryantalistler olmuş. Onlar da bu konuda araştırmalar yapmışlar. Mesela Prof. Dr. Wideman diye büyük Alman âlimi vardır.
    Bu adamcağız, tam elli sene İslam bilimler tarihi ile uğraşmış. Birçok aletleri, o da, yazmalardan bulmuş. Hatta ilk alet taklidine başlayan kişi, Wideman'dır. Yaptığım aletlerin bir kısmını, İspanya'da, büyük bir kısmını da Almanya'da yaptırıyordum. Bizim bir atölyemiz var. Aletlerin bir kısmının parçalarını, atölyede yapıyoruz. Birçok parçalarını da Mısır'da, yaptırıyoruz, burada birleştirip tamamlıyoruz.
    Her aletin yapımının, kendine mahsus bir hikâyesi vardır. Mesela ünlü bilim adamı Takiyyüddin, On tane saati tarif eden bir kitap yazmıştır. Tarifini yaptığı saatlerden ikisini yapmaya çalıştım. Bunu Türkiye'de, İspanya'da, Hollanda'da, Almanya'da, Mısır'da herkese sordum. Hiç kimse yapamadı. Sonra Almanya’nın Bremen şehrinde, saatçilikten anlayan bir astronomi Profesörü vardı ona yaptırdım.
    Sabit yıldızlar gök haritasını, bin yıllarında yazılmış bir yazmaya dayanarak yaptık. Çok zordu. Bütün yıldızların bir koordinatları vardır. Bu koordinatları, Kahire'de bir türlü tam veremediler. Astronomi tarihi ile uğraşan, Bremen'de bir Alman bilgini vardı. Ona götürdük. Biz bir küre yaptık. Küreyi ona gönderdik. Kurşun kalem ile bu resimleri çizerek yıldızların yerlerini belirtti. Bunu alıp, Kahire'ye götürdüm. Ondan sonra bunu işlediler ve yaptık. Bundan 23-24 sene evveldi. 9.yüzyılın başında, Halife Memun'un yaptırdığı bir harita vardı.
    Onu Topkapı Sarayı'nda bulunan bir ansiklopedide keşfettim. Memun'un haritası, benim buluşlarımın en önemlisi. Bu haritaya dayanarak, kitabımın coğrafya cildini yazmaya başladım. Coğrafya cildini yazarken, ben de herkes gibi, elimizde olan bütün haritaların, Avrupalılar tarafından yapıldığını zannediyordum. Tamamıyla bir karanlık içerisindeydim.
    Fakat İslam coğrafya tarihi üzerinde çalışmam, 10. yüzyıla uzanınca, benim dünyam değişmeye başladı. Yavaş, yavaş baktım ki, Müslümanlar, "matematik coğrafya"yı kurmuşlar. "Matematik Coğrafya" nedir? Dünya haritasının, matematik esaslara, enlem ve boylam derecelerine dayanarak haritalandırılmasıdır.
    Bilimler dünyasına sunduğum önemli bir sonuç vardır. O da, Amerika kıtasının, Müslümanlar tarafından keşfedilmiş olması. Müslümanlar tarafından Dünya haritasının yapıldığı ve bu haritaya dayanarak Christophe Colomb'un, Amerika'ya değil, Asya'ya ulaşmak istediği gerçeğine ulaştım."
    Çalışması, azmi, sabrı ve üretkenliğiyle ülkemizin medar-ı iftihar-ı Prof. Dr. Fuat Sezgin Hoca’ya hayırlı ve uzun ömür diliyorum.
    -Alıntı-Ramazan Özmen sayfasından
  • BU İNCELEME KİTABI OKUMAMA VESİLE OLAN Tuco Herrera YA İTHAFTIR (SPOİLER OLABİLİR! )

    Böylece Tuco soslu bir inceleme olacağını belirteyim :))

    Yıl 2018 mevsime uydum
    Sebep oldu Tuco bir kitap okudum
    Şibumi defterine adımı yazdım
    Nicholai Hel dünyaya hükümdar olmaz !

    Şibumi. İtiraf etmeliyim, her ne kadar az okuyan biri olsam da bugüne kadar okuduğum en güzel 10 kitaptan biri oldu.

    Şibumi felsefesi, yaşam tarzı, dünya algısı. Biz bunu Türk-İslam sentezine pekala “Hikmet” diye uyarlayabiliriz.

    Her şeyden önce belirteyim ki “Zaman” kavramı bu kitaba çok güzel yedirilmiş. Hem neredeyse 40 yılı hem de birkaç günü ileri-geri sar dön anlat tekniğiyle çok güzel işlemiş.

    Ne kadar anlatsak neresinden tutsak, Tuconun da dediği gibi mutlaka bir şeyler eksik kalacak, tekrar tekrar okunmaya müsait bir kitap.

    Siyasi politik olarak bakarsak son yüzyıla ışık tutuyor, Başta Amerika (U.S.A) ve onun CIA ve türlü dolaplarını çok yerinde tespitlerle ortaya koyuyor. Bununla birlikte 2. Dünya Savaşı ve türlü devletlerin türlü tezgahlarını da. Bugün de önemini koruyan petrol paylaşım savaşları, OPEC denilen yerleşik para ve güç düzeni. Kitapta geçen Arap işbirlikçiliği ve diğer pek çok mesele. Burada Tucoya ve sizlere hatırlatmak istediğim önemli bir tarihi olay var, o da bu düzene kafa tutan belki de tek Suud kralı olan Faysal suikastı. Bu çok uzun bir mesele aslında önüyle arkasıyla, isteyen araştırsın diyerek sadece kısa bir Google alıntısıyla yetineyim,

    “Suikasti gerçekleştiren kişi kralın yeğeni Faysal bin Musad’tı. Faysal bin Musad, Amerika’dan yeni gelmişti.”

    Google demişken, kitapta çok önemli bir yer tutan “şişko” denilen bilgisayar ya da benzeri alet de bugünün internet düzenine ve özetle Google imparatorluğuna birebir uymaktadır.

    Nicholai Hel , yani kahramanımız. Onu anlatmak için destan yazmak gerekiyor. Ne söylesek az gelecek. Kader ağlarını örerken, ülkeden ülkeye savrularak yaşayan , birkaç dile hakim, hem fizik hem metafizik bir karakter. Şibumi felsefesiyle hareket eden, GO denilen Japon oyunuyla çocukluğunda tanışmış ve bunu hayatına yön vermekte kullanmış, belki bir deli, belki bir dahi, belki bir mistik, belki bir canavar, belki bir centilmen, belki bir katil, belki bir Don Juan, belki bir Mecnun, belki bir Süperman, belki sıradan bir adam, belki bir “ her şey”.

    Kitaptaki en önemli noktalardan biri de “Bask” kültürü. Okurken aklıma geçen sene Baskların durup dururken celallenip sonra da bir bakıma kıç üstü oturdukları siyasi süreç geldi. Acaba bu kitabı pek çoğu okuyup içlerine sindirmiş olsalar böyle mi hareket ederlerdi ya da böyle mi olurdu sonuç?

    “İki kez onunla Şibumi kavramını bile tartıştım. Şibumiyi değil tabi. Güzelliğin niteliklerinden söz etmek bezirgan kafasına daha kolay gelir de, güzellik kavramından söz etmek zor gelir.” Sayfa 324

    Bunu da okuyunca aklıma Dücane Cündioğlu'nun çok kullandığı bir sözü geldi,

    “Güzel bulmak başka, güzel-i bulmak daha başka”

    İşte Şibumi bir bakıma özetle, güzel bulmak değil, güzel-i bulmak, bulabilmek..

    Nicholei Hel , hayatın ve şartların önünde sürüklenen bir adam, belki de az çok hepimiz gibi. Yeri gelince vicdan abidesi, yeri gelince soğukkanlı bir katil. Tabiri caizse hatun meraklısı da yani elinden kimler geçmedi ki :)))

    Kitaptaki diğer pek çok karakter de birbirinden ilginç ve üzerinde durulası, onlara da girersek nasıl çıkarız bilmiyorum. Okusun herkes bu kitabı.

    Japon kültürü de kuşkusuz kitabın temel yapı taşlarından, belki de birincisi.

    Şibumi kavramının yanına, Aşk ve Benlik kavramlarını da eklesek kitaptaki bütünlükle hiç çelişmez diye düşünüyorum ve böylece bir başka kitaptan bir alıntı paylaşıyorum, Şibumi-Hikmet bağı demiştim ya hani, yine Doğu kültüründen ama bir bakıma Şibumideki gibi Doğu-Batı ilişkisini de anlatan Amak-ı Hayal’den , bu kitabı da önyargısız okumayı öneriyorum Tuco ve herkese.

    “Adı 'Aşk' olan bu pehlivan bize yaklaştıkça nur perisinin elindeki küre parlaklık kazanmakta ve nur karanlığı gidermekteydi.Meydanın ortasına geldiği zaman küre tamamen aydınlanmış ve alem karanlıktan kurtulmuş idi.Meydanda file binmiş süvari 'Nefs-i Emmare' ile onun esiri ben bulunuyorduk.Aşk, ejderhasını bize doğru yöneltti.Çok zarif fakat laubali bir tavırla :
    -Emmare! Bana da karşı duracak mısın, dedi.
    Emmare eğilerek filden yere indi. Aşk'ın önünde diz çöktü.:
    -Sen herkesin olduğu gibi,benim de efendim,velinimetimsin. Aczimi ilan ederek,işte sana secde ediyorum dedi.
    Aşk beni serbest bıraktı. Gülerek:
    -Haydi koca abdal Hikmet, git. Rahatına bak, dedi.”

    Kitap pek çok kişinin dediği gibi gerçekten film olmaya çok müsait. Bunun bugüne kadar gerçekleşmemesi belki yazarın tercihi olabilir,2005te ölüyor, vasiyeti olabilir, telif meselesi olabilir,kendisi inziva hayatına çekilerek yaşamış uzunca bir süre.

    Kitaptaki mağaracılık hobisi, Japon bahçesi merakı da apayrı ilgi çekici konulardan.

    Kahramanımız Hel hayatın acımasız yönleriyle tanıştıkça bir bakıma kendi özünden uzaklaşıyor ama hep o çocuksu arayış devam ediyor. Zaten kaç yaşında olursa olsun hep 10-15 yaş genç bir görünüme sahip oluyor Hel. Böylece anlattıklarımın yanında yarım kalan pek çok şey olduğunu bilmekle beraber incelemeyi çok sevdiğim şair-yazar Sezai Karakoç’la noktalandırmak istiyorum.

    “İnsanı çözersin, çözersin, çözersin ; çocuk çıkar.”

    Şibumi, okunmalı…
  • Beden ruhun mezarıdır. Ruh dünyada asla gayesine ulaşamaz; hakiki marifet ancak ölümden sonra olur. Onun için ahlâklı bir kişi ölümden korkmaz. Felsefe ile uğraşmak ve hakiki manada yaşamak ölüme hazırlanmak demektir. Şer dünyaya hakim kuvvettir, ahlâk ise insanın tabii imkânı değildir ve akıl üzerine kurulamaz.